Atatürk’ün Hatıra Defteri

İsminden de anlaşılacağı üzere Mustafa Kemal’in hatıralarının daha doğrusu günlüğünün kısa bir kısmını ihtiva eden eseri yakın bir süre evvel bitirdim. Kısa günlükleri aslında şansa günümüze ulaşmakla beraber Mustafa Kemal’in düşünce ve karakteri ile ilgili önemli bazı ayrıntılar da içeriyor.

Mustafa Kemal’in emir erlerinden birisi olan Şükrü Tezer, yıllar sonra komutanının kendisine verdiği günlüğü Türk Tarih Kurumu’nun da yardımıyla 1989 yılında basıyor. Artık basımı ve satışı olmayan kitabı zar zor Ankara’daki bir sahaftan temin edebildim.

Kitap Şükrü Tezer’in uzun girişi ile başlayıp nihayet günlüklerde yazdıkları ve açıklayıcı notlar ile devam ediyor.

Şükrü Tezer paşanın yanında Çanakkale savaşı sonrası bulunduğundan kendisi ve etrafındaki gözlemleri güzel bir şekilde kitaba yansıtmış. Anafartalar kahramanı apoletiyle müfettişliğine gittiği güney doğu cephesinde halkın ve askerlerin hayranlıkla seyrettiği, zekası ve bilgisi ile herkesi alt eden bu büyük insan hakkında bazı küçük ayrıntılara da girmiş.

Keza Mustafa Kemal’in Şükrü Tezer’e verdiği kısa günlüklerindeki cümleler çok daha vurucu ve gelecekte yapacaklarına ışık tutmakta.

Mardin yollarında araba ile giderken bir çok yerde yol kenarlarında adeta hayvan gibi yatan ölüler gördüğünü, hemen her yerde yetim çocukların dolaştığından bahsetmiş. Arabayla giderken acıdığı bir yetimi yanına aldığında etraftaki insanlar çocuklarını da alması için yanına geldiğini anlatırken içim burkuldu. Hangi şartlar altında bir anne-baba çocuklarını tanımadıkları birisine teslim eder ki? Ülkenin açlık ve yokluk dolayısıyla düştüğü bu sıkıntıları ara ara okuyunca savaşın ciddiyeti bir kez gözünüzde canlanıyor.

WhatsApp Image 2017-05-19 at 14.20.15.jpeg

Bunun dışında Mustafa Kemal’in sık sık kahve içtiği ve az uyuduğunu (stres, genelde hasta) gözlemliyoruz. Yemekten sonra yine odasına istirahate çekilip sürekli kitap okuması ise diğer ilginç gözlem. Savaş zamanı üstelik oldukça kısa süren günlüklerinde okuduğu kitaplardan bahsederken analizlerini ve karşılaştırmalarını da yapıyor.

Yine Erkanıharp Reisi yanında misafir iken toplumun nasıl düzeleceği konusunda girdiği tartışmada savunduğu fikirler şöyle (anlaşılırı yazıyorum);

Tesettürün kaldırılması ve hayat biçiminin ıslahı; 1) Bilgili (kudretli) ve hayata katılabilen kadın yetiştirmek 2) Kadınlara serbestliğini vermek (düşünce/giyim/yaşam) 3) Kadınlarla genel işbirliği, erkeklerin ahlakı, davranışları, düşünceleri üzerinde etkileri..

22 Kasım 1916

Bir diğer sohbetinde Kemal Bey’in Tarih-i Osmani’sini okuduğunu belirtip İstihkam Yüzbaşısı Fuat Efendi ile tartışmış ve şunları söylemiş;

Yemekten evvel Emin Bey’in (Mehmet Emin Yurdakul) Türkçe Şiirler’iyle Fikret’in Rübab-ı Şikeste’sinden ayni zeminde bazı parçalarını okuyarak bir mukayese yapmak istedim. İkisi de başka başka güzel. Ancak türkçe olanda da, diğerinde de aynı derecede arapça, farsça kelimat var. Fark, biri parmak hesabı diğeri değil!

10 Aralık 1916

Yine bir diğer günde bahsettiği bir hadiseye dikkat edin lütfen;

… İhsan ve Ömer’e (Mustafa Kemal’in yetiştirmek için aldığı iki yetim çocuk) “Yaşamak Kavgası” isimli türkçe şiirin bir kısmını ezberlettim..

2 Aralık 1916

Basit şeyler gibi görünmekle beraber 1.dünya savaşı ortasında o kadar iş arasında bile kitap okuması, şairlerin eserlerini takip etmesi, yetimleri alıp korumaya çalışırken onlara şiir ezberletmesi gerçekten uzaktan bakınca ne denli büyük bir insan olduğunu bize tekrar tekrar hatırlatıyor.

Savaş şartlarında bile bilginin, şiirin, tarihi eserlerin peşinde koşan kısaca sanata aşık ama halkının sorunlarına da uzak olmayan onları gözlemleyen, gözlemlerin sebeplerini araştıran ve çözüm yolları bulmaya çalışan büyük bir deha..

Güney Doğu cephesi denetlemesi sonrası kabul ettiği Hicaz Seferi Komutanlığı’nda ise Alman Komutan ile anlaşamaz ve hakkında da bir rapor yazar. Uzunca raporun küçük kısmını aşağıya koyuyorum;

WhatsApp Image 2017-05-19 at 13.56.10.jpeg

Alman komutan Falkenhayn’ın Türk ulusunu değil kendi ülkesi çıkarları için çalıştığını gözlemleyen Mustafa Kemal savaş eğer kazanılırsa Osmanlı Toprakları’nın Alman karakolu olacağını belirtmiştir.

Neticede gelen komutan ile görüşen Mustafa Kemal’e müttefike karşı gelinemeyeceği için istifa etmesi teklif edilince zaten hazırladığı mektubu hemen oracıkta teslim ederek İstanbul’a dönmüştür.

Kitapta bir diğer husus ise İstanbul’da (burada fikirlerini ortaya koymasa da) dünya savaşı sonunda padişahlığın kaldırılması ile ilgili kısa bir görüşme yapıldığını Şürkü Tezer’den öğreniyoruz. Konu ile ilgili iki sayfayı buraya yine koyuyorum;

WhatsApp Image 2017-05-19 at 13.56.09

WhatsApp Image 2017-05-19 at 13.56.09 (1).jpeg

WhatsApp Image 2017-05-19 at 13.56.09 (2)

Üç resimdeki konuşmadan anlayacağımız şey ise; Enver paşa ve efkarının fikrinin henüz 1.Dünya Savaşı sürerken zaten padişahlığın lağv edilmesi olduğunu görmemizdir. Güvenilebilir yakın komutanlara durum anlatılırken yeni yönetimin ise Enver Paşa önderliğinde yeni kişilerde duracak olması kaçınılmazdır.

Savaş sonu ise ülkeden kaçan Enver Paşa ve diğer askerlerin yapamadığını yaparak ülkemizi kurtaracak ve demokratik modern bir cumhuriyet kurmak için uğraş verecektir.

Cumhuriyeti kurarken yaptığı atılımları birilerinin dediği gibi ne ajanlıkla ne dinsizlikle ilgisi vardır. Hayatları yalan ve iftira ile yürüyen satılmış kalemlerin, hocaların ve asıl ajanların iftiraları bu sebeple sürekli Mustafa Kemal üzerindedir. Ölümünü üzerinden neredeyse 100 yıl geçmesine rağmen okuduğunuz bir savaş anısında kadının topluma katılmasını anlatmasını, yetim çocuklara şiir ezberletmesini veya iki felsefe kitabını kıyaslamasını gördüğümüz kişinin satın alınamaz ruhunu, iradesini ve şahsiyetini görüyorsunuz.

Hayatında cin ali kitabı kapağını çevirmemiş, avrupa devrimlerini ve emperyalizmini görmemiş, hayatını dinsel hurafelere adamış insanların elinde yetişmiş, özgür düşünemeyen, hayatı boyunca eğriye/yanlışa/haksızlığı bir kez olsun “dur” dememiş, kendi işine bakmış, kendisi için yaşamış ve bir hayvan gibi öyle ölmüş insanların ağızlarını açarken destur çekmesi gereke kişidir Mustafa Kemal.

Herkesin 19 Mayıs Atatürk’ü anma ve gençlik bayramını kutluyor ve bu yazı ile kendisini bir kez daha rahmetle anıyorum.

Demokratik Hukuk Devleti

Bu sabah internetin ve telefon hatlarının kapalı olmasından dolayı oldukça gergin bir gün başlangıcı gerçidim. Malum Laik Demokratik Hukuk ilkelerine bağlı Cumhuriyet muhtemelen böyle bir şekilde yıkılacağından “acaba şimdi mi?” diye düşündüm. Elbette hükümetin ve devletin bu kadar karışık bir ortamda böyle bir girişime girmesinin sırası olmadığına daha fazla kanaat getirerek “bakalım neler olmuş” diyerek etrafı soruşturdum.

Bazı arkadaşlarım “İnternet çalışmıyor DNS değiştirdim olmuyor” tarzı cümlelerinden beni telekom bilgi işlem merkezi zannetmelerini kınıyorum. Artık DNS ile girme dönemlerinin de sonlarındayız zaten. Fazla kalmadı az dayanın derim.

Neyse meğerse gündem gece alınan HDP vekilleriyle ilgiliymiş ve elbette patlayan bombalar falan varmış. Ölen askerlere ve patlamada parçalananlara Allah’tan rahmet dilerken yapılacak bir şey olmadığını, her orta doğu ülkesi gibi bunun da hemen ertesi günü unutulacağını söylerek taziyelerimi bildireyim. Ben tutuklanan milletvekilleri ile ilgili görüşümü bildirmek istiyorum.

Malum peşinen çıktığım ve görüştüğüm bir çok arkadaşım olayı çok normal karşılayıp tutuklanmayı hakettiklerini dile getirdiler. Zaten ülke geneli olarak kah gelen şehit haberleri kah patlayan bombalar dolayısıyla biriken bir sinir olduğundan bu da son derece normal karşılanacak bir şeydir. Fakat yapılan bu tutuklamalar kesinlikle yanlıştır ve demokratik hukuk sistemine aykırıdır! Elbetteki bu PKK terör örgüte destek vermek demek değildir. Açılayalım;

Demokratik Hukuk Devleti nedir? Nasıl olmalıdır?

Demokratik hukuk devletlerinde toplum bireylerini oluşturulan kanunlar korur. Kanunlar belli hukuksal düzenlemeler ile evrensel değerlerden destek alarak mecliste yaratılır. Kanun yapıcıları ise halk demokratik ve tam bağımsız bir seçim ile toplumda yaşayan insanlar seçer. Seçilmiş kişiler bazı demokratik hukuk toplumlarında “Kürsü Dokunulmazlığı” hakkı dolayısıyla dokonulmazlık alırlar ve istediklerini kürsüden söyler ve tartışırlar. Ülkemizde de bu dokunulmazlık hakkı çok daha ileri boyutlarda (yolsuzluk, torpil, fesat, terör vb.) dahil olmak üzere gözardı edilerek bir zırh gibi kuşanılır.

Peki demokratik hukuk sistemlerinde dokunulmazlığa sahip olan kişi istediğini yapabilir mi? Elbette yapamaz. Bu yine seçilen kişiler veya sistemin denetimiyle (bağımsız bir üst yargı veya senato) ile denetlenebilir, soruşturma açılabilir veya dokunulmazlığı bireysel olarak kaldırılabilir.

Siyasi tarihimizde bir çok parti mensubu çeşitli bahaneler ile dokonulmazlığı kaldırılmış veya partisi mahkemelerce kapatılmıştır. Bunun haklılığı veya haksızlığı veyahutta sebepleri konumuz değil. Bunları toplum değerlendirir ve kararını yine demokratik seçimler ile belirler.

Bahsettiğimiz üle sistemimiz bir çok demokrasi katliamına seyirci olmuş, ideolojik ve çıkar uğruna bir çok kişi siyasetten keyfi olarak uzaklaştırılmış veya partisi kapatılmıştır. Bunlar genel anlamda darbeler içinde olduğu gibi siyaset içinde de gerçeleştirilmiştir.

Örneğin yüksek oy potansiyeli olan Erbekan ve partisi iktidarda etkili olduğu vakit bir dönem sürekli “Bunlar şeriatçı Atatürk düşmanı efendim” diye karalanıp partilerine baskı yapılmış veya kapatılmıştır. Amaç ne Atatürk’ün korunması ve demokrasinin bekçiliğidir. Amaç siyasi oyları kendi merkezinde toplamaktır. Keza yer yer Ecevit’te komünizmle suçlanmış ve bunlarla mücadele etmiştir veya işte sol paritlerden de kapatılanlar olmuştur.

Neyse uzatmayalım. Bu anti demokratik siyasi yaklaşım ve kapatmalar bile oluşturulan Demokratik Hukuk sisteminde “yasalar aracılığı” ile yapılmış şeylerdir.

Demokratik Hukuk Devletlerinde seçimle meclise gönderilen kişiler hiçbir yargı kararı olmadan üstelik dokunulmazlıkları varken apartopar gözaltına alınması kabul edilemez bir davranıştır.

Vatan Hainlerini Mecliste Besleyelim Mi?

Bir kere vatan haini kavramı salt terörizm desteği ve fikir beyanı ile açıklanabilecek bir kavram değildir. Devlet malını çalan, devletin kurumlarını ele geçirip kuvvetler ayrılığını yıkarak yargı, eğitim, asker, polis, meclis, cumhurbaşkanlığı sistemini kendi tekeline bağlayanlar/bağlamak isteyenler, kendi çıkarları doğrultusunda ikili anlaşmalarla ülke geleceğini satan, iktisadi yapısını yabancı sermayeye peşkeş çeken, kendi kafasına göre hukuksuz tutuklamalar ve işkenceler yapanlar da vatan hainidir!

Vatan haini diyerek hukuksuz bir şekilde tutuklanan kişiler 10 yıl evvelde, dünde bugünde teröristler ile ilişkiler içerisinde olan kişilerdir. Bunlar yeni ortaya çıkmış gibi birden saldırmanın ve tutuklamanın amacı nedir?

Amaç teröristler ile iş birliği ise bu adamlar yıllardır mecliste değiller midir?

Keza amaç vatan hainlerinin temizlenmesi ise o mecliste adam kalır mı?

Yapılan bu tutuklamalar (terör eylemlerine destek olan vekiller tutuklansa da) demokratik hukuk devletini hiçe saymaktır. Hiç bir kurum veya oluşum seçimle oraya gönderen vekilleri şu andaki yasalar çerçevesinde tutuklayamaz (Gerekirse dokunulmazlığını kaldırıp yargılar).

Türkiye tam olarak bir guguk kuşu devleti haline gelmiştir. Teröre destek olan parti mensuplarının alınması sevindirici olduğu kadar hukuk adına düşündürücü ve üzücüdür. AKP hükümeti yıllardır yarattığı ve beceremediği devlet-cemaat yapılanması ve devlet-PKK anlaşmasını eline yüzüne bulaştırmış, ülkede zaten az olan adalet güvencesini sıfırın altına indirmeyi başarmıştır.

Çekincem yarın meclise gönderilen diğer parti vekillerinin de benzer şekillerde tutuklanması ve meclisin artık içi boş bir arı kovanı haline getirilmesidir.

Bizi bekleyen en büyük tehlike birilerinin silahlanması ve askerle çatışması değildir. En büyük tehlike bağımsız devlet kurumlarının yıkılması ve adalet sisteminin çökmesi sonucu bir iç savaşın kapımızda olmasıdır.

Demokratik Hukuk Devleti bu iç savaşın engelleyicisidir. Kendi keyfi hukuk sistemlerini kuranların dönüp orta doğu devletlerine bakmaları yeterlidir.

Saygılarımla..

Modern Fransa Tarihi – V – Avrupa ve Türkiye Analizi

Modern Fransa Tarihi Serisi 5 yazıdan oluşmaktadır;

Modern Fransa Tarihi I

Modern Fransa Tarihi II

Modern Fransa Tarihi III

Modern Fransa Tarihi IV

Arkadaşlar söylediğim gibi pek fazla ayrıntıya girmeden yaklaşık olarak 100 yıllık bir süreci (1750-1870) anlattık. Bundan sonrasının anlatılmasına aslında pek gerek yok gibi. 1870 yılı sonrası Fransa’da kurulan üçüncü cumhuriyet oldukça başarılı süreçlere imza atmıştır. Parlamento bu yıldan sonra gittikçe daha özgür anayasal düzenlemelerde bulunmuş ve demokrasiyi kuvvetlendirmişlerdir.

Basın özgürlüğü, seçimlerin tarafsızlığı, yargı bağımsızlığı, laik demokratik devlet sisteminin adım adım sağlanmaya çalışması, sendika ve dernek kurma özgürlüğü, çalışma standartları, zorunlu ve ücretsiz eğitimin yapılması, toplantı ve çeşitli bildiri hakları vs. 1907 yılına kadar çıkartıldı. Birinci dünya savaşından sonra faşizm ile mücadele süreci falan neyse işte yeterli sanırım anlatım için. Zaten amacımız demokratik hakların neden talep edildiği ve nasıl kazanıldığını Fransa üzerinden anlatmaktı.

Ne yazık ki okullarımızda Avrupa tarihi hiç anlatılmaz. Halkımız Berlin sokaklarında gezerken “Ne güzel caddeler, parklar ve insanlar, adamlar sistemi oturtmuş azizim” diye söylenir lakin nasıl oturttuğunu araştırma ve öğrenme zahmetine girmez. İnsanlar bu sebeple parlamentoda kullanabildikleri oylar, seçilme, demokratik hukuksal yapı, çalışma ve tatil saatleri, asgari ücret, cinsiyet eşitliği, eğitim vs. hakların oralarda nasıl kazanıldığını bilmemektedir. Bahsettiğimiz bu şeyler 1750’li yıllarda başlayan Avrupa halk hareketinin yıllarca süren mücadelesi, isyanı ve kanıyla kazanılmıştır. Tekrar tekrar ele geçirilen parlamento tekrar isyanla ve kanla geri alınmış, tekrar ele geçirilmiş ve tekrar geri alınmıştır. Burada en önemli etken her zaman alt sınıf köylü ve işçi kesim yani gelir/eğitim seviyesi bakımından alt tabaka olmuştur.

s-04d054e8e76557198e5247821e147c45e45378bb.jpg

Fransa ve haliyle modern dünya ülkelerinde yaşayan köylü ve işçi sınıfları sürekli bahsettiğimiz hak ve özgürlüklerden daha çok pay almak için mücadele etmişlerdir. Hükümet yetkilileri en fazla köylü ve işçi sınıfından korkmakta ve çekinmektedirler. Eğitimsiz ve asgari ücretler çalışan işçi çocuğunu öldüren zengin para babasının oğluna hesap sorulmasını ister. Kendinden alın terinden alınan vergilerin çalınmamasını ister ve devletin harcadığı her kuruşun hesabını sorar. Çünü devlet mekanizmasının alın teriyle kazandığı paranın vergileriyle oluşturulduğunu bilir. Kendisini boş palavralar ile kandıran siyasetçiye itibar etmez, eleştirir hesap sorar..

Kurduğumuz “Demokratik Cumhuriyet” yönetimi ise köylü ve işçi sınıfına dayanmamaktadır. Mustafa Kemal’in getirdiği kurallar bütünü bu sebeple ne alt sınıf tabakada ne de üstü sınıf eğitime sahip kanatta tam anlamıyla anlaşılamamıştır. Demokratik Cumhuriyet için mücadele etmemiş köylü ve işçiler haklarını koruyacak partilerden ziyade dini siyasete alet eden siyasi demagoglara oy vermeyi seçmiştir. Modern ülke vatandaşları aksine eşitliği ve yargı bağımsızlığını değil monarşiye geri dönme arzusunu taşımaya devam etmişlerdir.

Ülke vatanadaşlarımıza kızmayalım. Bu tip bir yönetim ne kültürümüzde ne dinimizde ne de yaşantımız da bulunmaktadır. Eleştiri bizde yadırganır, haksızlık kabullenilir, susmak erdem sanılır ve ölümler kader görülür. Bu tip toplumların modern toplum ve ilerleme düzeyine geçmeleri çok zordur.

57126.jpg

Bunun için eleştirilecek diğer şey eğitim ve maddi gücü ölçüsünde yeterli imkanları olan kişilerin bile bahsettiğimiz değerleri bilmemesi hatta öğrenmek bile istememesidir. Ülkemiz Cumhuriyet Bayramlarından kaçan, İstiklal Marşı’nda sesini çıkartmayan, tarihi savaşlarını bile eksik ve boş anlatan cahil bir bedevi devleti haline gelmiştir. Tek çıkar yolumuz doğru bilgileri okuyarak etrafımıza anlatmak ve çocuğumuzu bu bilinç ile yetiştirmek olmalıdır.

Yazılarımıza yakın bir zaman sonra başlayacağım bir diğer seri ile devam edeceğim. Israrla “Osmanlı Devletinin nasıl çöktüğü” konusunu anlatmayacağım 🙂 Çünkü Osmanlı Tarihini baya özetleyerek yazıyorum zaten.

Fakat sistemin nasıl kokuştuğunu anlatmak ve Mustafa Kemal’in neden “Laik ve Seküler” bir devlet-eğitim sistemine geçerek tarikatları/vakıfları kapattığını anlatacağım. Oldukça bilgileceneceğinizi düşünüyorum.

Hoşçakalın..

Yakın Kültür Tarihi IV

Bir önceki yazıya buradan

Temel Eğitim Hamleleri

1) Temel eğitim konusu en büyük sorundu. Okuma yazma oranı %10’du. Bu sebeple ilk eğitim parasız ve zorunlu hale getirildi.

2) Eğitim uygulaması için modern bilimsel felsefeler temel alındı. Laik devlet yapısına sahip yeni düzende kız çocukları da okula gitmek zorundaydı. Bunun yanında okumada kolaylığın yanı sıra modern devletlerin kullandığı latin alfabesi tercih edildi. Amaç devrimlerin hızla uygulanarak temel eğitimi alan insanların yetiştirilmesi ve kadının iş gücüne katılımının sağlanmasıydı. Çünkü modern devlet mekanizmasında ekonomik kalkınmanın en büyük koşullarından bir tanesi kadının iş gücüne katılımıdır. Ama gel sen bunu “işsizliğin sebebi kadınların çalışmasıdır” diyen bakan ile “kadınlar işte çalışırsa tecavüzü göze almalıdır” diyen profesör bozuntularına anlat. Yani kafa 1600 yılında kalmış adamların sığır sürüleri.

3) Laik eğitimin temeli eğitimde din dersinin olmamasıdır arkadaşlar. Din dersi 1924 yılında liselerden, 1930 yılında da ilkokullardan kaldırıldı. Yerlerine felsefe, dünya tarihi, modern bilimler, mantık vb. dersler konuldu.

4) 1946 yılında ilkokula, 1956 yılında da orta okullara din dersi tekrar konuldu. Ancak seçmeli olarak yerleştirildi. Yine 1967 yılında seçmeli olarak din dersi yerleştirildi. Modern bilim derslerinden bazıları kaldırıldı.

unnamed.jpg

5) 1933 yılında sanat/meslek okullarına “meslek erbabı yetiştirmek” için ağırlık veriliyor.

6) Yeterli kalitede öğretmen yetiştirilmesi en büyük sorunu teşkil ediyor. Kırsaldaki ilk öğretmen okulları kapatılarak merkeze alındı. Öğretmen ücretleri yüksek tutulmaya çalışılsa da kırsal kesimlerde bu yürümedi.

7) 1940’larda yaratılan devrimsel hareketler kırsal kesimde etkili olamadı. Bunun en büyük sebebi köylere yeterli okul yapılamaması ve okuma/yazma oranının yükseltilememesiydi. Keza feodalite bunu engellerken bağnazlık kızların okumasına karşı geliyordu. Elbette çorbalarına çomak sokulan din tüccarı hocaların tepkisi büyüktü. Bu sebeple “Köy Enstitüleri” adı altında büyük bir projeye başlandı.

8) 1940’ta 14 adet olarak başlayarak 5 yılda Anadolu’nun bir çok yerinde dengeli bir okul çalışmasına başlandı.

9) Öğrenciler o yöreden seçilecek, eğitilecek ve mezun olduklarında yine aynı bölgede çocukları yetiştirecek ve çözüm üreteceklerdi.

10) Eğitim kitap ve tarım aletlerinin kullanımı, çiftçilik, kültür, felsefe, beden dersi başta olmak üzere modern bilimlerden oluşmaktaydı.

11) II.Dünya savaşı yıllarında gerçekleştirilmeye çalışılan bu büyük eğitim hamlesinin başında Hasan Ali Yücel vardır. Aynı yıllarda dünya edebi eserlerinin hemen hepsi çok kısa bir sürede Türkçeye çevrilmiş ve bu eğitim kurumlarında zorunlu olarak okutulmuştur.

12) Elbette bu eğitim düzeni köye yansıyınca ve potansiyeli de belli olunca toprak ağalarının işine gelmemişti. Kız/Erkek karma sınıflarda yapılan bu eğitimin dine ve ahlaka uygun olmadığını propaganda yaparak mecliste, medyada ve özellikle köylerde dile getirmişlerdir. Köy enstitülerinin giderleri köylüden alınmaktaydı. Gerçi gideri deyince yemeklerinden barakalarına kadar zaten kendileri ekip biçiyor ve yetiştirip satarak paralarını kazanıyorlardı.

rR8rRP

13) Köy enstitüleri projesinin büyük köy kalkınması adımları toprak ağalarını çok tedirgin etmiştir. Kendisi de bir toprak ağası olan Adnan Menderes başta olmak üzere çoğu köy/toprak ağası gidişattan dolayı tepkilerini ciddi ciddi göstermeye başlamışlardır. Çok partili gidişatın aslında ilk fişeği işte budur. Kurulan Demokrat Parti kadrolarının tamamı neredeyse toprak ağasıdır. Köylüleri sömürme dönemi biteceğinden korktuklarından siyasi arenada harekete geçme zamanını kollamışlardır.

14) Çok partili hayata geçilince eğitimdeki bütün üst kadro yöneticileri hızla değiştirilmiştir. 5 yıl içinde Köy Enstitüleri yapısı köreltilerek 1954 yılında kapatılmışlardır. (Köy enstitüleri ile ilgili bir yıl içinde geniş bir seri yazı yazabilirim. Nasıl kuruldu, neler öğretildi, okuyanlara ne oldu, mezunlar ne yaptı bir ara soru verin bakarım).

15) 14 yıllık süreçte yani çok kısa sürede bu okullardan mezun olan bir çok yazar, sanatçı, eğitimci, politikacı kırsal kesimlerin sorunlarını dillendirmişler ve sözcüleri olmuşlardır. Tabi bu olay toprak ağlarının ve tokmakçısı Demokrat Partinin işine gelmiyordu.

11148776_1145082328854018_6498449337730073120_n-1.jpg

16) DP dönemiyle beraber bu okullardan mezun olan eğitimci ve sanatçılar hor görülmeye ve dışlanmaya başladılar. Diyorlar ya bunlar “halkın gücü ile” “halkım köylüm” diye bunlara okumuş, eğitimini almış ve eleştiren, sorgulayan halk kitlesi değil, kafasını eğen, sesini çıkartmayan, verilen yardımlarla kendisine muhtaç edilen köylü lazımdır. İşte Adnan Menderes önderliğinde satın alınan sanatçı ve eğitimciler köyden yetişen temiz saf insanlara aşağılık iftiralar atmışlar, çalışmalarını engellemişler, üniversitelerden kovmuşlardır. Mezun olan kadın öğretmenlere fahişe bile denmiş bazı yerlerde de o gözle bakılmıştır. (Okullarda karma okutuldu ya eğitim). Sonra çıkar “petrol arama ve işleme” yasalarını, eğil ABD’nin önünde, devam etsin ithalat borçlanması ve feodalite. Köylüyü eğitecek kurumları “fuhuş yapıyorlar” diyerek kapat ahhh ahh yatacak yerin yok Menderes ateşi harlayalım biraz daha.

17) Bunların dışında bahsetmedik ilk yıllardan sonra Ankara’da modern bir eğitim merkezi olan Gazi Eğitim Enstitüsü kuruldu. Modern dersler ile 2+3 yılda öğretmenler yetiştirildi (liseden sonra yatılı bir okul burası)

18) İşte bu enstitüler DP döneminde 1954’te kapatılıyor. Karşı olarak 1959’da Yüksek İslam Enstitüsü kuruluyor. Bunlarda dönemin imam hatip okulları işte.

19) 1955’te 123 lise ve 7 imam hatip var iken 1982 yılında 1173 lise ve 341 İmam hatip okulu bulunmakta. 2016 yılında ise orta okullarında imam hatip olarak yeni açılmasıyla 1961 imam hatip orta okulu ve 1149 imam hatip lisesi bulunmakta ve sayı adeta katlanarak büyümektedir. Bu eğitim sistemi ile ilgili de bir yazı yazılabilir.

20) Cumhuriyetin ilk yıllarında açılan sanat/meslek liseleri sayısı bunlar kadar artırılmayınca kalifiye tornacı yerine imam mezunu artmaya başlıyor. Günümüzde aynı sorun devam etmekte olup bunun temelleri yine Adnan Menderes’in “eleştirmesin oyunu versin” prensibiyle yarattığı eğitim sistemine dayanmaktadır. Bu sistemi temelleştirmek için öğretmen maaşları bilerek az miktarlarda tutulmuştur. Demirel, Özal ve Erdoğan da bu eğitim sistemini bilerek tercih etmektedir.

Bir sonraki yazıya buradan

Bilal’e Anlatır Gibi Anlatıyorum

Laikliği ısrarla “Dinsizlik” veyahutta yumuşatarak söylersek “Din ve Devlet işlerinin birbirinden ayrılması” olarak lanse eden arkadaşlar anlamı bu demek değildir.

Laiklik; “Devletin bütün din/ırk ve mezheplere eşit şartlarda yaklaşması, birisini diğerinden üstün tutmamasıdır”. Yani her hangi birisine torpil geçmemesidir.

“Torpil geçmiyor da madem neden Türklüğü övüyor?”. Bahsettiği Türklük kan bağından gelen manasıyla söylemiyor. “Türkçe konuşan, örfü geleneği benzer olan ve bu topraklarda yaşayanlara Türk denir” diyor. Irksal üstünlük değil geçmişe bir atıf var yani ve bunu övüyor. Niye övüyor? Çünkü Osmanlı çok dinli/kökenli bir yapıda. Bize kalanda bu yapıyı ayrım yapmadan tutmak. Sebebi de bu.

Hah bu anlaşıldığına göre ki size “Bilal’e anlatır gibi” anlattım (ki olayın Bilvador Dali ile hiç bir ilgisi yoktur).

İki üç gündür bir tartışma var. Beyefendinin biri “Laiklik zaten 3-4 ülkede geçiyor efendim” demiş. Mal bulmuş mağribi gibi üstüne atlamış zatı muhterem millette. “Zaten geçmiyor yani nedir bu kafa yapısı?” gibi.

Bu kişiler Kadir Mısıroğlu’nun Mustafa Kemal’in ruhunu çağırıp kendisinin İngiliz Ajanı olduğunu itiraf ettiğine inandığı gibi ne denirse buna da tabi inanıyor.

Arkadaşım, kardeşim, güzel hemşerim….

Tanım yukarıda. İllaki anayasasında “kelime” olarak geçmesine gerek yok. Almanya veya İsveç veya Kanada veya Avustralya vb. ülkelerin anayasasında geçmiyor ise (ki hiç araştırmadım çoğu modern devletin en azından Avrupa için söyleyeyim geçer mutlaka) kelime tanımı olarak bu hak mutlaka yazıyordur.

Modern demokratik hukuk devletin temeli “kişisel hak ve hürriyet” kavramında gizlidir. Kişinin ırk ve inanç hürriyeti sorgulanamaz, bir kısmı veya gurubu ötekinden üstün tutulamaz.

20120820023201-5719-big.jpg

Bu kadar basit bir argümanı hala “neler yaşadı muhafazakarlar” diyerek içeriği saptırmak ve geçmiş hükümetlerce yapılan demokrasi dışı hareketlerin suçunu “Laik Cumhuriyet sistemine” atmak akla mantığa sığmaz. Yani ben hükümeti eleştiriyorum. Hükümet kendini dindar tanımlıyor. Ben o zaman İslam dinini mi suçlayacağım?

Yukarıda basitçe anlattığım temel hakları ilgilendiren bir konunun neyini tartışıyoruz arkadaşlar hala? Ne istiyorsunuz? Zaten devlet Sünni İslam geleneğine göre yönetilmekte. Din dersleri, camiler, müezzinler, imamlar, imam hatipler vs. hep siz çoğunlukta olduğunuz, seçimleri kazandığınız için diğerleri neredeyse yok sayılarak isteğiniz doğrultusunda düzenlendi. Laik devlet olsaydı senin din hocasının maaşını devlet öder miydi sanıyorsun? Yada cami yapımına para ayrılır mıydı? Nedir ya daha istenilen?

1940’larda camiye askerler girmişte onun acısıymış falan. Arkadaşım bazı şehirlerde isyan ediyorlar diye ilk kurulduğu dönemde binlerce kişiyi öldürmüş askerler ne ahırı ne camisi? O yıllarda Hitler yaşıyor, Mussolini çıkıyor Stalin büyüyor. Sen bunlara dua et bir şey olmaz üzülme bu kadar.

“Laik devlet başörtülü kızları okula almadı, imam hatipleri kapattı”. Eleştirdiğin baskıcı yönetimi sen yapıyorsun şimdi hemde “İslami adaletimizle” falan diyerek. İslamı bilmeyen az buçuk kenarında olan adamlar dinden uzaklaştı be kardeşim.

Bu kavramları iyi düşünmek ve mantık çerçevesinde özgürce değerlendirmek her beyni olan bireyin mutlaka yapması gereken şeydir sanırım. Beyin bedava!

Saygılarımla..

Ayıp

Ya bekledim. Hani bizim medya gazdır haliyle. “AKP’ye bok atılan yalan haberlerin oltasına gelmeyelim” falan diyerek yapılacak açıklamaların oturmasını bekledim. Ama yok. Koskoca AKP hükümeti bakanlar düzeyinde ciddi ciddi olayı kapatmaya çalışıyor arkadaşlar.

Bu olay aslında çok çok büyük bir olay. Çünkü bir okulda kendini tutamayan bir öğretmenin bir anlık gafleti veya hadi gafleti devam ettirip sürekli bir çocuğun tacizi yok buna dikkat etmek lazım. 45 çocuğa bildiğin planlı ve programlı bir taciz tecavüz vakası var. Bu çocuklardan 2-3 tanesi mutlaka ve kesin olarak durumu oradaki yakınlarına veya hocalarına anlatmışlardır. Bu olayın üstü örtülmüş ve olay devam etmiştir. Düşünün ders sonrası arkadaşlarınızla muhabbetlerde hepiniz ne olduğunu bilirsiniz ki 45 kişiden bahsediyoruz (10 tanesinin şu an kesin tecavüze uğradığı saptandı) Herkesin bildiğiniz bilerek bu olayın tekrarlanması ve başkalarına sürekli devam etmesi utanç ötesi organize bir sapıklık şebekesinin işaretidir.

Elbette kurumlar manyak bir adamın ve onun etrafında olayı örtbas eden kişilerin yaptıklarına göre cezalandırılmamalıdır. Lakin “kurum” dediğiniz yeriniz başkanı televizyondaki savunmasında suçun hepsini hocaya attığını ve genel olarak “ya bunlar başka yerlerde de yaşanıyor mesela Nesin vakfı efendim” gibi daha da aşağılık bir açıklamada bulunduğuna şahit oluyoruz.

Ama kafa böyle çalışıyor kızmayalım. Fransa “Ermeni soykırımını yaptınız” diyor bizimkisi “Sizde Cezayir’de soykırım yaptınız” diyor seçmen kafa sallıyor alkışlıyor. İsrail başbakanı “Siz din ayrımcılığı yapıyorsunuz” diyor bizimkisi “Asıl siz Filistin’e neler neler yaptınız” diye cevap veriyor seçmen alkışlıyor. Adamları suçluyorlar “Siz saati rüşvet olarak aldınız” diye bizimkisi “Böyle diyen şerefsizdir, namussuzdur, namerttir” diyor seçmen alkışlıyor sonra “evet aldım aha borcu vardı peçeteye yazdı burada delili” diyor seçmen alkışlıyor.

timthumb

Bu kendisine yöneltilen eleştiriyi karşı saldırı ve galeyan yaparak saptırmaktır. Alın bir tane tartışma teknikleri kitabı açın okuyun. Haksız olduğu bir konuda hiç konuşmayıp/geçiştirip haklı olduğu bir konuyu “laaaap” diye ortaya koymaktır bu tekniğin adı. Sonra haklı olduğu konuda desteği alarak haksız olduğu konuda haklı olduğunu düşündürtmeye çalışmaktır.

Adamın derneğinde 45 çocuk taciz edilmiş 10 tanesi kesin tecavüze uğramış. Fransa’da, Kanada’da, İsveç’te falan geçtim şu olay ikinci sınıf ülkelerde bile olsa yoğun soruşturma yer, o derneğin başkanı insan içine çıkamaz, ailelerden sürekli özür diler, kurum çalışanlarını yoğun takip ve izlemeye hızla alır, itibarı sıfır olur ve muhtemelen bir daha çocuk ile ilgili bir iş yapamaz. Bu çok net ve açıktır. Bu tip büyük tecavüz olaylarını sen kurum olarak göremediysen git temizlik şirketi falan kur o işi yap diye söylerler adama.

İşte geçen 2 haftada dediğim gibi “ne diyecekler elle tutulur ne olacak?” diye bekledim ama koca bir sıfır tuttum. Onun yerine sırayla “Evet ama kuruma mal edilemez” cümleleri araya sokularak sözde “hak hukuk” vermekle falan uğraşma. Sırf muhalefetin verdiği bir soruşturma komisyonuna kendileri vermediği için reddetme işte böyle aptal aptal adamların, beceriksiz vekillerin yöneticilerin garip bir yeri oldu ülke. Sanırım çok eleştirilen cemaatin yerine başkalarını koyunca işler düzelecek sanılıyor. Al buda konunun ek maddesi olsun.

Ülkenin fikir ve hareket bakımından artık bölündüğü çok açıktır. İşte bu davayı sırf muhalefet sahiplendiği için (ki oda muhtemelen hükümete yakın bir yerde yaşandığından tabi ki) hükümet organlarının sessiz kalması veya işte yeni bir makineli tüfek yapmışız oldukça başarılı ama sırf bu hükümet projesini başlattığı için dalga geçmeler falan.

Anlaşılıyor ki kafa olarak doğru ve yanlışı ayırt etme noktasında artık ipler kopmuş durumda. Ülkeyi bu hale getiren de kendini çok iyi biliyor hiç boşa yahudiye, paralele bakmasın..

Sultanahmet

Neymiş başta Fransızlar ve modern devletler neden bizim ülkedeki patlamayı anmamışlar. Ya senin başbakanın 3 ay evvel “Elimizde canlı bombacıların listeleri var ama eylem yapmadan onları tutuklayamayız” demiş. Muhtemelen senin beyin ölümünün gerçekleştiğini gördüklerinden olsa gerek, ötenazi hakkımızı kullandığımızı varsayıyorlar.

Sen 3.sınıfı orta doğu ülkesi olmak için çabalarsan kim seni niye ansın neyine üzülsün?

Sen Afrika kabile katliamlarından ve hastalıktan ölen milyonlara nasıl bakıyorsan öyle bakıyorlar sana. “Yazık bari acısız ölsünler” dersin geçer gider.

Sen uluslararası milli futbol maçında Ankara’da patlayan bombadan ölenlere saygı duruşu yapılırken yuhaladığını “İnsanlık nerede?” diye sorduğun ülkeler duymadılar mı sanıyorsun?

Sen terörden ölenlere üzülmüyorsun ki. “Kim öldü?” diye soruyorsun. Senin ırkından, dininden veya mezhebinde hatta cinsiyetinden değil ise umurunda değil. Hatta seviniyorsun. Bunların fark edilmediğini mi sanıyorsun?

Senin parti liderlerin, bakanların veya vekillerin kürsülerde, gazetelerde veya röportajlarda ırkçılık yapıyor, gavur diyor, döl diyor, artık diyor, piç diyor kendisi gibi olmayana arkadaşım.

Sen iki komşu şehirde yapılan spor müsabakalarında bile ölümüne düşmanlık güdüyorsun. Spor nedir, sanat nedir, sevgi nedir bilmiyorsun.

Sen daha bir gün evvel bir televizyon programında “Güneydoğuda çocuklar ölmesin, kan akmasın ve savaş bitsin. İnşallah bitecek” diyen adama “Terör propagandasından” soruşturma açmadın mı? Senin çocuk veya sivil umurunda değil ki. Sen olmuşsun Alien.

Mezbahada kesilen sığır ne ise sen o kadar canlısın onların gözünde. Yani canlısın hacı henüz insanlığa daha var gelmeye.

Sosyalizm Ve Türkiye’de Anlam Karmaşası

Bugün yine her zamanki gibi sahilde ülkeyi kurtarıyoruz efendim. Herkes bir şeylerin savunuculuğunu yapıyor. Tabi benim etraf daha çok muhafazakar milliyetçi ekseni olduğundan benim söylediklerim daha yadırganıyor. Çok ortak noktalarda konuşmakla beraber ülkücü bir arkadaşımız benim sürekli lafı ülkücülere veya dinci adı altında bütün dindarlara olayı yayarak eleştiriler yaptığımı söyledi. Bunun art niyet olabileceğini bir kere bile solcuları eleştirdiğini duymadığını da ekledi. Hatta tıpkı tipik bir CHP adamısın diye sonunu da bağladı.

Kedisine katılmamakla beraber (çünkü benimle sürekli farklı diyaloglarda çevremde bulunmayan bir arkadaşımız) durumun böyle olmadığını anlatmaya çalıştım. Birinci sebebi hani hayatta hep bazıları muhalefette olur ya bende genelde öyleyim. Belki karakter belki yapı artık bilemiyorum konuşma eksenin savunulan fikirlerin eleştirileri ve yanlışlarını dile getiriyorum haliyle. Sizde artık kimin ile oturuyorsanız onları fikir ve söylemleriniz ile eleştiriyorsunuz. Bizim çevremizde malum olduğundan sürekli bir tartışma gırla gidiyor. Aslında diyorum çok ortak noktamız var bazı noktalarda ayrılıyoruz diye…

İkinci sebep ise; içinde bulunduğumuz ülke durumu ile ilgili haliyle ortaya bir çözüm önerisi getirmek durumunda kalıyoruz. Benim çözüm önerim “Sosyalist bir devlet yapısı” olduğunu anlatıyorum. Onuda “yani komünizm mi?” der gibi dinliyorlar. Rahatlayın arkadaşım birazcık.

Gencligimde-entelektuel-bir-kedi-oldugum-dogrudur

Tabi sıkıntı da burada başlıyor. Daha önce de yazdım ülkemizde bazı kavramların içi boşaltılmış ve farklı anlamlar yüklenerek ortaya atılıyor. İlk önce kişi ile tartışırken bu içi boşaltılan kavramların içine hapsediliyor hemen. Soruyorlar sen şimdi necisin? Sağcı mı solcu mu? Sağcıysa milliyetçi, liberal, dinci olmak üzere üç eksen, solcuysan daha dar olan orta sol veya komünist sisteme hapsediliyor. İlla yerleştirilmek istenen bu “kafa” sistemi aslında kişilerin tartışma eksenlerini de sınırlandırıp doğruyu bulmalarını engelliyor. Artık modern dünyada temel olarak insani değer kavramı ön plana çıkartılıyor.

Kendimi milliyetçi görüyorum çünkü yaşadığım vatandan belki memnun değilim ve gitmek istiyorum ama bu sevmediğim anlamını taşımıyor. Ailem veya sevdiklerim için ölürüm veya bir çocuğu kurtarmak için savaşırım. Aslında dindarım birazcıkta. Namaz kılmıyor ve cumalara gitmiyorum evet de bunlar ile müslüman olunmuyor benim anladığım dinde. Soymuyorum, kumar oynamıyorum, tek eşliliğe inanıyorum, aile değerlerim iyi, orucumu kaçırmıyorum, çok çok az ender içki içerim sağlığa zararlı zaten vs. ve en önemlisi kul hakkına dikkat ediyorum çok ki belkide dinimizde en önemli şey. Ne yani dindar değil miyim? İllaki sakalı göğse kadar uzatıp kafaya takke mi takacağım? Yani ne diyeyim evet sosyalistim. Marksist ve Lenininst veya Maoist değilim arkadaşım sosyal devlet yapısına inanıyorum. Irk/din/mezhep/cinsiyet ayrımı yapmıyorum ve yaşadığım devletin bunları yapmamasını istiyorum. Yani insan hem vatanını sevip hem sosyalist olamaz mı? Hem mantıki ve bilimsel eğitimi savunup dindar olamayacak mıyım?

Annem namaz kılıyor ama kapanmıyor, babam o hacca gidenlerden çok daha dürüst bir iş hayatına sahiptir ama arada rakı sofrasını da kaçırmaz. Bir arkadaşım tarikat içerisinde bulunur fakat demokrattır. Bunlar çok önemli midir? Neden bu kafalar içerisindeki zincirleri kıramıyoruz? Çünkü yaşadığımız çevre genel itibariyle eleştirilemez yapıda ve yafta/karalama üzerine gerçek olmayan bilgiler ile dolu. Milliyetçi dendiğinde faşist, dindar dendiğinde yobaz veya sosyalist/solcu dendiğinde komünist/dinsiz olması gerektiği kafalara kazınmış. En yüksek değer olan “İnsan” kavramı ve eleştirel kültür ile beraber doğru olanı bulmaktansa yaratılan bu kalıpların içerisinde bilinçaltı oyunları oynamak daha kolay geliyor insana.

20130831-144730

Şaşırdılar akşamki muhabbetimizde belki sanırım biraz rahatsız da oldular. Kuranın yazılması ekseninde eksiklikler olabileceğini araştırdığımı söyledim. Eksik mi değil mi? Neden Hz.Muhammed zamanında Kuran kitap haline getirilmedi? İlk orjinal eserler nerede ve neden yok? Bu tip soruların sorulması ve araştırılması ne yazık ki bazı kişilerde dine saldırı ve işte yine kafa arkalarında ki “sosyalist yani komünist yani işte hacı dinsizliğe kayıyor” düşüncesini getiriyor. Bu iddiaların o veya bu tarafından yapıldığına değil, vereceğimiz cevapların bizi tatmin etmesinde odaklanmalıyız. Yoksa din açısından kör bir inancın askerlerinden öteye gidemeyiz. Bu sebeple soruyorum zaten ve bunun ile ilgili bir iki de yazı yazacağım. Bunu sormayalım mı?

Neyse bu konu haricinde eleştirel bakış açımın neden hep din veya milliyetçilik üzerine olduğunu soran arkadaşım bazı şeyleri kaçırıyor. “CHP” dedikleri ülkenin çok partili rejiminde neredeyse hiç büyük bir rol oynamamış. “Neler neler yaşandı” edebiyatıyla belli bir haklılık payını kabul ettikten sonra bunları dile getirenlerin nasıl milyoner olduğunu da görüyoruz. Dile getiriyoruz çünkü ülkedeki sorunun algılanması ve çözüm yolları benim için buralardan geçiyor. Sol dediğiniz CHP’nin “sosyalist” bir parti olduğunu söyleyebilir misiniz? Türkiye’de bu eksende kaç insan var zaten? Yani çözüm önerilerinde CHP ile yürüyemediğiniz için zaten çözümü partiye değil daha çok işin içinden kendi çözümünü çıkartması gereken muhafazakar milliyetçi eksene yöneltiyorum eleştirilerimi.

Dindar çevrelerden beklenen umut boşa çıktı son 15 yılda. “AKP dindarlığın tanımı değil” falan ama tanımı olsa da olmasa da muhafazakar denilen insanlar bunların peşinde işte. Ne oldu bilimsel atılım mı yapıldı, demokrasi mi gelişti, yargı mı toparlandı? En önemlisi ahlaki bozulmanın eleştirilen ve solcu/komünist denilen kesimde değil kendini bizzat dindar veya muhafazakar tanımlayan kişilerde de hatta çok daha fazla olduğunu ortaya çıkardı.

Milliyetçi kanat ise geçmişten gelen Türklük bilincini bir kimlik bunalımına dönüştürme eğiliminde sürekli. Türk olmaktan gurur duymak ile Türk ırkının üstünlüğünü savunmak farklı şeyler. Etnik kademelerde farklılıkların olduğu yerlerde eğer hayat seviyeleriniz maddi anlamda aşağılara doğru kayar ise bugün kürtlerle yaşadığınız problemleri yarın lazlar, gürcülerler vb. birisi ile de yaşayabilirsiniz. Bunların sınırları iyi çizilmeli ve milliyetçilik kavramı daha şeffaflaştırılmalıdır. Kan dökmeye yönelen, kavgacı milliyetçilik sahte vatansever duyguların dışa vurumundan öteye gitmez. Askerden parayı yatırıp kaçarak para yatıramayanın öldüğü yerde milliyetçilikten bahsederseniz komik duruma düşersiniz.

1417616997-u2

Sol yokta hadi CHP’ye sol diyelim öyle diyorlar ya kendilerine. Arkadaşım siz nasıl parti tabanısınız? Sürekli oy verenleri aşağılayarak hakaret etmenin yanında iktidarın ele geçirildiğinde yapılacaklar listesiyle göz korkutuyorsunuz. Öç alma üzerinden hareket edilmiş geçmişte zaten bir sonuç alamazsınız bu şekilde ve azınlıktasınız arkadaşım bunu anlayın artık. Sürekli anlatmak ve hoşgörü temel özellikleriniz olmalı. Böyle misiniz? CHP kanadının da bunları iyi düşünmesi gerekmekte.

Bu söylediklerimin her kesimden insanın iyi anlaması ve değerlendirmesi gerekiyor. Elbette demokratik, modern ve eleştiren bir toplum istiyorsanız. Bu gibi kaygılarınız yok ise yani din veya kökene bağlı bir devlet istiyorsanız uyaralım. Muhtemelen yaratmak istediğiniz toplum çelişkiler üzerinde yaşamını sürdürmeye çalışacak ve zamanla iç çatışmalar ile dağılma sürecine kaçınılmaz olarak gidecektir. Çünkü mantıksal olmayan inançlar üzerinden ülke inşa edilemez. Benim getirdiğim çözüm önerileri ise bu kesimler için radikal olarak görülmekte. Zaten sıkıntının büyüğü burada. Laik devlet yapısı ile dogmatik din ve etnik üstünlükçü milliyetçilik yapısının çatışması aslında. Bu çözümleri iyi tartışıp adımlarımızı atalım. Sonra modern toplum yapısına ulaşanlar Mars’a gider sende “sakız çiğnersek orucumuz bozulur mu?” sorularını duymaya devam edersin. Hay o çenen kopsun da çiğneyeme emi!

Haydi görüşmek üzere….

Doğruyu Aramak

Çok uğraşır insan tartışırken karşısındakini ikna etmeye. Farklı farklı fikirlerin tartışılması, bunların alışverişi her daim yararlıdır. Hem kişiler kendi fikirlerini bu alışverişlerde daha iyi tartma imkanı bulur, hemde karşısındakinin ne demek istediğini anlamaya çalışarak kendi fikirlerini daha iyi şekillendirir.

Elbette her zaman bu konu bu şekilde ilerlemez. Çünkü fikir tartışmasına girdiğiniz bir insandan beklediğiniz kriterler olmalıdır ve bu kriterler sizin içinde geçerlidir. Amaç doğruyu bulmaktır fakat gerçek doğrunun kişiden kişiye değişmediğini de bilmek gerekir. İnsani doğrular tarih boyunca kişilerin din, kültür ve geleneklerinden etkilenmiş, bunların doğrultusunda toplumlar yönetilmeye çalışılmıştır.

Bu temsil edilen doğrular Afrikanın küçük bir kabilesinde de, Güney Amerikanın büyük uygarlığında da bulunmaktadır. Lakin belirttiğimiz gibi din, kültür ve geleneklerden esinlenerek yaratılan ve “doğru” kabul edilen bu olguların üzerine inşa edilen toplumsal yasalar aslında gerçekten “doğru” olarak kabul edilemezlerler.

Örnek vermek gerekirse Meksika’da yaşayan ve oldukça büyük ve zengin bir uygarlık kuran Aztek İmparatorluğu son derece gelişmiş bir şehirleşme becerisine, tarımsal üretime ve üreme potansiyeline sahipti. Tanrılarına ise evrenin dengesini koruması için veya başka sebeplerle insan kurban ederlerdi. Bu yakalanan bir esir veya kendi içlerinden bakire bir küçük kızda olabilirdi. Esir tapınağa çıkartılır, göğsünden bıçaklanıp kanı akıtılırdı. Bazı esirlerin göğsü açılıp kalbi çıkartılarak yendiği bile oluyordu yani. Neyse ayrıntıya girmeyelim. Bazılarınızın sandığı gibi Aztekler öyle vahşi efendim manyak falan değildi yalnız. Zamanının en büyük şehirleri kendilerindeydi, toplumsal yasalar, vergi ve hiyerarşi çok üst düzeydeydi.

Veya ayrıntısıyla yazmayacağım onuru lekelendiği için yani kocası kendisini aldattığı için kendisini öldürmesi beklenen kadın, komşusu atını çaldığı için çocuğunu alan adam, sigara içtiği için kellesi kesilip koltuk altına verilen tiryaki vs. işte bu “doğru” kabul edilen olgular üzerine yapılan yasaların sonuçlarıdır. Bu sebeple belli bir grubun, kökenin, mezhebin veya dinin “doğru” kabul ettiği şeyler aslında tam anlamıyla bizi gerçek bir adalete götürmeyecektir.

Tarih boyunca bunun mücadelesini veren, yani kendi kabul ettiği değerler üzerinden yaptıklarını doğru kabul edip dayatanlar arasında savaşlar, ayaklanmalar, suikastler, cinayetler, tecavüzler vs. yaşanmıştır. 5 milyar yaşındaki dünya üzerinde bilinen yazılı 5 bin insan yılı işte bunlar ile doludur…

Ve yıllar geçtikçe, birbirlerini katlettikçe insanoğlu (bilim adamları ve düşünürler sayesinde elbette) bu kabul edilen şeylerin aslında doğru olmadığını anlamış. Hatta bilimsel devrimler sayesinde “doğru” diye kabul edilen ve bize zorla dayatılan şeylerin aslında insanların kendi korkuları, efsaneleri, dinleri vs. olduğunu ortaya koymuşlar. Sonra bu kafası çalışan bilim adamları demişler ki “Hacı herkesin bir dediğini diğeri tutmuyor bu böyle olmaz. Bilimsel olmayan şeyleri doğru kabul etmeyelim, artık birisi diğerine karşı kendi dinini, ırkını, mezhebini falan “doğru” olarak dayatmasın. Herkes istediği gibi yaşasın, başkasına bunlar üzerinden bir şeyler elde etmeye çalışana prim verilmesin ve cezalandırılsın” tarzı bir yapı oluşturmuşlar. Adına da  “laik demokratik hukuk devleti” demişler.

Peki yapıyı oluşturmuşlar da hemen istedikleri gibi olmuş mu? Olmamış. Çok mücadele vermişler. Kendi içlerinde ırk ayrımcılarıyla, kadını aşağılık varlık görenler ile, başka mezhepleri cehennemlik sayanlarla, kendi ırkını tanrının lütfuymuş gibi gösterenler ile mücadele etmişler ve hala da etmekteler.

Elbetteki mutlak bir doğruluğa ulaşılamayacak. Ama hedefimiz bu doğrultuda olmalı. Madalyonun bir yüzünü çevirip “evet ama adamlar sömürmüşler abi” laflarına getirebilirsiniz veya yaptıkları katliamlara. Doğrudur hala da belki öyledir. Ama hedefiniz en azından kültürel anlamda bu olmalıdır. Çünkü toplumsal geleceğinizin olmasını istiyorsanız bunu yapmalısınız..

Geçmişte din/tarım dengesini en iyi kullanan ve adaleti sağlamaya çalışan krallıklar büyümüşler ve imparatorluklar kurmuşlardır. Fakat artık bu yönetim anlayışları bahsettiğimiz sistematik devletlerin çok gerisinde kalmıştır. Temelini bilimsel araştırmaya ve bunun doğrularına dayamış olan ülkeler hızla diğer medeniyetleri geçmiş sonrada katlamıştır. Bu treni kaçırmamız demek belkide hiçbir zaman artık binemeyeceğimiz bir treni kaçırmamız anlamına geliyor olabilir. İleride yapacağınız sanayi hamleleri, gelişmiş ülkelerin bilimsel teknolojisi karşısında tanka ok atan yerlinin şaşkınlığıyla kala kalır şerefsizim. Çünkü 500 yıl evvel yapmadığınız sanayi hamlesini 100 yıl sonra yaptığınızda ona yetişebiliyordunuz. Bugün ise bilimsel teknoloji ve ilerleme katlanarak büyümekte. 100/200/400… yıl geriye düşüverirsiniz.

Voyager

Bu doğrulardan buraya geldik çünkü bu doğrular başkalarını sisteme ve bilime yöneltmiş. 1974’te güneş sistemi dışına uzay aracı gönderilmiş bizde hala yapılan en ufak bir proje yok!

Neyse uzatarak anlattığım bu şeylerin sonucunu fikir ve düşünce tartışmasına getireceğim bir sonraki yazımda. Aynı toplumsal veya devletsel doğrular gibi kişi de kendi fikir ve düşüncelerini “evrensel doğrular” üzerine inşa etmelidir artık. Geriye kalan yani bilimsel verilere ve doğrulara dayandırılmamış bilgi, fikir ve düşünce bizi düşünceler üzerinde kurulacak aydınlık bir felsefeye değil, anlamsız korkular, bağnazlıklar ve yalanlar üzerine kurulmuş kavram karmaşasına götürecektir. 

Devam yazımda bunlara değineceğim hoşçakalın..

Sefiller

Evet geldik benim hayatımda en çok etki yapan kitaplardan bir tanesine. Les Miserables yani namı değer Sefiller. Açıkçası kitabın okumak için baya beklemişim 🙂 Askerden geldikten sonra elime aldığım kitaplardan bir tanesiydi Sefiller. Yalnız “kitap bu kadar ince miydi lan?” demiştim o zaman. Okuduktan sonra “Yani macera romanı gibi bir şeymiş” diye yorumlamıştım. Meğer sonradan okuduğumun sadeleştirilmiş şekliyle elime tutuşturulduğunu anladım. “Sadeleştirilmiş” yani kitabın içinde kendisini özel yapan ne var ne yok ise atılmış ve ortaya günümüzün mini dizileri gibi amerikan filmleri gibi bir şey çıkmış adına da “Sefiller” denmiş iyimi…

Yani “ben o kitabı okudum hacı ya” diyenlerin çoğu ne yazık ki kitabı okumadılar işte bu sadeleştirilmiş posasını okudular. Kitabın tamamı ise 5 ciltten oluşmakta ve sanırım 2000 sayfa civarı olması lazım. Ben Ankara’dan bu beş cildi alıp bir çırpıda okuyuvermiştim zamanında ki çok hızlı bir çırpı olmuştu. İlk başlarda konunun bu kadar ayrıntılı işlenmesi beni sıkarken, hikayenin ilerleyişinde bu ayrıntıların önemini fark etmiştim. Yazarımız Victor HUGO romanda geçen hemen hemen bütün karakterlerinin kısa/uzun hayat hikayelerini eklemişti içine. Sadece 2 sayfada adı geçen adamın 70 sayfa hayatını okuyordunuz. Farkı burada zaten. Karşımızdaki kişiye ön yargının kırılması ve verdiği tepkilerin, yaptığı şeylerin aslında “hayat” dediğimiz yolda yaşam koşullarına göre belirlendiğini anlatıyor bolca.

Şöyle açıklayayım. Karşılaştığınız ve hoşlanmadığınız insanlar; Çöpçüler mesela inşaat ameleleri veyahutta hayat kadınları.. Belki hor gördüğünüz bazen bilinçaltınızda “hırsız” olabilecek çingeneler, sokak çocukları yada dilenciler.. İşte komple bir yaftalama ve ön yargı duvarlarımızın içinden bu insanlara bakıyoruz. Kendi yaşadığımız hayatın ve imkanların sanki karşı taraf tarafından da yaşandığını farz edip “neden böyle yapıyorlar/yaşıyorlar?” diye düşünüyoruz. HUGO bu noktada insanları empati yapmaya çağırıyor. Sefiller içerisindeki her kişinin yaşamını gözlerimizin önüne sererek neden böyle yaptığının cevabını okuyucunun vermesini istiyor daha doğrusu okuyucuyu anlattığı kişi ile özdeştirerek aslında bu şartlar altında daha iyi bir hayat yaşayan daha iyi imkanlarda bulunan insanlarında ortam olsaydı benzer kişiler olabileceklerini anlatıyor.

Victor HUGO

Çok karışık oldu ehehe yani özetle “eee orospu işte” veya “vay geri zekalı demek kardeşini vurmuş” dediğimiz durumların tamamen yaşam koşullarıyla belirlendiğini görmemizi istiyor. Empati kurma bakımından oldukça başarılı bir yazar bu sebeple Victor HUGO. Aslında toplum bazlı yazılar yazdığı için toplumun nasıl düzelebileceği ile ilgili yazılarıyla ünlü. 1850’lerde yazdığı kitapları okunduğunda toplumda derin etkiler bırakıp tartışmalar yaratıyordu. Yine daha sonra anlatıcam başka bir kitabında.

HUGO toplumdaki bu eşitsizlik dolayısıyla yaratılan kişiliklerin aslında onların suçu olmadığını anlatmak istiyor sanırım. Yani bir katil neden katil olmuştur? Sinirlendiği zaman veya hakkını aramak için silahını çıkartan bir kişi ile polise veya mahkemeye giden bir kişi arasındaki fark nedir? Neden birisi kendisine küfür edildiğinde kafa atarken diğeri yürüyüp uğraşmamayı seçer? Bunların seçimlerini yaptıran toplumun kültürü, eğitim fırsatı, aile vs. oluşturan bir bütündür. Bu süzgeçten geçemeyen insanlar toplumda karmaşaya yol açan, hırsızlık, cinayet ve şiddet olaylarının içerisine doğru sürüklenirler. Örnek vermek gerekirse PKK için dağa giden gençlerin mesela ne gibi bir şeçenekleri vardı? İşsizlik, düzensiz aile ortamı, fakirlik, şiddet, ırkçılık vs. ortamında birey zamanla toplumdan dışlanıp silaha sarılabiliyor işte. Peki “e bende işsizim ben neden silaha sarılmadım?” diye düşünüyor insan. Bu tamamen toplumsal baskı ve yaşadığı ortamdan kaynaklanıyor belkide. Yine “o zaman insanlar her türlü riyakarlığı yapar ve bunun suçunu da topluma atabilir” yani. Aslında tam olarak öyle olmasa da sadece haklılık payı var bu tür şeylerin fakat unutmayalım her zaman değil.

Bu sebeple modern toplumlar hırsızlık yapan, cinayet işleyen veya adam yaralayan, şiddete meyilli insanların rehabilite edildiklerinde topluma geri kazandırılabileceğini düşünüyor ve buna göre çalışmalar yapıyorlar. Bu biraz ilerisi bizim için yani hatta modern toplumlar için bile ilerisi. Çünkü insanalar eroin üretip satan kişinin rehabilite edilmemesini veya daha ileri gidersek tecavüzcü bir insanın öldürülmesi gerektiğini (belki hadım) istiyorlar. Ama işte işin bu yönünü de bilimsel olarak ortaya koymak gerekiyor belki de.

Victor baba bunu 150 yıldan fazla bir süre önce koymuş. Her zaman söylediğimiz bilimsel verilere giden yolun entellektüel aydınlardan yazarlardan, şairlerden, müzisyenlerden daha doğrusu sanatçılardan geçtiğinin bir örneğidir işte buda. 150 yıl evvel bu konuların alt yapısını anlatan HUGO avrupanın modern toplum yapısının ve insan haklarının temel taşlarını bu şekilde yerleştirmiştir.

Son olarak kitabı özellikle gelişme döneminde olan ergen dediğimiz liseli gençlere tavsiye etmek ile beraber okumayan var ise veyahutta tek kitabını okuduysanız büyük cildini okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Sanırım okuduğum eniyi roman budur hayatımda..