Ayıp

Ya bekledim. Hani bizim medya gazdır haliyle. “AKP’ye bok atılan yalan haberlerin oltasına gelmeyelim” falan diyerek yapılacak açıklamaların oturmasını bekledim. Ama yok. Koskoca AKP hükümeti bakanlar düzeyinde ciddi ciddi olayı kapatmaya çalışıyor arkadaşlar.

Bu olay aslında çok çok büyük bir olay. Çünkü bir okulda kendini tutamayan bir öğretmenin bir anlık gafleti veya hadi gafleti devam ettirip sürekli bir çocuğun tacizi yok buna dikkat etmek lazım. 45 çocuğa bildiğin planlı ve programlı bir taciz tecavüz vakası var. Bu çocuklardan 2-3 tanesi mutlaka ve kesin olarak durumu oradaki yakınlarına veya hocalarına anlatmışlardır. Bu olayın üstü örtülmüş ve olay devam etmiştir. Düşünün ders sonrası arkadaşlarınızla muhabbetlerde hepiniz ne olduğunu bilirsiniz ki 45 kişiden bahsediyoruz (10 tanesinin şu an kesin tecavüze uğradığı saptandı) Herkesin bildiğiniz bilerek bu olayın tekrarlanması ve başkalarına sürekli devam etmesi utanç ötesi organize bir sapıklık şebekesinin işaretidir.

Elbette kurumlar manyak bir adamın ve onun etrafında olayı örtbas eden kişilerin yaptıklarına göre cezalandırılmamalıdır. Lakin “kurum” dediğiniz yeriniz başkanı televizyondaki savunmasında suçun hepsini hocaya attığını ve genel olarak “ya bunlar başka yerlerde de yaşanıyor mesela Nesin vakfı efendim” gibi daha da aşağılık bir açıklamada bulunduğuna şahit oluyoruz.

Ama kafa böyle çalışıyor kızmayalım. Fransa “Ermeni soykırımını yaptınız” diyor bizimkisi “Sizde Cezayir’de soykırım yaptınız” diyor seçmen kafa sallıyor alkışlıyor. İsrail başbakanı “Siz din ayrımcılığı yapıyorsunuz” diyor bizimkisi “Asıl siz Filistin’e neler neler yaptınız” diye cevap veriyor seçmen alkışlıyor. Adamları suçluyorlar “Siz saati rüşvet olarak aldınız” diye bizimkisi “Böyle diyen şerefsizdir, namussuzdur, namerttir” diyor seçmen alkışlıyor sonra “evet aldım aha borcu vardı peçeteye yazdı burada delili” diyor seçmen alkışlıyor.

timthumb

Bu kendisine yöneltilen eleştiriyi karşı saldırı ve galeyan yaparak saptırmaktır. Alın bir tane tartışma teknikleri kitabı açın okuyun. Haksız olduğu bir konuda hiç konuşmayıp/geçiştirip haklı olduğu bir konuyu “laaaap” diye ortaya koymaktır bu tekniğin adı. Sonra haklı olduğu konuda desteği alarak haksız olduğu konuda haklı olduğunu düşündürtmeye çalışmaktır.

Adamın derneğinde 45 çocuk taciz edilmiş 10 tanesi kesin tecavüze uğramış. Fransa’da, Kanada’da, İsveç’te falan geçtim şu olay ikinci sınıf ülkelerde bile olsa yoğun soruşturma yer, o derneğin başkanı insan içine çıkamaz, ailelerden sürekli özür diler, kurum çalışanlarını yoğun takip ve izlemeye hızla alır, itibarı sıfır olur ve muhtemelen bir daha çocuk ile ilgili bir iş yapamaz. Bu çok net ve açıktır. Bu tip büyük tecavüz olaylarını sen kurum olarak göremediysen git temizlik şirketi falan kur o işi yap diye söylerler adama.

İşte geçen 2 haftada dediğim gibi “ne diyecekler elle tutulur ne olacak?” diye bekledim ama koca bir sıfır tuttum. Onun yerine sırayla “Evet ama kuruma mal edilemez” cümleleri araya sokularak sözde “hak hukuk” vermekle falan uğraşma. Sırf muhalefetin verdiği bir soruşturma komisyonuna kendileri vermediği için reddetme işte böyle aptal aptal adamların, beceriksiz vekillerin yöneticilerin garip bir yeri oldu ülke. Sanırım çok eleştirilen cemaatin yerine başkalarını koyunca işler düzelecek sanılıyor. Al buda konunun ek maddesi olsun.

Ülkenin fikir ve hareket bakımından artık bölündüğü çok açıktır. İşte bu davayı sırf muhalefet sahiplendiği için (ki oda muhtemelen hükümete yakın bir yerde yaşandığından tabi ki) hükümet organlarının sessiz kalması veya işte yeni bir makineli tüfek yapmışız oldukça başarılı ama sırf bu hükümet projesini başlattığı için dalga geçmeler falan.

Anlaşılıyor ki kafa olarak doğru ve yanlışı ayırt etme noktasında artık ipler kopmuş durumda. Ülkeyi bu hale getiren de kendini çok iyi biliyor hiç boşa yahudiye, paralele bakmasın..

Lockheed Skandalı

Bizim bakanların “cari açığı kapatıyor birde adama iftira atıyorlar yahu” veya “gerekirse önüne yatarım kurban olurum” deyip plaketler verdiği, A Haberlerde ulusa seslendirilen ünlü 17 Aralık rüşvet operasyonlarında bakanlara gönderdiği ayakkabı kutularıyla gündeme gelen Rıza Zarrab 21 Mart 2016 tarihinde ABD topraklarında tutuklandı.

Rıza Zarrab hakkında ABD savcılığına göre ABD’yi dolandırmaktan beş yıl, ABD’nin İran yaptırımlarını ihlal etmekten 20 yıl, bankacılık sahtekarlığından 30 yıl ve kara para aklamaktan 20 yıl olmak üzere toplam 75’er yıl hapis cezası istenmiş durumdadır. Haliyle vatana ihanetten yargılanan Zarrab tutuklanmıştır.

Zarrab olayı vereceği ifadeler ile çok daha farklı noktalara uzanacak olup şimdilik onu bırakıp biraz yakın tarihimize doğru yol alalım. Hani “balık hafızalı” diyoruz ya yada “tarihinden ders çıkartmayan devletler yok olur” diye. Kısaca size Lockheed yolsuzluk davasından bahsedelim.

s-l1000.jpg

Nedir bu Lockheed skandalı diyorsunuz. Lockheed uçak üreten ve satan büyük bir şirket. ABD dahil yurt dışına uçak satışları yapıyor. 1976 yılında Lockheed şirketi yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ile yakalanıyor. Lockheed şirketi bakıyor ki iş baya geniş kapsamlı mecburen suçlamaları kabul ediyor. ABD mahkemelerinde “Şu ülkede, şu iş için, şu kişiye, şu kadar parayı, şurada teslim ettik” diyor. Yani “var mıydı aldı mıydı” falan diye bir şey yok. Adamlar suçunu isim ve adres vererek ile itiraf ediyorlar.

Uçak alımlarında ikinci el malların uçaklarda kullanılması, satılan uçakların gereğinden fazla fiyatla satışı vb. konularda değişik ülkelerdeki rüşvet ağları ortaya saçılıyor. Hollanda, Batı Almanya, İtalya, Suudi Arabistan ve “rüşvet yok” diye çok övünen Japonya’nın bile genel anlamda bakan, başbakan, asker ve vekiller aracılığıyla rüşvet aldığı ispatlanıyor.

İddiaları mecburen kabul eden bu kişiler ülkelerinde vatana ihanet ve yolsuzluk suçlamaları ile yargılanıp hapse atılıyorlar. Peki bize 1974-75 arasında satılan 40 adet askeri uçakta yapılan yolsuzluk dosyaları ile ilgili ne yapılıyor?

ABD’de bu şirketin yolsuzlukları ortaya çıkınca muhatap ülkeler yargı dosyalarını ABD adalet bakanlığından talep ederek hemen savcılarına teslim edip gerek rüşvet mekanizmasını çökertiyorlar. Türkiye ise sayın çok muhterem Süleyman Demirel önderliğinde uzun bir müddet sesini çıkartmıyor. Başta Uğur Mumcu olmak üzere bazı gazeteciler çok sıkıştırınca belgeler lütfen talep diliyor.

Ama ABD adalet bakanlığı belgeleri göndermiyor. Diyor ki “Sizin adalet sisteminiz bağımsız değil. Gönderdiğimiz belgeleri direk olarak savcıya intikal ettireceğinize dair bize söz verin”. Süleyman Demirel ıkınıyor sıkınıyor sonunda “tamam” diyor. Belgeler bize ulaşıyor ve savcılığa değil doğru başbakanlık binasına gidiyor.

Süleyman Demirel’e soruyorlar; “Sayın başbakan siz ABD’ye söz verdiniz. Savcılığa değil başbakanlığa getirdiniz bu belgeleri bu nasıl iş?” diye. Demirel’de “Bu olay devlet sırrıdır. Binaenaleyh gereken yapılacaktır” deyip kestirip atıyor.

riza-sarraf-fatura-671.jpg

Tahmin edeceğiniz üzere belgeleri 15-20 gün inceledikten sonra savcılığa gönderen Çoban Sülo ve milliyetçi cephe hükümeti bu yolsuzluğu örtüyor. İşte bildiğimiz geyik muhabbetleri mecliste karmaşalar “vay biz almadık CEHAPE zamanında alındı bu uçaklar” veya “arkadaşlar konumuz bu değil konumuz Ayasofya’nın cami yapılmasıdır lütfen” diyenler (ciddiyim bir yasa teklifi var o sırada) ile geçen aylar.

Sonraki iç karışıklık ile beraber bütün dünyada Lockheed yolsuzluğuna bulaşmışlar tutuklanırken bizim ülkemizde ki rüşvetçiler ne yazık ki tutuklanmıyor ve davanın üstü örtülüyor. Üstüne gidene “yahu her yerde insanlar ölüyor zaman birlik beraberlik zamanı” diyerek vatan haini damgasını yapıştırıveriyorlar. Tıpkı Almanya tarihinin en büyük dolandırılıcılık olayı olan Deniz Feneri davası gibi. Tıpkı “bize kumpas kurdular paraları polis koymuş” deyip sonra aklanarak paralarının faizini geri alan AKP hükümeti gibi.

1976 yılından günümüze gelelim. Yine ABD’de rüşvet ve para aklama suçundan tutuklanan sözde bir iş adamı var. Rıza Zarrab hayatı boyunca çıkamayacak şekilde orada yargılanacaktır. Fakat eğer ülkelerde yürüttüğü rüşvet ağlarını tek tek açıklar ise korumalı serbestlikle çıkabilir. ABD bunları iyi kullanan ve değerlendiren ülkelerden bir tanesidir. (muhtemelen bunu bilerek gittiğini düşünüyorum)

Önümüzdeki süreçte bakalım Rıza Zarrab’ın ülkemizde yürüttüğü rüşvet ağlarına takılan bakan, vekil ve askerlerin kimler olduğu ortaya çıkacak mı?

Ve bakalım ülkemiz yine bunlarla uğraşmak yerine Ayasofya’yı cami mi yaptırmaya çalışacak? Hep beraber göreceğiz.

Yeni Türkiye’de Bilim

Hayırlı olsun Türkiye..

Son üç aydır haftada bir veya iki haftada bir yapılan, dünyanın sayılı bilim insanlarından olan Prof.Dr.İlber Ortaylı ve Prof.Dr.Celal Şengör’ün konuk olarak katıldığı Teke Tek Özel programı yayından kaldırıldı. Program sunucusu Fatih Altaylı’nın sözleri ve hareketleri durumun emir verilerek yapıldığını göstermekte.

Program benzer şekilde yayından kaldırılan Tarihin Arka Odası isimli programdan sonra yayından kaldırılan ikinci tarih programı oldu.

Ne anlatılıyordu bu programda? Bilimsel verilerle tarih ve genel kültür konuşmaları ağırlıklı olmak üzere “bilim” anlatılıyordu.

Yabancı ülkele üniversitelerinin seminer yapıp “lütfen gelip bize bir şeyler anlatın” diyerek kürsü açtığı, misafir hoca olarak çağırdığı, bir çok yabancı yayına, kitaba veya makaleye imza atmış iki büyük hocanın kültür konuşmalarını anlatıyordu.

Fazla geldi evet. Televizyondan Columbia Üniversitesi’nin yıllık araştırma için ayırdığı bütçenin 3 milyar dolar olduğunun anlatılması fazla geldi. Osmanlı’nın İstanbul’u aldıktan kısa bir süre sonra Kristof Kolomb’un keşif için gezerken nasıl “mal” gibi bu keşiflere seyirci kaldığımızın anlatılması da fazla geldi. Osmanlı’nın nasıl bilimden uzaklaşarak tarikat ve hurafe peşinde bok batağına sürüklenildiğinin anlatılması ki hele çok çok fazla geldi ülkeye.

Dikkat ederseniz “Teke Tek” programı değildir kaldırılan. Bu iki büyük profesörün katıldığı “Teke Tek Özel” programıdır asıl hedef. Yıl başındaki programda Fatih Altaylı’ya gelen bir mailde seyirci şunu söylüyor Altaylı’la; “Efendim programınıza keşke dini ne olduğu belli olmayan adamları çıkaracağınıza Kadir Mısırlıoğlu gibi müslüman tarihçileri çağırsanız daha iyi olur”. Fatih Altaylı bu mesaja sinirlenip “Beyefendi benim için kişinin hangi dinden, hangi ırktan olduğu önemli değil. Ben bilgiye bakarım, bilime bakarım. Sizin söylediğiniz kişiyi tanımam. Bilgisi kabul ediliyorsa onuda çağırırız yoksa gerisi ile uğraşamayız” diye cevap veriyor.

20150420095502_fft16_mf1944254

İşte budur “Yeni Türkiye” arkadaşlar;

Müslüman adı altında otorite kabul ettirilmek istenen paranoyak, yalan ve cehaletle dolu irin yuvası sözde adamların hikayelerini dinlettirmeye çalışmaktır Yeni Türkiye!

Hayatında bir tane kitap okumamış adamların “Alo Fatih” telefon hatlarıyla bilimi yasaklaması, kendi örümcek kafalı dünyalarında yarattıkları ütopik arap ümmetçiliğini övmek, her fırsatta suçu dış mihraklara yıkarak elinde ne var ise satmak, çalmak, çırpmak yok etmektir Yeni Türkiye.

Ve yukarıdaki iki hocanın yine ünlü bazı bilim insanlarını program konuğu olarak ayarlamışken dünyaya yeniden rezil olmamızdır. Darwin yılında Bilim Ve Teknik dergisinin Darwin kapağına tahammül edemeyen asıl maymun soyundan olanların evrimsel mücadelesidir bu.

Bir kez daha ülkede yaşadığımıza utanacağımız şeydir aslında.

Sonra “Türkiye bilimsel olarak gerekli çalışmaları yapmaktadır” falan. Çok cahilsiniz abi keşke ölseniz ve lütfen ölün artık.

Korkuyor

İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor.
Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için.
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.

William Shakespeare

Yakın İktisadi Tarih VI

Bir önceki yazı için buradan

Menderes Dönemi 1954-1961

1) Bu göstermelik dış borca dayalı büyüme sonucu oluşan sahte bolluk ve kalkınmanın sonucu ithalat patlıyor ve ihracatın buna karşı koyamıyor. Oluşan kocaman cari açık kapatılamıyor. Bu sebeple dış yardım ve para transferleri için bazı şartlar (IMF) ortaya konuyor.

2) Adnan Menderes’in kafa dank ediyor. “Bunlara uyacağına devlet destekli büyümeye geri döneyim” diye düşünüyor. Dış ithalata kotalar koyup milli büyümeye geçmeye çalışıyor. (Ah Menderes ah)

3) Dış borçların neticesinde Menderes bu ekonomik politikaya yaslanınca 4 Ağustos 1958 yılında dolar birden 2,2 misli değer kazanıyor. Bak sen şu işe!

4) Dış ithalattaki kanunlar hemen gevşetiliyor. Tekrar eski sisteme geçiliyor. Bunun karşılığında ABD ve batılılar 600 milyon dolarlık borcu siliveriyorlar! Yani çok bonkör çok iyi insanlar aslında bu adamlar. Birde üstelik 359 milyon dolar da borç veriyorlar. Çıkmaya kalkan cezalandırılıyor artık bu sistemden. Neler düşündü bilemiyorum o yıllarda.

1091838_67a7f0a516e990095eb7d7e96d62a125_orj

5) Gelirin az olması ve ekonomik durgunluk neticesinde köyden kente göçler başlıyor. Bu sebeple kentte ücretler düşüyor. Yine kente göçleri imarsız büyük şehirlere yerleştirerek gecekondu yapılaşmasına izin verilmesi bu dönemdedir. Bu fakir, eğitimsiz, yeni bir umut ile kentlere gelen marabalara kaçak ev, elektrik, su, bakliyat, battaniye, kömür vs. yardımları propagandalar ile hükümet yapıyor. Yani oy deposu bildiğini. “Bak sana yardım ediyorum bana oy ver”. Bu düşünce sistemi hala değişmemiştir. Fakirliğin ve gelir adaletsizliğinin sebepleri vardır. Bunları düzeltmek yerine, fakirlerin öyle kalması ve kendilerine muhtaç yaşaması bu tip hükümetlerin tek isteğidir. Hala öyledir.

Darbe Sonrası ve İçe Dönük Dışa Bağımlı Büyüme 1961-1976 ve 1977-79 Krizleri

1) Darbe sonrası ithalat engellenerek yerli malı üretimine destek olundu ve bu şekilde bir büyüme politikası benimsendi. Fakat Adnan Menderes’in dışa bağımlı, teknoloji ve temel girdileri ithalat üzerinden yürütülen 10 yıllık yönetiminin sonucu ihracatta sıçrama yapılamadı. ARGE üzerine çalışmayan ülke kalitesiz ürün ithalatıyla ekonomik dar boğazı aşamadı.

2) Kamu maliyetinin altında ürünleri köylü, çiftçi ve işçilere (örneğin gübre, elektrik, su) vererek ithalatı azaltıp dışa bağımlılıktan kurtulunmaya çalışıldı. Fakat ithalata o kadar bağımlı hale gelinmişti ki bu ekonomik hamle ileriki dönemde tam anlamıyla gerçekleşemedi.

3) Ara dönemlerdeki para ihtiyacı yurt dışından gelen döviz ile kapatılmaya çalışılarak cari açık engellendi sayılır.

4) 1970’li yıllarda ekonomik bunalım sonucu IMF’nin dayatmasıyla dolar 9 liradan 15 liraya çıkartıldı. Büyük tepki çekmiş olan bu hareket sonucu ordu içerisinde yine genç subaylar bu politikalara karşı hareketlenmiş fakat siyasi tarihte anlattığımız gibi paşalar tarafından erkenden engellenerek durdurulmuştur. 12 Mart 1971 yılında kendileri muhtıra vermiştir.

5) Muhtırayı veren paşalar sonradan ekonomik politika olarak ülkenin içine sçarak tekrar ithalata yönelik büyümenin önünü açıyorlar. Daha sonradan bu paşaları siyasi tarihimizde anlattığımız gibi yabancı petrol şirketlerinde, bankalarda danışman veya müdür olarak göreceğiz.

1434543683638.jpg

6) Demirel’in uyguladığı yine bu sahte ithalat büyümesi kısa bir süre nefes aldırmıştır aslında ama sadece krizi ertelemiştir. Bunun faturasını Türk halkı ileriki yıllarda ödeyecektir.

7) 1960 yılından 1975 yılına kadar ki GSMH değerlerine göre halkın yönelişi şehre olmuş. 1960 yılında sanayinin payı %17,5’tan 1975 yılında %21,2’ye yükselirken, tarımın payı %36,5’tan %27’ye düşmüştür.

8) Öteleye öteleye geldiğimiz 1977 yılında ise hem savaş dolayısıyla yediğimiz ambargo hem dünyadaki ekonomik kriz sebebiyle ülke adeta çöktü. İhracat 200 milyon dolar düşerken, ithalat 660 Milyon dolar yani %13 arttı. Cari açığın karşılama oranı %30 seviyesine yükseldi ve yıllık 4 Milyar dolara yükseldi. (ha günümüzle kıyaslarsanız karşılama oranı AKP dönemiyle %60-70 arası miktara çıktı. Yıllık ise yaklaşık 100 milyar dolar açığımız var nasıl ama büyüme)

9) Elbette bu açık ve kriz bombası Ecevit’in elinde patlayacaktı ve tarihe “geldiler ekonomiyi bitirdileeeeer” olarak geçecekti. IMF tekrar yapılanma isteğine Ecevit direniyor. Fakat tutarsız ekonomik yaptırımlar ve bazı ithalat kotaları karaborsanın önünü açtı. Buda tarihimize “yağ bulamıyorduk, benzin kuyruklarıııııı” diye geçmiştir. 1978 yılında ortalama %53, 1979 yılında ortalama %64 fiyatlar arttı enflasyon azdı. 1978 şubat ayında develüasyonla dolar 19.25 ten 25 tl’ye, 1979 yılında ise 47 tl’ye yükseldi.

10) Adnan Menderes’in iktidar hırsı ve 1971 darbecileri geleceğin yabancı banka müdürü ve petrol danışmanı olan satılmış paşaların; yerli üretimi ve argeden uzak, yol/baraj/inşaat üçgenindeki, ithalata dayalı, borçlu sahte ekonomik büyümenin faturası ağır oldu. İç karışıklıkların artmasının bir sebebi olarak bu da gösterilebilir. Ülkeyi bilerek ateşe atan bu kişileri tarih affetmeyecektir.

11) Darbe sürecine geldiğimiz, ülkenin bu durumunu sorgulayan ve sağ/sol diyerek kandırılan genç vatandaşlarımızın kırdırılması sonucu ortaya çıkan çatışmadan yeni bir devlet dizaynı çıkartıldı. 12 Eylül 1980 darbesi ülkemizin bu yeni modelde tekrar sermaye ve emperyalizmin uşaklığına soyunacağımız yıllar yakındı.

Bir sonraki yazıya buradan

Kadınlar Gününe Özel

Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz, (almak, vermek) bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona ahkar (en hakir) mahiyeti veren şeylerdir ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkartmalıdır..Bilmelidirler ki iki cins birbirleriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, ortak, hayat ortağı demektir.Bu hukuk müsavatı kadınlarımızın şuurunda yer ettikten sonra onların kuvvetli ve hakiki bir insan olmak için dimaği ve fikri sahada da yükselmek isteyecekleri tabiidir.Memleketimizin kadın ve erkeklerini, biri diğerini sürükleyen ve taşıyan değil, el ele ve aynı tempoda yürüyen iki mahluk olarak göreceğimiz günün uzak olmamasını dilerim. bu kadar efendim.

Sabahattin Ali – 1932

Sıra Sana Geldiği Zaman

Zaman gazetesini sevmem gerçi hiç bir gazeteyi sevdiğim söylenemez. Lakin Zaman gazetesinin yeri ayrı. Attığı saçma sapan manşetler ve iftira haberlerini gazete okuduğum zamanlardan biliyorum unutmadım. Manyak bir subayın eline bomba vererek beklettiği asker haberine “işte ordunun hepsi böyle” demeye getirmesi, balyozlar havada uçuşurken her gün bir askeri rezaleti habere yer vermesi, askerlerin hepsini ve ailelerini neredeyse dinsizlikle eş değerleyen bunu da muhalifin bütün kanadını katarak yapan gazetemiz. Yargıya ve polise yerleşerek atamaları ele alan, üniversite sınav sorularını çalıp şifreleyip tatmin olan başbakan ve cumhur ile ve albette AKP ile yürüyen gazete.
 
Fakat yine inandığımız insani değerler daha önemlidir. Haklı/haksız protesto eylemi yapanlara bu tarz bir müdahele haliyle kabul edilmemelidir. Polis şiddeti beslendiği saray zihniyetinden dolayı bu haldedir.
12800262_10154172446393812_8169067257753515603_n.jpg
 
Ben ülkemin din, dil, ırk, mezhep ve cinsiyet ayrımı yapmayan bir yer olmasını arzu ediyorum. Görünen o ki hükümetin yetkili polisleri bu konuyu yanlış anlamış olacaklar ki mevzu bahis “şiddet” olduğu zaman hiç bir ayrım yapmadan saldırmakta bir sakınca görmüyor.
 
Polislik kolay değil elbette. Fakat size saldıranla uğraşmak ile gösteri özgürlüğünü iyi ayrıt etmek zorundalar.
 
Bu resimlere bakıp içten içe sevinenler ve oh olsun diyenler. Yapmayın lütfen bu muameleyi kimse hak etmez. Ne olursa olsun ne yaparsa yapsın böyle davranılmaz. Allah bu millete akıl versin.

Yakın İktisadi Tarih V

Bir önceki yazı için buradan

Arkadaşlar cumhuriyet 1929-40 arasında ihracat fazlası vererek küçük ama emin büyürken kapıya II.Dünya Savaşı dayanıyor. Haliyle buda hızımızı kesiyor ve Dünya ile beraber büyük buhranı atlatmaya çalışıyoruz. Bu devride mecbur yapılan vergiler ile köylü devlete çok kızıyor. Her kızgınlığın sonucunda yılana sarıldığımızdan olsa gerek Adnan Menderes’i kurtarıcı olarak görüyorlar. Yakın Siyasi Tarih bölümünde ayrıntısıyla yazdım. Kredi ve borçlar ile gelen göstermelik büyümeyi gerçek zanneden milletin tokadı yemesi 10 yılı buluyor. Devam edelim;

II.Dünya Savaşı 1940-1945

1) Savaş tehlikesine karşı erkekler askere alınmış, alınmasıyla beraber üretim düşmüştür.

2) Kültür atılımları bölümünde işleyeceğim köy enstitüleri yatırımları bu sebeple tam entegre olamamış ve toprak reform hareketleri gecikmiştir.

3) Piyasa bozulan fiyatlar sebebiyle çalkalanmış elbette her savaşta olduğu gibi toprak ağaları ve bağlantılı tüccarlar karaborsa, istifçilik ve rüşvet ile daha zenginleşmiştir.

20150731_172110

4) Ekonominin düzeltilmesi için toprak ve varlık vergileri çıkartılmıştır. Vergiyi ödeyemeyenler kamplara işçi olarak çalışmaya götürülmüştür. Aslında ödeyemeyeceği biliniyor köylünün. Amaç üretim gücünün bu şekilde bir miktar artırılması.

5) Varlık vergisi yani şehirliden alınan toplam verginin hemen hemen yarısı azınlıklardan alınmıştır yani gavurdan. Buda verginin ırk/din ayrımıyla toplandığının kanıtıdır aslında.

6) Toprak vergisi orta/küçük köylü kesimine ise büyük yük getirmiş halk vergiden korkar olmuştur.

7) Bu yıllarda reel ücretler neredeyse yarı yarıya düşmüştür.

Savaş Sonrası Dönem 1946-1953 Yeni Dünya Düzeni Kuruluyor

1) Savaş sonrası ekonomik ve iktisadi durgunluğu giderebilmek için 1930-1940 arası büyüme odaklı 5 yıllık bir sanayi kalkınma planı açıklandı.

2) Sanayi hamleleri devlet tarafından öncülük edilerek yapılacak ve ekonomik bağımsızlık hamlelerine devam edilecekti. Fakat ne oldu? Bu açıklamalar ve planlardan sadece 2 ay sonra dolar 1,28 liradan 2,8 liraya fırlayıverdi! Bak sen şu işe!

20150731_172131

3) Bu devletçi planın ABD yanında yer alan bir ülke tarafından uygulanamayacağı anlaşılmış oldu. CHP içerisindeki devletçi nitelendirilen akımlar 1947 yılında temizlendi.

4) Özel teşebbüse açık olan bu yeni iktisadi anlayışı CHP’de DP’de destekliyordu. Sadece CHP devlet tesislerinin özelleştirilmesini istemiyordu. DP parti ise “parayı göster babamı da satarım” modundaydı.

Her şeyi satacağım. Memleket işgal ediliyor diyorlar. Evet, çağırıyorum; Amerikalı’yı, Rus’u işgale çağırıyorum. TÜPRAŞ’ı Ruslara veremezmişiz; onlarınki para değil mi? Parayı veren düdüğü çalar. Devletin elinde ne varsa satacağım. Müşteri gece gelse, yatağımdan kalkar pijamalarımla gider satarım.’’

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan

5) Buraları iyi okuyun arkadaşlar. Hop uyanın silkelenin. 1946’da 250 milyon dolar fazla döviz rezervi ve 100 milyon dolar dış ticaret fazlası veren ülkemiz ABD stratejisi gereği yardım almaya başladı. Tarihte bu yardımlara Truman ve Marshall yardımları denir. Aç oku onu da ben anlatmayayım.

6) Yabancı sermaye yatırımının olumlu etkileri abartılmış, ithalat sınırlamaları 1947-50 CHP hükümeti döneminde yavaş yavaş kaldırılmaya başlanmıştır. Ama asıl hamleler elbette “Demokrasi Şehidimiz” Adnan Menderes’ten gelmiştir. 1951 yılında Demokrat Parti döneminde “Yabancı Sermaye Yatırımları Teşvik Kanunu”, 1954 yılında “Yabancı Sermaye Teşvik Kanunu” ve yine aynı yıl “Petrol Kanunu” çıkartılmıştır. Kime çıkartılmıştır? Yabancılara. Kim hazırlamıştır bu kanunları? Amerikan petrol şirketlerinin avukatı Max Ball. “Lozan anlaşmasına göre petrol aramamız yasaklandı” diyen güzel kardeşim; 1926 yılı Petrol Kanunu yasasına göre “Türkiye’de petrol arama ve işletme hakkı Türkiye Cumhuriyeti’nindir”. O yasa yabancı petrol şirketi avukatı tarafından hazırlanan bir kanun ile Adnan Menderes döneminde kaldırılmıştır. Ulan yordunuz beni ya hep duyuyorum yeter artık söylemeyin şu lafı artık. Zaten bu yıllarda entellektüeller ülkenin değişik noktalarında ABD, İsrail, İngiliz vs. adamların harıl harıl bir şeyler aradığını gördüklerinde “Adnan Menderes petrolleri yabancıya sattı” diye eleştirmişlerdir. İşte 1954 yılında medya da “ya biz arayacağız ama Lozan’da gizli bir madde var bu sebeple arayamıyoruz. Bu kanun ile başkasına çıkarttırıp biz alacağız” tarzı bir yalan ortaya atılıyor. İşte o yalanın peşinden 60 yıldır gidiyorlar el insaf artık. Meclis yasalarında madde madde çıkartılan bu yasalar vardır.

petol

7) Bu yıllarda ABD’li danışmanlar ekonomi politikalarını belirlemeye başlamışlardır. Zaman sonra ABD veya İngiltere’de okuyan türk danışmanlar bunların yerlerini almışlardır. Günümüz bakanları bunlar arasındadır. Hadi ipucu vereyim “Bu Bakara çok makara” falan diyen zatı muhterem mesela bunlardan birisi.

8) Dış borca dayalı ekonomik büyüme girişimine başlandı. 1947’de ithalat %100 artırılıyor ve vergi indirimleri getiriliyor. İhracat ise aynı kalmakta.

9) 1946 yılında 250 milyon dolar fazla rezerv ve yılda 100 milyon dolar cari fazla veren ülkede, 7 yılda cari açık 500 milyon dolara dayanıyor. Elbette Adnan Menderes’in bu açıkları çok önemli değil. Çünkü kankaları ABD ve saz arkadaşları “sen takma kafana Menderesciğim biz sileriz bu borcu” diyorlar ve siliyorlar elbette. Bunları eleştirirsen o tarihlerde “vay anarşist vay komunist” falan diyorlar. Yapılan propaganda ile ilgili ayrı bir yazı yazacağım. Maden Teknik Aramayı kapatıyorlar 1955 yılında. Onun yerine Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) kuruluyor sonradan bunun başına kim geçiyor? Takunyalı kardeşlerin enerjik olan Korkut Özal elbette ki ileride İngiliz şirketlerin ülkemizdeki sorumlu müdürlüğünü yıllarca sürdürecek. Yani çıkartılan yasalar, ikili anlaşmalar ve imtiyazlar neticesinde işte bu arkadaki borçları siliyorlar. Allah belanızı versin sattığınız, yaptığınız, zengin olduğunuz o paralar ile cehennemde petrol kuyularında yanın inşallah.

10) Savaş yıllarından çıkan fakir halk bu dönemi “bolluk ve refah dönemi” olarak görüyor elbette. Tarım ürünlerinin fiyatları düşse de kredi/traktör gibi yeni üretim araçlarının yardımıyla ürün miktarları artırılıyor ve böylece çiftçinin geliri artıyor.

Sonraki yazı için buradan