Ali Şeriati

İran’da doğan ve muhtemelen yazdığı yazılar ve düşünceleri dolayısıyla kaçarak yaşadığı İngiltere’de SAVAK tarafından öldürülen büyük bir devrim adamını anlatacağız.

Aslında Ali Şeriati ile ilgili konuşurken İran Devrimi’ninde bilinmesi gerektiği kanısındayım. Belki fırsat bulursam İran Devrimi ile ilgili bir iki yazıda sonradan ekleyebilirim.

Ali Şeriati çocukluğunda yoksul ve alt tabaka insanlar ile yaşama fırsatı bulmuştur. Babası büyük bir alim olan Muhammed Taki Şeriati’dir. Çok küçük yaşta Arapça öğrenip çeviriler bile yapar. 23 yaşındayken (1956) Meşhed Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne girer. Burada Ulusal Direniş Cephesi’ne katılınca tutuklanır ve hapse atılır. Kısa süre sonra çıkıp okulunu bitirdikten sonra açılan burslu sınavı kazanıp Fransa’ya Sosyoloji Eğitimi almak için gider.

13925200_1825918820974926_6525417124252832823_n

Fransa’da iken yine rahat durmayan Şeriati burada Cezayir Kurtuluş Hareketi’ni destekleyici yazılar ve görüşler ortaya atar. Saldırıya uğrayıp 3 ay hastanede yatmışlığı bile vardır.

Sosyoloji ve dinler tarihi alanında doktora yapıp İran’a gidecekken (1964) Türkiye’den İran’a geçerken sınırda tutuklanır ve 6 ay hapis yatar. Sonunda serbest bırakılır fakat üniversiteye kabul edilmez. Lakin kısa süre sonra okuduğu Meşhed Üniversitesi’ne başvurur ve dinler tarihini anlatmaya başlar.

Burada fikirleri ve devrimci düşünceleriyle insanları etkileyen Ali Şeriati için kısa süre sonra zor yıllar başlayacaktır. Şah’ın iktidarda kalması için CIA tarafından kurulmuş olan gizli SAVAK teşkilatı, hakkında tutuklama kararı çıkartarak Ali’yi hapse atar. Yaklaşık iki yıl sonra serbest bırakılır. (1976). Serbest bırakılmasına bırakılır da ne iş bulabilir nede kalacak yer. Ancak gizli toplantılar ile sesini duyurur. Böyle yaşayamayınca 1977 yılında İran’dan kaçar. Lakin sadece 40 gün sonra İngiltere’deki otel odasında 45 yaşında öldürülür.

sadece-devletin-konusma-hakkina-ali-seriati-580x262

Öz’e Dönüş

Ali Şeriati’nin öldürülmesine kadar geçen süreçte ortaya koyduğu fikirler kısa süre sonra yaşanacak İran Devrimi’nin alt tabaka tarafından benimsenmesinde yardımcı olacaktır.

Şeriati insanları “Öz’e Dönmeye” çağırmaktadır. Paki hangi öz? “Dayanağımız, İslami kültürümüzdür ve bu kültürel öze dönüşte şiarımız olacaktır” demektedir.

Bahsettiği İslami özü ise açıkça ortaya koymaktadır;

“İslam var olan haliyle çöküşün, gelenekselciliğin, cehaletin, gericiliğin, şahsa tapıcılığın, tekrarcılığın ana sebebi haline gelmiştir. Oysa hakiki İslami öz; irfan, edebiyat, astronomi ve matematiksel bilimler ve askeri alanlarda yetişen yetenek ve dehalarla kabul gören kültürel bir özdür. Ve öyle bir öz ki Rönesans geçirmiş bir Avrupalı’ya karşı “Ben büyük İslam kültürüne mensubum” diyebileceğimiz bir özdür”

İslam dünyasındaki geri kalmışlığı “Batı bizi sömürüyor” argümanına yaslayıp sıyrılmaktansa şu önemli soruyu gündeme getirmiştir; Batı mı bizi sömürmektedir yoksa biz mi batıya sömürülmekteyiz?

eriati1.jpg

Şeriati’ye göre sömürülmenin sebebi İslami Öz’ün bilerek tahrip edilmesi, İslamın tamamen ahiret kavramıyla halka anlatılarak dünyanın kenara itilmesi ve bilerek sömürülmeye açık hale getirilmesidir.

Yaşadığı süre boyunca hem batının sömürücü düzeni ve kapitalist yaşamı/düzeni eleştirmiş hem de geleneksel ve gerici hale getirilen İslami yobazlık ile mücadele etmiştir. Bu sebeple iki kanat tarafından da düşman ve hain gözüyle bakılmıştır ki bu son derece normaldir.

Komünist İslam Filozofu

Ali Şeriati dünya iktisadi yapılarını, dinlerini ve toplumlarını okumuş ve onları değerlendirdiktek sonra İslami olarak en eşitlikçi sistemin Soslayalizm’de olduğunu düşünmüştür. Ona göre bireysel hırs (güç, arzu, nefis) ve mülkiyet toplumların bozulmasındaki en büyük etkenlerdir.

Cz-2fb7WIAEPObM.jpg

Marksist düşüncenin iktisadi yapısı ile dine karşı tavrını ise ayrı ayrı değerlendirmek gerektiğini de anlatmıştır. Yani soyal devlet yapısının kabul edilebilirliğini tartışırken dine karşı sert tutumunu ancak şimdiki dinlere karşı yapılabileceğini söylemiş ve haklı da bulmuştur.

“Din afyondur” sözü için tarihi süreçlerden bakıldığında çok doğru bir söz olduğunu söyleyen Ali Şeriati gerçek İslam için ise bunun elbetteki kabul edilemeyeceğini söylemiştir. Yaşanan İslam geleneğinin tahripi sebebiyle doğru yoldan uzaklaşılması, devletin sosyal devlet olarak fakirliğe engel olması, yöneten kesimin saraylarda/villalarda zenginlik ile yaşarken fakir halka şükür etmesi gerektiğini anlatmalarının İslama aykırı olduğunu vs. dile getirmiştir.

Genel anlamı ile fakirliği kader olarak görmeyen ve bunun sebeplerini araştıran düşünürleri kendine yakın görmüştür. Bu uğurda rahatsız ettiği kitle elbette fakir ve cahil halkı sömüren devlet yönetimi ve dini tarikat liderleri olmuştur.

CZ1AlU0WkAAaz4q.jpg

Bunların dışında kendini aydın olarak nitelendiren kesimi de kıyasıya eleştirmekten kaçınmamıştır. Aydınların dine saldırı olduğunda koşa koşa gelip eleştirilerini yaptığını ve sırf batı taklidi nedeniyle bunu modernlik diye ülkeye yerleştirdiğinden bahsetmiş, bunun sonucunda batı emperyalizminin kültürünü ve tüketim manyaklığını topluma yerleştirerek şimdiki İslami geleneğin yaratıldığını savunmuştur.

Ölümünden yıllar sonra bile saygıyla anacağımız bir yazar olan Ali Şeriati İslama belli dar kalıplardan bakmamış, doğumundaki devrimci düşünce ve sosyal adalet duygusunun günümüz dünyasında neden yaşanmadığını araştırıp buna çözüm yolları bulmaya çalışarak yaşamını sürdürmüştür.

Ali Şeriati “Din’e karşı Din” ile İslami Öz’ün şimdiki din ile mücadelesini çok güzel anlatmıştır. Başlıca eserlerinin ufkunuzu genişleteceği çok açıktır.

Kendisini saygıyla anıyoruz..

Reklamlar

Zorbalık Üzerine

Yalnız orda yok zorbalık,
Zorbalığın olduğu yerde,
Yalnız tüfeklerin ağzında,
Yalnız hapishanede

Yalnız “suçlu” diye haykıran
Yargıcın soğuk yargısında,
Yalnız “hazır ol!” da
Yok zorbalık

Gizlice aralanmış
Kapıların arasında,
Korkuyla fısıldanan
Haberlerde yok yalnız

Zorbalık çocuk yuvalarında
Zorbalık babanın öğütlerinde
Gülümsemelerinde ananın,
Verdiği karşılıklarda çocuğun yabancı birine

Veda öpücüğünde bile
Var o aslında,
Sesinde var kocasına soran kadının;
Ne zaman geleceksin sevgilim?

Sevgilinin yüzünde,
Buz kesiliveren apansız,
Tam şu sıra,
Onunla buluşurken

Konuşurken sen kendi kendinle,
Odur, zorbalıktır sorguya çeken seni,
Özgür değilsin artık
Düşünürken bile

Kollar seni, kaçamazsın
Hem gardiyansın, hem tutuklu
Siner kumaşına esvabının,
Siner tütünün tadına

Artık bilemezsin yaşamak ne,
Et ne, ekmek ne,
İstemek ne bir şeyi,
İstemek ölesiye

Böylece olursun kölesi kendi kendinin,
Olursun taşıdığı zincirleri döken ocak,
Dünyaya getirdiğin çocukları,
Besler büyütürsün o yesin diye!

Zorbalığın olduğu yerde
Her şey zincirin bir halkası,
Veba gibi dört bir yandan sarar seni,
Olursun sende zorbalığın ta kendisi

Gyula İLLYES

Peruk

Üniversitede okula dolmuş ile geldiğimiz zaman kampüs girişinde durulur ve öğrenci kimliklerimiz oradaki görevlilere gösterilirdi. Görevliler bizim kimliklere üstün körü bakar bazı sakalı uzamış öğrencileri uyarır traş olmasını isterdi. Okula başörtüsüyle gelen kız öğrenciler ise kurt görmüş koyun gibi bir birlerine yanaşır, telefon kulübesi gibi bir yere sırayla girip çantalarında getirdikleri perukları çıkarırlar, arkadaşlarının yardımı ile o küçük yerde kafalarına peruğu yarım yamalak yerleştirirlerdi.

Perukları ve alttaki başörtüsüyle adeta garip bir ucubeye benzeyen zavallı üniversite öğrencileri ekip olarak yine son kontrolleri yaptıktan sonra kampüse ancak böyle girebilirlerdi. Bazen isteyerek genel itibari ile mecburen giriş kapısından ders binalarına yine yürüyerek gitmek zorundaydılar. Çünkü gelen dolmuşlar bunların hazırlanmasını beklemediği için basıp içeriye giderken sonraki dolmuşlar da bu öğrencileri kampüs içinde almadan geçip gidiyordu. Girişten dersliklere kadarki neredeyse bir kilometrelik yolu kar kış yürüyen bu kızlar benim dönem ortalarıma kadar neredeyse hiç dikkatimi çekmedi.

Gerçi çekti de ne oldu? O zamanlar hiç bir siyasi kanata yakın olmadığım için (hala da yakın değilim Allah’a şükür) ne olduğuna pek anlam veremezdim. Derse gidip gelen basketbol oynayıp mühendislik yapmak isteyen sıradan bir öğrenciydim işte. Neyse işte kafasında yamuk peruklarıyla sanki utanacak bir şey yapmış gibi gözlerini kaçıran bu kızlara acırdım. Yapılanın yanlış olduğunu düşünmekle beraber onlar için ne yaptım diye geçmişime bakıyorum; Hiç bir şey! Bırakın bir eylemi veya tepkiyi birisinin bile gönlünü almamışımdır sanırım.

turban-ustu-peruk_745246.jpg

Sonradan geçmiş yaşantımda pişmanlık duyduğum ama aslında son derece olağan olan bu kanunsuz dayatmaya tepki vermediğime, oradaki insanlara yardım edemediğim günleri her zaman üzüntüyle anarım ve öldüğüm zaman bunun hesabının sorulacağını düşünürüm.

Yıllar geçti de bu kanunsuzluk ve buna ses çıkartmama geleneği hiç değişmedi.

YSK’nın aldığı karar kanunsuz diye itiraz ediliyor şimdi.

Kanunsuzluk ülkemizde gücün kadar işliyor haliyle. Mesela Devlet Bahçeli partisini kanunlarına aykırı bir şekilde terketmiyor. Diyor ki yani “Kanun benim!” diyor ki “Ben ne dersem kanun odur!”.

Ne dedik 15 yıldır?

Devletin ayakta kalmasının ilk şartı adalettir. Adaletin olmadığı yerde devlet kurumları teker teker yıkılır. Yargı bağımsızlığının olmadığı, yasaların ve hukukun kişilerin çıkarına göre hareket ettiği yerlerde insanlar yavaş yavaş adalet kavramını yitirir. Adalet kavramını yitirip kanunlar aracılığı ile adaletin sağlanamadığını düşünen insanlar bir süre gelir der ki “Ben de kendi adaletimi uygulayayım!”. Bunun sonu iç karışıklık, ırk/mezhep savaşlarıdır anarşidir..

1463868_940x531.jpg

Ne diyor YSK başkanı?

“Ben uygulamıyorum kanunu” diyor yani basitçe. Ne diyor savunanlar? “Eğer kanunsuzluk varsa mahkemeye git itiraz et” diyor. Biliyor ki mahkemelerde de kanunsuzluk var. Bunu duyunca yıllar evvel başörtülü kız öğrencilerine yapılanlar aklıma geliyor yeniden.

Oldukça açık kanunsuz bu harekete bile yapılan yanlış diyemeyecek insanların önümüzde ki süreçte milleti kucaklayacağı saçmalığına inanmamız mümkün mü?

Tayyip Erdoğan’ın yakınları bile değil hükümet içlerinde birisi de değil yaşadığınız şehirde hükümete yakın bir delifişek genç size kızıp kurşun yağdırsa adil bir şekilde ceza alacak mı?

Başkanlık sistemi miymiş parlamenter sistem miymiş?

Asıl sorulması gereken soru; Adil bir yönetim sergileyecek misin sergilemeyecek misin?

Bu gün satın alır, baskı uygular veya tehditle gözünü korkutur birilerini sindirip kanunları çiğnersin. Belki yargılanmadan da ölürsün gidersin hacı bilemiyorum. Bunları geçmişte sana yapılmıştır, bugün bana yapılır yarın devran döner sana yine yapılır bu böyledir güzel arkadaşım.

Ölünce ne diyeceksin ahirette? Vicdanın rahat olacak mı? Sen bu kanunsuzlukları, hukuksuzlukları, baskıyı görmeyen milyonlar size diyorum. Ne hesap vereceksiniz huzura çıkınca? Bol bol iftar açtım, namaza durdum derken sana sormayacaklar mı sanıyorsun yaptığın kanunsuzlukları, yediğin kul haklarını? Sormayacaklar mı sanıyorsun bunlar olurken niçin sesini çıkartmadın diye?

Tıpkı “ahhh neler neler yaptılaağğrr” diyerek haklı olduğunuz bazı konularda ki gibi benzer şeyler size söylenmeyecek mi? İntikam alınmayacak mı? Niçin yapıyorsunuz niçin düzeltemiyoruz bazı şeyleri?

İnanın bazı cevapları bende bilmiyorum. Belki de adalet kavramı böyle böyle mücadelelerden ders alınarak oluşmuştur diyorum kendi kendime. Umarım öyledir ve ders alınır diyeceğim de pek ümidim yok bazı şeylerin değişeceğine. Belki bir sonraki kuşak bilemiyorum.

Haydi kalın sağlıcakla dostça..

Not: YSK başkanı Sadi Güven’de çok ton ton sevimli bir adammış. Yapma amcacım böyle ton tonluğa devam et.

Anayasanda Hakkını Savun

7 Aralık 1908 yılında seçim yapılıp meclis açıldıktan kısa bir süre sonra İstanbul halkından bazıları meclisi protesto etmek için toplandı.

Ellerinde sopalar, kuran, yeşil bayraklar olan İttihad-i Muhammedi Cemiyeti lideri olan Derviş Vahdeti önderliğinde meclis önüne gelinip “Gavur meclis istemiyoruz!” sloganları atarak protestoya başlar. Derviş Vahdeti (ki 31 Mart’ın palazlanmasını sağlayan adamdır) görüşülen yasa teklifinin görüşülmesine karşıydı.

Çünkü meclis 1876 yılı Anayasa’sının 35.Maddesini değiştirmek istiyordu. 35.Madde, padişaha meclisi istediği an ve zamanda fesh etme yetkisi veriyordu. Hem yurt genelinde büyük uğraşlar sonucu yapılan seçimlere saygı hemde 13 Şubat 1878 yılında II.Abdülhamid tarafından kapatılıp 30 yıl açılmadığı için bu yasanın değiştirilmesi konuşuluyordu.

Dışarıda ise Derviş Vahdeti halka bağırıyordu;

“35.Madde ne demek? 30 Ramazan demek, 5’de 5 vakit namaz demek. İttihatçılar dinsiz oldukları için ramazanı ve namazı kaldırmak istiyooorr!”

Bu isyan güçlükle bastırıldı ve 35.Madde değiştirildi. Elbette peşi sıra 31 Mart dediğimiz olay 3 ay sonra gerçekleşecek, bunun önder yazarlarından birisi yine Derviş Vahdeti ve tarikatı olacaktı.

Yıllar geçmiş görüyoruz ki “2009’un 9’un yanındaki sıfırı silin ne kaldı 9, şimdi 2’nin yanındaki sıfırı silin ne kaldı 2. Toplayın ikisini ne oldu 11. 2009’un içindeki sıfırları da silin ne buldunuz 29. 29 ile toplayın 11’i 40 yapar işte milliyetçi hareket partisinin kuruluşşşrç…” diyen devlet adamı 13 Şubat 1878 yılında kapatılan meclisten ve 7 Aralık 1908 yılında değiştirilmek istenen kapatma maddesinin protestosu için yapılan gerici ayaklanmadan ders almamış görünmektedir.

Tarihini, milletinin geçmişini bilmeyen adam Türk Milliyetçisi olamaz!

Ülkücü geçmişte yaşananlardan ders alır! Biatçı olmaz soru sorar eleştirir hakkını savunur ve alır. Vatanını seven milliyetçi ülkücü arkadaşlarım siz koyun değilsiniz kurtsunuz. Orta asya steplerinden buralara göç etmiş kadim bir millet 15 yıllık iktidarı döneminde bir cümle “Türk” diyememiş, okullarından T.C. ibaresini kaldırmış, milli bayramlarına katılmamış adamların peşinden gitmemelidir!

Kafanızı yastığa koyup “Tarihte türkler hep varolmuştur” geyiğine devam ederseniz göreceksiniz gelecekte ne olacağını.

MHP’liler bir seçim yapacaklardır. Ya “Padişahım çoban isteriz, çobansız sürü olmaz, şeriat böyle diyor” diyen adamın peşinden gidip koyun olacaklar yada nereden geldiğini ve neyi desteklediğini hatırlayıp tekrar ayağa kalkacaklardır.

Saygılarımla.

Mış Gibi

“Ben bu hukuksuzlukla yaşayamam. Belki benim ölümüm benim durumumda olanların aydınlığa çıkmalarına vesile olur. İçim buruk. Bana bu oyunu oynayanlara ve sahip çıkmayanlara kırgınım. O deliğe bir daha dönmektense mezara girmeyi tercih ederim. Bu şekilde ölmeyi hiç istemezdim. Böyle bir ölüme en çok karşı çıkan insanlardan biri de benim. Ama kader böyleymiş. Hepiniz hakkınızı helal edin. Beni rahmetli babamın yanına gömün…

Gökçen’im, canım kızım derslerine çok iyi çalış. İyi çalış ve önemli yerlere gel ki, benim hesabımı sorabilesin!

Şunu bilin ki, en küçük suçu ve günahı olmayan ben, bu yapılan hukuksuzluğa isyan ve bu karanlığa bir nebze ışık olabilmek için hayatıma son veriyorum…”

Ergenekon davasında tutuklanan Yarbay Ali Tatar’ın iftiraları onuruna yediremeyip intihar etmeden önce ailesine son yazdığı mektup…

Ne demişti Sabah gazetesi yazarı Engin Ardıç o döndemde gururuna yediremeyip intihar eden komutanlar için?

“Ziyafet bitti, fakat ağzınızı silmeden, elinizi yıkamadan, bir de acı kahvemizi içmeden efendiler nereye?

Yaz başlangıcında sırtı karnına yapışmış, sarı, sıska, cansız birtakım tahtakuruları çıkar, iğne gibi vücudumuza batarlar, derimizi haşlarlar, kanımızı emerler, sonra sabaha karşı etli canlı, iri yarı şuraya buraya kaçarlar… Galiba şafak attı, güneş doğuyor, tahtakuruları nereye?

Kedisiz evlerde fareler vardır, kilerlere girerler, dolapları delerler, şunu bunu kemirip, sağa sola koşuşup baş köşede gezerler, bir pıtırtı olunca deliklere girerler… Galiba koku aldınız, kedi geliyor, koca fareler nereye?

Dul anaların haylaz çocukları vardır, sandıkları kırarlar, paraları çalarlar, bohçaları aşırıp eskiciye satarlar ve sonra korkup sokak sokak kaçarlar… Galiba foyanız meydana çıktı, yakanız ele geçecek, ziyankâr evlatlar nereye?

Ayılanlar bayılanlar, merdivenden kayanlar, yurt içinde ya da yurt dışında kalbi sıkışanlar, mermiye kafa atanlar…

Efendiler, hesabı ödemeden nereye?”

Bu ölümleri unutmayın arkadaşlar. Bazı tahta kuruları daha doğrusu kenelerinde yargı önünde hesap vereceği günler gelecektir.

Bizde soracağız o zaman gelince;

Nereye Engin? diye..

Milliyetçi Arkadaşım Geçmişi Unutma

29 Mayıs 2012 yılında AKP grup toplantısında Recep Tayyip Erdoğan’ın 1994 yılında şehit olan Astsubay Serhat Gençer’in ölmeden önce askerine verdiği mektubunu okuması ve Bülent Arınç’ın ve diğerlerinin gözyaşları içerisinde buna ağlamasını hatırlayın. Ne kadar da üzücü ve vatanseverlik duygularımızı kabartıyor değil mi?

Serhat Gencer’in peşi sıra subaylık okuyan amca oğlu Serkan Gencer’de 2008 yılında yine şehit olmuştu üstelik. Peşinden neler olduğunu biliyor musunuz peki?

Tayyip Erdoğan 7 ay sonra (2012 sonunda) “Abdullah Öcalan ile görüşüldüğünü” kabul etmiş. Tam 1,5 yıl sonra 16 Kasım 2013 yılında ise Mesut Barzani ve Şivan Perver ile Diyarbekir’de miting yaparak “Yeni Türkiye” vizyonunundan ve Kürdistan’dan bahisler açmıştır. PKK ile pazarlıkların kabul edildiği bunu eleştirenlerin vatan haini ilan edildiği bu sıralarda işte Bülent Arınç dahil AKP vekillerinin zırıl zırıl ağladığı şehit astsubayın babası bir basın açıklaması yapmıştı;

20 Kasım 2013 yılında şehit astsubayın babası ve şehit subayın amcası düzenledikleri basın toplantısında “PKK ile girişilen bu pazarlığın terbiyesizlik olduğunu, Türk kimliğinin ayaklar altına alındığını vs…” anlatarak Tayyip Erdoğan’ı eleştirdi.

Mektubu okuyup hüngür hüngür ağlayarak bize milliyetçilik satan Tayyip Erdoğan koşa koşa gidip “hakaret davası” açtı ve davayıda kendi atadığı hakimler savcılar sayesinde kazandı! Şehit babası da bunun üzerine birde kına göndermişti hatırlayın.

Yani “PKK ile pazarlık yapma bizi kandırıyorlar ben şehit babasıyım ayıptır” diyen adamı dava edip 1 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırdı.

Bu sebeple şu basit olayı ve gözyaşlarını, şehit üzerinden yapılan duygu sömürüsünü ve peşi sıra yapılan haklı eleştiriyi bile kaldıramayıp zorbalıkla verilen hapis cezalarını, ölen her askerin ve polisin kanının hesabının sorulacağını iyi bil milliyetçi kardeşim.

Milliyetçiliğin sığır gibi ağzında salya akıtarak, etrafta ayakkabının topuğuna basıp gezerek kabadayılık yapmak olmadığını bilin! Zihnin açık olacak, tarihini geçmişini unutmayacaksın, bilgili olacak hesap soracaksın.

Dün vatan haini dediklerini bugün bağrına basarsan sen artık ülkücü değil anca olsa olsa Türkücü olursun..

Anayasa Hazırlıyor Birileri III

Bir önceki yazıya buradan

Son yazımızda, Türkiye’de yaşayan aleviler ile ilgili 2 yıl içerisinde çıkan önemli kararları ve uygulamalarını anlatacağız. Yasal zeminde alınan kararların hukuki olarak uygulanma koşulları ile serimizi sonlandıracağız. Başlayalım;

Bazı dernek ve vakıflar aracılığıyla alevi vatandaşlar devletten ibadet özgürlüğü ve yardım talep etti. Konuyu hukuki terimlerden ziyade yorum bazında ele almak ile daha okunur bir yazı olacağını düşündüğümden bu şekilde anlatacağım.

Aleviler diyor ki; “Devlet sünni İslam ağırlıklı din dersini temel eğitim derslerinde vermektedir. Bu inanca ve mezhebe dahil olmayanların derse ve peşi sıra gelecek sınava girmesini istemiyoruz” ve diyorlar ki “Devlet demokratik hukuk şartları gereği nasıl ki sünni İslam anlayışlı İmam Hatip Okulları açıyor ise nüfusunun bir kısmını oluşturan aleviler için de kendi inancımıza göre din okulları açmaları (Dede okulları galiba) gerekmektedir. Yöresel olarak bunlar tespit edilerek 1000 İmam Hatip var ise hiç olmazsa 200 adet bu okullardan açılmalıdır” ve son olarakta diyorlar ki “Nasıl ki devlet cami yapıp buna ve din görevlilerine bütçe ayırıyor ise bizimde ibadetimize uygun yer yapıp din adamlarımıza bütçe ayırmalıdır”.

İşte toparlanmış haliyle laik demokratik hukuk sisteminde yaşayan insanların haklı olarak taleplerini bakanlığa iletiyorlar. Gerçi laik demokratik hukuk sistemi cümlesine de gerek yok aslında. Devlet İslam Devleti kimliği ile tanımlanıyor ise bile bütün mezheplere aynı şekilde eşit davranmalı zaten. Elbette bakanlık dikkate bu isteği yıllardır dikkate almıyor. Bunlarda diyanete başvuruyor. Diyanet işleri başkanımızın sürekli “Efendim devletimiz bütün dinlere ve mezheplere yakındır” diyor. Devletimizin bu dinsel ve mezhepsel eşitliği çok iyi biliyoruz tabi. Bu dinler ister sünni İslam olsun, ister sünni İslam olsun veyahutta sünni İslam olsun fark etmez. Devletimiz bütün mezheplere eşit mesafededir ve ayrım gözetmez!

Tabii bunun ile tatmin olmayan alevi vakıflarından bazıları yargıya giderek demokratik haklarını talep ediyorlar. Yargı kararı istekleri kabul etmiyor, temyize gidilince onlarda kabul etmiyor. Türkiye’deki hukuki süreç sonuçlanınca yaklaşık 2 bin alevinin başvurusuyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gidiyorlar.

AİHM karar alıp yukarıda bahsettiğimiz üç temel isteğin hepsinde normal olarak alevi vatandaşları haklı bularak bunun düzeltilmesini istiyor. Kararlar 2015 yılı şubat, mayıs ve sanırım haziran ayında alınmış bulunmakta.

Yani ne oluyor? AİHM diyor ki devlete “Siz laik demokratik bir ülke olarak dini inançları veya mezhepleri farklı olan vatandaşlarınız azınlıkta olsa bile bu kişileri zorla din dersine sokamazsınız” ve diyor ki “Demokratik toplumlarda 1 kişinin bile farklı olması bu hakkı alamayacağı anlamına gelmez. Kaldı ki Anadolu ve çevresinde bu inanca sahip bir çok alevi vatandaş bulunmakta. Siz devlet olarak nasıl sünni vatandaşlara İmam Hatip Okulları açıyor iseniz aleviler için de benzer din okullarını açmak zorundasınız” ve son olarak diyor ki “Demokratik devletler bahsedilen kişilerin ibadetlerine yardımcı olmak zorundadır. Nasıl ki cami yapımı için yer gösterip din görevlileri için bütçe ayırıyorsanız cem evleri için de yer gösterip din görevlileri için bütçe ayırmak zorundasınız”.

Ne zaman karara bağladı bunu AİHM? 2015 yılının başlarında yani 2 yıl geçti. Bildiğiniz gibi AİHM’de en çok dava açılan ve tazminata mahkum olan ülke çok büyük bir fark ile bizim ülkemiz. Neden böyle? İnsanlar vatanını sevmiyor mu? İngiliz ajanı mı da gidip sürekli mahkemeye veriyor senin kararlarını? Nedenini biliyorsunuz söylemeye gerek yok. Çünkü ülkemizde adalet yok! En önemli nokta ise “Laik Demokratik Hukuk Devleti” görünümünde olan fakat kafalarda kalın bir sünni İslam devleti görünümüyle ambalajlanmış içi boş bir posa.

Hazır laiklik tartışmaları ve anayasa konuşulurken bu konunun ne kadar önemli olduğunun anlaşılmasını istiyorum. Yukarıdaki aslında temelde basit olan “hak ve adalet” ikileminin temeli olan “Laik Demokratik Hukuk Devleti” anlayışına sahip anayasalarla garanti altına alınmıştır.

Siz eğer ki anayasanızdan “Laiklik” ilkesini çıkartırsanız dikkat edin; yukarıdaki hukuksal arayışların hiç bir tanesini gerçekleştiremezsiniz. Bunun ötesi AİHM kararlarına uymamaya kadar gider. Çünkü uluslararası benzer mahkemeler devletin kişilere karşı eşit mesafede olmasını ister ve demokrasi üzerinden haklarını korumaya çalışır. Zamanla demokrasi toplumundan uzaklaşıp mezhepsel din toplumunun bağnazlığına doğru yuvarlanırsınız.

Tarihte Osmanlı İmparatorluğu’nun veya Roma’nın veya başka büyük bir imparatorluğun uzun yıllar ayakta kalmasının sebebi dini, ırkı veyahutta tenin rengi değildir. Yerleştirilen “Adalet” sistemi insanların özgürce ticaret yapmasını ve yaşamalarını garanti altına almasını sağlamıştır. Avrupa’lı olan (aslen Alman) ve bir şekilde Osmanlı Devletinde köle olarak 3 yıl yaşayan Michael Heberer anılarında; Avrupa devletlerini kıyaslarken “Farklı dinden olanlara bile adaletli davranıldığı” konusunu bir çok kez dile getirir buna övgülerde bulunur ve “Niçin Avrupa toplumu böyle değil?” diye de medeniyet eksikliğini, mezhep savaşlarını sorgular. Modern devletin, çağdaşlaşmanın yönü adalet mekanizmasının bağımsız işlemesinde gizlidir. Günümüzde bunun övünülecek bir noktada olduğunu söyleyemiyor isek bunun suçlusu yönetim kadrolarıdır.

Yani yazıyı toparlarsak hala bir kesimin ısrarla laikliği dinsizlik olarak görmesi bir yana konunun özü demokrasi kültürünün kaybedilmesidir. Adı “Laik Demokratik Hukuk Devleti” olan bir ülkede “Sünni İslam” dayatmasına maruz kalıyor isek bunun olmadığı bir yerde nelere maruz kalacağız kim bilir?

Laik devlet yapısının geçmişte İmam Hatiplerin okuma hürriyetini kısıtlaması ve haksızlıklar yapması ise yönetenlerin kendi beceriksizliği ve kaprisleriyle ilgilidir. Nasıl ki İslami hoşgörüyü ve nefis kontrolünü Allah’a şükür Tayyip Erdoğan’dan veya Binali Yıldırım’dan öğrenmiyor ve bunları örnek kabul etmiyor isek “Laiklik” adına yapılanlarda örnek kabul edilmemelidir. Ülkemiz bu süreç içerisinde çok sıkıntı yaşayacağı ve beklediğim büyük bir iç karışıklığa yönelecek gibi duruyor. Bizim ise duracağımız yer adaletin yanı olacaktır elbette.

Bahsettiğim üç yazı boyunca ülkemizin adalet, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü, kişisel hak ve eşitlik, din/ırk/mezhep bağımsızlığı vb. konularda örnekler ve raporlamalar ile durumunu ortaya koymaya çalıştık. Belkide cumhuriyet çok partili hayatı boyunca hiç bir zaman bu kadar kötü bir noktada olmamıştı.

Ülkeyi bırakın daha yaşanılabilir bir ülke yapmayı hızla alt taraflara sürükleyen, eleştiriden yoksun, adalet ve polis mekanizmasını kendi çıkarları için kullanan, bakanları hatta başbakanı bile kendi çıkarları için koltuğundan eden, basını susturan, gazetecileri tehdit eden bir hükümetin bağımsız bir anayasa hazırlayacağına inanmak çölde sopayla su aramaya benzeyecektir.

Ülkemiz elbetteki bağımsız ve sivil bir anayasa özlemi içerisindedir. Lakin bunun çalışmasını otokratik ülke yönetimi isteyen mezhepçi AKP hükümetinin yapamayacağı gün gibi ortadadır.

Saygılarımla…