Atatürk’ün Hatıra Defteri

İsminden de anlaşılacağı üzere Mustafa Kemal’in hatıralarının daha doğrusu günlüğünün kısa bir kısmını ihtiva eden eseri yakın bir süre evvel bitirdim. Kısa günlükleri aslında şansa günümüze ulaşmakla beraber Mustafa Kemal’in düşünce ve karakteri ile ilgili önemli bazı ayrıntılar da içeriyor.

Mustafa Kemal’in emir erlerinden birisi olan Şükrü Tezer, yıllar sonra komutanının kendisine verdiği günlüğü Türk Tarih Kurumu’nun da yardımıyla 1989 yılında basıyor. Artık basımı ve satışı olmayan kitabı zar zor Ankara’daki bir sahaftan temin edebildim.

Kitap Şükrü Tezer’in uzun girişi ile başlayıp nihayet günlüklerde yazdıkları ve açıklayıcı notlar ile devam ediyor.

Şükrü Tezer paşanın yanında Çanakkale savaşı sonrası bulunduğundan kendisi ve etrafındaki gözlemleri güzel bir şekilde kitaba yansıtmış. Anafartalar kahramanı apoletiyle müfettişliğine gittiği güney doğu cephesinde halkın ve askerlerin hayranlıkla seyrettiği, zekası ve bilgisi ile herkesi alt eden bu büyük insan hakkında bazı küçük ayrıntılara da girmiş.

Keza Mustafa Kemal’in Şükrü Tezer’e verdiği kısa günlüklerindeki cümleler çok daha vurucu ve gelecekte yapacaklarına ışık tutmakta.

Mardin yollarında araba ile giderken bir çok yerde yol kenarlarında adeta hayvan gibi yatan ölüler gördüğünü, hemen her yerde yetim çocukların dolaştığından bahsetmiş. Arabayla giderken acıdığı bir yetimi yanına aldığında etraftaki insanlar çocuklarını da alması için yanına geldiğini anlatırken içim burkuldu. Hangi şartlar altında bir anne-baba çocuklarını tanımadıkları birisine teslim eder ki? Ülkenin açlık ve yokluk dolayısıyla düştüğü bu sıkıntıları ara ara okuyunca savaşın ciddiyeti bir kez gözünüzde canlanıyor.

WhatsApp Image 2017-05-19 at 14.20.15.jpeg

Bunun dışında Mustafa Kemal’in sık sık kahve içtiği ve az uyuduğunu (stres, genelde hasta) gözlemliyoruz. Yemekten sonra yine odasına istirahate çekilip sürekli kitap okuması ise diğer ilginç gözlem. Savaş zamanı üstelik oldukça kısa süren günlüklerinde okuduğu kitaplardan bahsederken analizlerini ve karşılaştırmalarını da yapıyor.

Yine Erkanıharp Reisi yanında misafir iken toplumun nasıl düzeleceği konusunda girdiği tartışmada savunduğu fikirler şöyle (anlaşılırı yazıyorum);

Tesettürün kaldırılması ve hayat biçiminin ıslahı; 1) Bilgili (kudretli) ve hayata katılabilen kadın yetiştirmek 2) Kadınlara serbestliğini vermek (düşünce/giyim/yaşam) 3) Kadınlarla genel işbirliği, erkeklerin ahlakı, davranışları, düşünceleri üzerinde etkileri..

22 Kasım 1916

Bir diğer sohbetinde Kemal Bey’in Tarih-i Osmani’sini okuduğunu belirtip İstihkam Yüzbaşısı Fuat Efendi ile tartışmış ve şunları söylemiş;

Yemekten evvel Emin Bey’in (Mehmet Emin Yurdakul) Türkçe Şiirler’iyle Fikret’in Rübab-ı Şikeste’sinden ayni zeminde bazı parçalarını okuyarak bir mukayese yapmak istedim. İkisi de başka başka güzel. Ancak türkçe olanda da, diğerinde de aynı derecede arapça, farsça kelimat var. Fark, biri parmak hesabı diğeri değil!

10 Aralık 1916

Yine bir diğer günde bahsettiği bir hadiseye dikkat edin lütfen;

… İhsan ve Ömer’e (Mustafa Kemal’in yetiştirmek için aldığı iki yetim çocuk) “Yaşamak Kavgası” isimli türkçe şiirin bir kısmını ezberlettim..

2 Aralık 1916

Basit şeyler gibi görünmekle beraber 1.dünya savaşı ortasında o kadar iş arasında bile kitap okuması, şairlerin eserlerini takip etmesi, yetimleri alıp korumaya çalışırken onlara şiir ezberletmesi gerçekten uzaktan bakınca ne denli büyük bir insan olduğunu bize tekrar tekrar hatırlatıyor.

Savaş şartlarında bile bilginin, şiirin, tarihi eserlerin peşinde koşan kısaca sanata aşık ama halkının sorunlarına da uzak olmayan onları gözlemleyen, gözlemlerin sebeplerini araştıran ve çözüm yolları bulmaya çalışan büyük bir deha..

Güney Doğu cephesi denetlemesi sonrası kabul ettiği Hicaz Seferi Komutanlığı’nda ise Alman Komutan ile anlaşamaz ve hakkında da bir rapor yazar. Uzunca raporun küçük kısmını aşağıya koyuyorum;

WhatsApp Image 2017-05-19 at 13.56.10.jpeg

Alman komutan Falkenhayn’ın Türk ulusunu değil kendi ülkesi çıkarları için çalıştığını gözlemleyen Mustafa Kemal savaş eğer kazanılırsa Osmanlı Toprakları’nın Alman karakolu olacağını belirtmiştir.

Neticede gelen komutan ile görüşen Mustafa Kemal’e müttefike karşı gelinemeyeceği için istifa etmesi teklif edilince zaten hazırladığı mektubu hemen oracıkta teslim ederek İstanbul’a dönmüştür.

Kitapta bir diğer husus ise İstanbul’da (burada fikirlerini ortaya koymasa da) dünya savaşı sonunda padişahlığın kaldırılması ile ilgili kısa bir görüşme yapıldığını Şürkü Tezer’den öğreniyoruz. Konu ile ilgili iki sayfayı buraya yine koyuyorum;

WhatsApp Image 2017-05-19 at 13.56.09

WhatsApp Image 2017-05-19 at 13.56.09 (1).jpeg

WhatsApp Image 2017-05-19 at 13.56.09 (2)

Üç resimdeki konuşmadan anlayacağımız şey ise; Enver paşa ve efkarının fikrinin henüz 1.Dünya Savaşı sürerken zaten padişahlığın lağv edilmesi olduğunu görmemizdir. Güvenilebilir yakın komutanlara durum anlatılırken yeni yönetimin ise Enver Paşa önderliğinde yeni kişilerde duracak olması kaçınılmazdır.

Savaş sonu ise ülkeden kaçan Enver Paşa ve diğer askerlerin yapamadığını yaparak ülkemizi kurtaracak ve demokratik modern bir cumhuriyet kurmak için uğraş verecektir.

Cumhuriyeti kurarken yaptığı atılımları birilerinin dediği gibi ne ajanlıkla ne dinsizlikle ilgisi vardır. Hayatları yalan ve iftira ile yürüyen satılmış kalemlerin, hocaların ve asıl ajanların iftiraları bu sebeple sürekli Mustafa Kemal üzerindedir. Ölümünü üzerinden neredeyse 100 yıl geçmesine rağmen okuduğunuz bir savaş anısında kadının topluma katılmasını anlatmasını, yetim çocuklara şiir ezberletmesini veya iki felsefe kitabını kıyaslamasını gördüğümüz kişinin satın alınamaz ruhunu, iradesini ve şahsiyetini görüyorsunuz.

Hayatında cin ali kitabı kapağını çevirmemiş, avrupa devrimlerini ve emperyalizmini görmemiş, hayatını dinsel hurafelere adamış insanların elinde yetişmiş, özgür düşünemeyen, hayatı boyunca eğriye/yanlışa/haksızlığı bir kez olsun “dur” dememiş, kendi işine bakmış, kendisi için yaşamış ve bir hayvan gibi öyle ölmüş insanların ağızlarını açarken destur çekmesi gereke kişidir Mustafa Kemal.

Herkesin 19 Mayıs Atatürk’ü anma ve gençlik bayramını kutluyor ve bu yazı ile kendisini bir kez daha rahmetle anıyorum.

Reklamlar

Demokratik Hukuk Devleti

Bu sabah internetin ve telefon hatlarının kapalı olmasından dolayı oldukça gergin bir gün başlangıcı gerçidim. Malum Laik Demokratik Hukuk ilkelerine bağlı Cumhuriyet muhtemelen böyle bir şekilde yıkılacağından “acaba şimdi mi?” diye düşündüm. Elbette hükümetin ve devletin bu kadar karışık bir ortamda böyle bir girişime girmesinin sırası olmadığına daha fazla kanaat getirerek “bakalım neler olmuş” diyerek etrafı soruşturdum.

Bazı arkadaşlarım “İnternet çalışmıyor DNS değiştirdim olmuyor” tarzı cümlelerinden beni telekom bilgi işlem merkezi zannetmelerini kınıyorum. Artık DNS ile girme dönemlerinin de sonlarındayız zaten. Fazla kalmadı az dayanın derim.

Neyse meğerse gündem gece alınan HDP vekilleriyle ilgiliymiş ve elbette patlayan bombalar falan varmış. Ölen askerlere ve patlamada parçalananlara Allah’tan rahmet dilerken yapılacak bir şey olmadığını, her orta doğu ülkesi gibi bunun da hemen ertesi günü unutulacağını söylerek taziyelerimi bildireyim. Ben tutuklanan milletvekilleri ile ilgili görüşümü bildirmek istiyorum.

Malum peşinen çıktığım ve görüştüğüm bir çok arkadaşım olayı çok normal karşılayıp tutuklanmayı hakettiklerini dile getirdiler. Zaten ülke geneli olarak kah gelen şehit haberleri kah patlayan bombalar dolayısıyla biriken bir sinir olduğundan bu da son derece normal karşılanacak bir şeydir. Fakat yapılan bu tutuklamalar kesinlikle yanlıştır ve demokratik hukuk sistemine aykırıdır! Elbetteki bu PKK terör örgüte destek vermek demek değildir. Açılayalım;

Demokratik Hukuk Devleti nedir? Nasıl olmalıdır?

Demokratik hukuk devletlerinde toplum bireylerini oluşturulan kanunlar korur. Kanunlar belli hukuksal düzenlemeler ile evrensel değerlerden destek alarak mecliste yaratılır. Kanun yapıcıları ise halk demokratik ve tam bağımsız bir seçim ile toplumda yaşayan insanlar seçer. Seçilmiş kişiler bazı demokratik hukuk toplumlarında “Kürsü Dokunulmazlığı” hakkı dolayısıyla dokonulmazlık alırlar ve istediklerini kürsüden söyler ve tartışırlar. Ülkemizde de bu dokunulmazlık hakkı çok daha ileri boyutlarda (yolsuzluk, torpil, fesat, terör vb.) dahil olmak üzere gözardı edilerek bir zırh gibi kuşanılır.

Peki demokratik hukuk sistemlerinde dokunulmazlığa sahip olan kişi istediğini yapabilir mi? Elbette yapamaz. Bu yine seçilen kişiler veya sistemin denetimiyle (bağımsız bir üst yargı veya senato) ile denetlenebilir, soruşturma açılabilir veya dokunulmazlığı bireysel olarak kaldırılabilir.

Siyasi tarihimizde bir çok parti mensubu çeşitli bahaneler ile dokonulmazlığı kaldırılmış veya partisi mahkemelerce kapatılmıştır. Bunun haklılığı veya haksızlığı veyahutta sebepleri konumuz değil. Bunları toplum değerlendirir ve kararını yine demokratik seçimler ile belirler.

Bahsettiğimiz üle sistemimiz bir çok demokrasi katliamına seyirci olmuş, ideolojik ve çıkar uğruna bir çok kişi siyasetten keyfi olarak uzaklaştırılmış veya partisi kapatılmıştır. Bunlar genel anlamda darbeler içinde olduğu gibi siyaset içinde de gerçeleştirilmiştir.

Örneğin yüksek oy potansiyeli olan Erbekan ve partisi iktidarda etkili olduğu vakit bir dönem sürekli “Bunlar şeriatçı Atatürk düşmanı efendim” diye karalanıp partilerine baskı yapılmış veya kapatılmıştır. Amaç ne Atatürk’ün korunması ve demokrasinin bekçiliğidir. Amaç siyasi oyları kendi merkezinde toplamaktır. Keza yer yer Ecevit’te komünizmle suçlanmış ve bunlarla mücadele etmiştir veya işte sol paritlerden de kapatılanlar olmuştur.

Neyse uzatmayalım. Bu anti demokratik siyasi yaklaşım ve kapatmalar bile oluşturulan Demokratik Hukuk sisteminde “yasalar aracılığı” ile yapılmış şeylerdir.

Demokratik Hukuk Devletlerinde seçimle meclise gönderilen kişiler hiçbir yargı kararı olmadan üstelik dokunulmazlıkları varken apartopar gözaltına alınması kabul edilemez bir davranıştır.

Vatan Hainlerini Mecliste Besleyelim Mi?

Bir kere vatan haini kavramı salt terörizm desteği ve fikir beyanı ile açıklanabilecek bir kavram değildir. Devlet malını çalan, devletin kurumlarını ele geçirip kuvvetler ayrılığını yıkarak yargı, eğitim, asker, polis, meclis, cumhurbaşkanlığı sistemini kendi tekeline bağlayanlar/bağlamak isteyenler, kendi çıkarları doğrultusunda ikili anlaşmalarla ülke geleceğini satan, iktisadi yapısını yabancı sermayeye peşkeş çeken, kendi kafasına göre hukuksuz tutuklamalar ve işkenceler yapanlar da vatan hainidir!

Vatan haini diyerek hukuksuz bir şekilde tutuklanan kişiler 10 yıl evvelde, dünde bugünde teröristler ile ilişkiler içerisinde olan kişilerdir. Bunlar yeni ortaya çıkmış gibi birden saldırmanın ve tutuklamanın amacı nedir?

Amaç teröristler ile iş birliği ise bu adamlar yıllardır mecliste değiller midir?

Keza amaç vatan hainlerinin temizlenmesi ise o mecliste adam kalır mı?

Yapılan bu tutuklamalar (terör eylemlerine destek olan vekiller tutuklansa da) demokratik hukuk devletini hiçe saymaktır. Hiç bir kurum veya oluşum seçimle oraya gönderen vekilleri şu andaki yasalar çerçevesinde tutuklayamaz (Gerekirse dokunulmazlığını kaldırıp yargılar).

Türkiye tam olarak bir guguk kuşu devleti haline gelmiştir. Teröre destek olan parti mensuplarının alınması sevindirici olduğu kadar hukuk adına düşündürücü ve üzücüdür. AKP hükümeti yıllardır yarattığı ve beceremediği devlet-cemaat yapılanması ve devlet-PKK anlaşmasını eline yüzüne bulaştırmış, ülkede zaten az olan adalet güvencesini sıfırın altına indirmeyi başarmıştır.

Çekincem yarın meclise gönderilen diğer parti vekillerinin de benzer şekillerde tutuklanması ve meclisin artık içi boş bir arı kovanı haline getirilmesidir.

Bizi bekleyen en büyük tehlike birilerinin silahlanması ve askerle çatışması değildir. En büyük tehlike bağımsız devlet kurumlarının yıkılması ve adalet sisteminin çökmesi sonucu bir iç savaşın kapımızda olmasıdır.

Demokratik Hukuk Devleti bu iç savaşın engelleyicisidir. Kendi keyfi hukuk sistemlerini kuranların dönüp orta doğu devletlerine bakmaları yeterlidir.

Saygılarımla..

Modern Fransa Tarihi – V – Avrupa ve Türkiye Analizi

Modern Fransa Tarihi Serisi 5 yazıdan oluşmaktadır;

Modern Fransa Tarihi I

Modern Fransa Tarihi II

Modern Fransa Tarihi III

Modern Fransa Tarihi IV

Arkadaşlar söylediğim gibi pek fazla ayrıntıya girmeden yaklaşık olarak 100 yıllık bir süreci (1750-1870) anlattık. Bundan sonrasının anlatılmasına aslında pek gerek yok gibi. 1870 yılı sonrası Fransa’da kurulan üçüncü cumhuriyet oldukça başarılı süreçlere imza atmıştır. Parlamento bu yıldan sonra gittikçe daha özgür anayasal düzenlemelerde bulunmuş ve demokrasiyi kuvvetlendirmişlerdir.

Basın özgürlüğü, seçimlerin tarafsızlığı, yargı bağımsızlığı, laik demokratik devlet sisteminin adım adım sağlanmaya çalışması, sendika ve dernek kurma özgürlüğü, çalışma standartları, zorunlu ve ücretsiz eğitimin yapılması, toplantı ve çeşitli bildiri hakları vs. 1907 yılına kadar çıkartıldı. Birinci dünya savaşından sonra faşizm ile mücadele süreci falan neyse işte yeterli sanırım anlatım için. Zaten amacımız demokratik hakların neden talep edildiği ve nasıl kazanıldığını Fransa üzerinden anlatmaktı.

Ne yazık ki okullarımızda Avrupa tarihi hiç anlatılmaz. Halkımız Berlin sokaklarında gezerken “Ne güzel caddeler, parklar ve insanlar, adamlar sistemi oturtmuş azizim” diye söylenir lakin nasıl oturttuğunu araştırma ve öğrenme zahmetine girmez. İnsanlar bu sebeple parlamentoda kullanabildikleri oylar, seçilme, demokratik hukuksal yapı, çalışma ve tatil saatleri, asgari ücret, cinsiyet eşitliği, eğitim vs. hakların oralarda nasıl kazanıldığını bilmemektedir. Bahsettiğimiz bu şeyler 1750’li yıllarda başlayan Avrupa halk hareketinin yıllarca süren mücadelesi, isyanı ve kanıyla kazanılmıştır. Tekrar tekrar ele geçirilen parlamento tekrar isyanla ve kanla geri alınmış, tekrar ele geçirilmiş ve tekrar geri alınmıştır. Burada en önemli etken her zaman alt sınıf köylü ve işçi kesim yani gelir/eğitim seviyesi bakımından alt tabaka olmuştur.

s-04d054e8e76557198e5247821e147c45e45378bb.jpg

Fransa ve haliyle modern dünya ülkelerinde yaşayan köylü ve işçi sınıfları sürekli bahsettiğimiz hak ve özgürlüklerden daha çok pay almak için mücadele etmişlerdir. Hükümet yetkilileri en fazla köylü ve işçi sınıfından korkmakta ve çekinmektedirler. Eğitimsiz ve asgari ücretler çalışan işçi çocuğunu öldüren zengin para babasının oğluna hesap sorulmasını ister. Kendinden alın terinden alınan vergilerin çalınmamasını ister ve devletin harcadığı her kuruşun hesabını sorar. Çünü devlet mekanizmasının alın teriyle kazandığı paranın vergileriyle oluşturulduğunu bilir. Kendisini boş palavralar ile kandıran siyasetçiye itibar etmez, eleştirir hesap sorar..

Kurduğumuz “Demokratik Cumhuriyet” yönetimi ise köylü ve işçi sınıfına dayanmamaktadır. Mustafa Kemal’in getirdiği kurallar bütünü bu sebeple ne alt sınıf tabakada ne de üstü sınıf eğitime sahip kanatta tam anlamıyla anlaşılamamıştır. Demokratik Cumhuriyet için mücadele etmemiş köylü ve işçiler haklarını koruyacak partilerden ziyade dini siyasete alet eden siyasi demagoglara oy vermeyi seçmiştir. Modern ülke vatandaşları aksine eşitliği ve yargı bağımsızlığını değil monarşiye geri dönme arzusunu taşımaya devam etmişlerdir.

Ülke vatanadaşlarımıza kızmayalım. Bu tip bir yönetim ne kültürümüzde ne dinimizde ne de yaşantımız da bulunmaktadır. Eleştiri bizde yadırganır, haksızlık kabullenilir, susmak erdem sanılır ve ölümler kader görülür. Bu tip toplumların modern toplum ve ilerleme düzeyine geçmeleri çok zordur.

57126.jpg

Bunun için eleştirilecek diğer şey eğitim ve maddi gücü ölçüsünde yeterli imkanları olan kişilerin bile bahsettiğimiz değerleri bilmemesi hatta öğrenmek bile istememesidir. Ülkemiz Cumhuriyet Bayramlarından kaçan, İstiklal Marşı’nda sesini çıkartmayan, tarihi savaşlarını bile eksik ve boş anlatan cahil bir bedevi devleti haline gelmiştir. Tek çıkar yolumuz doğru bilgileri okuyarak etrafımıza anlatmak ve çocuğumuzu bu bilinç ile yetiştirmek olmalıdır.

Yazılarımıza yakın bir zaman sonra başlayacağım bir diğer seri ile devam edeceğim. Israrla “Osmanlı Devletinin nasıl çöktüğü” konusunu anlatmayacağım 🙂 Çünkü Osmanlı Tarihini baya özetleyerek yazıyorum zaten.

Fakat sistemin nasıl kokuştuğunu anlatmak ve Mustafa Kemal’in neden “Laik ve Seküler” bir devlet-eğitim sistemine geçerek tarikatları/vakıfları kapattığını anlatacağım. Oldukça bilgileceneceğinizi düşünüyorum.

Hoşçakalın..

Yakın Kültür Tarihi IV

Bir önceki yazıya buradan

Temel Eğitim Hamleleri

1) Temel eğitim konusu en büyük sorundu. Okuma yazma oranı %10’du. Bu sebeple ilk eğitim parasız ve zorunlu hale getirildi.

2) Eğitim uygulaması için modern bilimsel felsefeler temel alındı. Laik devlet yapısına sahip yeni düzende kız çocukları da okula gitmek zorundaydı. Bunun yanında okumada kolaylığın yanı sıra modern devletlerin kullandığı latin alfabesi tercih edildi. Amaç devrimlerin hızla uygulanarak temel eğitimi alan insanların yetiştirilmesi ve kadının iş gücüne katılımının sağlanmasıydı. Çünkü modern devlet mekanizmasında ekonomik kalkınmanın en büyük koşullarından bir tanesi kadının iş gücüne katılımıdır. Ama gel sen bunu “işsizliğin sebebi kadınların çalışmasıdır” diyen bakan ile “kadınlar işte çalışırsa tecavüzü göze almalıdır” diyen profesör bozuntularına anlat. Yani kafa 1600 yılında kalmış adamların sığır sürüleri.

3) Laik eğitimin temeli eğitimde din dersinin olmamasıdır arkadaşlar. Din dersi 1924 yılında liselerden, 1930 yılında da ilkokullardan kaldırıldı. Yerlerine felsefe, dünya tarihi, modern bilimler, mantık vb. dersler konuldu.

4) 1946 yılında ilkokula, 1956 yılında da orta okullara din dersi tekrar konuldu. Ancak seçmeli olarak yerleştirildi. Yine 1967 yılında seçmeli olarak din dersi yerleştirildi. Modern bilim derslerinden bazıları kaldırıldı.

unnamed.jpg

5) 1933 yılında sanat/meslek okullarına “meslek erbabı yetiştirmek” için ağırlık veriliyor.

6) Yeterli kalitede öğretmen yetiştirilmesi en büyük sorunu teşkil ediyor. Kırsaldaki ilk öğretmen okulları kapatılarak merkeze alındı. Öğretmen ücretleri yüksek tutulmaya çalışılsa da kırsal kesimlerde bu yürümedi.

7) 1940’larda yaratılan devrimsel hareketler kırsal kesimde etkili olamadı. Bunun en büyük sebebi köylere yeterli okul yapılamaması ve okuma/yazma oranının yükseltilememesiydi. Keza feodalite bunu engellerken bağnazlık kızların okumasına karşı geliyordu. Elbette çorbalarına çomak sokulan din tüccarı hocaların tepkisi büyüktü. Bu sebeple “Köy Enstitüleri” adı altında büyük bir projeye başlandı.

8) 1940’ta 14 adet olarak başlayarak 5 yılda Anadolu’nun bir çok yerinde dengeli bir okul çalışmasına başlandı.

9) Öğrenciler o yöreden seçilecek, eğitilecek ve mezun olduklarında yine aynı bölgede çocukları yetiştirecek ve çözüm üreteceklerdi.

10) Eğitim kitap ve tarım aletlerinin kullanımı, çiftçilik, kültür, felsefe, beden dersi başta olmak üzere modern bilimlerden oluşmaktaydı.

11) II.Dünya savaşı yıllarında gerçekleştirilmeye çalışılan bu büyük eğitim hamlesinin başında Hasan Ali Yücel vardır. Aynı yıllarda dünya edebi eserlerinin hemen hepsi çok kısa bir sürede Türkçeye çevrilmiş ve bu eğitim kurumlarında zorunlu olarak okutulmuştur.

12) Elbette bu eğitim düzeni köye yansıyınca ve potansiyeli de belli olunca toprak ağalarının işine gelmemişti. Kız/Erkek karma sınıflarda yapılan bu eğitimin dine ve ahlaka uygun olmadığını propaganda yaparak mecliste, medyada ve özellikle köylerde dile getirmişlerdir. Köy enstitülerinin giderleri köylüden alınmaktaydı. Gerçi gideri deyince yemeklerinden barakalarına kadar zaten kendileri ekip biçiyor ve yetiştirip satarak paralarını kazanıyorlardı.

rR8rRP

13) Köy enstitüleri projesinin büyük köy kalkınması adımları toprak ağalarını çok tedirgin etmiştir. Kendisi de bir toprak ağası olan Adnan Menderes başta olmak üzere çoğu köy/toprak ağası gidişattan dolayı tepkilerini ciddi ciddi göstermeye başlamışlardır. Çok partili gidişatın aslında ilk fişeği işte budur. Kurulan Demokrat Parti kadrolarının tamamı neredeyse toprak ağasıdır. Köylüleri sömürme dönemi biteceğinden korktuklarından siyasi arenada harekete geçme zamanını kollamışlardır.

14) Çok partili hayata geçilince eğitimdeki bütün üst kadro yöneticileri hızla değiştirilmiştir. 5 yıl içinde Köy Enstitüleri yapısı köreltilerek 1954 yılında kapatılmışlardır. (Köy enstitüleri ile ilgili bir yıl içinde geniş bir seri yazı yazabilirim. Nasıl kuruldu, neler öğretildi, okuyanlara ne oldu, mezunlar ne yaptı bir ara soru verin bakarım).

15) 14 yıllık süreçte yani çok kısa sürede bu okullardan mezun olan bir çok yazar, sanatçı, eğitimci, politikacı kırsal kesimlerin sorunlarını dillendirmişler ve sözcüleri olmuşlardır. Tabi bu olay toprak ağlarının ve tokmakçısı Demokrat Partinin işine gelmiyordu.

11148776_1145082328854018_6498449337730073120_n-1.jpg

16) DP dönemiyle beraber bu okullardan mezun olan eğitimci ve sanatçılar hor görülmeye ve dışlanmaya başladılar. Diyorlar ya bunlar “halkın gücü ile” “halkım köylüm” diye bunlara okumuş, eğitimini almış ve eleştiren, sorgulayan halk kitlesi değil, kafasını eğen, sesini çıkartmayan, verilen yardımlarla kendisine muhtaç edilen köylü lazımdır. İşte Adnan Menderes önderliğinde satın alınan sanatçı ve eğitimciler köyden yetişen temiz saf insanlara aşağılık iftiralar atmışlar, çalışmalarını engellemişler, üniversitelerden kovmuşlardır. Mezun olan kadın öğretmenlere fahişe bile denmiş bazı yerlerde de o gözle bakılmıştır. (Okullarda karma okutuldu ya eğitim). Sonra çıkar “petrol arama ve işleme” yasalarını, eğil ABD’nin önünde, devam etsin ithalat borçlanması ve feodalite. Köylüyü eğitecek kurumları “fuhuş yapıyorlar” diyerek kapat ahhh ahh yatacak yerin yok Menderes ateşi harlayalım biraz daha.

17) Bunların dışında bahsetmedik ilk yıllardan sonra Ankara’da modern bir eğitim merkezi olan Gazi Eğitim Enstitüsü kuruldu. Modern dersler ile 2+3 yılda öğretmenler yetiştirildi (liseden sonra yatılı bir okul burası)

18) İşte bu enstitüler DP döneminde 1954’te kapatılıyor. Karşı olarak 1959’da Yüksek İslam Enstitüsü kuruluyor. Bunlarda dönemin imam hatip okulları işte.

19) 1955’te 123 lise ve 7 imam hatip var iken 1982 yılında 1173 lise ve 341 İmam hatip okulu bulunmakta. 2016 yılında ise orta okullarında imam hatip olarak yeni açılmasıyla 1961 imam hatip orta okulu ve 1149 imam hatip lisesi bulunmakta ve sayı adeta katlanarak büyümektedir. Bu eğitim sistemi ile ilgili de bir yazı yazılabilir.

20) Cumhuriyetin ilk yıllarında açılan sanat/meslek liseleri sayısı bunlar kadar artırılmayınca kalifiye tornacı yerine imam mezunu artmaya başlıyor. Günümüzde aynı sorun devam etmekte olup bunun temelleri yine Adnan Menderes’in “eleştirmesin oyunu versin” prensibiyle yarattığı eğitim sistemine dayanmaktadır. Bu sistemi temelleştirmek için öğretmen maaşları bilerek az miktarlarda tutulmuştur. Demirel, Özal ve Erdoğan da bu eğitim sistemini bilerek tercih etmektedir.

Bir sonraki yazıya buradan

Bilal’e Anlatır Gibi Anlatıyorum

Laikliği ısrarla “Dinsizlik” veyahutta yumuşatarak söylersek “Din ve Devlet işlerinin birbirinden ayrılması” olarak lanse eden arkadaşlar anlamı bu demek değildir.

Laiklik; “Devletin bütün din/ırk ve mezheplere eşit şartlarda yaklaşması, birisini diğerinden üstün tutmamasıdır”. Yani her hangi birisine torpil geçmemesidir.

“Torpil geçmiyor da madem neden Türklüğü övüyor?”. Bahsettiği Türklük kan bağından gelen manasıyla söylemiyor. “Türkçe konuşan, örfü geleneği benzer olan ve bu topraklarda yaşayanlara Türk denir” diyor. Irksal üstünlük değil geçmişe bir atıf var yani ve bunu övüyor. Niye övüyor? Çünkü Osmanlı çok dinli/kökenli bir yapıda. Bize kalanda bu yapıyı ayrım yapmadan tutmak. Sebebi de bu.

Hah bu anlaşıldığına göre ki size “Bilal’e anlatır gibi” anlattım (ki olayın Bilvador Dali ile hiç bir ilgisi yoktur).

İki üç gündür bir tartışma var. Beyefendinin biri “Laiklik zaten 3-4 ülkede geçiyor efendim” demiş. Mal bulmuş mağribi gibi üstüne atlamış zatı muhterem millette. “Zaten geçmiyor yani nedir bu kafa yapısı?” gibi.

Bu kişiler Kadir Mısıroğlu’nun Mustafa Kemal’in ruhunu çağırıp kendisinin İngiliz Ajanı olduğunu itiraf ettiğine inandığı gibi ne denirse buna da tabi inanıyor.

Arkadaşım, kardeşim, güzel hemşerim….

Tanım yukarıda. İllaki anayasasında “kelime” olarak geçmesine gerek yok. Almanya veya İsveç veya Kanada veya Avustralya vb. ülkelerin anayasasında geçmiyor ise (ki hiç araştırmadım çoğu modern devletin en azından Avrupa için söyleyeyim geçer mutlaka) kelime tanımı olarak bu hak mutlaka yazıyordur.

Modern demokratik hukuk devletin temeli “kişisel hak ve hürriyet” kavramında gizlidir. Kişinin ırk ve inanç hürriyeti sorgulanamaz, bir kısmı veya gurubu ötekinden üstün tutulamaz.

20120820023201-5719-big.jpg

Bu kadar basit bir argümanı hala “neler yaşadı muhafazakarlar” diyerek içeriği saptırmak ve geçmiş hükümetlerce yapılan demokrasi dışı hareketlerin suçunu “Laik Cumhuriyet sistemine” atmak akla mantığa sığmaz. Yani ben hükümeti eleştiriyorum. Hükümet kendini dindar tanımlıyor. Ben o zaman İslam dinini mi suçlayacağım?

Yukarıda basitçe anlattığım temel hakları ilgilendiren bir konunun neyini tartışıyoruz arkadaşlar hala? Ne istiyorsunuz? Zaten devlet Sünni İslam geleneğine göre yönetilmekte. Din dersleri, camiler, müezzinler, imamlar, imam hatipler vs. hep siz çoğunlukta olduğunuz, seçimleri kazandığınız için diğerleri neredeyse yok sayılarak isteğiniz doğrultusunda düzenlendi. Laik devlet olsaydı senin din hocasının maaşını devlet öder miydi sanıyorsun? Yada cami yapımına para ayrılır mıydı? Nedir ya daha istenilen?

1940’larda camiye askerler girmişte onun acısıymış falan. Arkadaşım bazı şehirlerde isyan ediyorlar diye ilk kurulduğu dönemde binlerce kişiyi öldürmüş askerler ne ahırı ne camisi? O yıllarda Hitler yaşıyor, Mussolini çıkıyor Stalin büyüyor. Sen bunlara dua et bir şey olmaz üzülme bu kadar.

“Laik devlet başörtülü kızları okula almadı, imam hatipleri kapattı”. Eleştirdiğin baskıcı yönetimi sen yapıyorsun şimdi hemde “İslami adaletimizle” falan diyerek. İslamı bilmeyen az buçuk kenarında olan adamlar dinden uzaklaştı be kardeşim.

Bu kavramları iyi düşünmek ve mantık çerçevesinde özgürce değerlendirmek her beyni olan bireyin mutlaka yapması gereken şeydir sanırım. Beyin bedava!

Saygılarımla..

Ayıp

Ya bekledim. Hani bizim medya gazdır haliyle. “AKP’ye bok atılan yalan haberlerin oltasına gelmeyelim” falan diyerek yapılacak açıklamaların oturmasını bekledim. Ama yok. Koskoca AKP hükümeti bakanlar düzeyinde ciddi ciddi olayı kapatmaya çalışıyor arkadaşlar.

Bu olay aslında çok çok büyük bir olay. Çünkü bir okulda kendini tutamayan bir öğretmenin bir anlık gafleti veya hadi gafleti devam ettirip sürekli bir çocuğun tacizi yok buna dikkat etmek lazım. 45 çocuğa bildiğin planlı ve programlı bir taciz tecavüz vakası var. Bu çocuklardan 2-3 tanesi mutlaka ve kesin olarak durumu oradaki yakınlarına veya hocalarına anlatmışlardır. Bu olayın üstü örtülmüş ve olay devam etmiştir. Düşünün ders sonrası arkadaşlarınızla muhabbetlerde hepiniz ne olduğunu bilirsiniz ki 45 kişiden bahsediyoruz (10 tanesinin şu an kesin tecavüze uğradığı saptandı) Herkesin bildiğiniz bilerek bu olayın tekrarlanması ve başkalarına sürekli devam etmesi utanç ötesi organize bir sapıklık şebekesinin işaretidir.

Elbette kurumlar manyak bir adamın ve onun etrafında olayı örtbas eden kişilerin yaptıklarına göre cezalandırılmamalıdır. Lakin “kurum” dediğiniz yeriniz başkanı televizyondaki savunmasında suçun hepsini hocaya attığını ve genel olarak “ya bunlar başka yerlerde de yaşanıyor mesela Nesin vakfı efendim” gibi daha da aşağılık bir açıklamada bulunduğuna şahit oluyoruz.

Ama kafa böyle çalışıyor kızmayalım. Fransa “Ermeni soykırımını yaptınız” diyor bizimkisi “Sizde Cezayir’de soykırım yaptınız” diyor seçmen kafa sallıyor alkışlıyor. İsrail başbakanı “Siz din ayrımcılığı yapıyorsunuz” diyor bizimkisi “Asıl siz Filistin’e neler neler yaptınız” diye cevap veriyor seçmen alkışlıyor. Adamları suçluyorlar “Siz saati rüşvet olarak aldınız” diye bizimkisi “Böyle diyen şerefsizdir, namussuzdur, namerttir” diyor seçmen alkışlıyor sonra “evet aldım aha borcu vardı peçeteye yazdı burada delili” diyor seçmen alkışlıyor.

timthumb

Bu kendisine yöneltilen eleştiriyi karşı saldırı ve galeyan yaparak saptırmaktır. Alın bir tane tartışma teknikleri kitabı açın okuyun. Haksız olduğu bir konuda hiç konuşmayıp/geçiştirip haklı olduğu bir konuyu “laaaap” diye ortaya koymaktır bu tekniğin adı. Sonra haklı olduğu konuda desteği alarak haksız olduğu konuda haklı olduğunu düşündürtmeye çalışmaktır.

Adamın derneğinde 45 çocuk taciz edilmiş 10 tanesi kesin tecavüze uğramış. Fransa’da, Kanada’da, İsveç’te falan geçtim şu olay ikinci sınıf ülkelerde bile olsa yoğun soruşturma yer, o derneğin başkanı insan içine çıkamaz, ailelerden sürekli özür diler, kurum çalışanlarını yoğun takip ve izlemeye hızla alır, itibarı sıfır olur ve muhtemelen bir daha çocuk ile ilgili bir iş yapamaz. Bu çok net ve açıktır. Bu tip büyük tecavüz olaylarını sen kurum olarak göremediysen git temizlik şirketi falan kur o işi yap diye söylerler adama.

İşte geçen 2 haftada dediğim gibi “ne diyecekler elle tutulur ne olacak?” diye bekledim ama koca bir sıfır tuttum. Onun yerine sırayla “Evet ama kuruma mal edilemez” cümleleri araya sokularak sözde “hak hukuk” vermekle falan uğraşma. Sırf muhalefetin verdiği bir soruşturma komisyonuna kendileri vermediği için reddetme işte böyle aptal aptal adamların, beceriksiz vekillerin yöneticilerin garip bir yeri oldu ülke. Sanırım çok eleştirilen cemaatin yerine başkalarını koyunca işler düzelecek sanılıyor. Al buda konunun ek maddesi olsun.

Ülkenin fikir ve hareket bakımından artık bölündüğü çok açıktır. İşte bu davayı sırf muhalefet sahiplendiği için (ki oda muhtemelen hükümete yakın bir yerde yaşandığından tabi ki) hükümet organlarının sessiz kalması veya işte yeni bir makineli tüfek yapmışız oldukça başarılı ama sırf bu hükümet projesini başlattığı için dalga geçmeler falan.

Anlaşılıyor ki kafa olarak doğru ve yanlışı ayırt etme noktasında artık ipler kopmuş durumda. Ülkeyi bu hale getiren de kendini çok iyi biliyor hiç boşa yahudiye, paralele bakmasın..

Sultanahmet

Neymiş başta Fransızlar ve modern devletler neden bizim ülkedeki patlamayı anmamışlar. Ya senin başbakanın 3 ay evvel “Elimizde canlı bombacıların listeleri var ama eylem yapmadan onları tutuklayamayız” demiş. Muhtemelen senin beyin ölümünün gerçekleştiğini gördüklerinden olsa gerek, ötenazi hakkımızı kullandığımızı varsayıyorlar.

Sen 3.sınıfı orta doğu ülkesi olmak için çabalarsan kim seni niye ansın neyine üzülsün?

Sen Afrika kabile katliamlarından ve hastalıktan ölen milyonlara nasıl bakıyorsan öyle bakıyorlar sana. “Yazık bari acısız ölsünler” dersin geçer gider.

Sen uluslararası milli futbol maçında Ankara’da patlayan bombadan ölenlere saygı duruşu yapılırken yuhaladığını “İnsanlık nerede?” diye sorduğun ülkeler duymadılar mı sanıyorsun?

Sen terörden ölenlere üzülmüyorsun ki. “Kim öldü?” diye soruyorsun. Senin ırkından, dininden veya mezhebinde hatta cinsiyetinden değil ise umurunda değil. Hatta seviniyorsun. Bunların fark edilmediğini mi sanıyorsun?

Senin parti liderlerin, bakanların veya vekillerin kürsülerde, gazetelerde veya röportajlarda ırkçılık yapıyor, gavur diyor, döl diyor, artık diyor, piç diyor kendisi gibi olmayana arkadaşım.

Sen iki komşu şehirde yapılan spor müsabakalarında bile ölümüne düşmanlık güdüyorsun. Spor nedir, sanat nedir, sevgi nedir bilmiyorsun.

Sen daha bir gün evvel bir televizyon programında “Güneydoğuda çocuklar ölmesin, kan akmasın ve savaş bitsin. İnşallah bitecek” diyen adama “Terör propagandasından” soruşturma açmadın mı? Senin çocuk veya sivil umurunda değil ki. Sen olmuşsun Alien.

Mezbahada kesilen sığır ne ise sen o kadar canlısın onların gözünde. Yani canlısın hacı henüz insanlığa daha var gelmeye.