Yakın Kültür Tarihi IV

Bir önceki yazıya buradan

Temel Eğitim Hamleleri

1) Temel eğitim konusu en büyük sorundu. Okuma yazma oranı %10’du. Bu sebeple ilk eğitim parasız ve zorunlu hale getirildi.

2) Eğitim uygulaması için modern bilimsel felsefeler temel alındı. Laik devlet yapısına sahip yeni düzende kız çocukları da okula gitmek zorundaydı. Bunun yanında okumada kolaylığın yanı sıra modern devletlerin kullandığı latin alfabesi tercih edildi. Amaç devrimlerin hızla uygulanarak temel eğitimi alan insanların yetiştirilmesi ve kadının iş gücüne katılımının sağlanmasıydı. Çünkü modern devlet mekanizmasında ekonomik kalkınmanın en büyük koşullarından bir tanesi kadının iş gücüne katılımıdır. Ama gel sen bunu “işsizliğin sebebi kadınların çalışmasıdır” diyen bakan ile “kadınlar işte çalışırsa tecavüzü göze almalıdır” diyen profesör bozuntularına anlat. Yani kafa 1600 yılında kalmış adamların sığır sürüleri.

3) Laik eğitimin temeli eğitimde din dersinin olmamasıdır arkadaşlar. Din dersi 1924 yılında liselerden, 1930 yılında da ilkokullardan kaldırıldı. Yerlerine felsefe, dünya tarihi, modern bilimler, mantık vb. dersler konuldu.

4) 1946 yılında ilkokula, 1956 yılında da orta okullara din dersi tekrar konuldu. Ancak seçmeli olarak yerleştirildi. Yine 1967 yılında seçmeli olarak din dersi yerleştirildi. Modern bilim derslerinden bazıları kaldırıldı.

unnamed.jpg

5) 1933 yılında sanat/meslek okullarına “meslek erbabı yetiştirmek” için ağırlık veriliyor.

6) Yeterli kalitede öğretmen yetiştirilmesi en büyük sorunu teşkil ediyor. Kırsaldaki ilk öğretmen okulları kapatılarak merkeze alındı. Öğretmen ücretleri yüksek tutulmaya çalışılsa da kırsal kesimlerde bu yürümedi.

7) 1940’larda yaratılan devrimsel hareketler kırsal kesimde etkili olamadı. Bunun en büyük sebebi köylere yeterli okul yapılamaması ve okuma/yazma oranının yükseltilememesiydi. Keza feodalite bunu engellerken bağnazlık kızların okumasına karşı geliyordu. Elbette çorbalarına çomak sokulan din tüccarı hocaların tepkisi büyüktü. Bu sebeple “Köy Enstitüleri” adı altında büyük bir projeye başlandı.

8) 1940’ta 14 adet olarak başlayarak 5 yılda Anadolu’nun bir çok yerinde dengeli bir okul çalışmasına başlandı.

9) Öğrenciler o yöreden seçilecek, eğitilecek ve mezun olduklarında yine aynı bölgede çocukları yetiştirecek ve çözüm üreteceklerdi.

10) Eğitim kitap ve tarım aletlerinin kullanımı, çiftçilik, kültür, felsefe, beden dersi başta olmak üzere modern bilimlerden oluşmaktaydı.

11) II.Dünya savaşı yıllarında gerçekleştirilmeye çalışılan bu büyük eğitim hamlesinin başında Hasan Ali Yücel vardır. Aynı yıllarda dünya edebi eserlerinin hemen hepsi çok kısa bir sürede Türkçeye çevrilmiş ve bu eğitim kurumlarında zorunlu olarak okutulmuştur.

12) Elbette bu eğitim düzeni köye yansıyınca ve potansiyeli de belli olunca toprak ağalarının işine gelmemişti. Kız/Erkek karma sınıflarda yapılan bu eğitimin dine ve ahlaka uygun olmadığını propaganda yaparak mecliste, medyada ve özellikle köylerde dile getirmişlerdir. Köy enstitülerinin giderleri köylüden alınmaktaydı. Gerçi gideri deyince yemeklerinden barakalarına kadar zaten kendileri ekip biçiyor ve yetiştirip satarak paralarını kazanıyorlardı.

rR8rRP

13) Köy enstitüleri projesinin büyük köy kalkınması adımları toprak ağalarını çok tedirgin etmiştir. Kendisi de bir toprak ağası olan Adnan Menderes başta olmak üzere çoğu köy/toprak ağası gidişattan dolayı tepkilerini ciddi ciddi göstermeye başlamışlardır. Çok partili gidişatın aslında ilk fişeği işte budur. Kurulan Demokrat Parti kadrolarının tamamı neredeyse toprak ağasıdır. Köylüleri sömürme dönemi biteceğinden korktuklarından siyasi arenada harekete geçme zamanını kollamışlardır.

14) Çok partili hayata geçilince eğitimdeki bütün üst kadro yöneticileri hızla değiştirilmiştir. 5 yıl içinde Köy Enstitüleri yapısı köreltilerek 1954 yılında kapatılmışlardır. (Köy enstitüleri ile ilgili bir yıl içinde geniş bir seri yazı yazabilirim. Nasıl kuruldu, neler öğretildi, okuyanlara ne oldu, mezunlar ne yaptı bir ara soru verin bakarım).

15) 14 yıllık süreçte yani çok kısa sürede bu okullardan mezun olan bir çok yazar, sanatçı, eğitimci, politikacı kırsal kesimlerin sorunlarını dillendirmişler ve sözcüleri olmuşlardır. Tabi bu olay toprak ağlarının ve tokmakçısı Demokrat Partinin işine gelmiyordu.

11148776_1145082328854018_6498449337730073120_n-1.jpg

16) DP dönemiyle beraber bu okullardan mezun olan eğitimci ve sanatçılar hor görülmeye ve dışlanmaya başladılar. Diyorlar ya bunlar “halkın gücü ile” “halkım köylüm” diye bunlara okumuş, eğitimini almış ve eleştiren, sorgulayan halk kitlesi değil, kafasını eğen, sesini çıkartmayan, verilen yardımlarla kendisine muhtaç edilen köylü lazımdır. İşte Adnan Menderes önderliğinde satın alınan sanatçı ve eğitimciler köyden yetişen temiz saf insanlara aşağılık iftiralar atmışlar, çalışmalarını engellemişler, üniversitelerden kovmuşlardır. Mezun olan kadın öğretmenlere fahişe bile denmiş bazı yerlerde de o gözle bakılmıştır. (Okullarda karma okutuldu ya eğitim). Sonra çıkar “petrol arama ve işleme” yasalarını, eğil ABD’nin önünde, devam etsin ithalat borçlanması ve feodalite. Köylüyü eğitecek kurumları “fuhuş yapıyorlar” diyerek kapat ahhh ahh yatacak yerin yok Menderes ateşi harlayalım biraz daha.

17) Bunların dışında bahsetmedik ilk yıllardan sonra Ankara’da modern bir eğitim merkezi olan Gazi Eğitim Enstitüsü kuruldu. Modern dersler ile 2+3 yılda öğretmenler yetiştirildi (liseden sonra yatılı bir okul burası)

18) İşte bu enstitüler DP döneminde 1954’te kapatılıyor. Karşı olarak 1959’da Yüksek İslam Enstitüsü kuruluyor. Bunlarda dönemin imam hatip okulları işte.

19) 1955’te 123 lise ve 7 imam hatip var iken 1982 yılında 1173 lise ve 341 İmam hatip okulu bulunmakta. 2016 yılında ise orta okullarında imam hatip olarak yeni açılmasıyla 1961 imam hatip orta okulu ve 1149 imam hatip lisesi bulunmakta ve sayı adeta katlanarak büyümektedir. Bu eğitim sistemi ile ilgili de bir yazı yazılabilir.

20) Cumhuriyetin ilk yıllarında açılan sanat/meslek liseleri sayısı bunlar kadar artırılmayınca kalifiye tornacı yerine imam mezunu artmaya başlıyor. Günümüzde aynı sorun devam etmekte olup bunun temelleri yine Adnan Menderes’in “eleştirmesin oyunu versin” prensibiyle yarattığı eğitim sistemine dayanmaktadır. Bu sistemi temelleştirmek için öğretmen maaşları bilerek az miktarlarda tutulmuştur. Demirel, Özal ve Erdoğan da bu eğitim sistemini bilerek tercih etmektedir.

Bir sonraki yazıya buradan

Yakın Siyasi Tarih – IX

Önceki yazı için buradan

32) Bir ay sonra valiler daha serbest olması için CHP il başkanlığından alındılar ve devlete bağlandılar.

33) Yapılamayan devrim hamlelerini uygulamak için Köy Enstitüleri planlandı. Köydeki gençleri eğitip orada değerlendirilecek bir sistem (ileride anlatacağım eğitim bölümünde)

34) 17 Nisan 1940 köy enstitüleri kanunu kabul edildi. Baya bir grup buna karşı çıktı (çünkü bunlar yöredeki cahil halkın içinden okumuşun çıkıp öğretmenlik yapmasını istemiyordu. Çoğu ağa olan veya ticaret yapan bu adamların en büyük düşmanı eğitimdi). Yine halk odaları ile kütüphaneler gezdirilip kültürel birikim artırılacaktı. Amaç genel olarak toprak reformu yapmak ve bir bilinç oluşturarak ekonomik kalkınma yaratmaktı. Feodaliteyi kırmak için işte

20150731_172028

35) 1945’lerde 21 olan köy enstitüleri 25 bin öğretmen yetiştirdi. Fakat bakım ve diğer ihtiyaçları köylüden alınıyordu. Cahil köylü kız/erkek çocuklarını buna göndermek istemiyor, gereksiz para kaybı görüyor, feodal ağaların satın alınan dini üfürükçülerin gazına geliyorlardı. Güya bu okullarda fuhuş yapılıyordu, millet çıplak geziyordu, karı satılıyordu falan. Mal olma inanma dicem ama yapacak bir şey yok. 1950’lerde Adnan Menderes döneminde yavaş yavaş bitirileceklerdi

36) Başbakan Refik Saydam ölünce başbakanlığa Şükrü Saraçoğlu geliyor. 1942

37) Savaş zamanı ekonomik bunalım çok zorluyor ülkeyi. Şehirlerdekiler için “varlık” köylü için ise “toprak mahsülleri vergisi” alınıyor. Fakat uygulama denetimsizlikten dolayı çok adaletsizdir. Gayri müslimlerden toplam gelirlerin %55-60 arası toplanıyor

38) Celal Bayar bunu eleştiriyor. 1939 yılında siyasetten uzaklaşıyor. Uygulamanın adaletsizliği bozuk ekonomi ve savaşa endeksli olmasının yanında denetimsizlik ve bozuk siyasi düzen etki ediyor.

39) 1943-44 yıllarında medyada “ırkçılık” hareketi canlanıyor (Hitler zamanı). Bir grup Turancılık yaptığı için tutuklanıyor. Bir çok muhalif yerde yine kapatılıyor. Yine hükümet eleştirisi tutuklanma için yetiyor.

20150731_172131

40) Dünya’da düzen çok partili hayata kaymakta artık. CHP ekonominin düzelmesi ve dışa açılım dalgası dolayısıyla muhalefet baskısına uğruyor.

41) II.Dünya savaşı döneminde türk siyaseti savaşa girmeyen batı yanlısı tutum sergilemişti. 1945 yazında parti içinde bazı vekiller demokrasi talebinde bulunmuşlar bunlarda sonradan partiden çıkartılmışlardı. Celal Bayar 28 Eylül’de bu gelişmeler olunca istifa etti.

42) İsmet İnönü 1 Kasım 1945 yılında bir muhalefet partisi kurulmasını dile getirdi ve Bayar ile görüştü. 7 Ocak 1946 yılında Celal Bayar Demokrat partiyi kurdu ve parti tüzüğünü açıkladı. CHP ile çok benzer olan parti tüzüğü genel olarak daha özgürlükçüydü;

*Temel hak ve özgürlüklere saygılı

*Ekonomide özel girişime fırsat tanıyan

*Seçim güvenliğini isteyen

*Laikliği dinsizlik olarak görmeyen

* Çalışan haklarına sahip çıkan…

43) 21 Temmuz 1946 ilk seçim yapıldı. 395 vekili CHP, 66 vekili DP aldı (4 bağımsız). Demokrat parti bu seçime itiraz etti ve usulsüz seçim olarak tanıdı (gerçekten öyledir)

Celal Bayar

44) DP bu anti demokratik hareketlerin bitmesini, tek adam rejiminin kaldırılmasını, cumhurbaşkanının partiler ile ilişkisinin bitirilmesini istiyordu. Bu sert tartışmalar yaşanınca Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Recep Peker ve Celal Bayar’ı köşke çağırdı. Bu görüşme ortamı bir miktar yumuşatmıştı.

45) Tabi çok kısa bir süre sonra tek parti rejimini isteyen Recep Peker ve CHP’nin bir kısmı İsmet İnönü’nün bu hareketini eleştirdiler. İsmet İnönü buna karşı durdu.

46) CHP içerisindeki “gençler grubu” daha ılımlı bir siyaset istiyordu. İnönü onları destekledi ve baskılara dayanamayan Recep Peker 9 Eylül günü istifa etti. Böylece tek parti rejimi destekçisi Peker ve son CHP grubu partiden ve siyasetten tasfiye edildi.

47) DP cephesi ise benzer bir çatışma içerisindeydi. Sertlik yanlısı olanlar ve ılımlı olanlar çatışıyordu. Bunu da yine ılımlılar kazandı ve sertlik gurubu tasfiye edildi.

48) Daha uzlaşmacı politikacılara sahip olan iki parti 14 Mayıs 1950 yılında seçime girdi. %89,3 oranında katılımla gerçekleşen seçimleri DP %53,3 oy alarak rahatlıkla kazandı. CHP ancak %39,9 oy alabilmişti. Toplam seçmen sayısı 8,9 milyondur.

Sonraki yazı için buradan

Kuyucaklı Yusuf

20150323_123646[1]

Kuyucaklı Yusuf Sabahattin Ali’nin ilk romanı olma özelliğini taşıyor. Gerçi zaten fazla bir romanı yok. Romandan ziyade hikaye ve anlatımları etkileyici. Gerçi bu romanda da anlatım oldukça gerçekçi yansıtılmış.

Roman Kuyucak’ta anne ve babası eşkiyalar tarafından gözleri önünde öldürülen bir çocuğun evinde başlıyor. Olayı inceleyen kaymakam büyük bir sessizlikle duran Yusuf’a acıyıp onu evlatlık olarak alıyor. Genç ve cahil bir karısı olan kaymakamın bu hareketi hatunu iyice çileden çıkarıyor. Dır dırıyla kaymakamın kafasını ütüleyen kadın, Yusuf ve kaymakamdan başka birde küçük kızları evde yaşamaya başlıyorlar.

20150317_144934[1]
Yusuf okula gitmediği halde durumu sorguluyor

Sonradan tayını Edremit’e çıkıyor ve başlıyor olaylar gelişmeye. Kitap bir dönem yasaklanıyor içeriğindeki durumdan dolayı. Gerçi durum üvey kız kardeşinin Yusuf’a aşık olması falan. Hemen akıllara “ensest” kavramı gelse de öyle değil. Çünkü yetim olduğundan ve özellikle 1900’lü yılların kapalı köy toplum yapısından dolayı öyle beraber yaşamıyorlar hep yabancı yani bir nevi evde. Bu sebeple bu olay çok yadırganmıyor mesela köyde.

Romanda kuvvetli bir şekilde 1900’lü yılların köy yaşantısı anlatılmakta. Fakirlik başta olmak üzere yine sınıf farkını ve zengin/fakir insanların nasıl hukuk önünde adil olmadığının örneklerini yaşıyorsunuz.  Sabahattin Ali romanları veya hikayelerinde aslında kendisini de biraz kahramana işlemektedir. Bu genelde aradığını bulamayan ve dışarıya duvarlar örüp içine kapanmaya başlayan bir adamın romantik hikayesi şeklinde cereyan eder.

Ben küçükken (gerçi yine arada) annem bu eski türk filmlerini izlerdi. Sonra başlardı ağlamaya. Ben bu ağlama olayını anlayamazdım. Yahu insan madem ağlayacak ise neden türk filmi izliyordu? Sonra bende bir filme denk geldim. Erol Taş’ın kötü adam olduğu ismini hatırlamadığım filmlerden bir tanesi işte. İzlicek bir şey yok devam edeyim dedim. Yaw arkadaş insan bu kadar kötülük yapar mı kardeşim? Onu ona düşürüyor, bunu ona kırdırıyor kaçırıyor, tecavüz ediyor, öldürüyor, rüşvet veriyor ağa ya şerefsiz. Ben artık başladım gerilmeye, sinirlendim sinirlendim ağladım sonunda iyimi adama sinirimden. İşte o gün bu gündür izlemem o tür filmler.

20150320_165151[1]

Anlattığım türk filmleri de bu kitaplardan çıkmadır aslında. Yaşar Kemal, Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar ve işte Sabahattin Ali. Sabahattin Ali bu yazarlardan etkilenerek yazdığı romanda salt gerçek ve acımasızlığı kitabına yansıtmış. Açgözlülük ve kötülük, cehalet ve doğrunun yalnızlığını her yorumunda şiirinde olduğu gibi buraya da işlemiş.

Fakir halktan barış zamanı çalışıp vergi vermesi, zor şartlara katlanması, tanrıya dua etmesi vs. istenmiş. Savaşta ölmesi. Peki adalet? Namusu kadının bakireliğine koyan ve ahlak satan insanlar, temizlikçisinin 12 yaşındaki kızına tecavüzü eden ağalara ise sesini çıkartamamış, susmuş. Çünkü halk tanrıyı Allah, adaleti ise hakim/kaymakam ve jandarma bilmiş ama gerçekte tanrıda hakimde ağa olmuş yani zengin adam. Bilerek ses çıkartamayan dürüst yöneticiler ya susup içine kapanmış yada sürülmüş. İşte yine romanımız bozulan devlet sisteminin ve bozuk toplum ahlakının “köy” yaşantısında nasıl olduğunu yüzümüze vuruyor.

1.Dünya Savaşına Çağırılan Gençler Savaşa Giderken
1.Dünya Savaşına Çağırılan Gençler Savaşa Giderken

Romanda bir cümle geçiyor tecavüze uğrayan 12 yaşındaki küçük kız Yusuf’a söylüyor “Eee Yusuf ağa parası olanın ırzı da tamam namusu da!” diye..

Sadece bozuk devlet düzeni değil. Bunun değiştirmektense bundan nemalanmak yani ortama ayak uydurmak bu namuslu çevrede daha uygun görünmüş. Yani hileyle, kumarla, kaçakçılıkla, zorbalıkla kazanılan paraların nasıl kazanıldığı unutulmuş. Aileler kızlarını yine bu zengin kesime vermeye çalışmış hayatları kurtulsun diye. Bu hırsızlar halk nazarında söylenmese de başkan olmuş, yönetici olmuş, ağa olmuş. Gerçeği söyleyen yadırganmış, kovulmuş veya öldürülmüş. Dinde kader tersten anlatılmış hainlikler aşağılıkça yapılan kötülükler kısmet olmuş ne yazık ki. Bu sebeple gelişmemiş toplumlarda yöneticinin kötü olduğu ve yaptıkları kendi içlerinde söylenmiş fakat gidip yine aynı yöneticiler seçilmiş.

Eski türk filmleri bazılarımıza “bu kadar da olmaz” dedirtebilir. Fakat bu filmlerin bir amacı vardır mutlaka. Hala okuduğumuz ve cumhuriyetin ilk yıllarında filizlenen edebiyatçılarımızın anlattığı şeyler. Düzgün bir toplum yapısı, eşitçi ve feodaliteden kurtulmuş halk, adaletin işlemesi ve kadının yeri… Aşağılanan köylü ve işçi bir gün bu para tüccarlarına baş kaldıracak ama biz görürmüyüz bilmiyorum..

Saygılarla efendim…