Anadolu İsyanları Ve Celaliler

Önceki yazıya buradan

Anadolu İsyanları ve Celaliler

1) Gelelim şu isyanlara. İsyanların tabi ki ilk önce sebeplerine gelmek lazım. “haydi isyan edelim kafam bozuk” tadında olmaz o işler. Günümüzdeki yorumlarda ya isyancılar “vatan haini” ilan edilmiş, yada Osmanlı devleti “katil” ilan edilmiştir. Zamanın toplumsal yapısını değerlendirmek ve olaylara düz bir şekilde bakmamak lazım. Neyse isyanın birçok sebebi vardır. En tepedeki sebep ekonomik buhrandır. Ekonomik buhranı getiren sebepler incelendiğinde ise uzun savaşlar, yeni ganimet getiren seferlerin yapılmaması, dünyadaki ticaret ağının kaymaya başlaması, devlet dirlik ve düzeninin bozulmaya başlaması, rüşvetin yaygınlaşması, sonuçta halka vergi yükü olarak binmesi vs. sayılabilir. Sonuçta tartım-din imparatorluğu olan devlette, halk bu mezalimden bunalıp artık tarımı bırakarak şansını şehirlerde denemeye karar veriyor veya işte ilk pundunu bulunca da isyan ediyor.

2) Batıda Avusturya ile mücadele sebebiyle Anadolu iyice başıboş kalmış, halktaki bu huzursuzluğu kullanarak değerlendirmek isteyen bazı kişilerde isyan etmiş, kendi adlarına hutbe okuyup para bastırmış, hatta askeri teşkilat bile kurmuştur.

3) Osmanlıda enflasyon yükselince paranın ayarıyla oynanır genelde, fakat sonuçta yine vergi/ayar/rüşvet üçgeninde patlayan halk oluyor tabi. Enflasyonun ne olduğunu aramızda hala bilmeyenler var. Enflasyon “maaş ile çalışan” kişilerin üzerilerine bindirilen yüktür kısaca. Şöyle diyelim bir ürünün fiyat artımına gitmesinin değişik sebepleri olabilir. Enflasyonun devlet tarafından yapılmasının amacı zararını azaltmaktır. Ayarı düşürür veya piyasaya para sürer. Para değer kaybedince patron zarar etmemek için fiyatları yükseltir. Çalışan ise bu fiyat yükselmesine karşı çaresizdir. Zam yapılmasını bekler ve zam alana kadarki dönemde bu kur/değer farkından dolayı devletin zararını kendi cebinden öder. Kabaca bu yani. Direkt sabit fiyat üzerinden vergi ödeyenler en büyük zararı onlar görür. Bu sebeple enflasyon artmış artmamış borsayı pek ilgilendirmez. Ha dolaylı olarak elbette etkilenme olacaktır tabii daha az.

4) En zorlu celali isyancıları Karayazı ve kardeşi Deli Hasan {ki kardeşi sonradan affedilip paşa yapılmış, lakin uygunsuz davranışları görülünce öldürülmüştür}, Tavil Ahmed, Kalendaroğlu ve Canboladoğulu’dur.

5) Ayrıntılara girmiyorum, vezir-i azam Murad paşa anadoluya girmiş ve üç yılda bütün isyancıları temizlemiştir. Hani öyle böyle değil, yataklık yapanları, şüphelileri, kadınları, dedeleri çocukları/bebekleri dahil bir daha buna kalkışmasınlar diye öldürmüştür. Bu sürede 200 bine yakın kişi öldürülmüştür.

6) Günümüzde alevi vatandaşlar bu isyanları da “komple bize yapıldı” veya “Osmanlının mezalimi” diye anlatsa da yada bilse de pek ilgisi var mı bilemiyorum. Fakat daha önce yorumlarımda belirttim, Osmanlıdaki devlet ve yönetim biçimi belli. Aleviler farklı bir mezhep ve hayat yaşadıklarından hoş görülmezlerdi haliyle. Muhtemelen bozulan devlet düzeniyle beraber daha çok ezilen, üstüne basılan ilk önce gayri müslimler ve farklı mezhepten vatandaşlar olacaktır. Sonuçta bu celali dediğimiz isyanlara katılanlarda büyük alevi topluluklarıdır ki bunda da bir anormallik yoktur. Fakat işte, devlete karşı baş kaldırı olarak görülen bu hadise tarihte daha önce söylediğim gibi oldukça kanlı bir şekilde bastırılmıştır sürekli.

7) Olanların ışığında suçlu aramak yersizdir. Değişen düzenle beraber halk ayaklanmış, birileri bunu kullanmış, tepelerine acımasız bir şekilde de binmiştir. İsyanları bastıran Murad Paşaya sonradan kuyucu lakabı verilmiştir. {yakaladıklarını çukur kazdırıp canlı canlı gömdürürmüş}. Aslında olaya şu açıdan bakmamız gerek sanırım, genel toplumlarda geçerli olan kural güçlünün ve fazla olanın, güçsüz ve az olanı yok etmesidir. Bu bitkilerden, hayvanlara ve doğal olarak insanlara kadar herşeyde vardır. Demokratik topluma geçişlerimizde bile bunun devam ettiğini görmekteyiz. 1600’lü yıllardan bahsediyoruz yani. Tahmin ediyorum ki, toplum genelini ters çevirsek yani fazlalar mesela alevi olsa ve devlet yapısı ona göre işlese farklı mezhepten olanlar ezilecek ve isyana açık olacaktır. Bunlar varsayım olsa da her yerde görülen şeyler kendimizi kandırmaya gerek yok. Yaradılış gereği canlılar kendinden farklı olanı yok ediyor genelde. Bu zaman için insanların canlı canlı gömülmesi vahşet gibi görünse de, zamanında kellelerden dağlar yapıldığı düşünülürse veya “yıldırım düştü silah deposuna ölmen gerek” dendiği düşünülürse (tanrıdan bir işaret var diyerek) normal karşılanmalı. Elbette belli bir kesmin tarihte gerçekten ezildiği ve zulme uğradığıda bir gerçektir

8) Son olarak sonuçları yazarsak, toprak ağalığı başlamıştır. Çünkü tefeciden veya ağalardan borç alan halk ödeyememiş ve buraları kaybetmiştir. Tımar sistemi bozulmuştur, büyük nüfus hareketleri olmuş, tarımsal üretim düşmüş, vergiler azalmıştır. İlerde bunu engellemek için teşvik yasaları da çıkmıştır. {bir laf anlatırlardı “Osmanlı devleti 1600’lerde o kadar zenginmiş ki, sadaka verecek adam bulamıyorlarmış” diye yani işte ekonomik veriler kayıtlı zaten}

Sonraki yazıya buradan

Hassan Sabbah

Çok sık duymuşsunuzdur veya duymadıysanız işte duyun “Hasan Sabbah” ismini artık. Kitabı aslında okumayla beraber yazmak lazım ama üşengeçliğimden yazmadım işte ne anlatıyor fazlada hatırlamıyorum iyi mi 🙂 Şaka şaka. Bilinen en ünlü alamut kitabı ve yazarından bahsediyoruz. Sadece araştırmayla o dönemin tarihi incelemeleriyle romanını yazmış adam. Elbette efsaneleri çok seven günümüz medyası da yüklenmiş ha bire arkadaşa.

Tarihsel olarak; İran’da yaşayan ünlü bir bilgin Hasan Sabbah. Sultanın sarayında rekabet aleviyle atıp tutunca ve rezil olunca saraydan kovuluyor. Oda sultanı devireceğine dair yemin edip başlıyor gezmeye dolaşmaya. Çok büyük bir bilgin olan Hasan dönemin veziri ünlü Nizamülmülk (siyasettanemeyi yazan) ile çekişmiştir. Yine ünlü bir filozof ve gökbilimci olan Ömer Hayyam’ın da yakın arkadaşıdır. Ömer yapısı gereği bu tip çekişmelere girmemiştir. Hasan tabi daha hırslı bir adam. Nizamülmülk’e diş bileyip saraydan ayrılması ile efsanemiz başlamıştır. Hasan bir din alimi gibi okuyup gezmiş ve dinin aslında insanları kullanmak için yaratılan bir yalan bütünü olduğu kabul etmiştir. Bakmayın İsmail tarikatı falan fasa fiso onlar. Kendisini döneminde mesih olduğuna inandırmış, bu şekilde müridlerini atrafında toplamış ve Alamut kalesini de çok araştırdıktan sonra parayla satın almıştır. Oldukça yeşil ve güzel bir vadi etrafındaki bu kaleyi zamanla geliştirmiş, kendi müridlerini ve suikastçilerini eğitmeye başlamış. Zamanla kendisini toplumdan iyice uzaklaştırarak toplum gözünde “peygamber” seviyesine yükselmiş. Öyle ki yaydığı mucizelere (cennetin anahtarının elinde olduğu) askerleri o kadar çok inanıyorlarmış ki kendilerini gözlerini kırpmadan ölüme gönderebiliyorlarmış.

Neyse sonra bir kitap daha var tarihi onda daha ayrıntılı anlatırız. İşte kitabımızın ekseni bunu anlatıyor. Film tadında anlatılmasının yanında insanların beyinlerinin nasıl yıkanabildiğinin güzel örnekleri var. Yine kitap içerisinde Hasan Sabbah’ın uzun yorumlamaları çok güzel. Neden bu şekilde davrandığını ve aslında kendisini kaleye bu sebeple hapsettiğini anlatıyor.

Alamut Kalesi

Efsane falan diyoruz ama tarihte bilinen ilk profesyonel suikastçılar bu adamlar. Eski başbakanımız, şimdinin cumhurbaşkanı ve geleceğin Başkan’ı muhtemel RTE, sürekli bir dönem “Haşhaşi” lerden bahsederdi hatırlarsanız. İşte Haşhaşi dediği Hasan Sabbah’ın özel suikastçileriydi. Bu suikastçiler öyle gözü karaydı ki kurbanlarını genellikle toplum içerisinde gözler önünde öldürür, sloganını atar ve hızla kendini öldürürdü.

Alamut kalesi bir çok kez kuşatılmasına rağmen alınamamıştır. Çünkü çok dik bir dağın üstüne inşa edilmiştir, iyi askerler tarafından korunmaktadır falan. En sonunda Moğallar almıştı sanırım kaleyi. İçindeki tarihi el yazmaları ve kitapları da yakmışlar sığır moğollar.

Bu sebeple çok korkulan bu adamlardan döneminde “afyon kullanmış” yani aklı başında değil denirdi. Haşhaş yani uyuşturucunun elde edildiği bitkiden dolayı “haşhaşiler” dendi. İngilizceye de buradan “Assassin” diye çevrildi yani suikastçi.

Efendim kitap güzel sürükleyici okuyun. Buna benzer bir iki kitap daha bulunmakta bu en ünlüsü işte. Daha sonra bu konuya geri dönerim sanırım. Hadi eyvallah

XVI.y.y. sonu ve XVII.y.y. başı Padişahlara Kısa Bakış

Önceki yazıya buradan

III.Murad (1574-1595) – III.Mehmed (1595-1603) – I. Ahmed (1603-1617)

1) Pek anlatamadık bu kısımları karışık oldu buralar ama bu üç padişahta tarihte siliktir. III. Murad anlattık işte, saraydan çıkmayan bir adamdı. Alemler, karı kız peşinde yaşadı. Devlet idaresi ilk başlarda Sokulluyla ayakta dursa da onun ölümü ile ülke içerisinde zamanla kriz doğdu.

2) III. Mehmed babası kadar olmasada saray adamıydı. Nazik, vehemli ve sakin bir kişiydi. İran ve Celali isyanları dolayısıyla pekçok kez yemekten içmekten kesilirmiş. Yine büyük oğlu 16 yaşındaki şehzade Mahmud’un ölümü {ölümü dediysek oğlu gizlice kendi aleyhine mektuplaşırmış, onu hapse attırıp sonrada annesiyle beraber bazı kişileri boğduruyor ve denize attırıyor} onu çok üzmüştür. Oğlunu öldürdükten 7 ay sonra 38 yaşında da ölüyor

III.Murad

3) 14 yaşında hükümdar olan I.Ahmed, 14 sene hükümdar olduktan sonra 28 yaşında ölmüştür. Çocukken padişah olduğundan bütün hareketleri tesir altındaydı.

4) Gelelim 1600’lerin başından sonra yaşananlara arkadaşlar. II.Selim ile bozulmaya başlayan, III.Murad zamanında çözülen ve hızlanan düzensizliğe. Nelerdi mesela? Vezirlik makamı başarılı, sözü dinlenen kişilerden ziyade, sayıları artırılarak daha çok para ve rüşvet verenin olmaya başladı. Padişahlar ordunun başında sefere gitmemeye, saray içinde yaşamaya başlayarak halktan askerden koptu. Yönetimden, askeriyeye, tımardan, yargıya her şey rüşvetle döner oldu.

5)Bozulan bu sistem Celali isyanlarını da beraberinde getirdi. Candaroğlu Şemsi paşa, III.Murad’a 40 bin altın rüşveti kabul ettirdiği gibi yine bu padişah zamanında rüşvetle vezir ve vali atamaları yapılmaya başlandı. Mesela, Mısır valisi Hadım Hafız Paşa azlonulup, yerine hazineye her yıl 100 bin altın göndermek şartıyla Mir Alem ağa getirildi. Bu şekilde devlette otorite zayıflayınca, uç beylikler de kanunsuz hareket etmeye başladı.

6) Sarayda artık yüksek mevki elde eden devşirmeler, çıkarları doğrultusunda kendi oğullarını, tanıdıklarını yüksek mevkilere getirdiler. Devletin mali durumu Kanuni’nin son senelerinde bozulmaya başlasa da düzeltildi. 1565 yılında bir senelik gelir 183 milyon 88 bin akçe, masraf ise 189 milyon 657 akçe olan bütçedeki açık, Sokullu tarafından kapatıldı. Sonrası ise malum beyler. 100 yıla varmadan askerlerin maaşını bile veremeyen bir buhrana sürükleniyor Osmanlı devleti.

7) Buhranın sebeplerini Celali isyanlarında inceledik zaten. Noktasal bazı tespitler yapıcaz arada bir göresiniz diye. Saray harcamalarına bakalım mesela. Aslında T.C. ninde benzer yapıda incelenmesi gerekir ama yeri değil. Kanuni zamanında saray için bir yıllık masraf olarak 48 yük yani 5 milyon akçe harcanmıştır. II.Selim zamanında 63 yük (7 milyon akçe), III.Murad zamnında 200 yük (21 milyon akçe) masraf yapılmıştır.

8) Bu yazdıklarımda ülkemizin onda borcu varken “Elbette saray yapılacak, gelecek nesillere kalacak tabiii” diyen arkadaşlara gelsin.

Bu yazıyı okuduktan sonra tekrar okuyun. Osmanlı devletinin neden çöküşe sürüklendiğinin başlangıçlarıdır. Yetenekli ve başaralı olanın değil kendi yandaşının adamının idareye girmesi, rüşvetle dürüst çalışanın azledilerek yıllık rüşvetle vali olunmasının ilk notlarıdır. Osmanlı dönemindeki başarılarımız ile gurur duyduğum kadar, yapılan bu yolsuzluk ve hareketlere de aynı oranda küfür ediyorum. Çünkü günü kurtardığını zanneden ve müslüman olduğunu söyleyen insanların makam mevki peşinde rüşvetler kovalaması, insanların hakkını yemesi devleti soymasının açıklaması nedir? Nefis midir? Bilerek kendine yalan söyleyen ve hırsızlığına devam eden kişi başkasının hırsızlığını görüp ses çıkartmayan kişi niçin dindar olarak yaşadığını zannediyor?

Kuranda çok geçer “münafık” olarak adlandırılır. “Müslüman görünen ama aslında olmayan insan” demektir. Dikkat edin bu kişilere iyice inceleyin. Allah’a inanır hatta ayetler hadislerden bahseder. Ahlaktan, aileden bahseder bu kişiler. Cehennemden bahsederler arada ama fazla üzerinde durmazlar. Her inanan korkar elbette cehennemden. Ama bunların korkusu farklıdır. Nasıl olduklarını bildikleri için çok korkarlar ve cehenneme gideceklerini bilirler. Lakin vazgeçemezler. Yolsuzluğa, hırsızlığa, kötülüğe veya hak yemeye.

Dindar bir çevrede yaşıyorum dindar bir yaşantım olmasa da. En büyük yanlışları görünen haram ve günah ekseninde kişileri değerlendirip ona göre kendilerini rahatlatıyorlar. Yani kalpleri mutlaka korkuyla dolu olmalı bazılarının ben öyle düşünüyorum. Adamını bulursan zenginleşiyorsan mesela bunu fazla kafaya takmıyorlar. Fakat içki içiyorsan cumaya gidiyorsan öbür adamdan daha değersizleşiyorsun milletin gözünde.

Kişinin münafık olup olmadığını biz belirleyemeyiz ki bunlar benim kendi kişisel fikirlerim zaten. Ben kuranda ayetler dolusu bahsedilen bu olayın yani münafıklığın epey olduğunu düşünüyorum. Çünkü benim kriterim kalp genellikle şekil değil. Yine bu kişiler kendilerini rahatlatmak için yoksullara yardım etmekte, sadaka vermekte, çocuk okutmaktalar veya iş vermekteler çalışanlarına. Bunların öbür dünya terazisinde hangi ağırlıklarda olacağını bilemiyoruz fakat bildiğimiz bir şey var. Tarih boyunca devlet yönetiminde bir çok münafık şahsın olduğu görülmekte elbette bana göre. Çünkü bilerek kendi çıkarı doğrultusunda masum bir insanın yok edilmesine sesini çıkartan adam nefsine hakim olamadığından değil münafık olduğundan bunu yapmıştır. Allah korkusu sadece cehennemden yanacağını bilmenin korkusundan öteye gitmemiş, yaptığının kendi çıkar çevrelerinde kalacağını düşünerek “herkes böyle yapıyor bende yapıyorum” diyerek kendi kötülüklerine karşı bahane üretmişlerdir.

Madem o kadar bahsettik birde ayet yazayım bari, yalnız ben google’dan rastgele atmıyorum farklı var 🙂

“Sizden önceki (münafıklar ve kafirler) gibi. Onlar sizden kuvvet bakımından daha güçlü, mal ve çocuklar bakımından daha çoktular. Onlar kendi paylarıyla yararlanmaya baktılar; siz de, sizden öncekilerin kendi paylarıyla yararlanmaya kalkışmaları gibi, kendi paylarınızla yararlanmaya baktınız ve siz de (dünyaya ve zevke) dalanlar gibi daldınız. İşte onların dünyada ahirette bütün yapıp-ettikleri (amelleri) boşa çıkmıştır ve işte onlar kayba uğrayanlardır. (Tevbe Suresi, 69)”

Sonraki yazıya buradan

Uzaktan Seviyorum Seni

uzaktan seviyorum seni
kokunu alamadan,
boynuna sarılamadan
yüzüne dokunamadan
sadece seviyorum
öyle uzaktan seviyorum seni
elini tutmadan
yüreğine dokunmadan
gözlerinde dalıp dalıp gitmeden
şu üç günlük sevdalara inat
serserice değil adam gibi seviyorum
öyle uzaktan seviyorum seni
yanaklarına sızan iki damla yaşını silmeden
en çılgın kahkahalarına ortak olmadan
en sevdiğin şarkıyı beraber mırıldanmadan
öyle uzaktan seviyorum seni
kırmadan
dökmeden
parçalamadan
üzmeden
ağlatmadan uzaktan seviyorum
öyle uzaktan seviyorum seni;
sana söylemek istediğim her kelimeyi
dilimde parçalayarak seviyorum
damla damla dökülürken kelimelerim
masum beyaz bir kağıtta seviyorum

Cemal Süreyya

Luther

Duruşma sırasında yargıçlara seslendi;
“Milleti cehennemle korkutup, cenneti para karşılığı satıyorsunuz.
Sıkıysa cehennemi satsanız ya?”

Yargıçlardan biri “Cehennemi kim alır ki?”
Martin Luther “ben alıyorum, neyse parası vereyim”
Bedava verdiler!

Martin kapının önüne çıktı
duruşma sonucunu merak eden binlerce kişiye
“Cehennemi satın aldım, benimdir.
Bundan sonra oraya kimseyi almayacağım, korkmayın” .

Cehennem korkusu ve kilise baskısından kurtulan halk,
Özgür beyinlere sahip oldu

Martin Luther

Yalnız Gezenin Düşleri

wpid-20150305_174504.jpg

Rosseau artık nasıl okunuyorsa değişik bir adam. Cidden değişik bir bakış açısı ve düşünce yapısı var. 1700-1800 yılları arasında yaşayıp 1789 fransız devrimini göremeden ölmüş. Ölmüş ama düşünce ve fikirleri aydınlanma hareketine önayak olmuş. Bu kitabı daha çok kendi iç dünyasına yolculuk yapmasıyla ilgili. Artık yaşlanmış ve birazda fikirlerinden dolayı çok saldırıya uğradığından paranoyaklaşmış sanırım.

İlk denemesinde “doğal düzen” içindeki insanların topluluk olarak değil de yalnız yaşayan varlıklar olduğunu, ama mutlu, sağlıklı ve özgür olduklarım ileri sürmüştür. İnsanı kötüleştiren, topluluk olarak yaşamak zo­runda kalmasıydı. Komşuluk ilişkisi, insanın kendi durumunu başkalarınınkiyle karşılaştırmasına, bu da haset ve kıskançlığın, rekabetin ve zengin olma hırsının doğmasına yol açıyordu. Yozlaşmanın ikin­ci adımı olan mülkiyet, eşitsizliği daha da ileri götürüyordu.

Gelişmekte olan burjuva sınıfının, gerçekte halkın taleplerini karşılayamayacağını söylüyordu (dediği çıkmıştır). Bilimsel ilerleme ve zenginleşme ile halk tabakalarındaki eşitsizliğin azalmayıp tam tersine daha artacağını dile getirmişti. Yani gelişme ile beraber toplum daha çok kazanmak ve daha iyi bir mevkide olmak için mücadele edecek, kavga edecek, hırslanacak ve sonunda belki daha medeni bir toplum ama çok daha mutsuz bir toplum olacaktı.

Bu sebeple Rosseau bilimsel gelişime ve ilerlemeye karşıydı. “Seçebilseydim cahilliğin mutluluğu seçerdim” demiştir. İlginç tabi doğru söylediği yerler var ve elbette, düşünür yani. Bu kitabından önce savunduğu fikirler sebebiyle çok fazla tepki almış ve onlarla mücadelesinden sonra artık yorulmuş inzivaya çekilmiştir. İçine kapanarak mutluluğu aramayı seçmiş ve kitapta zaten yaptığı beyin fırtınalarını anlatmakta.

Jean Jacques Rousseau

Yani zamanınız az ise bunu okuyacağınıza eski kitaplarını okumanızı tavsiye ederim. Gerçi bu adamlar filozof olduğundan “neden okuyoruz?” demeyin. Her şey bir ilhamdır hayata bakış açısıdır. Okuduğunuz cümleler belki sizi değiştirir. Söylediği toplumsal hırsın ve kavganın uygar toplumlarda nasıl mutsuzluğa gittiğini görüyoruz. İş yerinde, okulda veya sporda amaçtan uzak rakibiyle sürekli mücadele eden ve kazanmanın başarı olarak görüldüğü bir toplum dünyası insana sadece “mutsuzluk” verecektir.

Bir iki cümle ile hoşçakal diyelim Rosseau’ya. Hayatın nasıl yaşanması gerektiği ile ilgili güzel sözler;

 “Gençlik, bilgeliği öğrenme, yaşlılık da uygula­ma zamanıdır. İtiraf ederim ki. tecrübe daima bir şey öğretir; fakat sadece bundan sonra ya­şayacağımız zamana faydası vardır. Ölme za­manı gelince, nasıl yaşamak gerektiğini anla­manın ne değeri var? Kaderim ve kaderimi belirleyen insanların tutkuları üzerine hem bu kadar geç hem de acı içinde edinilmiş bilgiler ne işe yarar?

Sahipsiz

Yürürsün ya bazen yollarda

Gidersin adımlarla

Her yerdesin öyle hissedersin

Hem her yerde hemde hiç bir yer…

 

Sahile bakarsın ya hani

Ufuk çizgisine

Her yer denizdir bir an

Hem her yer deniz hemde hiç bir yer…

 

Berabersin ya bazen arkadaşlarınla

Konuşursun dinlersin

Her yerde dostların yanı başında

Hem her yer dost hemde hiç bir yer..

 

Kaçarsın ya kırlara dağlara

Çiçekler gökyüzü

Her yer rengarenktir

Hem her yer renk hem hiç bir yer..

 

Ve hissedersin ya bazen içinde

Dolu yüreğinle

Her yer senindir

Son seneler geçer anlarsın

Aslında hiç bir yere sahip olmadığını..

 

Bir Garip Şekeroğlan