Sorumlu Olmak – Uğur Mumcu Anısına

Sorumlu Olmak

Demokratik toplumlarda bir kişiye yapılan haksızlık bütün topluma karşı yapılmış sayılır. Bu bilinç yerleştirilmedikçe, haksızlıkların ve adaletsizliklerin önüne geçmeye olanak bulunamaz.

– Bana dokunmayan yılan bin yaşasın… felsefesi, toplumun bütün bireylerini sarar ve birçok insan:

– Adam sen de… bencilliği ve bireyciliği ile yetişir. Herkes kendi küçük dünyasının kabuklarında, sessiz sedasız yaşamayı hüner sayar.

– Sen mi kurtaracaksın? gibi sorularla kavgadan gürültüden uzak tutulmak, günlük yaşantının mutluluk zırhlarıyla sarılıp sarmalanmak hiçbir yasanın suç saymadığı ve bir çok insanın da küçük görmediği bir yaşam biçimi olarak belirir.

– Beni düşünmüyorsan, çocuklarını da mı düşünmüyorsun? gibi duygusal tepkilerin göz dağlarıyla sıkıştırılmış sorumluluk duygularının sınırladığı insanlar, yaşamlarında bir başka mutsuzluğun gölgeleri ile boğuşup dururlar öylece.

Düşündüklerini bir kez bile yüksek sesle söyleyememiş, öfkesini karşısındakinin yüzüne hiç haykırmamış bir insanın bilinç ve duygu dünyasında doğan girdaplar belki de sabah akşam boğmuştur kişiliğini.

Kendi kişiliğinin katili olmak da güç iştir basbayağı. Susmak.. susmak… hep susmak. Konuşmamak, konuşmamak… Üstlenilen görev budur bütün yaşam boyunca. İnsanları saran küçük çemberler büyüye büyüye demokrasinin boynuna bir halka gibi geçer. Suskunluk kural, konuşmak ve eleştirmek de kural dışı olur bir süre sonra.

Bir kişiye yapılan haksızlığı her insan yüreğinde ve bilincinde duymalıdır bütün ağırlığınca. Bu sorumluluk bilinci kurulmamışsa her yeni haksızlık bir “kader” gibi benimsenir bütün toplumda. Oysa ne yoksulluk ne de haksızlık “kader” değildir. Yoksulluğun ve haksızlığın nedenleri vardır. Bunları birer birer saptayıp toplumun önünde haykırmak gerekiyor.

Toplumdaki her insandan beklenen bu da değildir aslına bakarsınız. Herkes, kendi görevinin sınırları içinde dirençli olabilse bir ölçüde kolaylaşır işler.

Yargıçsınız; önünüzdeki sanığın suçsuz olduğunu biliyorsunuz. Fakat emir almışsınız. Mahkum edersiniz bile bile.

Doktorsunuz; önünüze işkence evlerinden getirilen bir hasta çıkardılar. Verilen emirlere uyar, sahte raporlar düzenlersiniz.

Memursunuz, amirsiniz; bir altınızdaki memurun sicilini bozmak için verilen emirleri körü körüne yerine getirirsiniz. Belki sivilsiniz. Terfi bekliyorsunuzdur. Belki de albaysınız, generallik sırasındasınız. Hemen bozarsınız sicilleri. Başkalarının mutsuzluğu üzerine kendi mutluluğunuzu kurmak istersiniz.

Kimler gelir, kimler geçer böylece…

Aynı çark insanları öğütür. Dönme dolap gibidir yaşam. Bakarsınız yüksektesiniz, bir bakmışsınız inmişsinizdir o yüksek yerlerden. Geriye sadece insanın kişiliği ve onuru kalmıştır. Bu onuru, daha yükseklere sıçrayabilmek için bir “pey akçesi” olarak sürenler, önünde sonunda bir insanlık yıkıntısı, bir “enkaz” olarak kalırlar belleklerde.

Yirminci yüzyılda uygarca direnişin adıdır “medeni cesaret.” Bu konuda çok zengin değil toplumumuz. Bir kaplumbağa gibi yaşamayı, bir “sürüngen” gibi beslenmeyi, bir “yılan” gibi yükseklere tırmanmayı hüner saymışız yıllarca. Sorumluluk pınarlarından, bilinç çeşmelerinden gürül gürül akan kişilikleri, köhneleşmiş yasaların kıskacı altında yaşatmayı tek çıkar yol bilmişiz yıllarca.

Karanlıklarla beslenen korkuları, bir tel örgü, bir dikenli tel gibi sarmışız dört bir yanımıza. Yüreksizliğin özrünü bir parça da kendi küçücük dünyalarımızın mutluluğuna sığınarak gidermek istemişiz.

Bir kişiye yapılan haksızlık, bütün topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Bu bilinci paylaşmak ve bu sorumluluğu yerleştirmek zorundayız. Uygarca paylaşılan sorumluluk bilinci, özgürlüğün de, demokrasinin de tek güvencesidir. Bu güvence sağlanmadıkça, demokrasinin temeline bir tek taş bile konmuş olamaz.

Unutmayalım ki “cesur bir kez, korkak bin kez ölür.” Önemli olan, insanın böyle bir toplumda bir “mezar taşı” gibi suskunluk simgesi olmamasıdır.

Yeni Ortam, 9 Aralık 1974

Lockheed Skandalı

Bizim bakanların “cari açığı kapatıyor birde adama iftira atıyorlar yahu” veya “gerekirse önüne yatarım kurban olurum” deyip plaketler verdiği, A Haberlerde ulusa seslendirilen ünlü 17 Aralık rüşvet operasyonlarında bakanlara gönderdiği ayakkabı kutularıyla gündeme gelen Rıza Zarrab 21 Mart 2016 tarihinde ABD topraklarında tutuklandı.

Rıza Zarrab hakkında ABD savcılığına göre ABD’yi dolandırmaktan beş yıl, ABD’nin İran yaptırımlarını ihlal etmekten 20 yıl, bankacılık sahtekarlığından 30 yıl ve kara para aklamaktan 20 yıl olmak üzere toplam 75’er yıl hapis cezası istenmiş durumdadır. Haliyle vatana ihanetten yargılanan Zarrab tutuklanmıştır.

Zarrab olayı vereceği ifadeler ile çok daha farklı noktalara uzanacak olup şimdilik onu bırakıp biraz yakın tarihimize doğru yol alalım. Hani “balık hafızalı” diyoruz ya yada “tarihinden ders çıkartmayan devletler yok olur” diye. Kısaca size Lockheed yolsuzluk davasından bahsedelim.

s-l1000.jpg

Nedir bu Lockheed skandalı diyorsunuz. Lockheed uçak üreten ve satan büyük bir şirket. ABD dahil yurt dışına uçak satışları yapıyor. 1976 yılında Lockheed şirketi yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ile yakalanıyor. Lockheed şirketi bakıyor ki iş baya geniş kapsamlı mecburen suçlamaları kabul ediyor. ABD mahkemelerinde “Şu ülkede, şu iş için, şu kişiye, şu kadar parayı, şurada teslim ettik” diyor. Yani “var mıydı aldı mıydı” falan diye bir şey yok. Adamlar suçunu isim ve adres vererek ile itiraf ediyorlar.

Uçak alımlarında ikinci el malların uçaklarda kullanılması, satılan uçakların gereğinden fazla fiyatla satışı vb. konularda değişik ülkelerdeki rüşvet ağları ortaya saçılıyor. Hollanda, Batı Almanya, İtalya, Suudi Arabistan ve “rüşvet yok” diye çok övünen Japonya’nın bile genel anlamda bakan, başbakan, asker ve vekiller aracılığıyla rüşvet aldığı ispatlanıyor.

İddiaları mecburen kabul eden bu kişiler ülkelerinde vatana ihanet ve yolsuzluk suçlamaları ile yargılanıp hapse atılıyorlar. Peki bize 1974-75 arasında satılan 40 adet askeri uçakta yapılan yolsuzluk dosyaları ile ilgili ne yapılıyor?

ABD’de bu şirketin yolsuzlukları ortaya çıkınca muhatap ülkeler yargı dosyalarını ABD adalet bakanlığından talep ederek hemen savcılarına teslim edip gerek rüşvet mekanizmasını çökertiyorlar. Türkiye ise sayın çok muhterem Süleyman Demirel önderliğinde uzun bir müddet sesini çıkartmıyor. Başta Uğur Mumcu olmak üzere bazı gazeteciler çok sıkıştırınca belgeler lütfen talep diliyor.

Ama ABD adalet bakanlığı belgeleri göndermiyor. Diyor ki “Sizin adalet sisteminiz bağımsız değil. Gönderdiğimiz belgeleri direk olarak savcıya intikal ettireceğinize dair bize söz verin”. Süleyman Demirel ıkınıyor sıkınıyor sonunda “tamam” diyor. Belgeler bize ulaşıyor ve savcılığa değil doğru başbakanlık binasına gidiyor.

Süleyman Demirel’e soruyorlar; “Sayın başbakan siz ABD’ye söz verdiniz. Savcılığa değil başbakanlığa getirdiniz bu belgeleri bu nasıl iş?” diye. Demirel’de “Bu olay devlet sırrıdır. Binaenaleyh gereken yapılacaktır” deyip kestirip atıyor.

riza-sarraf-fatura-671.jpg

Tahmin edeceğiniz üzere belgeleri 15-20 gün inceledikten sonra savcılığa gönderen Çoban Sülo ve milliyetçi cephe hükümeti bu yolsuzluğu örtüyor. İşte bildiğimiz geyik muhabbetleri mecliste karmaşalar “vay biz almadık CEHAPE zamanında alındı bu uçaklar” veya “arkadaşlar konumuz bu değil konumuz Ayasofya’nın cami yapılmasıdır lütfen” diyenler (ciddiyim bir yasa teklifi var o sırada) ile geçen aylar.

Sonraki iç karışıklık ile beraber bütün dünyada Lockheed yolsuzluğuna bulaşmışlar tutuklanırken bizim ülkemizde ki rüşvetçiler ne yazık ki tutuklanmıyor ve davanın üstü örtülüyor. Üstüne gidene “yahu her yerde insanlar ölüyor zaman birlik beraberlik zamanı” diyerek vatan haini damgasını yapıştırıveriyorlar. Tıpkı Almanya tarihinin en büyük dolandırılıcılık olayı olan Deniz Feneri davası gibi. Tıpkı “bize kumpas kurdular paraları polis koymuş” deyip sonra aklanarak paralarının faizini geri alan AKP hükümeti gibi.

1976 yılından günümüze gelelim. Yine ABD’de rüşvet ve para aklama suçundan tutuklanan sözde bir iş adamı var. Rıza Zarrab hayatı boyunca çıkamayacak şekilde orada yargılanacaktır. Fakat eğer ülkelerde yürüttüğü rüşvet ağlarını tek tek açıklar ise korumalı serbestlikle çıkabilir. ABD bunları iyi kullanan ve değerlendiren ülkelerden bir tanesidir. (muhtemelen bunu bilerek gittiğini düşünüyorum)

Önümüzdeki süreçte bakalım Rıza Zarrab’ın ülkemizde yürüttüğü rüşvet ağlarına takılan bakan, vekil ve askerlerin kimler olduğu ortaya çıkacak mı?

Ve bakalım ülkemiz yine bunlarla uğraşmak yerine Ayasofya’yı cami mi yaptırmaya çalışacak? Hep beraber göreceğiz.

Yeni Bir Plan

Bildiğiniz üzere ana tema olarak Uğur MUMCU’nun yazılarından esinlenerek kurduğum bloğuma zaman ve fırsat yokluğundan ara vermek zorunda kalmıştım. Kitaplarımın çoğu özetli ve notlar halinde kenarda bekliyor ne yazık ki. Bunları tekrar buraya yazmak, geçmişte yayınlanan bir yazının tekrarını anlatmak ve ne demek istediği üzerine fikir yürütüp önümüze ışık tutmak gerçekten kolay değil. Napalım bizde modaya uyarak belirttiğimiz yazıları artık yazmadan, fotosunu çekerek buraya koymayı düşünüyorum. Baya var yayınlanacak ve son kitaptan başlayarak en azından bir kısma kadar belki bir iki yazı paylaşabilirim. Çokta devam etmeyeceğim, çünkü 80 sonrasında Mumcu dava dosyalarını papa suikasti ve mafya bağlantısı ile ilerde tehlike olarak gördüğü siyasal islam üzerine yoğunlaştırıyor.

Hazır yolsuzluklar havada uçuşurken ve hükümetimiz “yok böyle bir şey” derken sizi 1980’lerin siyasi yolsuzluklarına götürelim. O zamanlarda başbakan demirel ve çevresinin yolsuzları nasıl yalanladığını, yargıya yaptığı baskıyı, açık açık kredi alındığını ama yolsuzluk yapmadığını açıkladığını göreceğiz.

Fakat burada dikkat edilmesi gereken nokta seçimleri kazanıp kazanmadıkları olmalı. O kadar rüşvete, baskıya, hırsızlığa karşın seçimi kazanmayı başaran Demirel’in yorumlarına şaşırmamak elde değil. Ama tarihten ders almaz iseniz, birisi gelir birisi gider işte böyle. Geçmişte Demirelin yaptıklarına küfür edenlere seslenmek gerek; peki kim verdi kardeşim bu adama oy?

Şimdi kim veriyorsa işte onlar verdi sanırım. Ve işte bunları 1980 karmaşasında dile getiren, mahkemeleri ve delilleri avukatlık bilgisiyle yorumlayan, korkmadan peşinden giden Uğur MUMCU 22 yıl evvel bugün öldürüldü.

Suçlularının yakalanamadığı (gerçi bir insanın döverek öldürülmesine sebep olanları yakaladıkta ne oldu?) ülkemiz yine geçmişine bakmadan geleceğin Almanya’sı olacağını zannediyor.

Neyse bunun dışında artık ayrıntıya boğmadan fazla kitap yorumlarına devam edeceğiz. Haydi selametle..

Dünyanın Binbir Hali

Ara verdiğimiz yazılara konu çok olsa da yazamaya hevesim olmayınca yürümüyor burası söylemiştim. Birde anlat anlat aynı arkadaşım 🙂

Yakın zaman içinde CNN Türk kanalı Emin ÇAPA sunumunda Dünyanın Binbir Hali isimli bir programa başladı. Zamanınız olduğunda en baştan izleyebileceğiniz bölümleri ciddi anlamada kaliteli. Tabii CNN nasıl böyle bir olaya el atmıştır ve program ne kadar devam eder bilemiyorum ama yani gittiği yere kadar izlenmesi lazım. Emin bey artık İzmit’li olduğundan sanırım adabazarın hafif esintilerine ve cesaretine sahip olarak yapıyor programlarını. Kendisine buradan hem teşekkür ediyorum hemde çalışmalarına devam etmesini diliyorum.

Programın konusu çok önemli tabii. Türkiye gündeminde konuşulan maddelerin yerine dünya gündeminden veya kendi yaptığı bilimsel bir araştırmadan yararlanarak bir içerik oluşturulmakta. Oluşturulan bu içerik genellikle istatistik veriler ile desteklenerek grafiksel veya yüzde metotlarıyla sunumu yapılmakta. Programın diğer özelliği de diğer dünya ülkelerinde konuşulan önemli gündem maddelerini de bazen anlatması. Genelde bunlar bilimsel bir araştırma veya proje şeklinde. Yani özetlersek eğer bilim teknik falan okuyorsanız eskiden ilk sayfalarında böyle küçük küçük yapılan araştırmalardan bahsedilirdi. Kah arkeoloji kah tıp veya kuantum olsun.. İşte böyle bir tat var yani.

Ayrı olarak programlarında Türkiye’nin diğer ülkeler ile değişik kıyaslamaları ve eleştirileri de yapılmakta ki zaten hükümet için sıkıntı yaratacak tarafı belkide budur. Gerçi eğitim ve ülkemizdeki düzeyinin kıyaslanması ile ilki programını arkadaşlarımız ile izlerken anlattığının pek anlaşılamadığını da söylemek zorundayım. Hani anlattığınız karşınızdakinin anladığı kadardıra geldi olay. Emin bey ülkemizin “imam hatipler mi yoksa genel liseler mi olmalı?” geyiğinin dışına sıyrılıp aslında eğitimde sorunun temelde başörtüsünde değil komple bir kalite bozukluğunda olduğunu anlatmak istemiş ama yani anlayana hacı…

Sonda yazmayayım bari eleştirilecek yönü bu belkide programın. Birde başta ülkemizin gündem maddeleri işleniyor gere yok hiç işlemeye zaten saçma sapan şeyler. Yani hani bir yazı yazmıştım ya ben Uğur MUMCU ile ilgili geçmişte onlarıda okuyun arada özenle buldum derledim neyse.. Uğur bey bir gün tiyatroya gitmiş seyretmeye. İşte emekçi çalışanların sömürüsü ile ilgili bir oyunmuş. Oyun bitmiş şak şak alkışlar falan. Alkışlayanlara ve oynayanlara bakınca bir şey fark etmiş MUMCU. Oyunun amacı nedir? Sermaye ile emeğin sömürüsünün altımı. Peki kime anlatımı arkadaş demiş? Oynayanlar tiyatrocu oyuncu insanlar. Zaten entellektüel kişiler. Peki seyredip alkışlayanlar kim? Gazeteci, doktor, mühendis, avukat… Peki kime neyin gösterisi yapılmakta demiş! Daha doğrusu anlatılanların ulaşması gereken insanların belli bir eğitimde olması lazım. Adam kitap okumuyor ise, gazetede yazıları takip etmiyor ise veya tiyatroya gitmiyor ise bu köle düzeni nasıl anlatılabilir bu insanlara?

Tabi biraz geniş perspektiften bakmış olaya ama bu programlarda da böyle sanki. Hükümetin açıkladığı “Türkiye 2023 yılında dünyanın en büyük 10 ekonomisinden bir tanesi olacak!” lafının nasıl büyük bir balon olduğunu istatistiki veriler ile açıklamış mesela Emin bey. Açıklamışta kime açıklamış? İzleyenler anlamışlar mı ben pek emin değilim. Hele ki aralarda böyle “Hong Kong meydanlarında göstericiler daha çok demokrasi için gösteri yapınca polis sert müdahele etti. Sonra buna tepkiler olunca sert müdahele edenler görevden atılmış yaa..” falan deyince birileri “demek böyleymiş” deyip aydınlanır mı? ampul gibi… ne diyelim inşallah maşallah. Kendimiz çalıp kendimiz oynuyoruz sanki. Gelişmiş ülkelerde (ekonomik gelişmiş olanlarda değil) iş kazalarında maden kazasında 18 kişi öldükten sonra ÇSGB çıkıp “maden kapatacağız deyince 50 kişi devreye giriyor” derse yer yerinden oynar. Bizde bunu anlama kapasitesi ne yazık ki yok Emin bey. Yani demek istediğim grafikler falan çok güzel ama anlamazlar belki daha sade ne bileyim işte.

Konumuz çok dağıldı. Yine bu programdan esinlenerek nasıl kızdım bizim millete yine. Hani “kağıt üzerinde” ve “yalancı” bir hayat yaşıyoruz ülkemizde. Eskisi gibi de değil. Yurt dışlarında tanıdıklarımız var, internet var falan yemiyor kimse en azından üniversite okuyan ve araştıran kesim yanlış olmasın. Üniversite okuyup mal gibi her söylenene kafa sallayanlar değil. Nasıl yalancıyız? Daha önce dinsel olarak yazmıştım bir ara. Hani lafa geldiğinde bizim dinimiz ise konu vay efendim vaydır. “En hoşgörülü din bizim dinimizdir” veya “efendim en temiz din bizim dindir” hani duymuşsunuzdur ya her yerde işte kültürümüz içinde aynı şeyler söylenir “biz çok misafirperveriz” falan “hoşgörü, saygı, sevgi” üçgenleri oluşur. Yakın arkadaşınız gelir “olm bu yabancılarda aile diye bir şey yok. 18 yaşına gelince evden gidiyorlar. Hem ne yaptıkları belli değil sevişiyorlarmış, içki sigara uyuşturucu allahtan bu ülkedeyiz ha” falan anlatır böyle. Mesela almanlar pistir. Kalabalıkta “port” diye osururlar ve evet tuvaletlerinde taharet musluğu yoktur!!! Yani bunlar temizliği de bilmezler.

Tabi bunların büyük çoğunluğu yalan olmak ile birlikte ya kültürel veya dinsel farklılıktır yada bizim aşağılık kompleksimizden kaynaklanmaktadır. Mesela misafirperverliğimiz bizim aşağılık kompleksimizden ileri gelir. Yabancı gelince böyle domalmaya hazır beklememiz incelenecek bir hadisedir. Öyle misafirperverlik falan yoktur ya. Anadolu köylerinden bazılarında vardır onlarda yok oldu gitti. Dinimiz belki tasavvufi olarak yorumlanır ise hoşgörülüdür denilebilir. Ama gerçek anlamda tam anlamıyla merkezi mezhepçi ve hoşgörüden yoksun olarak yaşanmaktadır. Farklı mezhepten ve kültürden olanlar kalabalık olmadıkları yerlerde saklanmaktadır. Aile ortamı ise yabancı kültürünün farklılığından kaynaklanmaktadır. İçki, uyuşturucu ve küçük yaşlarda cinsel hayat övünülecek şeyler elbette değildir ama adamlar zaten bunlar ile mücadele etmektedirler. Sen başkasının zaten mücadele ettiği şeylere laf sokacağına kendi ülkende yapılan çocuk evliliklerini, kadın cinayetlerini engellemeye çalış. Adam hala “çok eşli evlilik neden olmasın?” diye düşünüyor ve kadına tv sehpası muamelesi yapıyor kendi ülkesinde ondan sonra “yok aile yapısı bozuk”. Ulan yalancı pezevenk asıl sende bozuk! Gt kadar ev için kardeş kardeşe küsüyor, arsa paylaşımında oğlu babasını bıçaklıyor, ensest ilişkide dünya liderleri arasındayız ondan sonra “aile yapısı bizde sağlam” heaa sağlam. Din bezirganlarının yaptıklarını görüyoruz işte etrafta ki fırsatını bulsa millet onlarda yapacak belli.

Peki temizlik ona demeli? Allah’tan müslüman gibi yaşayanlar abdest falan alıyorlar da arada temizlik oradan yürüyor biraz. Ne giyim ne koku bir şey yok. Çevreye yediği şeyin poşetini atıyorlar, yere tükürüyorlar, parka işiyorlar… Geçen sahile gittim taşlarda oturayım gölü seyredeyim diye pislikten midem bulandı. Arkadaşım doğum gününü kutlamış pastayla, yanında kola içilmiş plastik kaşıklar tabaklar. Yandan çekirdek kabukları ve öyle atılmış poşetlerle beraber gitmişler. Şimdi ben senin doğduğun günü …… Sonra adamların temizliği bizden aldığı yalandır. Daha doğrusu tarihseldir. Medeni bir ülke isen bilim adamın ilim adamın var ise zaten bir şekilde uyarılırsın temizlikte. Geçmiş orta çağ zamanını diyorsan evet bizden temizlik namına bir şeyler öğrenilmiştir ama bu sadece kültürel alışveriştir! O zaman medeniyetin merkezi Yunanlılardan mı öğrendik her şeyi biz? Sçtığınız ve “taharet musluğu yok olm” dediğiniz o tuvaleti kim bulmuş? Neyse ya boş verin şimdi konuşsam yol olur.

İşte bu konu ile ilgili bir programı vardı Emin beyin. Yaşanılabilir ülke ile ilgili. İşte istatistiksel araştırma neticesinde ülkeleri ve şehirleri değişik kriterlere göre sıralıyor. Çevre, Konut, Yönetime Katılma vs. değişik şartlarda sıralamış. Sıralamayı programı izlerseniz görürsünüz zaten OECD araştırmasından almış. Yani büyük ekonomiye sahip ülkeler bazında yapılıyor falan.

İşte arada da insanlara soruyor nerede yaşamak istersiniz? Yani sizi bıraksak nerede yaşarsınız. Daha doğrusu Emin bey soramamış doğru soruları da peşinden. Soruyorlar “seçme şansınız olsa nerede yaşarsınız?”. Soru basit yani. Değişik yörelerden elemanlar cevaplıyor genelde hepsi aynı “Kanada’da yaşarım sağlık yönünden güzel ve özgür bir ülke” diğeri “İsveç’te yaşarım çünkü yolsuzluk yok” beriki “ben avustralyada yaşarım veya Fransa’da üniversite bedava ve seçilebiliyor” diyor.

Şimdi sorsak vatanımız nasıl falan memnuniyetiniz nedir diye. Hani mutluluk istatistikleri falanda var. Arkadaş herkes mutsuz ülkede. Topluyoruz çıkarıyoruz bunları. Sorunca “en güzel kültür bizde, Allah’tan müslümanız ve iyi ki Türküz” ama bunları sormadan “nerede yaşarsınız izin verilirse” diye soruncada o gavur, o aile içinde düzeni olmayan uyuşturucu bağımlısı, içkici seks düşkünü, pis ve aşağılık toplumun göbeğine gitmekten de hiç çekinmiyoruz ama. Bunun iki açıklaması olabilir; İlki bahsettiğim aşağılık kompleksimizden dolayı çok iyi bir yer zannediyoruz buraları (haklılık payı da var hani). İkincisi ve bence ağır basan bildiğin göz göre göre yalan söylüyoruz kendimize ve çevremize.

Ya mesele parti mesele değil burada. Cidden sanırım psikolojik bir durum. Olmayan şeylere karşı geliştirdiğimiz bir savunma mekanizması sanki. “olm adamlarda taharet musluğu yokmuş yaa” deyip 0n gün banyo yapmayan adamları görünce inandım buna. Söylenilenin tam tersi bizden var hemde hepsi. Artı rüşvet, saygısızlık, düşüncesizlik, anti demokratik yapı falan. Yine komik olan ise soruya verilen cevapların hemen hemen hepsi “daha özgür ve demokratik bir ülke olduğu için” gitmek istiyor oralara. Ulan hükümet belli aldığı oy belli işte. Sarayına çıkar yakında demiştim başkanımız bildiğin çıktı ya lan ona şaşırdım ben. Ülkede yaşıyorsak artık şaşırmamak lazım sanırım.

Devamının Devamının Devamı..

Çok partili siyasi döneme geçtiğimizden beri dikkatimizi çeken bir durum var. Genelde sağ kesimce daha çok desteklenen ve elbette sol çevrelerce de dile getirilen bir “biz falancanın devamıyız” cümleleriyle alkışlanan siyasi dünyamızdan bahsediyorum.

Aslında sol grupları bir kenara bırakacağız, çünkü sol dediğimiz siyasi tarihimizde CHP Ve DSP dışında elle tutulur parti olmadığını söyleyebiliriz. Onlarda işte Atatürk başta olmak üzere elbette pek bir şeylerin devamını getiremedikleri görünüyor.

Sağ literatür olarak isimlendirdiğimiz büyük partiler ise bunu daha fazla dile getirip somut bir veri olarak önümüze ısrarla koyuyorlar. Adnan MENDERES’in kurduğu Demokrat Parti temeli olmak üzere peşi sıra gelen ünlü siyasi parti liderlerinin hemen hemen hepsi bu mirastan pay almaya çalışmışlar.

İşlerine geldiği gibi geçmişte kah Menderes’i, Kah Atatürk’ü efendim kah Özal’ı vs. bu şekilde arkalarına alarak destek bulma amacında olmaları elbette ki doğaldır. Normal olmayan ise geçmişte yapılan bu şov ve gösterilerin hala devam etmesi ve halkımızın sürekli bunlar ile uyutulmasıdır.

İlk olarak Süleyman DEMİREL ile başladı bu süreç aslında. Kurulan Adalet Partisinin genel başkanı olan Süleyman DEMİREL, sürekli meydanlarda DP ve Menderesin devamı olduklarını dile getirmişti. Peşinden gelen Turgut ÖZAL’da yine çok üstelemese de Menderes’in devamı olduğunu ve son olarakta AKP ve Tayyip ERDOĞAN’da açıkça bir çok yerde  “Menderes’in ve Özal’ın devamıyız” cümlelerini söylediği duyduk.

Dört adamında politik yaşamlarında siyasi gündem yaratmaları, tepkileri, üslubları, yönleri vs. gerçekten de benzer yapıda. Sadece arada Süleyman DEMİREL’in sevilmemesi haricinde (ki onuda sevmeyen AKP hükümetinin bir sonraki benzer bir yapıdaki hükümet tarafından sevileyeceğini hiç sanmıyorum) aynı yapıda partiler. Özellikle Süleyman DEMİREL’in Adalet Partisi ve Tayyip ERDOĞAN’ın AKP partisi birbirlerine kadro ve yapı olarak benziyorlar. Hele ki, bu yakın 70-80 siyasi gündemde sürekli başbakan olan Demirel’in açıklamalarının ve yaptırımlarının benzerliğini görünce şaşıracaksınız.

Fakat konunun bu boyutu bir yana günümüz siyasi yapısında bir fark bulunmakta. 1970-80’lerde komünizm propagandasıyla kandırılan ve bir yazı ile eleştirdiğim MHP teşkilatının ve milliyetçi gençlerinin şimdi aynı hatayı tekrar etmemesi sevindirici bir gelişme. Elbette, geçmişte yapılan yanlışlardan dolayı suçlamak maksadıyla yazmıyorum bunları. Ama bu yanlışı geçmişi analiz ederek görmeleri bana göre çok önemli. Çünkü geleceğimizi bir bütün olarak tekrar şekillendirmek ise amacımız, silah olarak kullanılan ve kandırılan bu vatansever gençlere ihtiyacımız var. Çünkü toplumu bilinçlendirmesi gereken, ülkemizi güzel yarınlara taşınması için bilgi birikimleriyle halkımızı aydınlatması gereken entellektüel insanlar başarısız olmuşlardır. Toplumun alt tabakalarını anlayıp onların sorunlarına çare bulmaktansa onları aşağılamayı, küçük görmeyi tercih etmişler ve işte bu siyasi liderlerin ellerine atıvermişlerdir bu insanları.

Bu olayların gelişimlerini ve olacakları daha 1970’li yıllarda dile getiren aydın yazarlar ise bir şekilde öldürülmüş, susturulmuş, idam edilmiştir ne acı. Ve bir uyarı yazısı koyuyorum buraya, yine MUMCU’dan milliyetçi arkadaşlarıma armağan olsun;

Düşman Çiçek Göndermez

Adalet Partisi kongresinin ilk gününde Demirel

— AP, Demokrat Parti’nin devamıdır... diye basbas bağırıyordu. Salon da alkıştan yıkılıyordu Demirel konuşurken.

Bu sırada salona, üç hilalli bir çelenk girdi. Türkeş’in komandoları hodri meydan bakışlar ve sert adımlarla çelengi Demirel’in konuştuğu kürsüye doğru götürüyorlardı.

Salonu önce bir sessizlik kapladı. Demirel de konuşmasını kesti. Sonra büyük bir alkış tufanı koptu. Türkeş ve komandoları çılgıncasına alkışlanıyordu… Kimler alkışlıyordu?.

Demirel’in

— AP, Demokrat Parti’nin devamıdır… sözünü alkışlayan AP’liler elbet. Kim olacak?

Yani, Demokrat Parti’ye karşı ihtilâl düzenleyen örgütün üyesi ve ihtilâl spikeri Albay Alparslan Türkeş, kendisinin de yıktığı iktidarın devamı olduğunu söyleyen bir partiye çelenk gönderiyor!

Nedir bunun anlamı?

Demirel:

— Çelenk getiren arkadaşların ellerini sıkmak istiyorum, diyerek kürsüden indi ve komandoları yanaklarından öptü,, bir de üstelik. Sadece siyasal nezaket deyip geçebilir miyiz buna?. Hayır… Bu nezaketin temelinde, son siyasal gerçeklerin parmak izlerini de bulmak mümkündür. Gerçek gün ışığı gibi ortadadır artık. Kurulu düzenin ayrıcalıklarını korumak isteyenler türlü gerekçelerle birleşmişler, biri diğerinin destekçisi ya da vurucu kuvveti olmuş.

— İti ite boğduruyorum… diyen bay Demirel komandoları yanaklarından şapur şupur öpmektedir şimdi.

— Kahrolsun masonlar… diyerek AP Genel Merkezi önünde gösteri yapanlar da yine bu komando adı verilen gençler de Demirel’e, sarılmaktadır. Kim kimin neden destekçisi, kim kime neden karşı? Bunları düşünmek gerekmez mi?.

Komando dediklerimiz işçi, köylü kökenli halk çocuklarıdır aslında. Milliyetçilik kavramlarının tutkusuyla koşullandırılmış kendi ailelerini de tutsak eden bu düzenin gönüllü bekçileri yapılmıştır. Yurtseverlik duyguları saptırılmış, ters bilinçle koşullandırılmış çocuklardır bunlar.

— İşte bunlar komünisttir, bunlara karşı savaşacaksın… diye arkadaşlarına düşman edilen, taşla, sopa ile eyleme geçirilen, eğitim kamplarında askere özgü talimden geçirilen halk çocuklarıdır bunlar.

— Sen milliyetçisin, onlar Rus uşağı… gibi değer yargılarının çemberinde başları döndürülmüştür bu çocukların. İzledim kongrede onları… Askerlere yakışır bir düzen içinde girdiler salona. Bakışları keskin, adımları sert. Bir onlara, bir de kürsüdeki Bay Demirel’e baktım. Belki işçi, belki köylü çocuklarıdır çelengi getirenler. Çelengi alan ise bir eski Amerikan firması müteahhidi! Yabancı sermayenin bir numaralı savunucusu! 12 Mart öncesinde, sağcı ve solcu gençlerin kanları sokaklardan akarken; Millî Güvenlik Kurulunda :

— İti ite boğduruyorum… diye övünen ve öldürülen solcu ve sağcı gençlerin mezar taşlarına basa basa, İstanbul’un iş ve sermaye çevrelerine krediler ve türlü çeşitli ayrıcalıklar sağlayan bir eski başbakan! Çelenk kimin çelengi?. Kimin sevincine, kimin mutluluğuna gönderiliyor?. Ve neyin çiçekleri bunlar?

Eğer, komando gençler, bu çelengi kendiliklerinden getirmişlerse, bu çelengi Demirel’in kongresine değil, Demirel döneminde ölen arkadaşlarının mezarlarına götürmeliydiler. Eğer arkadaşlık duyguları varsa… Yok eğer, bu çelenk Albay Türkeş’in buyruğu ile gönderilmişse, o zaman bu çelengi ya 27 Mayıs Devrim Şehitlerinin ya da Türkeş tarafından ihbar edilen Albay Talât Aydemir’in mezarına götürmek gerekirdi. Eğer Türkeş’in vicdanı sızlamazsa…

27 Mayıs ihtilâlinin spikeri “Demokrat Parti’nin devamıyız” diyen Bay Demirel’in partisine çiçek gönderiyor, şimdi… Bu çelenk aslında bir eski ihtilâlcinin vefa duygularının musalla taşına bırakılmıştır.

Yeni Ortam 22 Ekim 1974″

Aydın Dediğin (II)

İlkinin devamındaki yazımız hedefi aydınlar, eğitimciler, okumuş insanlar ve en önemlisi sıradan vatandaşa hitaben dökülüyor sayfamıza. Uğur MUMCU’dan efsanevi bir yazı daha belki bu günleri görerek yazmıştır.

Hazır Murat KARAYILAN basın toplantısıyla halkımıza seslenmişken şunu bir okuyalım bari. Belki olayları birbiriyle tamamlamak lazım. Çünkü dün yaşananlar ciddi anlamda toplumumuza yapılan bir haksızlıktı. Utanç tablosuydu bu konuşmalar, açıklamalar. Ve tek kelime sesini çıkartmıyorsa bu halk ne denilebilir? Adını barış mı zannediyorlar her anlaşmanın? Ne diye savaşıldı o zaman? Neyse moralim bozuk bu sıralar kalemi bırakalım sahibine;

Sorumlu Olmak

Demokratik toplumlarda bir kişiye yapılan haksızlık bütün topluma karşı yapılmış sayılır. Bu bilinç yerleştirilmedikçe, haksızlıkların ve adaletsizliklerin önüne geçmeye olanak bulunamaz.

– Bana dokunmayan yılan bin yaşasın… felsefesi, toplumun bütün bireylerini sarar ve birçok insan:

– Adam sen de… bencilliği ve bireyciliği ile yetişir. Herkes kendi küçük dünyasının kabuklarında, sessiz sedasız yaşamayı hüner sayar.

– Sen mi kurtaracaksın? gibi sorularla kavgadan gürültüden uzak tutulmak, günlük yaşantının mutluluk zırhlarıyla sarılıp sarmalanmak hiçbir yasanın suç saymadığı ve bir çok insanın da küçük görmediği bir yaşam biçimi olarak belirir.

– Beni düşünmüyorsan, çocuklarını da mı düşünmüyorsun? gibi duygusal tepkilerin göz dağlarıyla sıkıştırılmış sorumluluk duygularının sınırladığı insanlar, yaşamlarında bir başka mutsuzluğun gölgeleri ile boğuşup dururlar öylece.

Düşündüklerini bir kez bile yüksek sesle söyleyememiş, öfkesini karşısındakinin yüzüne hiç haykırmamış bir insanın bilinç ve duygu dünyasında doğan girdaplar belki de sabah akşam boğmuştur kişiliğini.

Kendi kişiliğinin katili olmak da güç iştir basbayağı. Susmak.. susmak… hep susmak. Konuşmamak, konuşmamak… Üstlenilen görev budur bütün yaşam boyunca. İnsanları saran küçük çemberler büyüye büyüye demokrasinin boynuna bir halka gibi geçer. Suskunluk kural, konuşmak ve eleştirmek de kural dışı olur bir süre sonra.

Bir kişiye yapılan haksızlığı her insan yüreğinde ve bilincinde duymalıdır bütün ağırlığınca. Bu sorumluluk bilinci kurulmamışsa her yeni haksızlık bir “kader” gibi benimsenir bütün toplumda. Oysa ne yoksulluk ne de haksızlık “kader” değildir. Yoksulluğun ve haksızlığın nedenleri vardır. Bunları birer birer saptayıp toplumun önünde haykırmak gerekiyor.

Toplumdaki her insandan beklenen bu da değildir aslına bakarsınız. Herkes, kendi görevinin sınırları içinde dirençli olabilse bir ölçüde kolaylaşır işler.

Yargıçsınız; önünüzdeki sanığın suçsuz olduğunu biliyorsunuz. Fakat emir almışsınız. Mahkum edersiniz bile bile.

Doktorsunuz; önünüze işkence evlerinden getirilen bir hasta çıkardılar. Verilen emirlere uyar, sahte raporlar düzenlersiniz.

Memursunuz, amirsiniz; bir altınızdaki memurun sicilini bozmak için verilen emirleri körü körüne yerine getirirsiniz. Belki sivilsiniz. Terfi bekliyorsunuzdur. Belki de albaysınız, generallik sırasındasınız. Hemen bozarsınız sicilleri. Başkalarının mutsuzluğu üzerine kendi mutluluğunuzu kurmak istersiniz.

Kimler gelir, kimler geçer böylece…

Aynı çark insanları öğütür. Dönme dolap gibidir yaşam. Bakarsınız yüksektesiniz, bir bakmışsınız inmişsinizdir o yüksek yerlerden. Geriye sadece insanın kişiliği ve onuru kalmıştır. Bu onuru, daha yükseklere sıçrayabilmek için bir “pey akçesi” olarak sürenler, önünde sonunda bir insanlık yıkıntısı, bir “enkaz” olarak kalırlar belleklerde.

Yirminci yüzyılda uygarca direnişin adıdır “medeni cesaret.” Bu konuda çok zengin değil toplumumuz. Bir kaplumbağa gibi yaşamayı, bir “sürüngen” gibi beslenmeyi, bir yılan gibi beslenmeyi, bir “yılan” gibi yükseklere tırmanmayı hüner saymışız yıllarca. Sorumluluk pınarlarından, bilinç çeşmelerinden gürül gürül akan kişilikleri, köhneleşmiş yasaların kıskacı altında yaşatmayı tek çıkar yol bilmişiz yıllarca.

Karanlıklarla beslenen korkuları, bir tel örgü, bir dikenli tel gibi sarmışız dört bir yanımıza. Yüreksizliğin özrünü bir parça da kendi küçücük dünyalarımızın mutluluğuna sığınarak gidermek istemişiz.

Bir kişiye yapılan haksızlık, bütün topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Bu bilinci paylaşmak ve bu sorumluluğu yerleştirmek zorundayız. Uygarca paylaşılan sorumluluk bilinci, özgürlüğün de, demokrasinin de tek güvencesidir. Bu güvence sağlanmadıkça, demokrasinin temeline bir tek taş bile konmuş olamaz.

Unutmayalım ki “cesur bir kez, korkak bin kez ölür.” Önemli olan, insanın böyle bir toplumda bir “mezar taşı” gibi suskunluk simgesi olmamasıdır.

Yeni Ortam, 9 Aralık 1974″

Aydın Dediğin

Etrafımızda duyarız aydın derler adına hani “entellektüel bilgi birikimi” ile gelir bu adamlar, bilgi birikimi var denir bu insanlara. Şehrinize gelir belki bu adamlardan bir tanesi. Konferans verir size, hikayeler anlatır şiirler okur. İyi insanı anlatır, doğru yolu anlatır, nasıl yaşanılması gerektiğini anlatır. Güzel şeylerden bahseder, geçmişe ikide laf atarak birilerini över de över alttan alta. İsmi lazım olmayan bir kişi yine bu argümanlar ile yaşadığım şehre geldi de oradan bahsi açıldı konunun.

Elbette şu günlerde bir “akil insanlar” polemiğidir gidiyor bildiğiniz gibi. Medya tarafından yaratılan bu aydın grubunun ne kadar aydın olduğu, ne kadar dürüst ve düzgün insanlar olduğu konusunda şüpheler var haliyle. Bir kere, toplumumuz bir çok şeyde olduğu gibi aydının, entellektüelliğin, düşünce akımının ve sanatın ne olduğundan habersiz ne yazık ki.

Bu yaratılan sahte aydınların düşüncelerini eleştirmek veya karşı çıkmak ise benzer düşünce tepkileriyle değil, güç kullanarak bastırılmaya çalışılıyor ülkemizde. Ve düşünce olarak eleştiri bile yöneltilmiyor aslında. Çoğu aydın ise sesini çıkartmıyor olanlara, yaşananlara karşı. Olaylara sessiz kalıp, ülkenin sanatçı veya aydın kesiminde hala yer almak mümkün müdür? Düşüncesini dile getirmekten korkmak ve ortalığı namus kavramından yoksun olan bu kişilere bırakmak doğru mudur?

Ve halkın sesi olması gereken bu insanlardan sesini çıkaranlar susturuluyor ise bir şekilde, bunda halkımızın da suçu elbette vardır. “Herkes işini yapacak, davulcu davulunu çalar, üniversite hocası dersini verir araştırmasını yapar, çoban ineğini güder ise karışıklık çıkmaz. Ortalığı karıştırmaz isek gerçek demokrasiye ulaşırız. Demokrasi işte budur” diyen adam aydın olur mu? Gelip bana ne katabilir? Yöremize ziyarete gelip konuşma yapan bir şahıs mesela sözü “yetim hakkının önemi” ile başlatıp “afrikadaki insanlara da yardım edelim” “açsak sadaka verelim” ile bitiren güzel abimiz, kendi gazetesinde 13 yaşındaki kıza tecavüz eden adam hakkında neden bir iki kelime bile eleştiri getirememiştir? Ben şimdi o akşam oraya çıkıp “siz bu tecavüz olayı ile ilgili “aslında o gün kendisine ilaçlı gazoz içirmişler, olayları hatırlamıyormuş komplo bunlar” demiştiniz, gelip burada yetim hakkı falan neyi anlatıyorsunuz?” desem yanlış mı yapmış olurum? Ne yazık ki bu kişiler her yerde, toplumun mevki sahibi insanları bu adamları dinliyor. Belediye başkanları, müdürler, öğretmenler, gençler, kaymakamlar…

Yetimlerin hakkını bize anlatacağına, şak şakçılık yaptığı hükümete ve çalışanlara anlatsa daha iyi olacak sanırım. Bunlar ile ilgili iki yazı koyacağım peş peşe Mumcu’nun kaleminden. Namus ve Toplum üzerine yazılan iki yazının iyi okunması ve anlaşılması dileğiyle. İsmini yazmaya gerek görediğim kişide belki denk gelir okur buraları bir gün. Tabi namusu, her fırsatta bacak arasına getiren bu adamların işlerine gelince nasıl gazozları üçyüzmilyonbaloncuk şeklinde açıp içtikleri insanın midesini bulandırsa da okusun yine de;

Namus

Namus, toplumdan topluma, insandan insana değişen göreceli bir kavramdır. Genellikle birisi hakkında;

Nasıl adamdır?… diye sorulunca;

Çok namusludur… diye cevap verilir. Yani,

Evinde barkında, işinde gücünde, içkisi kumarı yok… gibi ortalama tanılar verilir hep.

Namus konusu Türkiye’de hep cinsellikle bağlantılı olarak kullanılır. Namuslu olmak, cinsel konularda düzen dışı yaşamın içine girmemek demektir bir bakıma. Kadının namuslusu erkeğine bağlı olanı, erkeğin namuslusu da karısından başka gül koklamayanıdır. Kapalı toplumlarda bir mahallenin sakini kendini çevredeki olaylardan sorumlu tutar. Mahalleden birinin kızı gece delikanlı ile görülmüş ise;

Mahallenin namusu… diye mırıltılar başlar. Bunlar aslında, çevrenin tutucu koşullarıyla bastırılan cinsel içgüdülerin bir çeşit tepkisidir…

Mahallenin namusu bizden sorulur… gibi kabadayılıkla karışık namus bekçiliğinin de temelinde çok kez doyurulmamış cinsel içgüdüler yatmaktadır.

Devlet dairelerinde bazı müdürler içinde,

Namuslu adam… denir. Bu da, müdürün rüşvet yemediği, kimseye haksızlık yapmadığı anlamında kullanılır. Çünkü artık toplum öylesine bir çöküntü içine girmiştir ki, rüşvet yememek bile en büyük erdemlerden birisi sayılmaktadır.

Namus sözcüğü siyasal yaşamda da geçerlidir. Yazılarda konuşmalarda sık sık…

Namuslu politikacı, namussuz politikacı… sözcüklerine de rastlarsınız. Namussuz politikacı, ülkenin bağımsızlığına, halkın insanca yaşama hakkına karşı, egemen sınıfların sözcülüğünü yapan adamdır bize göre. Namuslu politikacı ise, ülkenin bağımsızlığını ve halkın kurtuluşu için çalışan politikacıların adıdır. Namus, siyaset alanında sınıfsal bir içerik kazanmaktadır kendiliğinden. Namuslu aydın ise, bilgisini emekçi sınıfların emrine veren okumuş insandır. Şimdi, özellikle olağanüstü dönemlerde çevresindeki insaların ezilmesi için savcılıkta koşan profesörleri düşünün. Bunlar, yıllarca kitaplar okumuş, kitaplar yazmış, dersler vermişlerdir. Dışarıdan bakan, bu profesörlere,

Aydın adam… diyebilir. Ama, bunlar hem karanlığın hem de namussuzluğun simgesi olmuşlardır. Ne aydın, ne de namusludur bunlar.

Namus, çağımızda ve toplumumuzda, adaletsiz düzene karşı takınılan tavırla belirlenmektedir. Bir adamın iyi aile babası olması, çocuklarına karşı çok müşfik davranması , komşusunun karısına kızına bakmaması namuslu olması için belki gereklidir ama yeterli değildir. Çünkü namuslu olmanın gerek ve yeter koşulları vardır çağımızda.

Bir hukuk profesörü düşünün. Toplumdaki bütün haksızlıkları görür, ancak hiç sesini çıkartmaz. Sadece avukatlık gelirini,  sadece yayımlayacağı kitabın ya da teksirin kaça satılacağını düşünür. Bu bir namuslu aydın ya da bilim adamı mıdır?

Bir doktor düşünün. Toplumun sağlık koşullarını bile bile, sadece katlar, arabalar almayı tasarlar. Kazanmayı, daha çok kazanmayı amaçlamıştır hayatta… Bu bir hekim yada namuslu aydın mıdır?

Örnekler çoğaltılabilir da da. Uzar gider namussuzlar kervanı.

İsmet İnönü

Bir memlekette namus erbabı en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette gerçek kurtuluş olmaz… derdi. Bu söz çok geçerlidir günümüzde. Namuslu insanın, çevresinde ki haksızlıklara karşı cesur olması, kendisine düşen bir namus borcudur.

Namuslu aydın hep acı çeker. Daha da çekecektir. Fakat bir devrimcinin de dediği gibi

İnsan şu veya bu biçimde ölebilir. Önemli olan insanın sırtını düşmana dönük ölmemesidir…

Her ülkede emperyalizme ve kapitalizme karşı başkaldıran namuslu aydınlar yirmi birinci yüzyılda dikilecek meçhul asker anıtlarının bronz taşlarıdırlar.

Yeni Ortam 

18 Ağustos 1974″

Üs mü tesis mi?

Amerikan üsleri ile ilgili zamanla ekleyerek yazacağımız yazılarımızın ilk dokunuşlarını yapalım artık isterseniz. Bildiğiniz gibi ülkemizde Amerika ve Nato’ya ait birçok yer bulunmakta. Bunların en ünlüsü Adana/İncirlik olmakla beraber, İzmir’de ki yerleşkeyi de duymuşsunuzdur. Bunların dışında ülkenin dört bir köşesinde stratejik noktalarda depolar, silahlar, yakıt ikmal noktaları vs. bilinen şekliyle bulunmaktadır.

Yine devletimiz resmi olarak kabul etmese de görgü tanıklarının verdiği bilgiler doğrultusunda Tekirdağ, Kars, Urfa, Ankara, İzmir, Balıkesir dolaylarında da üslerin bulunduğu söylenmekte. Veya vardır kesin olarak bilemiyorum. Bildiğimiz kesin bir şey var ise oda ülkemizin NATO tesisi adı altında ikili antlaşmalarla başka ülkelere bölgesel silahlı/silahsız yerler tahsis ettiğidir.

İlginçtir devlet içerisindeki “bir takım cuntacıları, şantajcıları, gladiocuları yakalayacağız” diyerek tespit edilen kişiler tutuklanıp yakalanırken. Bunların haricinde, bu bahsettiğimiz üsler ve tesisler konusuyla alakalı yapılan antlaşmalarda ise hükümetimiz hiç sesini çıkarmamaktadır. Gerçi şimdiki hükümet değil, geçmiş hükümetler de benzer tepkisizliği sergilemediler mi?

“Özgür ülke” naraları atarak sağımızı solumuzu gaza getirmekten ziyade kendi silahlı kuvvetleri olan bir devletin, başka bir devlet askerinin koruduğu ve içini kontrol edemediği yere izin verebilir mi? Vermeli mi? Bu sağlıklı bir bakış açısı mıdır? Halkımızın bunu nasıl yadırgamadığını görebiliyor muyuz peki?

Mesela bir Hindistan üssü olsa Hatay’da garip olmaz mıydı? Bizim Çin’de üssümüzün olması keza…

Çok önemsiz gibi gösterilen bu üsler aslında tampon bölge açısından o kadar önemlidir ki bu ülkeler adına hükümet devirir darbe bile yaptırır diyebiliriz. Geçmiş siyasi hayatımızda bu üslere kafa tutan Ecevit-Erbakan ikilisinden sonra Süleyman Demirel’in bile!!! evet yanlış duymadınız Demirel’lin bile ipi kısa sürede çekilmiştir. Bunları yavaş yavaş belirteceğiz ilerde.

1954 yılında Menderes zamanında konuşlandırılmaya başlanan bu üslerin bizim için en tehlikeli yanının üzülerek söylemeliyiz ki içinde neler döndüğünü bilemememiz olduğunu söyleyebiliriz. Bilindiği gibi ülkemizin meclis dışından anayasaya aykırı biçimde yaptığı anlaşmaların bir bölümü bunlar ile ilgili. Üslerde hangi silahlar var? Tahrip güçleri nedir? Herhangi bir silahlı çatışma durumunda hangi durumlarda bulunabiliriz? Bunlar ile ilgili bilgimiz kısıtlı veya hiç yok denecek kadar az ne yazık ki.

Düştüğümüz bu durum ile ilgili geçmişte birçok benzer tartışma yapılıyor. Zaten günümüz siyasi tartışmaların yarısı geçmişte dillendirilmiş şeyler. Lafı fazla uzatmadan Mumcu’nun bir başka yazısına kalemi bırakalım isterseniz. Daha devamını da zamanı gelince yazacağız.

Amerikan Üsleri

1963 yılında 3.Ordu Komutanı olan Org. Refik TULGA, Trabzon’daki Amerikan üssüne gider. Üs komutanı Amerikalı albay orgeneralimizi üsse sokmaz. Olayı 1969 yılında şu sözlerle açıklamıştır;

Üs komutanı albay, bizi büyük bir merasimle karşıladı. Albay, kantin, kulüp, yemekhane, mutfak gibi tesisleri gezdirdi. Biraz ötede etrafı demir kafesle çevrili gerçek üsse doğru ilerledim. Amerikalı albay yolumu kesti:

– Giremezsiniz, buraya ancak ameikan uyruklu yetkililer girebilir…

– Ben ordu komutanıyım. Bulunduğumuz bölgede giremeyeceğimiz yer olamaz..

– Emir böyle

– Bu hükümranlık haklarımıza tecavüz değil mi?

– Ama ikili antlaşmalar var..Bir viski almaz mısınız paşam?

– Hayır…

– Kıtayı denetleyecek misiniz?

– Hayır…”

Sayın Tulga’nın bu anıları bizlere şunları düşündürdü; Türkiye’de Amerikan üslerinin ulusal bağımsızlığımızı kısıtlayıp kısıtlamadığı yukarıda yazdığımız olayla anlaşılmaktadır. Türkiye’de Amerikan üslerinin yaratacağı sakıncalar üzerinde bu günlerde bir kaç satır yazmayı da gerekli görmekteyiz. Sanırız Kıbrıs bunalımı hareketi, bazı gerçeklerin de iyiden iyiye anlaşılmasını sağlayacaktır.

İkinci dünya savaşından bu yana “klasik savaş” öğretilerinde büyük değişiklikler ortaya çıkmıştır. 1960’lardan sonra Pentagon generalleri, roket stratejisine göre savaş planlarını saptamaktadır. İki büyük dünya devi arasında çıkacak bir savaş artık nükleer silahlarla yapılacaktır.

Sovyet bloğu bu nükleer savaş için gerekli askeri hazırlıkları yapmaktadır. Amerika ve Rusya arasında şimdi bir nükleer denge kurulmuştur. Her ülkede de herhangi bir savaş anında birbirlerinin üslerini dakikalara sığacak bir süre içerisinde yok etme olanağına sahiptir.

Nükleer savaşın bu özellikleri ortadayken, Amerika’nın denizaşırı ülkelerde bulunan üslerinin varlığı sadece askeri amaçlara bağlanmaz. Bu üsler, Amerika’nın denizaşırı ülkelerdeki askeri ve siyasal etkinliğini sürdürmek amacı ile korunmaktadır. Amerikan üsleri, sadece bir sıcak savaşın stratejik bölgeleri değil, daha çok soğuk savaşın psikolojik ve siyasal kuruluşları olarak kullanılmaktadır.

Üslerin Türkiye’ye ne zararı olabilir? Askeri tehlike olarak şunlar söylenebilir;

Sovyetler ile Amerika arasında bir savaş çıktığında, Sovyet roketlerinin ilk hücum edeceği bölgeler Türkiye’deki amerikan üsleridir. Amerikan savaş planına göre, savaşın ilk anında Türkiye bir hedef tahtası olacak ve Amerika, saldırı darbelerinden bir süre korunmuş olacaktır.

Öyleyse?…

Türkiye ulusal savunmasını ancak kendi ulusuna güvenerek yapabilir. Askeri güvenliğimiz, tek yanlı bir saldırı olasılığına ve NATO stratejilerine göre sağlanamaz. Bunu en yakın örneği kıbrıs çıkartması dolayısıyla görmüş bulunuyoruz. Kıbrıs sorunu, yeniden ulusal kaynaklarımıza dönüşü gerektirmiştir. Türkiye’deki amerikan üsleri sorunu zaman geçirmeden ele alınmalıdır. Türk generalini Türkiye’deki amerikan üssüne sokmayan gerçek, başımızı gömdüğümüz kumlardan çıkarmanızı gerektirecek kadar acıdır ve ciddidir herhalde…

Yeni Ortam 9 Ağustos 1974″

Son olarak yıllar sonra soğuk savaş yıllarında ülkemizdeki ABD üslerinde nükleer bombaların bulunduğu ortaya çıkıştır. Yani 30-40 yıl evvel gerçekten sıcak bir savaş olsayış ülkemizin atış tahtası kıvamında işlem görmesi kaçınılmazmış bunu anlıyoruz. Peki bundan hükümetlerimizin haberleri var mıydı? Var ise ülkeye hesap vermek zorundadır bana göre. Yok ise durum daha da vahimdir sanırım.

Şuna da değinmekte fayda var. Hükümetlerin her şeyi halka açıklamasından taraf değilim. Çünkü ülkeler arası ilişkiler ve çıkarlarımız bunu gerektiriyor olabilir. Sorun şu; bizim çıkarlarımız mı bunu gerektiriyor, yoksa başka ülkelerin çıkarları bizim çıkarlarımız gibi mi gösteriliyor? Bunları iyi analiz etmeli ve değerlendirmeliyiz. Hep dediğimiz gibi bu üslerin ülkenin değil, birilerinin çıkarlarına daha çok katkı sağladığı gerçeği kabak gibi meydanda duruyor sanki. Peki neden konuşulmuyor? Neden bu kadar normalleştirilmiştir bu olay onuda okuyanın takdirine bırakıyoruz.

İlerki dönemlerde tekrar değineceğimiz bu üs meselesine Demirel’in sözleri damga vuracak. Ve bu üslerin bizi nasıl dolaylı yoldan 12 eylül darbesine götürdüğünü öğreneceğiz.

1974 – Ecevit’in Suyu Isınıyor (III)

Üçüncü ve son kısım olarak kısa bir özet geçersek bu yılı yeniden;

* Ecevit başbakanlığında Erbakan hükümetinin kurulması ve peşinden haş haş ekiminin başlatılacağının açıklanması

* Amerikanın Türkiye’yi uyarması ve ambargoyla tehditi

* Yunanistan ile kıta sahanlığı sorunu

* Kıbrıs ile çatışma ortamı

* Petrol şirketlerinin petrol ithalatını durdurması

* Kıbrıs çıkartmasının başlatılması

* Türkiye’ye yönelik ambargonun uygulanmaya başlaması

Bunların neticesinde NATO ile ilişkiler gözden geçirme aşamasına gelindiği görülüyor. Tabii hükümet iç dış baskılara daha fazla dayanamayarak güvensizlik alıp düşeceği dönem öncesi yorumlarda bulunuş MUMCU. Ülkenin bir kısmı harekata destek verirken, bir kısmı ise Amerikanın karşıya alınmasının iyi olmadığı görüşünde. Sonuçta biraz sıkıya gelen ülkede kurtuluş savaşından sonra belkide ilk elle tutulur diklenmemize halkımızın desteği sadece 9 ay sürüyor. Demirel başbakanlığında milliyetçi cephe hükümeti ilerde kurulacak ve ülke karanlık bir çatışma ortamına sürüklenecek göreceğiz.

“Kissinger’in Düşündürdükleri

Amerikan dış işleri bakanı Dr.Kissenger, düzenlediği basın toplantısında;

“Hiçbir NATO müttefiki birbirleriyle Amerikan silahı kullanarak savaşamaz..” demiştir. Bu sözün arkasında önemli sorunlar yatmaktadır.

1963 Kıbrıs bunalımında da ABD başkanı;

“Size verilen silahları Amerika’nın izni olmadan kullanamazsınız” diyerek başbakan İnönü’yü kaba bir şekilde tehdit etmişti.

Gerçekten de, Türkiye, Yunanistan ile birlikte NATO’nun güneydoğu kanadını oluşturmaktadır. Her iki devlet, aynı antlaşmaların yükümlülüğü altında, aynı savunma taktik ve stratejilerine göre yıllarca NATO karargahına bağlı olarak çalışmışlardır. Şimdi Kıbrıs sorunu dolayısıyla iki NATO üyesi devletin orduları karşı karşıya gelmişlerdir. Doğaldır ki bu sonuç pentagon generallerini düşündürmektedir.

Kissinger diplomasisi, soruna barışçı çözüm yolu bulma gerekçesiyle yeni çarelere başvurmuştur. Bir yandan Yunanistan’da kaba görünüşlü faşist cunta tebdil-i kıyafet ederek yerini Karamanis başkanlığında sivil bir yönetime bırakırken, öte yandan terörist Sampson yerine Kleride Kıbrıs Cumhurbaşkanlığına getiriliyordu.

Pentagon generalleri için en kolay çözüm her iki ülkede, kendi dümen sularında yönetimlerin varlığıydı. Amerikanın yanıldığı nokta Türkiye’de köprülerin altından çok suların aktığını anlamamalarıydı. Amerika haşhaş sorunu dolayısıyla, iyiden iyiye gündeme aldığı asi Ecevit’i yola getirmek için çareler düşünmekteydi. Askeri yardımları keserek Ecevit’i güç durumda bırakacak, ülke içinde hoşnutsuzluklar baş gösterecekti. Amerika, Türkiye’nin tıpkı 1963 ve 1967 yıllarında olduğu gibi çıkartmaya cesaret edemeyeceğini sanmakta, CIA’den bu yolla istihbarat almaktaydı.

Türkiye’de bazı çevreler, Ecevit’in Amerikalıları başımıza bela ettiğini söylemekte ce bu hükümetin bir an önce değiştirilerek yerine Türk-Amerikan ilişkilerine önem veren bir hükümetin geçmesini istemeye başlamışlardır. Petrol şirketleri ise, önce eyleme geçerek üretimi durdurmuşlar, sonra da bir adım geri çekilmeyi yeğleyerek, gelecek günlerin bunalımlı sürecini beklemeye başlamışlardır. Bu arada, Kıbrıs bunalımı çıkar çıkmaz ATAŞ rafinerisinin bir teknik arızadan söz edilerek yeniden üretimi durdurması da gözden kaçmamıştır. İçte ve dışta bu gelişmeler, Ecevit’e karşı bir kuşatma harekatını oluşturmaktaydı.

Önümüzdeki günlerde, muhalefet yeni direnme odakları yaratarak, Ecevit’in dış politikasını demogojinin yaylım ateşine tutmaya çalışacaktır. Çünkü Kıbrıs sorununun Türkiye yararına kökten çözümlere bağlanması, Türkiye’nin NATO konusunda serinkanlı kararlar almasına bağlıdır. Ecevit’in bağımsız bir dış politikada direnebilmesi, uluslararası antlaşmaların yeniden gözden geçirilmesine bağlıdır.

Türkiye’nin izleyeceği tutarlı dış politika, bir ölçüde NATO dışında tutulacak bir askeri gücün varlığına bağlıdır.

Yeni Ortam 26 Temmuz 1974

Birde yazının sonuna bize laf sokan Henry Kissingerin bir röportajını koyayım dedim. Eeee adamlar işinin ehli gibi görünüyor gerçektende. Amaçlarına ulaşacaklar mı bunu da ilerde göreceğiz. Hele Suriye’yi ve İranı’da ele geçirsinlerde devamı gelir elbet.