Anadolu İsyanları Ve Celaliler

Önceki yazıya buradan

Anadolu İsyanları ve Celaliler

1) Gelelim şu isyanlara. İsyanların tabi ki ilk önce sebeplerine gelmek lazım. “haydi isyan edelim kafam bozuk” tadında olmaz o işler. Günümüzdeki yorumlarda ya isyancılar “vatan haini” ilan edilmiş, yada Osmanlı devleti “katil” ilan edilmiştir. Zamanın toplumsal yapısını değerlendirmek ve olaylara düz bir şekilde bakmamak lazım. Neyse isyanın birçok sebebi vardır. En tepedeki sebep ekonomik buhrandır. Ekonomik buhranı getiren sebepler incelendiğinde ise uzun savaşlar, yeni ganimet getiren seferlerin yapılmaması, dünyadaki ticaret ağının kaymaya başlaması, devlet dirlik ve düzeninin bozulmaya başlaması, rüşvetin yaygınlaşması, sonuçta halka vergi yükü olarak binmesi vs. sayılabilir. Sonuçta tartım-din imparatorluğu olan devlette, halk bu mezalimden bunalıp artık tarımı bırakarak şansını şehirlerde denemeye karar veriyor veya işte ilk pundunu bulunca da isyan ediyor.

2) Batıda Avusturya ile mücadele sebebiyle Anadolu iyice başıboş kalmış, halktaki bu huzursuzluğu kullanarak değerlendirmek isteyen bazı kişilerde isyan etmiş, kendi adlarına hutbe okuyup para bastırmış, hatta askeri teşkilat bile kurmuştur.

3) Osmanlıda enflasyon yükselince paranın ayarıyla oynanır genelde, fakat sonuçta yine vergi/ayar/rüşvet üçgeninde patlayan halk oluyor tabi. Enflasyonun ne olduğunu aramızda hala bilmeyenler var. Enflasyon “maaş ile çalışan” kişilerin üzerilerine bindirilen yüktür kısaca. Şöyle diyelim bir ürünün fiyat artımına gitmesinin değişik sebepleri olabilir. Enflasyonun devlet tarafından yapılmasının amacı zararını azaltmaktır. Ayarı düşürür veya piyasaya para sürer. Para değer kaybedince patron zarar etmemek için fiyatları yükseltir. Çalışan ise bu fiyat yükselmesine karşı çaresizdir. Zam yapılmasını bekler ve zam alana kadarki dönemde bu kur/değer farkından dolayı devletin zararını kendi cebinden öder. Kabaca bu yani. Direkt sabit fiyat üzerinden vergi ödeyenler en büyük zararı onlar görür. Bu sebeple enflasyon artmış artmamış borsayı pek ilgilendirmez. Ha dolaylı olarak elbette etkilenme olacaktır tabii daha az.

4) En zorlu celali isyancıları Karayazı ve kardeşi Deli Hasan {ki kardeşi sonradan affedilip paşa yapılmış, lakin uygunsuz davranışları görülünce öldürülmüştür}, Tavil Ahmed, Kalendaroğlu ve Canboladoğulu’dur.

5) Ayrıntılara girmiyorum, vezir-i azam Murad paşa anadoluya girmiş ve üç yılda bütün isyancıları temizlemiştir. Hani öyle böyle değil, yataklık yapanları, şüphelileri, kadınları, dedeleri çocukları/bebekleri dahil bir daha buna kalkışmasınlar diye öldürmüştür. Bu sürede 200 bine yakın kişi öldürülmüştür.

6) Günümüzde alevi vatandaşlar bu isyanları da “komple bize yapıldı” veya “Osmanlının mezalimi” diye anlatsa da yada bilse de pek ilgisi var mı bilemiyorum. Fakat daha önce yorumlarımda belirttim, Osmanlıdaki devlet ve yönetim biçimi belli. Aleviler farklı bir mezhep ve hayat yaşadıklarından hoş görülmezlerdi haliyle. Muhtemelen bozulan devlet düzeniyle beraber daha çok ezilen, üstüne basılan ilk önce gayri müslimler ve farklı mezhepten vatandaşlar olacaktır. Sonuçta bu celali dediğimiz isyanlara katılanlarda büyük alevi topluluklarıdır ki bunda da bir anormallik yoktur. Fakat işte, devlete karşı baş kaldırı olarak görülen bu hadise tarihte daha önce söylediğim gibi oldukça kanlı bir şekilde bastırılmıştır sürekli.

7) Olanların ışığında suçlu aramak yersizdir. Değişen düzenle beraber halk ayaklanmış, birileri bunu kullanmış, tepelerine acımasız bir şekilde de binmiştir. İsyanları bastıran Murad Paşaya sonradan kuyucu lakabı verilmiştir. {yakaladıklarını çukur kazdırıp canlı canlı gömdürürmüş}. Aslında olaya şu açıdan bakmamız gerek sanırım, genel toplumlarda geçerli olan kural güçlünün ve fazla olanın, güçsüz ve az olanı yok etmesidir. Bu bitkilerden, hayvanlara ve doğal olarak insanlara kadar herşeyde vardır. Demokratik topluma geçişlerimizde bile bunun devam ettiğini görmekteyiz. 1600’lü yıllardan bahsediyoruz yani. Tahmin ediyorum ki, toplum genelini ters çevirsek yani fazlalar mesela alevi olsa ve devlet yapısı ona göre işlese farklı mezhepten olanlar ezilecek ve isyana açık olacaktır. Bunlar varsayım olsa da her yerde görülen şeyler kendimizi kandırmaya gerek yok. Yaradılış gereği canlılar kendinden farklı olanı yok ediyor genelde. Bu zaman için insanların canlı canlı gömülmesi vahşet gibi görünse de, zamanında kellelerden dağlar yapıldığı düşünülürse veya “yıldırım düştü silah deposuna ölmen gerek” dendiği düşünülürse (tanrıdan bir işaret var diyerek) normal karşılanmalı. Elbette belli bir kesmin tarihte gerçekten ezildiği ve zulme uğradığıda bir gerçektir

8) Son olarak sonuçları yazarsak, toprak ağalığı başlamıştır. Çünkü tefeciden veya ağalardan borç alan halk ödeyememiş ve buraları kaybetmiştir. Tımar sistemi bozulmuştur, büyük nüfus hareketleri olmuş, tarımsal üretim düşmüş, vergiler azalmıştır. İlerde bunu engellemek için teşvik yasaları da çıkmıştır. {bir laf anlatırlardı “Osmanlı devleti 1600’lerde o kadar zenginmiş ki, sadaka verecek adam bulamıyorlarmış” diye yani işte ekonomik veriler kayıtlı zaten}

Sonraki yazıya buradan

Hassan Sabbah

Çok sık duymuşsunuzdur veya duymadıysanız işte duyun “Hasan Sabbah” ismini artık. Kitabı aslında okumayla beraber yazmak lazım ama üşengeçliğimden yazmadım işte ne anlatıyor fazlada hatırlamıyorum iyi mi 🙂 Şaka şaka. Bilinen en ünlü alamut kitabı ve yazarından bahsediyoruz. Sadece araştırmayla o dönemin tarihi incelemeleriyle romanını yazmış adam. Elbette efsaneleri çok seven günümüz medyası da yüklenmiş ha bire arkadaşa.

Tarihsel olarak; İran’da yaşayan ünlü bir bilgin Hasan Sabbah. Sultanın sarayında rekabet aleviyle atıp tutunca ve rezil olunca saraydan kovuluyor. Oda sultanı devireceğine dair yemin edip başlıyor gezmeye dolaşmaya. Çok büyük bir bilgin olan Hasan dönemin veziri ünlü Nizamülmülk (siyasettanemeyi yazan) ile çekişmiştir. Yine ünlü bir filozof ve gökbilimci olan Ömer Hayyam’ın da yakın arkadaşıdır. Ömer yapısı gereği bu tip çekişmelere girmemiştir. Hasan tabi daha hırslı bir adam. Nizamülmülk’e diş bileyip saraydan ayrılması ile efsanemiz başlamıştır. Hasan bir din alimi gibi okuyup gezmiş ve dinin aslında insanları kullanmak için yaratılan bir yalan bütünü olduğu kabul etmiştir. Bakmayın İsmail tarikatı falan fasa fiso onlar. Kendisini döneminde mesih olduğuna inandırmış, bu şekilde müridlerini atrafında toplamış ve Alamut kalesini de çok araştırdıktan sonra parayla satın almıştır. Oldukça yeşil ve güzel bir vadi etrafındaki bu kaleyi zamanla geliştirmiş, kendi müridlerini ve suikastçilerini eğitmeye başlamış. Zamanla kendisini toplumdan iyice uzaklaştırarak toplum gözünde “peygamber” seviyesine yükselmiş. Öyle ki yaydığı mucizelere (cennetin anahtarının elinde olduğu) askerleri o kadar çok inanıyorlarmış ki kendilerini gözlerini kırpmadan ölüme gönderebiliyorlarmış.

Neyse sonra bir kitap daha var tarihi onda daha ayrıntılı anlatırız. İşte kitabımızın ekseni bunu anlatıyor. Film tadında anlatılmasının yanında insanların beyinlerinin nasıl yıkanabildiğinin güzel örnekleri var. Yine kitap içerisinde Hasan Sabbah’ın uzun yorumlamaları çok güzel. Neden bu şekilde davrandığını ve aslında kendisini kaleye bu sebeple hapsettiğini anlatıyor.

Alamut Kalesi

Efsane falan diyoruz ama tarihte bilinen ilk profesyonel suikastçılar bu adamlar. Eski başbakanımız, şimdinin cumhurbaşkanı ve geleceğin Başkan’ı muhtemel RTE, sürekli bir dönem “Haşhaşi” lerden bahsederdi hatırlarsanız. İşte Haşhaşi dediği Hasan Sabbah’ın özel suikastçileriydi. Bu suikastçiler öyle gözü karaydı ki kurbanlarını genellikle toplum içerisinde gözler önünde öldürür, sloganını atar ve hızla kendini öldürürdü.

Alamut kalesi bir çok kez kuşatılmasına rağmen alınamamıştır. Çünkü çok dik bir dağın üstüne inşa edilmiştir, iyi askerler tarafından korunmaktadır falan. En sonunda Moğallar almıştı sanırım kaleyi. İçindeki tarihi el yazmaları ve kitapları da yakmışlar sığır moğollar.

Bu sebeple çok korkulan bu adamlardan döneminde “afyon kullanmış” yani aklı başında değil denirdi. Haşhaş yani uyuşturucunun elde edildiği bitkiden dolayı “haşhaşiler” dendi. İngilizceye de buradan “Assassin” diye çevrildi yani suikastçi.

Efendim kitap güzel sürükleyici okuyun. Buna benzer bir iki kitap daha bulunmakta bu en ünlüsü işte. Daha sonra bu konuya geri dönerim sanırım. Hadi eyvallah

XVI.y.y. sonu ve XVII.y.y. başı Padişahlara Kısa Bakış

Önceki yazıya buradan

III.Murad (1574-1595) – III.Mehmed (1595-1603) – I. Ahmed (1603-1617)

1) Pek anlatamadık bu kısımları karışık oldu buralar ama bu üç padişahta tarihte siliktir. III. Murad anlattık işte, saraydan çıkmayan bir adamdı. Alemler, karı kız peşinde yaşadı. Devlet idaresi ilk başlarda Sokulluyla ayakta dursa da onun ölümü ile ülke içerisinde zamanla kriz doğdu.

2) III. Mehmed babası kadar olmasada saray adamıydı. Nazik, vehemli ve sakin bir kişiydi. İran ve Celali isyanları dolayısıyla pekçok kez yemekten içmekten kesilirmiş. Yine büyük oğlu 16 yaşındaki şehzade Mahmud’un ölümü {ölümü dediysek oğlu gizlice kendi aleyhine mektuplaşırmış, onu hapse attırıp sonrada annesiyle beraber bazı kişileri boğduruyor ve denize attırıyor} onu çok üzmüştür. Oğlunu öldürdükten 7 ay sonra 38 yaşında da ölüyor

III.Murad

3) 14 yaşında hükümdar olan I.Ahmed, 14 sene hükümdar olduktan sonra 28 yaşında ölmüştür. Çocukken padişah olduğundan bütün hareketleri tesir altındaydı.

4) Gelelim 1600’lerin başından sonra yaşananlara arkadaşlar. II.Selim ile bozulmaya başlayan, III.Murad zamanında çözülen ve hızlanan düzensizliğe. Nelerdi mesela? Vezirlik makamı başarılı, sözü dinlenen kişilerden ziyade, sayıları artırılarak daha çok para ve rüşvet verenin olmaya başladı. Padişahlar ordunun başında sefere gitmemeye, saray içinde yaşamaya başlayarak halktan askerden koptu. Yönetimden, askeriyeye, tımardan, yargıya her şey rüşvetle döner oldu.

5)Bozulan bu sistem Celali isyanlarını da beraberinde getirdi. Candaroğlu Şemsi paşa, III.Murad’a 40 bin altın rüşveti kabul ettirdiği gibi yine bu padişah zamanında rüşvetle vezir ve vali atamaları yapılmaya başlandı. Mesela, Mısır valisi Hadım Hafız Paşa azlonulup, yerine hazineye her yıl 100 bin altın göndermek şartıyla Mir Alem ağa getirildi. Bu şekilde devlette otorite zayıflayınca, uç beylikler de kanunsuz hareket etmeye başladı.

6) Sarayda artık yüksek mevki elde eden devşirmeler, çıkarları doğrultusunda kendi oğullarını, tanıdıklarını yüksek mevkilere getirdiler. Devletin mali durumu Kanuni’nin son senelerinde bozulmaya başlasa da düzeltildi. 1565 yılında bir senelik gelir 183 milyon 88 bin akçe, masraf ise 189 milyon 657 akçe olan bütçedeki açık, Sokullu tarafından kapatıldı. Sonrası ise malum beyler. 100 yıla varmadan askerlerin maaşını bile veremeyen bir buhrana sürükleniyor Osmanlı devleti.

7) Buhranın sebeplerini Celali isyanlarında inceledik zaten. Noktasal bazı tespitler yapıcaz arada bir göresiniz diye. Saray harcamalarına bakalım mesela. Aslında T.C. ninde benzer yapıda incelenmesi gerekir ama yeri değil. Kanuni zamanında saray için bir yıllık masraf olarak 48 yük yani 5 milyon akçe harcanmıştır. II.Selim zamanında 63 yük (7 milyon akçe), III.Murad zamnında 200 yük (21 milyon akçe) masraf yapılmıştır.

8) Bu yazdıklarımda ülkemizin onda borcu varken “Elbette saray yapılacak, gelecek nesillere kalacak tabiii” diyen arkadaşlara gelsin.

Bu yazıyı okuduktan sonra tekrar okuyun. Osmanlı devletinin neden çöküşe sürüklendiğinin başlangıçlarıdır. Yetenekli ve başaralı olanın değil kendi yandaşının adamının idareye girmesi, rüşvetle dürüst çalışanın azledilerek yıllık rüşvetle vali olunmasının ilk notlarıdır. Osmanlı dönemindeki başarılarımız ile gurur duyduğum kadar, yapılan bu yolsuzluk ve hareketlere de aynı oranda küfür ediyorum. Çünkü günü kurtardığını zanneden ve müslüman olduğunu söyleyen insanların makam mevki peşinde rüşvetler kovalaması, insanların hakkını yemesi devleti soymasının açıklaması nedir? Nefis midir? Bilerek kendine yalan söyleyen ve hırsızlığına devam eden kişi başkasının hırsızlığını görüp ses çıkartmayan kişi niçin dindar olarak yaşadığını zannediyor?

Kuranda çok geçer “münafık” olarak adlandırılır. “Müslüman görünen ama aslında olmayan insan” demektir. Dikkat edin bu kişilere iyice inceleyin. Allah’a inanır hatta ayetler hadislerden bahseder. Ahlaktan, aileden bahseder bu kişiler. Cehennemden bahsederler arada ama fazla üzerinde durmazlar. Her inanan korkar elbette cehennemden. Ama bunların korkusu farklıdır. Nasıl olduklarını bildikleri için çok korkarlar ve cehenneme gideceklerini bilirler. Lakin vazgeçemezler. Yolsuzluğa, hırsızlığa, kötülüğe veya hak yemeye.

Dindar bir çevrede yaşıyorum dindar bir yaşantım olmasa da. En büyük yanlışları görünen haram ve günah ekseninde kişileri değerlendirip ona göre kendilerini rahatlatıyorlar. Yani kalpleri mutlaka korkuyla dolu olmalı bazılarının ben öyle düşünüyorum. Adamını bulursan zenginleşiyorsan mesela bunu fazla kafaya takmıyorlar. Fakat içki içiyorsan cumaya gidiyorsan öbür adamdan daha değersizleşiyorsun milletin gözünde.

Kişinin münafık olup olmadığını biz belirleyemeyiz ki bunlar benim kendi kişisel fikirlerim zaten. Ben kuranda ayetler dolusu bahsedilen bu olayın yani münafıklığın epey olduğunu düşünüyorum. Çünkü benim kriterim kalp genellikle şekil değil. Yine bu kişiler kendilerini rahatlatmak için yoksullara yardım etmekte, sadaka vermekte, çocuk okutmaktalar veya iş vermekteler çalışanlarına. Bunların öbür dünya terazisinde hangi ağırlıklarda olacağını bilemiyoruz fakat bildiğimiz bir şey var. Tarih boyunca devlet yönetiminde bir çok münafık şahsın olduğu görülmekte elbette bana göre. Çünkü bilerek kendi çıkarı doğrultusunda masum bir insanın yok edilmesine sesini çıkartan adam nefsine hakim olamadığından değil münafık olduğundan bunu yapmıştır. Allah korkusu sadece cehennemden yanacağını bilmenin korkusundan öteye gitmemiş, yaptığının kendi çıkar çevrelerinde kalacağını düşünerek “herkes böyle yapıyor bende yapıyorum” diyerek kendi kötülüklerine karşı bahane üretmişlerdir.

Madem o kadar bahsettik birde ayet yazayım bari, yalnız ben google’dan rastgele atmıyorum farklı var 🙂

“Sizden önceki (münafıklar ve kafirler) gibi. Onlar sizden kuvvet bakımından daha güçlü, mal ve çocuklar bakımından daha çoktular. Onlar kendi paylarıyla yararlanmaya baktılar; siz de, sizden öncekilerin kendi paylarıyla yararlanmaya kalkışmaları gibi, kendi paylarınızla yararlanmaya baktınız ve siz de (dünyaya ve zevke) dalanlar gibi daldınız. İşte onların dünyada ahirette bütün yapıp-ettikleri (amelleri) boşa çıkmıştır ve işte onlar kayba uğrayanlardır. (Tevbe Suresi, 69)”

Sonraki yazıya buradan

Uzaktan Seviyorum Seni

uzaktan seviyorum seni
kokunu alamadan,
boynuna sarılamadan
yüzüne dokunamadan
sadece seviyorum
öyle uzaktan seviyorum seni
elini tutmadan
yüreğine dokunmadan
gözlerinde dalıp dalıp gitmeden
şu üç günlük sevdalara inat
serserice değil adam gibi seviyorum
öyle uzaktan seviyorum seni
yanaklarına sızan iki damla yaşını silmeden
en çılgın kahkahalarına ortak olmadan
en sevdiğin şarkıyı beraber mırıldanmadan
öyle uzaktan seviyorum seni
kırmadan
dökmeden
parçalamadan
üzmeden
ağlatmadan uzaktan seviyorum
öyle uzaktan seviyorum seni;
sana söylemek istediğim her kelimeyi
dilimde parçalayarak seviyorum
damla damla dökülürken kelimelerim
masum beyaz bir kağıtta seviyorum

Cemal Süreyya

Luther

Duruşma sırasında yargıçlara seslendi;
“Milleti cehennemle korkutup, cenneti para karşılığı satıyorsunuz.
Sıkıysa cehennemi satsanız ya?”

Yargıçlardan biri “Cehennemi kim alır ki?”
Martin Luther “ben alıyorum, neyse parası vereyim”
Bedava verdiler!

Martin kapının önüne çıktı
duruşma sonucunu merak eden binlerce kişiye
“Cehennemi satın aldım, benimdir.
Bundan sonra oraya kimseyi almayacağım, korkmayın” .

Cehennem korkusu ve kilise baskısından kurtulan halk,
Özgür beyinlere sahip oldu

Martin Luther

Yalnız Gezenin Düşleri

wpid-20150305_174504.jpg

Rosseau artık nasıl okunuyorsa değişik bir adam. Cidden değişik bir bakış açısı ve düşünce yapısı var. 1700-1800 yılları arasında yaşayıp 1789 fransız devrimini göremeden ölmüş. Ölmüş ama düşünce ve fikirleri aydınlanma hareketine önayak olmuş. Bu kitabı daha çok kendi iç dünyasına yolculuk yapmasıyla ilgili. Artık yaşlanmış ve birazda fikirlerinden dolayı çok saldırıya uğradığından paranoyaklaşmış sanırım.

İlk denemesinde “doğal düzen” içindeki insanların topluluk olarak değil de yalnız yaşayan varlıklar olduğunu, ama mutlu, sağlıklı ve özgür olduklarım ileri sürmüştür. İnsanı kötüleştiren, topluluk olarak yaşamak zo­runda kalmasıydı. Komşuluk ilişkisi, insanın kendi durumunu başkalarınınkiyle karşılaştırmasına, bu da haset ve kıskançlığın, rekabetin ve zengin olma hırsının doğmasına yol açıyordu. Yozlaşmanın ikin­ci adımı olan mülkiyet, eşitsizliği daha da ileri götürüyordu.

Gelişmekte olan burjuva sınıfının, gerçekte halkın taleplerini karşılayamayacağını söylüyordu (dediği çıkmıştır). Bilimsel ilerleme ve zenginleşme ile halk tabakalarındaki eşitsizliğin azalmayıp tam tersine daha artacağını dile getirmişti. Yani gelişme ile beraber toplum daha çok kazanmak ve daha iyi bir mevkide olmak için mücadele edecek, kavga edecek, hırslanacak ve sonunda belki daha medeni bir toplum ama çok daha mutsuz bir toplum olacaktı.

Bu sebeple Rosseau bilimsel gelişime ve ilerlemeye karşıydı. “Seçebilseydim cahilliğin mutluluğu seçerdim” demiştir. İlginç tabi doğru söylediği yerler var ve elbette, düşünür yani. Bu kitabından önce savunduğu fikirler sebebiyle çok fazla tepki almış ve onlarla mücadelesinden sonra artık yorulmuş inzivaya çekilmiştir. İçine kapanarak mutluluğu aramayı seçmiş ve kitapta zaten yaptığı beyin fırtınalarını anlatmakta.

Jean Jacques Rousseau

Yani zamanınız az ise bunu okuyacağınıza eski kitaplarını okumanızı tavsiye ederim. Gerçi bu adamlar filozof olduğundan “neden okuyoruz?” demeyin. Her şey bir ilhamdır hayata bakış açısıdır. Okuduğunuz cümleler belki sizi değiştirir. Söylediği toplumsal hırsın ve kavganın uygar toplumlarda nasıl mutsuzluğa gittiğini görüyoruz. İş yerinde, okulda veya sporda amaçtan uzak rakibiyle sürekli mücadele eden ve kazanmanın başarı olarak görüldüğü bir toplum dünyası insana sadece “mutsuzluk” verecektir.

Bir iki cümle ile hoşçakal diyelim Rosseau’ya. Hayatın nasıl yaşanması gerektiği ile ilgili güzel sözler;

 “Gençlik, bilgeliği öğrenme, yaşlılık da uygula­ma zamanıdır. İtiraf ederim ki. tecrübe daima bir şey öğretir; fakat sadece bundan sonra ya­şayacağımız zamana faydası vardır. Ölme za­manı gelince, nasıl yaşamak gerektiğini anla­manın ne değeri var? Kaderim ve kaderimi belirleyen insanların tutkuları üzerine hem bu kadar geç hem de acı içinde edinilmiş bilgiler ne işe yarar?

Sahipsiz

Yürürsün ya bazen yollarda

Gidersin adımlarla

Her yerdesin öyle hissedersin

Hem her yerde hemde hiç bir yer…

 

Sahile bakarsın ya hani

Ufuk çizgisine

Her yer denizdir bir an

Hem her yer deniz hemde hiç bir yer…

 

Berabersin ya bazen arkadaşlarınla

Konuşursun dinlersin

Her yerde dostların yanı başında

Hem her yer dost hemde hiç bir yer..

 

Kaçarsın ya kırlara dağlara

Çiçekler gökyüzü

Her yer rengarenktir

Hem her yer renk hem hiç bir yer..

 

Ve hissedersin ya bazen içinde

Dolu yüreğinle

Her yer senindir

Son seneler geçer anlarsın

Aslında hiç bir yere sahip olmadığını..

 

Bir Garip Şekeroğlan

Şekerozorus

Hep söylüyoruz ya “bilime yönelmek lazım” diye işte yönelelim de nereye yönelelim arkadaşım? Elimizde dünya lütaratürlerinin en genişi olan internet bulunmakta ama ne kadar doğru? Bir bilgi ve cehalet karmaşası haline gelmiş olan daha doğrusu güvenilirliği tartışmaya açık sörf tahtamız bize gerçek bilgiyi verebilir mi? Ne yapacağız?

Ben lisede okurken bir fizik hocamız vardı. Kendisi şehre yeni gelmiş benim gibi. Bizim delikanlı çağımız hop zıplardayız elbette. Sedat Çoban idi ismi hocamızın. Kaliteli ve iyi okullarda fizik hocalığı yapmış, şahsına münazır derler ya öyle bir adam. Konuşurken hep olaylara değişik taraflarından yaklaşır, sonra aradığı kelimeyi bulamaz “eağğğ şey işte nedir onun adı” deyip sol eliyle sağ bileğini tutar ve sağ elini yukarı aşağıya komik bir şekilde sallardı. Ama istisnasız hep yaptığından bizde elbette işin puştluğundayız gülerdik falan 🙂 Hey gidi be iyi hocaydı Sedat hoca ama. Fizik ders bakımından benim pek ilgimi çekmezdi o sıralar. Lise başlangıcımda notlarım teşekkürlük olduğundan çokta anlamamıştım açıkçası hocayı. İkinci sınıftayken konu kütle hareketlerine falan gelince iş iyice çetrefilleşmişti ama pes etmeyip notlarımızı baya yükseltmiştik sınıftaki üç dört arkadaşla beraber. Sedat hoca ilk yaptığı sınavdan sonra benim 85 aldığımı anlayınca yanıma gelip ayağa kaldırmış bana bakıp yine aynı şekilde elini sallayarak “Şeker evladım sen bu şeyi iyice yalayıp yuttun belli aferim” demişti…

Sedat hoca “onun çekimi bunun itimi” dışında şimdi görüyorum ki bizi iyi bir üniversiteye yerleştirmek adına caba gösteren ender öğretmenlerimizden birisiydi. Bize hangi bölümü okumak istediğimizi sorardı ve matematik/fizik öğrenemez isek hayatta başarısız olacağımızdan uzun uzadıya bahsederdi. Entellektüel olmayabilir belkide konuşamadığı içindir bilemiyorum ama kesinlikle bilimsel bir öğretmendi. Sınıf için yetkili öğretmen kendisi olduğu için para toplanmasını ve bir dergi alınmasını istedi.

Biz tabi hemen goy goya verip “ooo şey dergisi eheheh” diye takılsakta hocamız toplanan para ile bilim ve teknik dersinin alınacağını söyledi. Oda neydi! Okuyan yoktu arada gören bakan vardı ama şaşırmıştık. Haftada bir saat bilim ve teknik dergisinin makalelerinin derste okunmasını istiyordu. Bir saat okunacak demek ders yapılmayacak demek olduğu için sınıftan destek geldi. Sınıf başkanı ben olduğumdan paraları toplayıp dergiyi gidip almak elbette bana düştü. İşte ilk gerçek “Bilim” dergisini böylece elime almış oldum.

Daha önceleri dayımın vasıtasıyla ilkokuldan lise başlangıcına kadar bildiğimiz dünya klasiklerini okuyordum zaten arada bir çok roman ile beraber. Ama bu başka bir şeydi hacı. Dergi başlangıcında o ay dünyada değişik bilimsel gelişmelerin küçük başlıklarını, sonra o ayın konusunu ve zamanımız kalınca diğer önemli makaleleri okumaya başladık. Okuma işi genelde bana kalırdı. İsteyene dergiyi ödünç verirdim. Çünkü amacımız herkesin okumasıydı yani. Kimler aldı ne oldu hatırlamıyorum ama o dergilerin hepsi bende kaldı sonunda.

İlk başlarda goy goy ile ilgilenmediğimiz konulara hafiften ilgi duymaya başladım. Dünya ve evrendeki yerimiz, galaksiler, uzay vb. dikkatimi çekmekle beraber özellikle arkeoloji ve beraberinde paleontoloji çok ilgimi çekmeye başlamıştı. Yeni tarihi yapıların bulunması, hiç bilinmeyen ve yüzlerce yıl önce yaşamış toplumların kalıntıları, milyonlarca yıl önce yaşamış hayvanların ve insan türlerinin araştırılması, müzeler, sit alanları vs. inanılmaz ilgimi çekiyordu. Mısır tarihi ve mumyalamalar büyüleyiciydi. Bunların neticesinde afrika ve mısır ile ilgili romanları ve araştırmaları okudum. Yine özellikle dinozor türleri ve yeni bulunanlara isimlerin verilmesi falan işte.. Hep bir araştırmada bulunmayan bir tür dinozoru keşfedip ismine “Şekerozorus” vermek istemiştim…

Potansiyel Bir Şekerozorus Bulunmuş

Zaman geçtikçe Tübitak’ın yayınladığı ve oldukça uygun fiyatlı doyurucu bir dergi olan Bilim ve Tekniği bekler oldum. Bütün yıl boyunca sınıftan topladığımız paralar ile dergiyi alma fırsatım okul bitince kalmayınca harçlığımdan kendim almaya başladım. Hatta yazın babama Antalya Side’de yaz kampı çıkmıştı askeriyenin. 15 gün falan o sıcakta birde tatile gittik (hiç anlamam sıcakta tatil diye eşek gibi bunalmayı). Ben bizimkilerden hemen ertesi günü kopup sinema bölümüne kaçtım daha serindi çünkü. Orada bir baktım birde kütüphane var, içinde de Bilim ve Teknik dergileri! Ama ilk sayılar hacı taaa 1960’lar falan işte hatırlamıyorum. 14. sayı yok 21.sayı falan. Eski dergileri kurcalayıp yazılan bazı şeylerin ileride hayatımıza girdiğini gördüm. Mesela uydular vasıtasıyla ileride her evde televizyon yayınlarının belkide onlarca kanaldan izlenebileceği yazılıyordu. Güzel şeydi ilerisi için bilgilenmek.

Lise sonda iken Sedat hoca gitti. Derginin alınma durumuda kalmadı ama ben almaya devam ettim param yettiğince. Üniversitede elim daha rahatladı. Romanlardan ziyade bilimsel kitaplar ilgimi çekiyordu. O dönem yine Tübitak Bilim Kitapları yayın evinin neredeyse bütün kitaplarını aldım evet hemen hepsini aldım. Bazı fiziksel kuantumsal yazılardan pek hoşlanmasam da bir çoğu oldukça yararlı oldu benim için. Isaac Newton, Mendel, Darwin, Galileo Galile, Madam Curie ve ismini yazmadığım diğer büyük bilim insanlarının araştırmalarını ve en önemlisi hayatlarını okudum. Yapmaya çalıştıkları, mücadeleleri, engelleri gördüm…

Ne yazık ki ülkemize tarafsız ve dürüst bir bilim adamı olma isteğimin önüne yine ülkemizin kendisi set çekti. Avrupa’da 1900’lerin başlarında yaşanan kadın ayrımcılığı, bağnazlık, çıkarlar, tahammülsüzlük ve eğitim noksanlığı ülkemizde devam etmekteydi. Okuduğum kitaplardaki uygulamaları okulda uygulamayı bırak görmek mümkün değildi! Kafeteryada okuldan arkadaşlar ile bunları konuşurken birisi “bunlara çok inanma fasa fiso yalan onlar” deyince çok şaşırmıştım onuda hatırlıyorum. Nasıl yani? Koskoca Carl Sagan yalan mı söyleyecekti? Darwin bitki çeşitliliği ve türlerin çoğalmasını açıklamış, genetik haritalar çıkartılmıştı da nasıl bunlar yalandı?

Carl Sagan

O zamanlar bir tane siyasi cümle kurmazdım. Ne türklüğü, ne mezhebi, ne farklı dini bilmezdim. CHP nedir kedi midir? Beni ilgilendirmezdi. Varsa yoksa deneydi, araştırmaydı falan. Kısır döngü tartışmalardan insana hayır gelmeyeceği için geçmişte neden olduğunu bile bilmediğim askeri darbelerin gereksiz tartışmalarına girmezdim.

Okul bitince askerde okudum yine ama eski tadım kalmadı. Sağolsun ülkemiz üniversiteden sonra askeriyeninde gerçek yüzünü gösterdi bana. Sonra… işte sonra bilim ve teknik değişmeye başladı. Bilim eski tekniği ile işlenmiyordu sanki.

Üniversitede bir hocamız vardı ismi vermeyeceğim. Bize çevre ile ilgili derste doğaya karşı işlenen suçların hesabının sorulacağını anlatmıştı. Herkese küresel sıkıntılar ile ilgili ödevler verdi. Elbette ben çok sevdim dersi. Küresel ısınmayı aldım. Bilim teknik arşivlerimden bölümler aldım, asetatlar hazırlattım yaptım sunumumu bomba gibi. Küresel sıcaklık artışı, su sıkıntısı, iklim değişimleri verdim çoşkuyu. Hoca gitti sıraya oturdu dinledi sorular sordu. Alkışlattırdı sınıfa beni ve çok teşekkür etti. “gördüğüm eniyi ödevdi aferim” dedi. Aldı götürdü beni odasına artık bu dersim AA idi tamam sınavı zaten yapacaktım.

Zaman geçip ben askerden döndüğümde yüksek lisansta yine aynı hocanın dersine düştük. Konu çok farklı elbette teknik bir ders. Hocamız konu arasında birden su sıkıntısına falan girdi. Başladı anlatmaya; temiz su sıkıntısı olmadığını, ülkemizin bol yağış aldığını, bazı provakatör insanların bunları sürekli gündeme getirdiğini ve sanki küresel ısınma varmış gibi davrandığını vs. Ben çok şaşırdım. Bana “haydi dünyadaki sıkıntıları araştır” diyen ve hazırladığım ödevi sınıfa alkışlattıran hocamız ne olmuştu da fikirlerini 180 derece değiştirmişti? Hani dedim ya “bilim, teknikten uzaklaşmıştı sanki” diye. Bilim ben mezun olur iken imkansızlık ve düzensizlikten dolayı gelişmiş bilim seviyesinde değildi. Ben yüksek lisans yaparken ise farklı bir şeyler sezinlemeye başlamıştım. Başka şeylerde olmuştu da yazmıyım şimdi..

Sonra artık eski tadı vermemeye başlayan Bilim Teknik dergisi çalkalandı. Darwin yılında yani 2009’da mart ayında dergi kapağı değiştirildi!! Ben ilk başlarda “yine muhalefet gtünden sallıyor” demiştim ama baktım doğruymuş. Ben hala saf köylü olduğumdan durumu idrak edemiyorum tabi. Sonradan kadını görevden aldılar, sürdüler falan

Yasaklanan Kapak

Sonraki dönemde dergiyi elime aldım ki çöp olmuş. Saçma sapan tespitler, bilimsel gelişmelerden uzak yazılar, evrimsel süreçte “e” harfi geçmiyor hiçbir şeyde ama. Mesela 80 milyon önce oksijen seviyesi sebebiyle daha büyük yapraklara sahip olan bir bitkinin fosilleri var. Günümüzde bitki yaprakları küçülmüş evrilmiş yani. Bunu anlatamıyorlar “neden dünüştüğü araştırılıyor” deniyor ki cevabı bulunalı 30 yıl olmuş. Anladım ki bu işte başka bir şey var.

Okudum bu sefer. Tarih ve siyaset okudum. Ülke ekonomisi ve gidişatları okudum. 2-3 yıla da devletin kurumlarına yerleşmiş olan ideolojik yapıları öğrendim. Sadece hükümetin değil hepsinin. CHP, MHP, AKP ve diğerleri artık neyse. Tübitak tamamen boşaltılıp cemaate yani Fettullahçılara bırakılmıştı. çok girmeyeceğim onlarda kendi dinsel ve cemaatsel bakış açılarını “Bilim” diye lanse edip sunmaya başlamışlardı. Eskiden okuduğum bütün Tübitak Bilim Kitapları neredeyse kaldırıldı. Ne Carl Sagan kaldıı ne Darwin ne Newton nede Hawking…

Bunun adı “Bilim” olamazdı çünkü bu farklı bir şeydi. Hawking dinsizdir evet fakat bu onu dünyanın gelmiş geçmiş en büyük fizikçilerinden birisi olmasına engel değildir. Bilim aslında dinsel bakış açısının önüne geçmez, tam tersine doğruyu aramak ve sorgulamak dinsel bakış açısının daha sağlıklı yorumlanmasına yardımcı olur. Eğer din bilim ile çakışıyor ise ya bilim taraflıdır ve bir sıkıntı vardır yada sandığınız din doğru değildir. Burada temel alacağınız argüman bilimin verilerini sunanların hangi dinden, ırktan veya cinsten olduğu değil, dünyadaki bilimsel çevrelerdeki saygınlığı ve teorilerinin tutarlılığı olmalıdır. Bilimsel bir teori ancak başka bir bilimsel teori ile çürütülür. Diğer türünü yaptığınızda yani işte “Evrim yok” veya “dünyadan başka yaşam olamaz” dediğinizde bu verilerinizi bilimsel olarak kanıtlayamaz iseniz sizinki başka bir şey olur. Sizi umursamaz ve dinlemez bilim dünyası, sizde boşa konuşur ve zamanla bilime sırtınızı dönersiniz. Bundan da zararlı çıkan yine ben, biz hepimiz oluruz. İleriki dönemlerde bilimsel çalışmalar yapan toplumlara en iyi köle veya sömürü oluruz unutmayın! “Gavur” veya “dinsiz” deyip aşağıladığınız ve görmezden geldiğiniz bilim adamları sayesinde bu yazıyı okuyorsunuz, telefonunuz var, elinizdeki kalemin, gözünüze taktığınız lensin mucitleri bu adamlar. Kçınızı yaya yaya televizyon izlemenizi sağlayan onların bulduğu roketler ve uzay araştırmaları sayesinde. Hemen her şey bu bilim adamlarının sayesinde. Çocuğunuza vurdurduğunuz hemen hemen bütün aşılar, kullandığınız ilaçlar “dinsiz bu” deyip kapaklarından indirdiğiniz insanların sayesinde bulundu. Bilime bakış ideoloji ile olmaz tarafsız olur çünkü herkes yararlanır. İşinize gelmeyen gerçek teorileri görmezden gelmek ve peşinden elektrikli vantilatörü açmak tutarsızlıktır. Ya bilimsel olarak karşı argüman üreteceksin yada susacaksın ve sktirip gideceksin kusura bakma..

Neyse biz zamanında “bir sivil toplum kuruluşuna veya ideolojiye bir yeri verir isen orayı yok ederler değersizleştirirler” demiştik. Ama “yok öyle bir şey hoca efendi” deniyordu. “Soruları çalıyorlar, satıyorlar, polis olmak için cemaate giriyor millet, eğitim için devlet yurt yapmıyor bunlara bırakıyorlar meydanı gençlerin beyinleri yıkanıyor” demiştikte gtünüzle dinlemiştiniz. Hatırladınız mı dinleyenler okuyor ise. Ne oldu? Görüyoruz ne olduğunu işte.

Fakat değişen bir şey olmadı. Lakin bir ilerleme belki. Bilimsel çalışmaları belki benim gibi zamanında okumak isteyip okuyamayanlar için bir dergi. Popular Science dergisi eski dergimizin yerini almış görünüyor. Bu fırsatı değerlendirin arkadaşlar. Arada bende dergiden alıntılar yapacağım. Dergi fiyatı da çok ucuz; 3,9 tl gerçekten inanılmaz. En önemlisi de dünyaya “bilim” olarak bakmanızı sağlıyor ve günümüzün siyasi tartışmaları kısır ülke gündemlerinden uzaklaştırıyor onları anlamsızlaştırıyor.

Son okuduğum dergiden benim bilmediğim mesela; 6 dakika kitap okumak stersi %68 azaltıyormuş bunu öğrendim. Sonra erkeklerde ve kadınlarda depresyon farklıymış ve çoğu depresyon ilacı erkeklerde etkisizmiş meğerse. Kadınlar üzüntülerini hemen belli ettiğinden erkekler daha savunmasızmış. Depresyonlarını sessiz ve suskun geçirirlermiş. Antibiyotiklerin ömürleri bitmekle beraber yeni antibiyotikler yolda imiş. Yeni bir ilaç geçmişte hatırlamak istemediğimiz anıları silebilecekmiş efendim… Ağır travmatik hastalar için önemli bir haber.

Neyse ya yeter bu kadar. Sanırım eğitim döneminde gençlerimize siyasi değil bilimsel yayınları tavsiye etmek daha mantıklı. Çünkü buradan atılacak her adım insanlığa hizmet edecektir. Ha bizim ülke adımlarını oraya mı atıyor bununda cevabını siz verebilirsiniz zaten..

Büyüksün Sabahattin

“Namuslu olmak, ne zor şeymiş meğer? Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi gün İngilizlere takla atan, daha ertesi gün de Amerika`ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da kendi cefakeş milletimizdir.

Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bugünün itibarlı kişileri gibi kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmadık, han apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik.

Bu ne affedilmez suçmuş meğer! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar: “Görüyor musun şu haini! İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor…”

Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?”

Sabahattin Ali

Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni

Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken…

Ne güzel şey hatırlamak seni:
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının…
İçimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti…
Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti:
kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
sıcak koyu bir karanlık…

Ne güzel şey hatırlamak seni,
yazmak sana dair,
hapiste sırt üstü yatıp seni düşünmek:
filanca gün, falanca yerde söylediğin söz,
kendisi değil
edasındaki dünya…

Ne güzel şey hatırlamak seni.
Sana tahtadan birşeyler oymalıyım yine:
bir çekmece
bir yüzük,
ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
Ve hemen
fırlayarak yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin sütbeyaz maviliğine
sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım…

Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinde,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken…

 

Nazım Hikmet