Hicaz Peşrev

Müzik evrensel gerçekten. Daha önce de söyledim bazı müzikleri dinlerken eğlenir bazılarında oynatır bazılarında da hüzünlenirsiniz. Bazen takılır ya kulağımıza neyse ya çok uzatmayalım büyük üstat Refik Fersan’dan dinleyelim arkadaşlar;

Reklamlar

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı

Neredeyse 5 yıldır blog yazıyorum bir tane bayramımızı kutlamamışım. Millete laf anlatmaktan sıra gelmedi belkide. Özellikle saltanatın resmi kaldırılışı ve cumhuriyetin kuruluşu olduğu için çok önemli bir yere sahipti.

Aslen tarihte bu günün çocuk bayramı yapılmasının sebebi savaşta babası ve akrabaları ölen yani yetim/öksüz kalan çocukları mutlu etmekti. İlk başlarda bunun ile ilgili yardım kampanyaları düzenlendi ve daha sonraki dönemlerde bu iş büyüdü ve ülke genelinde kutlanmaya başlandı biliyorsunuz.

23 Nisan bayramında gelenektir çocuklar devlet büyüklerinin makamlarına temsili olarak oturtulur. Şimdi düşünüyorum da çocukların makamlara oturtmasında bile bürokrasi işlem arkadaş. Ben bütün 23 Nisanlarda bir yerlere götürülmüştüm. En iyi hatırladığım Sivas Suşehri ilçesinde DSİ genel müdürlüğünün makamına oturmuştum. Masada mal gibi beni bırakıp çıkmışlardı. Bir isteğim var mıydı? Yahu ne isteyeyim 8 yaşında? “Bağlayın Jandarma komutanını” dedim.

20150813_154400

Karşılıklı “alo” cümleleri sonucunda Jandarma komutanı diye beklediğim babam yok karşı tarafta. Bir tane çocuk bağladılar. İlk makam görüşmesini böylece ikimiz yapmış olduk. Çocuk bakmak için silah istemiş vermemişler tabi. Baktım babamdan ne yapacağıma dair bir bilgi alamayacağım “hoşçakalın” deyip kapattım telefonu.

Koskoca oda arkadaş. Tabi canım sıkılıyor. Aradım sekreteri hemen. “Ben süt ile çikolata istiyorum” dedim. “Elbette efendim” falan. Baya ciddi bir 23 Nisan geçiriyorum. Baktım vitrinde değişik taşlar var. Renk renk, mat parlak koleksiyoncuymuş müdürü. Odaya geldi sonradan. Taşları anlattı ama tabi hiç bir şey anlamadım. Siyah cam gibi bir taşı beğendim. Benim için kırdırıp hediye etmişti sağ olsun. O taş ananemlerdeki oyuncak sandığımda duruyordur. 20 yıl geçti sanırım sandığı açmayalı. Ne misketler ne oyuncaklar çıkar içinden.

Neyse efendim hepinizin 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını en içten dileklerimle kutluyorum. Bayramlarımıza sahip çıkalım değerlerimizi unutmayalım lütfen.

Hoşça kalın.

Söyle Bakalım Ne Çalsın?

Bence Ordunun Dereleri Aksa Yukarı Aksa çalsın..

Ülke geriye gidiyor derken barajdan köprüden bahsederek ileriyi anlatırlar genelde. Geriye gitmenin örneklerinden bir tanesi budur. Kültür ve bilgi açısından boş muhabbetlerin tam merkezinde bulunuyoruz. Bir tarafta İslamın hoş görü dini olduğunu palavralar sıka sıka anlatırken İzmir’de Yahudi bir esnafın ölüm anonsunu bile kabul etmeyen diyanet, “cenazede şu çalsın” diye açıklama yapıyor. 45 çocuğa 10 yıldır tecavüz eden vakfa bir cümle söylenmemesini falan geçiyorum yukarıda ki geyik muhabbetinin gereksizliğine dikkat çekmek istiyorum.

Arkadaş sen diyanet işleri başkanısın ne işin var müzikte bandoda? Zaten millet çatacak yer arıyor sen neden ateşe körükle gidiyorsun?

Ayasofya’nın cami yapılması tartışmalarını bakanlarımızın katılımıyla dile getirmelerini şiddetle öneriyorum. Nasılsa teknoloji NASA’dan iyi hacı. Uzay ve kainat araştırmalarımızdan tutun elektronik yazılımda falan kimse bize akıl vermesin. En iyisini biz biliriz. Ayasofya’yı da cami yaparsak işte Dünya’ya en büyük dersi vermiş olacağız.

Yönetim kademesindeki insanların kalitesi rezalet boyutlarda şu an. Belli ki bakanlığı veya diğer kurum müdürlüklerini ehil kişilere değil sesi soluğu çıkmayan kişilere teslim etmişler. Bunu zarar ve sıkıntılarını çok çekeceğiz gibi görünüyor.

Dökülsün Tüyler Ölsün Afrikalılar

“Hep siyaset hep bir tarih yeter kardeşim” diyenlerden misiniz? Bu akşam size Afrika topraklarında yaşanan büyük zulümlerden bir tanesini anlatacağım. Uzun zaman olmuştu bunları okuyalı ama işte laf lafı açıyor efendim. Hele ki benim ile konuşuyor iseniz baya açar laf lafı. Afrika’daki elmas dolandırıcılığı ve zulümleriyle ilgili Ceylan hanımın bloğunda tartışırken geldi aklıma. Oraya yazmak istemedim yani (Yani biraz uzun olacak hemde işgal etmemek için). Aslında bu tip yazıları bolca yazabilirim ama ne bileyim işte. Yazım yine uzun ama korkmayın bir şeyler öğrenirsiniz hayatta önemli bir mesele çünkü.

Konumuza dönelim. Belkide çoğunuzun hayatında ilk defa duyacağı bir hastalık Afrika tripanozomiazisinde isminde kısaca “Uyku Hastalığı” olarak geçer. Orta ve batı Afrika’da görüldüğü içinde “Afrika Uyku Hastalığı” ismini vermişlerdir.

Çeçe sineği denen bir sinek tarafından ısırılmayla paraziti bulaşıyor. Çıban benzeri bir şey oluşup oradan kana bulaşan bu asalaklar sonradan da beyne kadar yayılıyor. Beyin zarına ve dolaylarına yerleşen bu parazitler kişiyi zamanla halsizleştirip uyku haline sonrada komaya sokuyor.

2vifdz7

Afrika yıllardır bu parazite binlerce kurban vermekte. Yılda ortalama 50 bin kişinin öldüğünü düşünürsek oldukça etkili olduğu söylenebilir. Elbette daha öldürücü hastalıklar olmak ile beraber bu parazitin tedavisi yıllarca bulunmadı. Sonradan bir şirket ki bilirsiniz Aventis firması bu paraziti araştırdı. Artık neden araştırdı onu ayrıca tartışırız ama paraziti iyi araştırdı! Yani şöyle ki aslında hastalıkların tedavisinde daha çok “parazitlerin insanlara etkisi” araştırılır. Bunlar farklı konulardır. Neyse yıllar sonra “Eflornitin” isimli ilaç firma tarafından bulundu. Bu ilaç bir serum şeklinde ve iki haftalık tedavide sanırım 3-4 seans ile verilen bir ilaçtı.

Şimdi tam hatırlayamıyorum tarihlerini ama 1990’larda bulunan bu serum hastalarda ve bölgedeki insanlarda denendi. Çok iyi sonuçlar alındı. Tıp “Afrika Uyku Hastalığı” isimli paraziti yenmişti. Ama kapitalizmi yenemedi…

İlacın başarılı kullanımından sonra Aventis firması haliyle ilaç için para istedi. Yardım fonlarından ve dünya sağlık örgütü desteklerinden istenen ücretler karşılanamıyordu. Tabi ilaca ihtiyacı olan ülkeler Orta Afrika, Gana, Kongo vb. fakir ülkeler olduğu için istenilen fiyatları ödeyemediler. Aventis ne yaptı? İlk önce uyarılarda bulundu, ilacın gönderimini azalttı ve sonunda istediğini alamayınca 1995 yılında üretimini durdurdu!

1995 yılında stoklarından bir çok “Eflornitin” olan Aventis firması fakir Afrika ülkelerinden para alamayınca ilaç sevkıyatını keserek adeta insanların ölümlerini seyretti. Ülkeler mücadele için bunları talep etse bile ilacın sahibi olan şirket buna yanaşmadı. Gazetelerde yayınladı ama kimse Afrika’da her yıl ölen 50 bin insanı umursamadı. Ölsün canım orası nasıl olsa Afrika’ydı hacı. Diğer ilaç şirketleri bırakın araştırma yapmayı, açık bir şekilde para kazanamayacakları bu işe girmedi.  Bir daha fakir ülke hastalıklarına girmenin manası var mıydı yani efendim.

Turkish_Single_Line.png

Fakat Aventis bir anda yaptığı büyük bir hata ile ayağına kurşun sıktı. Stoklarda bekleyen kolilerce “Eflornitin” insanlara dağıtılmayıp onların ölümüne sebep olurken şans eseri bir şey keşfedilmişti. Bu “Eflornitin” biraz yapısı değiştirilerek bildiğimiz tüy dökücü krem olarak kullanılabiliyordu be kardeşim. Hemen çalışmalara başlandı. Aventis stokları eritti ve kadınlara özel tüy dökücü kremleri üreterek dünya kadınlarının hizmetine sundu. Yani elini ve yüzünü pamuk ile temizleyen güzel hanım ablam, gençlik kremlerinden birbirine övgüyle bahseden güzel bayan iyi oku buraları. Kadınlara yönelik sunulan bu hizmet ile şirket zararını kapattığı gibi iyi de kara geçti. DÖKÜLSÜN TÜYLER ÖLSÜN AFRİKALILAR!

Tabi bu olay “Médecins Sans Frontières” yani Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütünün büyük tepkisini çekti. Olayı basına taşıyarak ses getirilmesini sağladı. Fransa kadınları bu duruma büyük tepki gösterip insan hayatının “krem” haline gelmesine sinirlendi. Fransa’da yaşanan bu tepkilerden ve baskılardan bunalan Aventis yıllık 5 Milyon dolar bağışlayarak ilacın yeterince üretileceğini kamu oyuna duyurdu. Elbette bu işin şov tarafıydı. Çünkü ilaç serum olarak verilmekte ve seans olarak uygulaması yapılmakta olduğundan zor bir tedavi şekliydi.

151220122148335538015_2.jpg

Bir ilaç şirketi de çıkıp “şunun hapını yapayım herkes rahat etsin” demedi arkadaşlar. Veya çeçe sineğinin kurutulması tarzı girişimler yine parasal sebeplerden yapılmadı. Ne yazık ki 2006’da anlaşması biten Aventis yeniden çalışma yapmadı. İsteyene teknik destek olacağını söyledi ve kadınlarımıza güzel temizleyici losyonlar ve kremler yapmaya devam etti.

Peki biz ne yaptık? Bizim insanlarımıza getireyim konuyu. 2 yıl önce tanıdık bu hastalığı aslında. THY’da kabin memuru olarak çalışan Ece Taşan bu hastalığa Afrika uçuşu sırasında yakalandı. Haberlerde görmüştüm o zamanda anlatmıştım bu ilacın hikayesini arkadaşlarıma. İşte yardım isteyen memure hanıma THY ve devletimiz kahramanca müdahale etmiş ilacın bulunması için seferber olmuş. Dikkat ederseniz imkanları olan bu kadın bile ilacı ne yazık ki bulmakta sıkıntı çekiyor. Gana olmayınca Fransa’dan ilaç bulunup tedavisi yapılarak taburcu ediliyor Ece hanım. Allah şifa versin.

IHA_20130216_274138

Versin de işte ben burada yine sinirleniyorum (Ben böyle sinirlenirim bazen). Arkadaş bir gazeteci, bir spiker, bir yetkili bile çıkıp şu hastalığın çıkışını ve sebebini anlatmıyor. Hastalığın tedavisi olan ilacın “Neden bulunamadığını?” araştırmak konuşmak zahmetine bile girmiyor. “Aman THY’nın memuru ölmesin hemen ilaç bulunsun da efendim” düşünce tarzı insanlığa sığar mı? Medeni ülkelerin devlet görevlileri bunları dile getirir, getirmiyor ise gazetecileri araştırmacıları dile getirir olmadı Ece hanım bir zahmet siz dile getirseydiniz. Diyorsunuz ya “Dünya sesini çıkartmıyor bizim ölümlerimize iki yüzlü” diye. İki yüzlü evet de sende o iki yüzlülüğü kendine bir şey olunca sergiliyorsun zaten.

Ne yazık ki bu satırları yazdığımız ve eğlenerek geçirdiğimiz bu günümüzde belki 100 kişi sırf ilaç şirketleri kadınlara tüy dökücü krem üretsin diye Afrika’da ölüyor. Ne yapabiliriz peki? Ben duyduğumda ve araştırdıktan sonra Aventis firmasından nefret ettim. Bir daha ilacını almayacağım dedim. Bir araştırdım ki ne göreyim; Senofi isimli şirket Aventis’i almış. Genzyme’yi, Merial’i başta olmak üzere önüne gelen şirketi satın almış adamlar. Türkiye’de ise Eczacıbaşı ortaklığı Çek Zentiva şirketinin. Onuda yine Senofi satın aldı.

Ya işte onu almış bunu almış adamlar ilaç şirketi kalmamış dünyanın en büyük ilaç satıcısı olmuşlar. Ne diyelim iyi yönetmişler şirketi. Belki kapitalist dünyada bu denli büyüyüp şirketleri satın alacaksınız, yaptıklarınız belki bu tarz küçük bloglarda duyulacak okuyan olmayacak ama ahirette yandınız benden söylemesi.

Hadi kaçtım..

Dağın Efendisi Hassan Sabbah ve Alamut

Bu sıralarda sürekli bir Hassan Sabbah ve Alamut tarihi elime geliyor arkadaş. Bir dönem okudum yeter artık. Son kitabımızı okumamın sebebi dayımın Amerika’dan iki aya gelecek olması. 4 yıl evvel geri gavur memleketlere giderken aldığı kitaplar arasında görmüştüm. Benim kitabı beğendiğimi fark edince vermek istemiş ama Amerika’ya götüreceği için verememişti. Sağ olsun ertesi sene gitmiş almış kitabı imzalayıp “Canım Yeğenime..” diyerek göndermiş. Sırada olan kitaplardan dolayı okuyamamıştım. Birazda arada dedim ya bir Hassan Sabbah furyası dadanınca efendim kenara bıraktım. Roman sanıyordum bu kitabı aslında. Meğer bildiğin akademik yayınmış beya..

Kaleyi Tadilata Almışlar

Kitabımızın yazarı yaşı benden bir miktar büyük olan genç bir akademisyen olan Ayşe Atıcı Arayancan. Zaten dayımın önerisinden anlamam gereken bildiğiniz kaynakları sayfaları belirtilmiş doktora tezi gibi bir kitap var elinizde. Gereksiz diyaloğa girmeden net bir İsmaili tarihi anlatılmış (Hassan Sabbah taraftarlarına verilen isimdir).

Tarihte sürekli suikastlar ve cinayetler ile anılan ve sapık bir mezhep olarak gösterilen bu fedaileri daha yakından tanıma imkanınız oluyor. Gördüğümüz şey ise hiçte tek taraflı suikastlar olmadığı. Çünkü ehlibeyte karşı olan bu tarikatın destekçilerine de çok sayıda zulümler yapılmış. Yapana da suikast yapılmış karşılığında. Burada tarihte karşılıklı nefret ve uygulamaların nasıl çorap söküğü gibi geldiğini de görüyoruz.

Elbette bu fedailer günümüzde de yaşamaktalar. Efsane ve paranoyaklığı bırakırsak farklı bir mezhep olarak günümüze kadar gelmişler. En güçlü döneminde Selçuklu başta olmak üzere bir çok devlete sıkıntı yaşattıktan sonra Moğallar tarafından ana kale ele geçirilmiş.

Özetle kitap bildiğiniz akademik İsmaili Tarihini anlatmakta. Resmi belgeler ile yazılan bu tarz kitapların taraftarları seveceklerdir.

Yakın İktisadi Tarih VII

Yakın Tarih serisinin üç ayrı dizisi bulunmaktadır. Yakın Siyasi TarihYakın Kültür Tarihi – Yakın İktisadi Tarih

Yakın İktisadi Tarih yazıları 7 yazıdan oluşmaktadır;

Yakın Tarih Giriş

Yakın İktisadi Tarih I, Yakın İktisadi Tarih II, Yakın İktisadi Tarih III, Yakın İktisadi Tarih IV, Yakın İktisadi Tarih V, Yakın İktisadi Tarih VI

ve genel değerlendirme için son 2 yazımızı okuyabilirsiniz;

Yakın Tarih Genel Değerlendirme I

Yakın Tarih Genel Değerlendirme II

1980 Darbesi ve Sonrası Kısa Değerlendirme

1) Darbe sonrası ülke sıkıyönetimi geçerken, sağ/sol diye yaratılan çatışma ortamı birden sona erivermiştir! Şimdiki cemaatçilerin ve din sömürücülerinin ağız dolusu küfür ettiği Kenan Evren aslında bu ortamın yaratıcısıdır.

2) Evren eğitimde “Din” modelini yerleştirip İmam Hatipleri tekrar yapılandırmış ve açılmalarını sağlamıştır. Şehirleri elinde Kuranla, ayetler okuyarak gezmiş ve bununla ilgili bir çok atıf yapmıştır.

3) 1975’li yıllarda yabancı petrol şirketlerin yöneticiliğini yapan ve Uğur Mumcu’nun “Takunyalı Kardeşler Parlatılıyor acaba neden?” dediği Özal kardeşler siyasette birden öne atılarak ülke öngörüldüğü gibi “Ilımlı İslam” dönemine sokulmuştur.

4) Çok yakın tarih olduğu için ayrıntılarıyla anlatmayacağım ve bitireceğim. Bu dönem ile ilgili son sözlerim ise bu politika sonucunda Özal’ın kullanılmasıyla yeniden ithalata dayalı sahte büyümeye geçtiğimiz olacaktır. Ayrıca devlet kadrolarına, askeriyeye, polise, yargıya vs. her kademeye yerleşmesi için “Ilımlı İslam” amacıyla cemaatler palazlandırılmış ve büyümeleri ordu tarafından sağlanmıştır.

259_16.jpg

5) Bu duruma 1985’li yıllarda Uğur Mumcu uyanmıştır elbette. Bunun ile ilgili bir çok yazı ve kitap yayınlamış “gelecekte beyni yıkanarak eğitilen bu çocukların 2010’lu yıllarda savcı/hakim/komiser/subay olacağını ve cumhuriyet temellerini sarsacağını” sürekli dile getirmiştir.

6) Yine ordu tarafından PKK terör örgütüne silah sağlandığını, terörün kullanılmasıyla yönetimi elde tutmanın amaçlandığı yorumlanabilir. Çünkü Mumcu askeriyenin PKK’lılara silah ve mühimmat taşıdığı araştırması sırasında öldürülmesi oldukça şüphe uyandırmaktadır. Devlet 30 yıl evvel bu olayı elbette inkar etse de yıllar sonra görüyoruz ki suikastleri yapanlar MİT’ten çıkmakta, devlet yardım tırları içerisinde bazukalar yerleştirmekte, Savcılar cumhuriyetin bağımsız ve adaletinden uzak yetiştirilmiş biatçı kimlikle yaşadığı görülmektedir.

Neyse her ülke ektiğini biçer ve halk yaptıklarından sorumlu olarak cezasını çekmelidir. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik borç bataklığının bu boyutlara geleceğini belki yapanlar bile tahmin etmemiştir. Şu an ülkemiz hiç bir siyasi partinin veya önderin çabalarıyla düzeltilemeyecek düzeyde borçlanmış ve ithalata bağımlı hale getirilmiştir. Ele geçirilen propaganda araçları sayesinde (medya, televizyon, yazar) ülkemiz kendini dünyaya hükmetmeye başladığını zanneden, hava alanı yaparak Almanya ekonomisini batacağına inanan bir kitlenin yönetiminde bataklığın dibine düşmüştür. Ekonomik olarak durum budur. Allah sonumuzu hayretsin; Son olarak cari açığımızın 500 milyar dolara yükseldiğini söyleyerek huzurlarınızdan ayrılıyor ve sözü yakın tarihimizdeki düşünce/sanat/eğitim ve kültür atılımlarına bırakıyorum.

Hoşçakalın…

Sonraki yazıya buradan