Yakın Siyasi Tarih – XVI. – 1977 Genel Seçimleri

Yakın Tarih serisinin üç ayrı dizisi bulunmaktadır. Yakın Siyasi Tarih – Yakın Kültür TarihiYakın İktisadi Tarih

Yakın Siyasi Tarih yazıları 16 yazıdan oluşmaktadır;

Yakın Tarih Giriş

Yakın Siyasi Tarih I, Yakın Siyasi Tarih II, Yakın Siyasi Tarih III, Yakın Siyasi Tarih IV, Yakın Siyasi Tarih V, Yakın Siyasi Tarih VI, Yakın Siyasi Tarih VII, Yakın Siyasi Tarih VIII, Yakın Siyasi Tarih IX, Yakın Siyasi Tarih X, Yakın Siyasi Tarih XI, Yakın Siyasi Tarih XII, Yakın Siyasi Tarih XIII, Yakın Siyasi Tarih XIV, Yakın Siyasi Tarih XV

ve genel değerlendirme için son 2 yazımızı okuyabilirsiniz;

Yakın Tarih Genel Değerlendirme I

Yakın Tarih Genel Değerlendirme II

1) Genel seçimlere büyük bir Kıbrıs Gazıyla giren Ecevit belkide o zaman için doğru olanı yaptı ama seçimler istediği gibi gitmedi;

CHP %41,4, AP %36,9, MHP %6,4, MSP %8,6 oy aldı.

2) Ecevit en fazla oyu aldığı halde tek başına iktidar olamıyordu. Kimse CEHAPE ile koalisyona girmek istemiyor ve işi yokuşa sürüyordu. 1978 Ocak ayında II.Milliyetçi Cephe hükümeti gen soru ile düşürülerek (ülkede istikrarsızlık, çatışma ortamı dolayısıyla) Ecevit tarafından yeni bir hükümet istemsiz kuruluyor.

20151106_165407

3) Ecevit ABD ile görüşmelerde bulunsa da ambargo kaldırılmıyor. Oda “eeeh o zaman Sovyetlerle kanka olurum bundan sonra” diyor. İşte bu hareketi sonrası ipler kopuyor. Malatya belediye başkanına bombalı bir paket gönderiliyor ailesiyle beraber parçalanıyor. 22 Aralık 1978 Maraş’ta tarihe “Maraş Katliamı” olarak geçen bir mezhep saldırısı yaşanıyor ve 109 kişi ölüyor 176 kişide ağır yaralanıyor.

4) Halk baktı devletin bir şey yapacağı yok kendisi mahallelerde direniş komiteleri kurarak kendi güvenliğini sağlamaya çalışıyor. Halkın polise ve askere fazla güveni yok artık. Komünistlik ve faşistlik adı altında çatışmalar, ölümler gırlar gidiyor.

5) Bu arada “neden bu kadar gerilim” diyorsunuzdur. Çünkü ABD’nin ülkede gerçek müttefiki kalmıyor. Ambargonun kaldırılmasını isteyen Milliyetçi Cephe hükümeti ABD’den yine red cevabı alınca ABD üstlerini kapatıyor! İnanılmaz karardan sonra işte ülke yangın yerine dönüyor aslında. ABD bu tarihten sonra MHP-CHP ekseninde halk katliamını içlerine 1950 yıllarında yerleştirilen MİT ajanlarını kullanarak gerçekleştiriyor. Elbette darbe yıllarına kadar. Olayların darbe sonrası bıçak gibi kesilmesi bunun bir kanıtıdır gerçi çok kanıt var. Günümüzde devlete güvensizliğin sebebi yine MİT içerisindeki ajanlardır. Artık kim kimdir bilemiyoruz onun için Adnan Menderes ve devamı olduğunu iddia edenlere soracağız öbür dünyada.

20151106_165434

6) 14 Ekim 1979 yılında hükümeti tekrar kuran Demirel IMF’nin manyak para politikalarını ülkeye uygulamaya başladı. Ülkenin bu politikalar ile ilerlemeyeceğini mantıklı insanlar biliyordu da işte bunu sunan kimdi? Adını duymuşnuzdur; takunyalı kardeşlerden birincisi Turgut ÖZAL

7) Sonunda 12 Eylül 1980 darbesi sonrası ülke yeni bir anayasa ile ABD ve onun hükümetlerinin ekseninde daha rahat yönetilmeye başlandı. Süleyman Demirel sonraki yıllarda bazı yazı ve röportajlarında “kendisinin çok fazla kullanıldığını, demokrasi ve insanlık için daha fazla şeylerin yapılması gerektiğini” söylemiş ve geçmişte yaşanan bazı şeylerden dolayı pişman olduğunu dile getirmiştir. Gerçekten Süleyman Demirel özellikle Cumhurbaşkanı olduktan sonra oldukça demokratik ve uzlaşmacı bir lider haline gelmiştir. Artık anayasayı veya insan hakları bildirgesini mi yuttu bilemiyoruz.

8) Demirel’in son kullanma tarihinin bitmesiyle meydanlarda anti ABD ve anti komünist gençlerden oluşan karmaşık ortamın temizlenmesi, yeni bir Türkiye gençliğinin bilinçli inşasına başlanması gerekiyordu. Nasıl ki 1960 darbesiyle sendika kurma, sivil toplum kuruluşlarına özgürlük, yeniden bağımsız üniversite ve bilimsel eğitim, özgürlükçü bir anayasa ve örgütlenme, anaysa mahkemesi falan getirilip halk hareketi devam ettirilmeye çalışıldıysa, 1980 darbesinden sonra da tam tersi “fazla düşünmeyen, etliye sütlüye karışmayan, dini ve eleştirisiz sorgusuz eğitim” sistemi yaratılarak 1960 yıllarının yarattığı gençlerin oluşması engellendi. Çünkü bu gençler farklı dünya görüşlerine sahip olsalar da geçmişten gelen din/kültür yapısından dolayı ister “dindar” ister “solcu” veya ister “milliyetçi” olsun her zaman özgür ve tam bağımsız bir ülkenin yaşamasının hayalini kuruyorlardı. Emperyalizme karşı durmaya çalışan bu gençler ABD güdümüne giren ordu vesayeti yüzünden işkenceler gördüler, hapis yattılar, sürgün edildiler.

20151106_162743

9) Çoğunun sol görüşlü aydın olması dikkate değer bir tespit olacaktır. Bunun en büyük sebebi ise çoğu aydın, yazar, şair, düşünür ve gazetecinin “solcu” veyahutta “komünist” olarak damgalanmasından ötürüdür. Ülkenin izlediği emperyalist yolu dile getiren, petrollerini, madenlerini, şirketlerini, bankalarını vs. “yabancı teşebbüs yatırımcısı yatırım yapıyor” diyerek onları satan/devreden, sattığı için müdürlükler, evler, arsalar, şirketler alan böyle bir siyasi/askeri çıkar çevresini eleştiren insanlara takılan yaftadır. Yapılan yolsuzlukları, vurgunları, birden zengin olan siyasetçileri ile yine ve sürekli aynı çerçeveye kandırılarak oy veren eğitimi düşük bir halk kitlesi ve elbette bundan nemalanan işini gören orta/üst tabaka kesimin iktidarlarına sahne olmuştur. Bu rastlantısal değildir. Yani 1955 yılında “ABD emperyalizmine karşı duralım” diyene “ne yani komünist mi olalım” cevabı, 1975 yılında “yeğeninizin hayali ihracatı için devletten haksız kredi verilmiş sayın Demirel” diyene “vermişsek biz vermişizdir” cevabı, 2015 yılında “yolsuzluk yapılıyor” diyene “yol yaptık beğenmiyor musunuz?” cevabı verenler değişmiş midir?

10) Yakın siyasi tarih çok yakına gelmeden bitirilir arkadaşlar. Ben 1990 yılına kadar yazmayı düşünüyordum ama ne bileyim. Şimdi siyasi olarak etkileri bu yıllara dayanacağı için pek girmek istemiyorum. Ama Demirel sonrası darbe ile yerleştirilen “Ilımlı İslam” yapısının sonuçlarını şimdi yaşıyoruz işte. Uğur MUMCU’nun taaa 1977 yıllarındaki yazılarında sivriltilen Korkut ve Turgut ÖZAL kardeşlere değinmesinin nasıl 1990’lı yıllarda ete kemiğe büründüğünü görüyoruz. Neden diyorum? Çünkü sivriltilen bu kardeşler 1977 yılında mal varlıklarının kısıtlı olduğunu kendileri açıklamışlardı Uğur MUMCU’nun yazısından biliyorum. 1977 yılında “iki evim ve otomobilim var başkada Allah’a hesap veririm” diyen bu “takunya kardeşliği” gelişen 15 yılda yani 1992 yılında sadece gayrimenkul servetlerini 50 katına çıkarttıklarını açıklamışlardı (154 ev!). İşte onlar bunu açıklarken benzer yıllara yakın tarihlerde Tayyip Erdoğan’da parmağındaki yüzüğü çıkartarak “bütün servetim bu yüzük” dedikten bir kaç yıl sonra “Eğer duyarsınız ki Tayyip Erdoğan çok zengin olmuş, bilin ki haram yemiştir” diyecektir. 1999 yılında söylediği bu sözden ne tesadüftür ki 15 yıl sonra yani 2014 yılında ülkenin en şatafatlı binasına daha doğrusu sarayına geçmiş bize sırıtmaktadır. Mal varlığı tam bilinmemektedir elbette ama gelen gideni aratırmış.

20151106_165641

11) Bir diğer ilginç nokta orta doğu ile yakın ilişkiler kuran ülkemizin başbakanlarının enerji bakanlıklarına kendi tanıdıkları veya mümkünse yakın akrabalarını özellikle geçirmeleridir. Korkut ÖZAL darbe sonrası hemen Enerji Bakanlığını almış ve birden ailecek zenginleşmiştir. Akabinde Tayyip Erdoğan’ın damadını Enerji Bakanı yapması şaşırtıcı mıdır? Bunun takdirini de size bırakıyorum. Bildiğimiz bir şey varsa dünya petrol şirketleri ve onun ile yakın ilişkiler kuran bu adamların zenginleşmesi ve yapılan anlaşmalarla neler döndüğünün saklı kalmasıdır. Enerji Bakanları ve devlet başkanlarının şirket/ailesel ilişkileri 1977 yılından itibaren ÖZAL ailesi için ortaya konulmuştur. İlişkiler genel olarak Orta doğu petrollerinin Türkiye’ye taşınması ve buradan İsrail ortaklığında diğer ülkelere satışını kapsamaktadır. Petrolün gelişi ve taşınma izinleri işte bahsettiğimiz “aile şirketleri” tarafından organize edilmekte ve kaymağını yemektedirler. Bu halk tarafından bilinmekte midir? Ders alınmış mıdır? Halk “nasıl oluyor da petrol şirketlerinde yöneticilik yapanlar her zaman ülkede enerji bakanlığına oturuyor aile zenginleşiyor” demiş midir? Bu ülke sormayacak ama Allah soracak hesabını kaçış yok. 

12) Yani… yani değişen bir şey yok. Aziz Nesin’in ünlü “Zübük” tiplemesi vardır. Halkı kendi çıkarları doğrultusunda “cami yapacağım baraj açacağım ey müslümanlar” diyerek kandıran Kemal Sunal’ın da filminde oynadığı ünlü bir kitaptır. Onun gibi siyasi yaşamımız. Zübük sürekli değişiyor. Gelen mal varlıklarını kat be kat artırarak siyasette yüzünüze gülüyor, onu asgari ücrete eşek gibi çalışan adam savunuyor. Bu böyle devam ediyor çok partili yaşantımızda. Ayrıntılarına girmediğim siyasi haritada konuşulan gündem maddeleri de aynıdır. İşte “bor maden rezervinin yüzde bilmem kaçı bizde” den tutun “Ayasofya’yı cami yapalım” tartışmasına kadar boş beleş muhabbetlerle gündem geçiyor onlar zengin oluyor ve ülke borca batıyor. Diğer nokta ise sürekli bir “dünya liderliğine” soyunmamız! Dünyanın bizim yönetimimize, adaletimize, dinimize ihtiyacı varmış havası yaratılarak yaratılan aşağılık kompleksinde mutlu olan boş tartışmalarla geçen ömürler. Sürekli bir gösterişte İsrail/ABD düşmanlığı fakat perde arkasında petrol şirketleriyle ortaklıklar/yöneticilikler ve İsrail/ABD dostluğu. Ne diyelim uzatmadan siyasi durumu burada noktalıyorum. Belki 1990 yıllarını sonradan ekleyebilirim. Eline Kuran alıp kent kent “Allah’ın kitabından ayetler okuyan” darbeci bir paşayı anlatmak lazım yanide çok yakın. Şimdi tekrar cumhuriyet başlangıcına gidelim ve Osmanlı devletinin iktisadi yapısını, cumhuriyetin ekonomik kalkınma hamlelerini, çok partili rejim döneminden sonra yapılan düzenleme/yatırımları anlatalım. Ondan sonra da kültür/sanat atılımlarını aynı sırayla anlatarak bahsettiğim Siyasi/İktisadi/Kültür tarihi serimizi sonlandıracağız arkadaşlar.

Sonraki yazıya buradan

Üs mü tesis mi?

Amerikan üsleri ile ilgili zamanla ekleyerek yazacağımız yazılarımızın ilk dokunuşlarını yapalım artık isterseniz. Bildiğiniz gibi ülkemizde Amerika ve Nato’ya ait birçok yer bulunmakta. Bunların en ünlüsü Adana/İncirlik olmakla beraber, İzmir’de ki yerleşkeyi de duymuşsunuzdur. Bunların dışında ülkenin dört bir köşesinde stratejik noktalarda depolar, silahlar, yakıt ikmal noktaları vs. bilinen şekliyle bulunmaktadır.

Yine devletimiz resmi olarak kabul etmese de görgü tanıklarının verdiği bilgiler doğrultusunda Tekirdağ, Kars, Urfa, Ankara, İzmir, Balıkesir dolaylarında da üslerin bulunduğu söylenmekte. Veya vardır kesin olarak bilemiyorum. Bildiğimiz kesin bir şey var ise oda ülkemizin NATO tesisi adı altında ikili antlaşmalarla başka ülkelere bölgesel silahlı/silahsız yerler tahsis ettiğidir.

İlginçtir devlet içerisindeki “bir takım cuntacıları, şantajcıları, gladiocuları yakalayacağız” diyerek tespit edilen kişiler tutuklanıp yakalanırken. Bunların haricinde, bu bahsettiğimiz üsler ve tesisler konusuyla alakalı yapılan antlaşmalarda ise hükümetimiz hiç sesini çıkarmamaktadır. Gerçi şimdiki hükümet değil, geçmiş hükümetler de benzer tepkisizliği sergilemediler mi?

“Özgür ülke” naraları atarak sağımızı solumuzu gaza getirmekten ziyade kendi silahlı kuvvetleri olan bir devletin, başka bir devlet askerinin koruduğu ve içini kontrol edemediği yere izin verebilir mi? Vermeli mi? Bu sağlıklı bir bakış açısı mıdır? Halkımızın bunu nasıl yadırgamadığını görebiliyor muyuz peki?

Mesela bir Hindistan üssü olsa Hatay’da garip olmaz mıydı? Bizim Çin’de üssümüzün olması keza…

Çok önemsiz gibi gösterilen bu üsler aslında tampon bölge açısından o kadar önemlidir ki bu ülkeler adına hükümet devirir darbe bile yaptırır diyebiliriz. Geçmiş siyasi hayatımızda bu üslere kafa tutan Ecevit-Erbakan ikilisinden sonra Süleyman Demirel’in bile!!! evet yanlış duymadınız Demirel’lin bile ipi kısa sürede çekilmiştir. Bunları yavaş yavaş belirteceğiz ilerde.

1954 yılında Menderes zamanında konuşlandırılmaya başlanan bu üslerin bizim için en tehlikeli yanının üzülerek söylemeliyiz ki içinde neler döndüğünü bilemememiz olduğunu söyleyebiliriz. Bilindiği gibi ülkemizin meclis dışından anayasaya aykırı biçimde yaptığı anlaşmaların bir bölümü bunlar ile ilgili. Üslerde hangi silahlar var? Tahrip güçleri nedir? Herhangi bir silahlı çatışma durumunda hangi durumlarda bulunabiliriz? Bunlar ile ilgili bilgimiz kısıtlı veya hiç yok denecek kadar az ne yazık ki.

Düştüğümüz bu durum ile ilgili geçmişte birçok benzer tartışma yapılıyor. Zaten günümüz siyasi tartışmaların yarısı geçmişte dillendirilmiş şeyler. Lafı fazla uzatmadan Mumcu’nun bir başka yazısına kalemi bırakalım isterseniz. Daha devamını da zamanı gelince yazacağız.

Amerikan Üsleri

1963 yılında 3.Ordu Komutanı olan Org. Refik TULGA, Trabzon’daki Amerikan üssüne gider. Üs komutanı Amerikalı albay orgeneralimizi üsse sokmaz. Olayı 1969 yılında şu sözlerle açıklamıştır;

Üs komutanı albay, bizi büyük bir merasimle karşıladı. Albay, kantin, kulüp, yemekhane, mutfak gibi tesisleri gezdirdi. Biraz ötede etrafı demir kafesle çevrili gerçek üsse doğru ilerledim. Amerikalı albay yolumu kesti:

– Giremezsiniz, buraya ancak ameikan uyruklu yetkililer girebilir…

– Ben ordu komutanıyım. Bulunduğumuz bölgede giremeyeceğimiz yer olamaz..

– Emir böyle

– Bu hükümranlık haklarımıza tecavüz değil mi?

– Ama ikili antlaşmalar var..Bir viski almaz mısınız paşam?

– Hayır…

– Kıtayı denetleyecek misiniz?

– Hayır…”

Sayın Tulga’nın bu anıları bizlere şunları düşündürdü; Türkiye’de Amerikan üslerinin ulusal bağımsızlığımızı kısıtlayıp kısıtlamadığı yukarıda yazdığımız olayla anlaşılmaktadır. Türkiye’de Amerikan üslerinin yaratacağı sakıncalar üzerinde bu günlerde bir kaç satır yazmayı da gerekli görmekteyiz. Sanırız Kıbrıs bunalımı hareketi, bazı gerçeklerin de iyiden iyiye anlaşılmasını sağlayacaktır.

İkinci dünya savaşından bu yana “klasik savaş” öğretilerinde büyük değişiklikler ortaya çıkmıştır. 1960’lardan sonra Pentagon generalleri, roket stratejisine göre savaş planlarını saptamaktadır. İki büyük dünya devi arasında çıkacak bir savaş artık nükleer silahlarla yapılacaktır.

Sovyet bloğu bu nükleer savaş için gerekli askeri hazırlıkları yapmaktadır. Amerika ve Rusya arasında şimdi bir nükleer denge kurulmuştur. Her ülkede de herhangi bir savaş anında birbirlerinin üslerini dakikalara sığacak bir süre içerisinde yok etme olanağına sahiptir.

Nükleer savaşın bu özellikleri ortadayken, Amerika’nın denizaşırı ülkelerde bulunan üslerinin varlığı sadece askeri amaçlara bağlanmaz. Bu üsler, Amerika’nın denizaşırı ülkelerdeki askeri ve siyasal etkinliğini sürdürmek amacı ile korunmaktadır. Amerikan üsleri, sadece bir sıcak savaşın stratejik bölgeleri değil, daha çok soğuk savaşın psikolojik ve siyasal kuruluşları olarak kullanılmaktadır.

Üslerin Türkiye’ye ne zararı olabilir? Askeri tehlike olarak şunlar söylenebilir;

Sovyetler ile Amerika arasında bir savaş çıktığında, Sovyet roketlerinin ilk hücum edeceği bölgeler Türkiye’deki amerikan üsleridir. Amerikan savaş planına göre, savaşın ilk anında Türkiye bir hedef tahtası olacak ve Amerika, saldırı darbelerinden bir süre korunmuş olacaktır.

Öyleyse?…

Türkiye ulusal savunmasını ancak kendi ulusuna güvenerek yapabilir. Askeri güvenliğimiz, tek yanlı bir saldırı olasılığına ve NATO stratejilerine göre sağlanamaz. Bunu en yakın örneği kıbrıs çıkartması dolayısıyla görmüş bulunuyoruz. Kıbrıs sorunu, yeniden ulusal kaynaklarımıza dönüşü gerektirmiştir. Türkiye’deki amerikan üsleri sorunu zaman geçirmeden ele alınmalıdır. Türk generalini Türkiye’deki amerikan üssüne sokmayan gerçek, başımızı gömdüğümüz kumlardan çıkarmanızı gerektirecek kadar acıdır ve ciddidir herhalde…

Yeni Ortam 9 Ağustos 1974″

Son olarak yıllar sonra soğuk savaş yıllarında ülkemizdeki ABD üslerinde nükleer bombaların bulunduğu ortaya çıkıştır. Yani 30-40 yıl evvel gerçekten sıcak bir savaş olsayış ülkemizin atış tahtası kıvamında işlem görmesi kaçınılmazmış bunu anlıyoruz. Peki bundan hükümetlerimizin haberleri var mıydı? Var ise ülkeye hesap vermek zorundadır bana göre. Yok ise durum daha da vahimdir sanırım.

Şuna da değinmekte fayda var. Hükümetlerin her şeyi halka açıklamasından taraf değilim. Çünkü ülkeler arası ilişkiler ve çıkarlarımız bunu gerektiriyor olabilir. Sorun şu; bizim çıkarlarımız mı bunu gerektiriyor, yoksa başka ülkelerin çıkarları bizim çıkarlarımız gibi mi gösteriliyor? Bunları iyi analiz etmeli ve değerlendirmeliyiz. Hep dediğimiz gibi bu üslerin ülkenin değil, birilerinin çıkarlarına daha çok katkı sağladığı gerçeği kabak gibi meydanda duruyor sanki. Peki neden konuşulmuyor? Neden bu kadar normalleştirilmiştir bu olay onuda okuyanın takdirine bırakıyoruz.

İlerki dönemlerde tekrar değineceğimiz bu üs meselesine Demirel’in sözleri damga vuracak. Ve bu üslerin bizi nasıl dolaylı yoldan 12 eylül darbesine götürdüğünü öğreneceğiz.