Aşkın Aldı Benden Beni – Yunus Emre

Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım dün ü günü
Bana seni gerek seni

Ne varlığa sevinirim
Ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum
Bana seni gerek seni

Aşkın aşıklar oldurur
Aşk denizine daldırır
Tecelli ile doldurur
Bana seni gerek seni

Aşkın şarabından içem
Mecnun olup dağa düşem
Sensin dünü gün endişem
Bana seni gerek seni

Sufilere sohbet gerek
Ahilere ahret gerek
Mecnunlara Leyla gerek
Bana seni gerek seni

Eğer beni öldüreler
Külüm göğe savuralar
Toprağım anda çağıra
Bana seni gerek seni

Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene Ver anları
Bana seni gerek seni

Yunus’dürür benim adım
Gün geçtikçe artar odum
İki cihanda maksudum
Bana seni gerek seni

Yunus Emre

Reklamlar

Rotterdamlı Erasmus – Stefan Zweig

Okuma fırsatı bulamadığım Rotterdamlı Erasmus isimli eseri yakın bir süre evvel bitirdim. Malumunuz Stefan Zweig oldukça popüler bir yazar artık. Ustanın asıl hünerini gösterdiği alan ise tarihteki büyük şahsiyetlerin biyografilerini mükemmel bir üslupla anlatması.

Kitap 1469 yılında hayata gözlerini açan Desiderius Erasmus’un hayata kısmen nasıl atıldığını, fiziksel özelliklerinin yanında karakter olarak da kendine has niteliklerini ve tarihsel süreçte yaşadığı tecrübeleri geniş bir perspektiften anlatıyor. Bende sizin için Stefan Zweig’ın edebi diliyle olmasa da bir miktar Erasmus’u anlatmak istiyorum.

Erasmus eğitimine rahip olarak başlasa da kısa sürede bu tekdüzelikten ve kısıtlamalardan bunalıp izin kopararak Paris’e yerleşmeyi başarmıştır. Burada ise yüksek öğreniminde yine istediği yenilikçiliği bulamamış olup farklı düşünceler ile kendisini başka bir yola sokma isteği baskın çıkmıştır. Tarihte Rönesans ile beraber ortaya çıkan Hümanizm düşüncesinin ve peşi sıra gelen Reform hareketlerinin kurucusu böylece zincirlerini kırmak için ilk adımını atmıştır.

Atmıştır atmasına ama parası olmayan büyük dahimizin tam anlamıyla bağımsız bir yaşantıya geçme isteği henüz tamamına ulaşmamıştır. Para kazanmak için ister istemez çok iyi bildiği Latince dersler vermiş, prenslere övgüler dolu süslü mektuplar yazmış, güzel şiirlerini ve sözlerini kah orada kah burada satarak hayatını sürdürmeye çalışmıştır.

Artık 30’lu yaşlarına gelirken, maddi sıkıntılı geçirdiği yıllara kendi bedensel sorunları da eklenmiş olup çözüm arayışında olduğu söylenebilir. Gittiği her yerden topladığı Latince Özdeyişler imdadına yetişmiştir. 1500 yılında Paris’te bastırdığı tam adı “Collectanea Adagiorum” olan ve kısaca “Adagia” olarak bilinen ilk eserini basmıştır. Latince Özdeyişleri içinde barındıran bu kitap artık farklı bir sosyal kültür seviyesinde yaşamaya çalışan Avrupa soyluları tarafından kapış kapış alınmıştır. Dönem içinde entellektüelliğin ve kültürlü olmanın göstergesi; sanat eserlerine ilgi duymak, kitap okumak, sanatçı ve aydınları himaye etmek vb. şeylerin yanı sıra yazılan mektup veya kart postalarına küçük Latince bir deyiş sıkıştırmaktan geçiyordu. Adagia isimli eser soyluların züppelik ihtiyacını fazlasıyla karşılıyordu. Öyle ki her yeni basımda bir öncekine ek olunan özdeyişler dolayısıyla alan bir daha alıyor haliyle Erasmus’un da ünü ve geliri artıyordu.

trent-1024x791.jpg

Artık oldukça ünlenen ve davetlerin onur konuğu kabul edilmeye başlanan Erasmus ise genel itibariyle bunları geri çevirmekteydi. Karakter olarak da zayıf fiziki özellikleri gibi içine dönük ve kırılgan bir kişiliğe sahipti. Sözlü münakaşadan hatta tartışmadan korkan bir yapısı olup, hastalığın veya karmaşanın nam saldığı yerlerde beklemeden pılını pırtısını toplayıp orayı terk ediyordu. Bir gün savaşma isteğinden yoksun olduğu kaba bir dille kendisine söylendiğinde hafifçe gülümsemiş ve şöyle demiş;

“İsviçreli bir paralı askerlerden birisi olsaydım, bu suçlama ağır sayılabilirdi. Ama ben bir bilginim ve huzur, çalışmam için gereklidir.”

Bu yüzden aslen Rotterdamlı olan Erasmus Avrupa’nın bir çok şehrinde kısa sürelerde bulunup yaşamını böyle sürdürmüştür. Fakat dönemi zafer üzerine zaferler kazanan Türklerin Avrupayı ciddi anlamda tehdit ettiği yılları içinde barındırır. Artık İstanbul düştüğü gibi Sırbistan elden çıkmıştır. Avrupa Hristiyan toprakları kendi iç çekişmelerinde mücadele etmekte olanları engellemesi gerekirken, kilise bağnaz öğretileri halka din diye dayatıp vergilerle zenginlik içinde yaşamaktadır. Bir gurup aydın rahip yakın bir zamandan beri Roma kilisesinin tekrar toparlanması için mücadelelere girişmiş (Örneğin Lorenzo Valla’nın yazıları) fakat bu hareketin önderlerinin sonu ağzında bir bez ile odun ateşinde canlı canlı yanmak olmuştur.

Neredeyse hiç bir eleştirinin kabul edilmediği, her sözün çarptırılarak söyleyenin kendini işkence sehpalarında bulduğu bu çağda kilisenin şerrinden korkmadan düzenlemeler talep etmek öyle her babayiğidin harcı değildir. Erasmus insanı daha öne koyan ve bütün bir Avrupa topraklarını savunan düşüncesiyle buna da el atma cesaretini bulacaktır. Roma’da gördüğü sefalete karşılık lüks yaşamın ve iki yüzlülük bulamacının ancak bir delilik olduğunu kendi kendisine söylerken mükemmel bir fikir aklına gelir. İngiltere’ye dönüşünde yakın bir süre sonra ünlü Utopia (Ütopya) isimli eserini kaleme alacak olan Thomas More ile buluşup ölümsüz kitabını yazmaya koyulur. Hiciv tarzında yazdığı eseri yakın dostuna adar ve adını Latince Moriae Encomium (Deliliğe/Ahmaklığa Övgü) koyar. Kitap “More’a Övgü” anlamına da gelir. Bir taşla bütün kuş sürüsünü düşüren Erasmus her şekilde dalgasını geçer.

“Piskoposluk asasıyla kılıç, piskoposluk şapkasıyla miğfer, İncil ve kalkan nasıl bir araya gelir? Aynı vaazda hem hazreti İsa hem de savaş nasıl anılır, aynı trompetle hem Tanrı hem de Şeytan nasıl selamlanır?”

1511 yılında yayımlanan kitap bir delinin ağzından (Stultitia) sistemi eleştirmeye başlar. Aslında dilimize çevrilen delilik kavramı pek söyleneni karşılamaz. Daha doğru tabir ile konuşan ahmaklıktır ve ahmaklık kürsüye gelip insanlara seslenir. Konuşması hem saçma yorumlar hem de keskin eleştiriler içerir. Ahmaklık gerçek bilgeliktir veya gerçek bilgelik ancak ahmaklık ile mümkün olmaktadır. Kendine övgüler düzen ahmaklık, aşkta, savaşta, bilimde, sanatta, evlilikte, dostlukta vs. aklınıza gelecek ne var ise konuşur. Her şeyi bilen ahmaklık özellikle dini kurumları ve din adamlarını merkeze oturtarak onlar ile dahice dalga geçer. Normal şartlar altında söylenemeyecek sözleri bir ahmağın ağzından çıkartarak acımasızca yapılanları eleştirir. Yapıtı dönem içerisinde bomba etkisi yaparken Erasmus’u kilisenin gazabından her daim kaleme aldığı yansız yazılar ve ünü korumaktadır. Keza söylenen sözleri kendisi değil kitap içerisindeki bir ahmağın (delinin) söylediği açık değil midir?

Rönesans akımına kilisenin de katılması ve yenilenmesini talep eden Erasmus buna “Mesih Felsefesi” adını vermiştir. Mesih felsefesi, skolastik teolojiden, hacca gitmekten, kutsal emanetlere, okunmuş veya tütsülenmiş veyahutta kutsanmış eşyalara/kemiklere/giysilere kadar tapınma vb. dindarlık gösterilerinden ziyade maneviyatı ve kişisel ahlakı ön plana çıkartıyordu. Hatta “Ne kadar üzücü sadece 12 havari var ve bunlardan 14’ü Almanya’da gömülü!” dediği de söylenir.

“Bu benden değil, Sayın Stultitia (ahmaklık) Hanımefendi’nin ağzından çıktı; bir delinin konuşmasını kim dikkate alır ki?”

Life_of_Martin_Luther-in-the-protestant-reformation.jpg

Peşinden Hristiyan dininin kaynaklarına inmek amacıyla Yunan ve İbrani filolojisini kullanarak 1516 yılında yeni bir İncil ortaya koymuştur. Yazdığı İncil ve ünüyle beraber diğer eserleri arasında önem arz eden, kutsal bağnazlıkları ele aldığı Enchiridion Militis Christiani (Hristiyan Şövalyesinin El Kitabı) büyük yankı uyandırır. Böylece reform hareketlerinin (Kilisenin düzenlenmesi) en büyük kıvılcımı yakılmış olur. Erasmus her ne kadar kiliseyi eleştirse de aslında istediği kilisenin kendi hatalarını görmesi ve çözüm yolları bularak doğru yola ulaşmasıdır. Kiliseyi yıkma veya yok etme veyahutta tam anlamıyla karşısında durmak gibi büyük bir gövde gösterisine hiç bir şekilde katılmaz. Lakin yaktığı Reform ateşini eline alıp alev topuna döndürecek olan bir isim Almanya topraklarında adından söz ettirmeye başlamıştır. Erasmus gibi kilisenin reform yapması gerektiğini düşünen fakat bunun için büyük bir savaşı göze alabilecek bu kişinin adı Martin Luther’di.

Dönemin ünlü deyişi “Erasmus bir yumurta yumurtladı, Luther de kuluçkaya yatıp ondan civciv çıkardı” idi. 1517 yılında yayınladığı 95 maddelik bildiri ile kiliseyle çatışmaya giren Luther açıkça Erasmus’un desteğini talep etmiştir. Benzer şekilde Luther’in fikirlerini pek ciddiye almayan ve onun ile teması erkenden kesen Papalık yine ortalık toz duman olunca Erasmus’tan yardım istemiştir. Avrupa Luther’in önderliğinde Protestanlık mezhebinin farklı kilise dallarına ayrılıp dağılırken, Erasmus’un sessizce köşede olan biteni seyrettiğini görüyoruz. Luther’in fikirlerine çoğunlukla katılmakla beraber, yapısındaki vahşi tavır ve zulüm isteği midesini bulandırmaktadır. İstediği kesinlikle bu değildir. Düşündüğü Hümanizm ve barış ortamının olmadığı yerde taraf tutmaz. Fakat ne Protestan ne de Katolik tarafını seçmek istemediği için dışlanır ve alaya alınır.

1280px-Лютер_в_Вормсе-e1506910168296.jpg

“Savaşın en büyük yükü, bu savaşın hiç ilgilendirmediği kişilerin sırtına biner ve savaşta herhangi bir başarı söz konusu olsa bile, taraflardan birinin mutluluğu, öteki tarafın zararı ve yıkımı demektir. Hükümdar hiçbir yerde savaşa razı olacak kadar dikkatsiz olmamalıdır ve hep haklılığını ileri sürmemelidir; çünkü kendi davasını haklı görmeyen var mıdır?”

Yaratmak istediği Hümanizm düşüncesinin çöküşünü gören Erasmus ve öğrencileri için artık tam anlamıyla karanlık yıllar başlamıştır. İstedikleri sadece huzur içinde kardeşçe bir yaşam olan Hümanizm’in bir çok temsilcisi Protestan olmayı kabul etmeyip kendi köşelerine çekilseler de sığındıkları yerlerde bulunup işkencelerden geçirilecek ve öldürüleceklerdir. Bir çok arkadaşının vahşice katledilişine tanık olur. Artık bir kenara atılan düşünceleriyle yıkılmış bir halde Basel’de küçük bir evde yaşamaya başlar. Hayatı boyunca Latince konuşan ve yazan Erasmus 12 Temmuz 1536 yılında ölürken, belki istemsiz tekrar hatırladığı anadili ile Almanca iki kelime söyler; Sevgili Tanrı!

Değerli dostu Thomas More Ütopya isimli eserini yazarken muhtemelen kendi içlerinde yaşamak istedikleri ve olması gereken dünyayı kaleme almış olmalı. Yakın bir zaman önce kaybettiğimiz Ahmet Cemal’in kaleminden Erasmus ile ilgili son sözlerimizi yazıyor ve kendisini saygıyla anıyoruz.

“Her koşul altında iç özgürlüğünü koruma uğrunda çaba harcamak, kimsenin efendisi olmaya kalkışmamak, fakat kimseye de boyun eğmemek. Hiçbir sav ya da düşünceye baştan düşmanca yaklaşmamak, ama buyurgan nitelik almaya başladığı anda her savın ya da düşüncenin karşısına dikilmek. Bütün bunlar Erasmus’un kişiliğiyle özdeşleşen niteliklerdir.”

Not: Peron Fikir Sanat dergisi için hazırlanan Mart-Nisan ayı yazısıdır.

Sizin Hiç Babanız Öldü Mü?

Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum

Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Şöylelemesine maviydi kör oldum

Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum

Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?

Cemal Süreya

Palyaçonun Dizeleri

Meçhul’e Doğru
Karanlığın sesini dinliyorum
Yalnızlığın üstünde
Bulutlar dem vuruyor geceye, boyalı bulutlar
Palyaço, bilsen ne kadar yalnızım
Uykumun arasında yüzündeki boyaları anımsıyorum
Bilsen, kaç fersah dipte öldü duygularım
Ah palyaço! Sen benim yalnızlığımsın
O kadar büründüm ki yalnızlığa
Zamanın sesini duyar oldum
Beni uçan balonlarınla al götür palyaço
Buralar çok yalnız, biraz da sen
Alkol kokuları bulaşıyor geceye
Çocukça düşlerimi kirletiyorlar
Beni ancak sen temizlersin palyaço
Ancak sen tutarsın ellerimi, bir de boyalı balonları
Balonlar yükseliyor ellerinden geceye
Biraz farklılar sanki palyaço;
Hayallerimi mi sığdırdın içine?
Annemin bana seslendiğini duyuyorum;
”Haydi! Yatma vakti”
Yatma vakti çoktan geçti palyaço
Ölüm vakti yaklaşıyor
Umutlarımla gömün beni
Bir de yükselen balonlar olsun
Tabutum şekerden olsun.

Gel Palyaço…
Tut ellerimi palyaço, lütfen
Hiç sevmem tabutları
Hele ki şekerler korkulu rüyamdır
Gözlerime bak derin derin, lütfen
Çünkü palyaço, gözlerine değince
Menzilime girince uzaklaşıyorum ölümden
Boyalı suratında bir meçhulluk gözlerin
Kelebek çizmiştin gözlerinin etrafına, hatırlar mısın?
Kelebek olmuştum, geceye uçmuştum
Sen gülmek için varsın
Geceyi aydınlatmak için
Sakın ha ağlama palyaço
Boyaların akarsa nasıl şiir yazarım sana?
Aman ağlama, gözlerinin rengide akar belki
Meçhullüğü bozulursa nasıl kurtulurum ölümden
Belki ağlarsan renkli yağmurlar yağar
Her damlası öldüresiye saplanıyor yüreğime
Buralar çok sessiz yokluğunda palyaço
Çok renksiz buralar; bir de bulutlar
Derin bir çukuru anımsıyorum
Yanaklarındalar sanki, çok derin
Ölmek vakti demiştim ya palyaço
Ölürken yaşamak vaktiymiş saçlarında
Sen büyük bir cinayetsin
Meçhulluğün çok derin
Buralarda öyle
Gel artık palyaço, gel, lütfen…

Umutların Med Ceziri
Geldin sonunda yağmurlardan
Yağmurlar renkli yağıyor palyaço
Acıtmıyor bu sefer ama, mutluluk saçıyor
Bıkmıştım karanlığın sesinden
Senin sesin gökkuşağı yaratıyor geceye
Eski şarkıları anımsatıyor
Nasıl da mutluyum bir bilsen
Yanımdasın, bir çocuk gibiyim
Gözlerinden geçmişim yansıyor sanki
Hayallerim can buluyor her zerrende
Kelebekler var çehrende palyaço
Gözlerinden kopup dünyamda dolaşıyorlar
Meçhul renkli kelebekler bunlar
Hiçleşmek istercesine bir bağlılık bu
Hiçleşmek istiyorum balon tutan ellerinde
Hiçleştir beni balonlarının içinde
Zaman artık senin için var
Ayrılıklar görüyorum etrafımda, ama sen geldin
Geldin palyaço, daha ne isterim ki
Gitme, sen gidersen… düşünmek bile istemiyorum
Sen yorulma diye döndüğün yere dönüyor dünya

Ruhuma dokunuyorsun, ama ellerin değmiyor
Gözlerin değiyor palyaço
Gözlerin ruhumda eriyor
Ruhuma karışıyor, bende meçhul oldum
Gözlerin gibi,
Ve bir veda nağmesi

Rüzgarların Med Ceziri
Gece çekiyor dünyama
Biliyorum geleceksin yine
Şimdilik elimden ayla yarışını izlemek geliyor
Gidiyorsun palyaço, kelebeklerini bana bırakarak
Med ve cezir gibisin
Gidiyorsun ve geliyorsun
Bunu genelde denizler yapar
Ama sen rüzgarların medcezirisin palyaço
Sen ufak denizleri değil, yüce dağları seversin
Sen mi yarattın onları?
Ne zaman baksam seni görüyorum
Göklere bakınca orada olmuyorsun ama
Çünkü gökler çok uzak bana
Sen olma, sen dağları sev
Onlar yakın ve yeşiller, gözlerin gibi
Belki de maviler, bilmiyorum palyaço
Çünkü garipler, çok garipler
Meçhul gözlerin var senin
Etrafında kelebekler uçuşan
Bilmem bilir misin o kelebekleri ve balonları çok severim
Yalnızlığı da.
Yalnızlığım sensin benim palyaço
Ellerinde, gözlerinde hiçleşiyorum
Çünkü sen, baktığımda gördüğüm dağların en tepesisin
Ve ben oraya hiç çıkamadım
Korkardım çünkü, karanlıkta kaybolmaya
Ve sen beni karanlıktan kurtardın palyaço
Beni sen kurtardın…

Talat ÇELİK

Orhan Veli Kanık

Orhan Veli cumhuriyet tarihi başlangıcı ile şiirlerini halka yönelik yapan büyük şairlerimizdendir . Yakın arkadaşları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday ile beraber Garip isimli kitabı yazarak şiirde yeni bir ufuk açmış ve ünlü Garip akımının doğmasını sağlamıştır. Sürekli yenilik arayışı içinde geçen kısa sayılabilecek hayatında ürettiği eserler, genel itibariyle eleştiriye ve alaya alınmasına sebep olsa da ilgi gördü. Belki bir iki nesil ile ancak değişecek  olan edebiyat akımını sadece bir iki yıl içerisinde değiştirmeyi başaran, günümüzde ne yazık ki tarihimizin derinliklerinde yatan bir çok sanatçı gibi sessiz sedasız bekleyen ünlü şairimiz..

13 Nisan 1914 yılında İstanbul’un Beykoz semtinde gözlerini dünyaya açan Orhan Veli sanatçı genlerini Osmanlı Devleti’nde klarnetçi olan (ki sonraki dönemde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasında çalan) babası Veli Bey’den almış olmalıdır.

Beşiktaş ve Cihangir dolaylarında geçen çocukluk yıllarında ilk tutkusu futbol olmuştu. İlkokulda ise arkadaşı Halim Şefik Güzelson ile beraber tiyatroya merak sarmıştı. Evlerinin bahçesinde portakal sandıkları üstünde minik ellerini sağa sola savurarak çalışmalar yapıp mahalle sakinlerine gösteriler düzenliyorlar, daha o yaşlarda karakter tiplemeleri ve oyunlar yazıyorlardı.

7 yaşındayken Yıldız Sarayı’nda Halife Abdülmecid’in düzenlediği tören ile sünnet edildi. 1925 yılında ise babası Veli Bey’in işi dolayısıyla okulundan ayrılıp Ankara’ya taşınmak zorunda kaldılar. Ankara Erkek Lisesi’nde zaman sonra okumaya başlayan Orhan Veli burada en yakın dostları olacak iki arkadaşıyla tanıştı; Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday.

Tiyatro ile yine ilgilense de bu alanda yetersiz olduğunu düşünüyor ve kendini verimli görmüyordu. Şiir üzerine daha derin çalışmaları bu döneme denk gelmiştir. Edebiyat öğretmeni Ahmet Hamdi Tanpınar’ında etkisiyle şiirle yaşamaya başladı. Ders teneffüslerinde yakın arkadaşları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet ile şiirler üzerinde tartışıyorlardı. Çok iyi derecede Fransızca bilen üçlü sürekli fransız şairlerin şiirlerini inceliyor ve bu şiirleri dönemin türkçe metni halinde derlemesine kafa yoruyorlardı. Fransız şairlerin şiir yöntemleri ve vurgu tekniklerinin farklılığı çevrilen dilde apayrı bir tarzın ortaya çıkmasına sebebiyet vermişti.

1932 yılında liseyi bitirip İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde felsefe bölümünde okumaya başlasa da bu eğitimine devam etmeyip üniversiteyi 3 yıl sonra bıraktı ve Ankara’ya geri döndü. Burada eski lise arkadaşlarıyla tekrar buluşan Orhan Veli, arkadaşlarıyla veraber çeşitli şiirler yayınlayarak ilgi toplamaya başladı.

Kuralsızlığın Kural Oluşu

Orhan Veli önderliğindeki üç şair geçmişten gelen dar kalıpların, hecelerin, uyakların karmaşası ve kısıtlı edebi dilinden farklı bir anlatım istiyorlardı. Değişik dergi ve yayınlarla şiirlerini paylaşan fakat tam olarak söylemek istediklerini anlatamayan şairler sonunda eski şiirlerine bazı eklemeler yaparak “Garip” isimli şiir kitabını meydana getirdiler.

Mayıs 1941 yılında yayınlanan Garip kitabı o güne kadar yazılan şiirler ve kurallar hakkında düşüncelerini belirttikleri bir önsöz içeriyordu. Edebiyat ile ilgili düşüncelerin yanında Ahmet Haşim ve Faruk Nafız Çamlıbel gibi sanatçıları hatta Nazım Hikmet gibi oldukça kuvvetli bir şiir üstadının toplumcu-gerçekçi eserlerine yaptıkları eleştiri büyük bir tepki topladı.

Kitabe-i Seng-i Mezar

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allahın adını,
Günahkar da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi’ye

Mesele falan değildi öyle,
To be or not to be kendisi için;
Bir akşam uyudu;
Uyanmayıverdi.
Aldılar, götürdüler.
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.
Duyarlarsa öldüğünü alacaklılar
HAklarını helâl ederler elbet.
Alacağına gelince…
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.

Tüfeğini depoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler.
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,
Ne matarasında dudaklarının izi;
Öyle bir rüzigar ki,
Kendi gitti,
İsmi bile kalmadı yadigâr.
Yalnız şu beyit kaldı,
Kahve ocağında, el yazısiyle:
“Ölüm Allahın emri,
Ayrılık olmasaydı.”

Orhan Veli Kanık

Şiirlerin dörtlük, uyak, ölçü vb. kavramlardan uzak, olduğu gibi ve bağımsız yazılması gerektiğini savunan üç kafadarın ek olarak şiirlerine basit halk dilini sokması alaya alındı. Lakin hem büyük eleştiriler alırken, hemde şiirin halk diliyle yazılarak sokağa inmesini sağladığından dolayı övgüler de aldı. Bu iki kanadın didişmesi ve karşılıklı eleştiriler Orhan Veli’nin ünlenmesini sağladı.

“Eskiye ait her şeye karşı çıkmak ve her şeyden önce şairanenin aleyhinde bulunmak..”

Garip Kitabı Önsöz

Orhan Veli’nin ünlenmesinden sonra bazı şairler bu tarzın takipçiliğini yapmaya başladı. Bu tarz o kadar kuvvetli ve etkili oldu ki takipçileri kendilerini “Garip Akımı” olarak lanse etti.

Orhan Veli askerlik hizmetini 1945 yılında tamamlayıp Milli Eğitim Bakanlığı’nda tercüman olarak çalışmaya başladı. Dönem eğitim sisteminde devrimsel bir hareket olan Köy Enstitüleri projesinde tercüman olarak çalışan ve eğitimin fakir köy çocuklarına ulaşması için çaba gösteren bir çok sanatçıdan bir tanesi olmuştu.

Ünlü milli eğitim bakanı ve projenin mimarcısı Hasan Ali Yücel’in kurduğu Tercüme Bürosu’nda bir çok kitabın çevrilmesinde yardımcı oldu. 1948 yılında “La Fontaine’nin Masalları”başta bazı şiirleri/oyunlarıu türkçeye çevirdi.

Fakat değişen devlet geleneği ve Hasan Ali Yücel’in görevden alınması sonucu anlaşamayarak Tercüme Bürosu’ndan istifa etti. Kendisi gibi benzer zorluklar yaşayan yakın arkadaşları ile bir dergi çıkartmaya karar verdi. Elbette can dostları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday yanında Bedri Rahmi Eyüboğlu, Sabahattin Eyüboğlu, Abidin Dino, Necati Cumalı gibi büyük sanatçılar beraber çalışacaklardı.

Eskiler Alıyorum

Eskiler alıyorum
Alıp yıldız yapıyorum
Musikî ruhun gıdasıdır
Musikîye bayılıyorum

Şiir yazıyorum
Şiir yazıp eskiler alıyorum
Eskiler verip Musikîler alıyorum

Bir de rakı şişesinde balık olsam

Orhan Veli Kanık

1 Ocak 1949 yılında bin bir güçlükle satışa çıkartılan Yaprak isimli dergide bahsi geçen yazarlara ek olarak kimler yoktu ki? Cahit Sıtkı Tarancı, Sait Faik Abasıyanık, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Külebi..

Ne yazık ki dergi maddi imkansızlıklardan dolayı sadece 1,5 yıl yayın hayatını sürdürebilmiş ve 10 Haziran 1950 günü 28. sayısıyla sayfalarını okuyuculara son kez göstermişti.

Aynı yıl 10 Kasım günü Ankara’da belki de yayınına maddi imkansızlıklar gereği son verdiği dergisini düşünerek yürürken belediyenin açık bıraktığı rögar deliğine düşüp yaralanmıştı. Peşi sıra İstanbul’a gitmiş 14 Kasım’da arkadaşı ile yemek yerken fenalaşmış ve hastaneye kaldırılmıştı. Doktorların alkol zehirlenmesi teşhisi koydukları Orhan Veli, ne yazık ki yanlış teşhisten dolayı kısa süre sonra hayatını kaybetmiştir.

Henüz daha 36 yaşındayken ölen Orhan Veli’nin ölümüne dostları ve sanat camiası inanamamıştı. Bu sebeple yapılan otopsisinde düşmeden sonra beyin kanamasından dolayı ölümünün gerçekleştiği anlaşılmıştır.

Hem çok eleştirilen hem de çok sevilen bu yenilikçi şair hızlı yaşadığı hayatına ne yazık ki çok erken bir yaşta veda etmiştir. Bir çok arkadaşı ölümü sonrası şiirler yazmış ve derlenen eserler Son Yaprak ismiyle 1 Şubat 1951 yılında yayımlanmıştır.

Cu6wRPAW8AA0JSN.jpg

FOTOĞRAF

Dört kişi parkta çektirmişiz,
Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi…
Anlaşılan sonbahar
Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli
Yapraksız arkamızdaki ağaçlar…
Babası daha ölmemiş Oktay’ın,
Ben bıyıksızım,
Orhan, Süleyman Efendi’yi tanımamış.

Ama ben hiç böyle mahzun olmadım;
Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?
Oysa hayattayız hepimiz

Melih Cevdet Anday

Kısa süren hayatında yeni kurulan cumhuriyetin devrimsel hamleleri gibi yeni bir şiir akımını kazandırmış, tepki çekse de ödün vermeyerek şiirde ve sanatta yeniliğin önder isimlerinden bir tanesi olmuştur. Büyük şairimiz Nazım Hikmet’e yapılanlardan dolayı (sadece düşünce özgürlüğünü destekledikleri için) arkadaşlarıyla beraber 3 gün oruç tutacak kadar insan haklarını savunan (ki o dönem komünist bir şaire destek olarak yine büyük bir tepki çekmişlerdir ve unutmayalım Nazım Hikmet’in en büyük eleştirmenlerindendir), yayınını yapacağı Yaprak dergisini matbaada çıkartmak için kışlık paltosunu satacak kadar da şiire sanata aşık bir entellektüeldir.

Yakın arkadaşlarından Halim Şefik otopsisine girip darbeye bağlı beyin kanaması raporunu okuduktan sonra arkasından onu uğurlayacak bir şiiri yazmıştır.

Bizde bu büyük şairimizi ölümünün 77. yılında kendisini tekrar saygıyla anıyor ve Allah’tan rahmet diliyoruz

Otopsi

 

Morgda açılınca kafatası
Doktor beyler beyin gördüler
İndirince tenkafesine neşteri
Doktor beyler yürek gördüler
Yürekte ne gördüler dersiniz
Yürekte memleket gördüler
Dünya gördüler
Bir de dost gördüler
Ama bu işte doktor beyler
Doğrusu geç kaldılar
Çok geç kaldılar

Halim Şefik Güzelson