Görmek Lazım

Ünlü ressamlarımızdan Şevket Dağ cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara’da bir resim sergisi açıyor. Mustafa Kemal bu ünlü ressamın eserlerini bütün vekillerin görmesini istiyor ve bizzat gidilmesini söylüyor. (Gerçi şimdilerde okullara bu tip yazılar geliyor Tayyip Erdoğan’ın mitingi için yürüyüşe katılın falan diye bunun gibi bir şey işte. O yıllarda tabi resim sergisi için çağırıyorlar). Neyse sergiye katılımlar oluyor kalabalık falan filan Mustafa Kemal’de bir müddet sonra iştirak ediyor.

Sergideki resimleri gezen ve çok beğenen Atatürk hiç bir resmin satılmadığını öğreniyor. İsim vererek gelenlerin sergiyi gezdiklerini fakat bir resim almadıklarını üzülerek anlıyor. Şevket Dağ’a dönüp “Peki baktılar da hiç biri görmediler mi? Bu resimlerin hepsini biz alıp götürelim de bu güzelliği uzun uzun biraz daha seyredelim” diyor. Dünyaca ünlü ressamımız bu sözlerden sonra çok duygulanıyor ve aslında içten içe Cumhuriyeti kurmasından dolayı kızgın olduğu Mustafa Kemal’in saygı duyulacak bir lider olduğunu anlıyor.

Sevket_dag_ayasofya.jpg
Ayasofya

Bazılarımız Mustafa Kemal’in ressama hava atmak için tabloları satın aldığını düşünüyor olabilir. Tam tersine resimden de anlayan Mustafa Kemal dönem içinde değeri anlaşılamayan resimleri bilerek satın almıştır. Örnek vermek gerekirse Şevket Dağ’ın yukarıda gördüğünüz “Ayasofya” isimli tablosu 2010 yılında 2 milyon 150 bin liraya açık artırmayla satılmıştır.

Ne diyelim? Kimisi sadece bakar, kimisi de güzelliğini görür.

Demokratik cumhuriyete bakan fakat göremeyen toplumumuz bu değerleri geri satın almak için çok çalışması gerekecek galiba.

Hoşçakalın.

Ali Ufki Bey Ve Müzik Devrimi

İnternette eski tabirle sörf yaparken rastladığım bazı besteler gerçekten beni benden aldı. Çoğu kişinin de bildiği “Uyan Ey Gözlerim Gafletten Uyan” ilahisi başta pek bilmediğim lakin aslında oldukça yakından dinlediğim bir bestekarı keşfettim. Size hem bu bestekarı tanıtmak hemde araştırırken rastladığım ilginç bir noktayı da paylaşmak istedim.

Yazımı III.Murad’a ait olan bu eserin bestekarı Ali Ufki Bey 17.yy.’ın ortalarında yaşamış. Asıl adı Wojciech Bobowski olan Polonyalı bestekar 30’lu yaşlarında Osmanlı tarafından esir alınmış. Türk musikisini ilk defa batı tarzında notalara dökerek “Mecmua-i Saz ü Söz” isimli bir de kitap meydana getirmiştir. Bahsettiğimizi eserini de bu kitaptan bulan araştırmacılar da şu anda dinlediğimiz şekle getirdi diyebiliriz. Bir çok yabancı dili ve müzik türünü bilen bestekarın zenginliği dönem sonrası gelen Itri’ye de büyük ilham olmuş gibi görünüyor. Yazılan kitabın bazı bestelerinin çalışmasını ise Bezmara müzik gurubu derleyerek ilgilenenler için seslendirmiş.

Bunlar hakkında bilgi arar iken şans eseri yine bir şekilde önderimiz Mustafa Kemal’in yaptığı müzik devrim hareketine rast geldim. Daha doğrusu onun ile ilgili olarak yapılan röportaja ulaştım.

Anlatın Paşam

Mustafa Kemal, Vossische Zeitung gazetesi muhabirine 1930 yılında verilen röportajda milli egemenlik, liderlik, din ve müzik devrimi ile ilgili bazı demeçler veriyor. Röportajın bazı kısımlarını kısaltarak buraya koyuyorum;

…..

– (Mustafa K.) Amaçlarımızın kişisel olmaması gerekir. Yerli olmayan bir kimse, ait olmadığı bir ülkeyi yükseltmek istediği zaman, kişisel isteklerden kendisini kurtaramaz. Kendini eski yasalara bağlayıp geçmiş ile yakınlığını korumak isteyen bir kimse, modern bir devlet de kuramaz. Napolyon, Polis Bakanı “Fouchet” nin yaşamını bildiği hâlde, onu görevinde bırakmıştır, bundan başka kendisinin en büyük düşmanlarına güvenmesi, çılgınlıktan başka bir şeyle yorumlanamaz. Napolyon, temel bir düşünceye dayanmadan işe başlamış ve kendisine bir fırsat yaratacağını sandığı olayların gelişimine uymuştur. Onun bu biçimde davranışı, demokrasiciliğin durumunun altmış yıllık gecikmesine neden olmuştur, diyebiliriz. Napolyon hakkında yayınladığınız kitabın Türkçe çevirisini altı ay önce gazetemde (Hâkimiyet-i Millîye) yayınlanmasını buyurmuştum. Bunun nedeni nedir biliyor musunuz? İşte bunun nedeni şudur ki, bir taraftan onun kahramanlığından ve güçlü sabrından asker bir ders alsın, diğer taraftan yerli olmayan bir kimsenin, diğer bir ülkeye girmesiyle, o ülkede hainlik etmekle, sonun neye varacağını millet anlasın.

(Gazeteci) Gazi’nin bu açıklaması, onun kendisi için çizdiği programı bize gösteriyor. Dine karşı durumunu şöyle anlattı:

– (Mustafa K.) Sonradan Kuran’ı Kerim’in Türkçe’ye çevrilmesini buyurdum. Bu da ilk kez olarak Türkçe’ye çevriliyor. Muhammed’in hayatına ait bir kitabın çevrilmesi için de emir verdim. Halk yinelenmekte olan bir şeyin var olduğunu ve din ileri gelenlerinin derdi ancak kendi karınlarını doyurup, başka bir işlerinin olmadığını bilsinler. Camilerin kapanmasına hiçbir kimse taraftar olmamasına rağmen, bunların bu biçimde boş kalmasına şaşıyor musunuz? Çobanlar, güneş, bulut ve yıldızlardan başka bir şey bilmezler. Yeryüzündeki köylüler de ancak bunu bilirler. Çünkü, ürün havaya bağlıdır. Türk yalnız doğayı kutsal sayar.

……

(Gazeteci) İlâhiyat konusundan “kader” konusuna geçtim. Ve “kaza ve kader” denilen bu iki kelimenin arasındaki farkı açıkladığını ve bunların anlamı “şans ve rastlantı” kelimelerinin anlamına yakın olduğunu söyledim. Kelimeleri duyduğu zaman, biraz durduktan sonra bu iki kelimenin Arapça olduğunu ve Türkleri ilgilendirmediğini söyledi:

– (Mustafa K.) Alın yazısını soruyorsunuz. Alın yazısının temeli, uygulaması mümkün olan sorunlarda düşündükten sonra işe başlamaktır. Komutan bir kimsenin büyük bir kararlılıkla fırsatları elden kaçırmaması gerekir. Aynı zamanda, akla uygun olan şeyleri izlemesi gerekir. Değişikliklerin sabit ve belirgin durumları yoktur. Şu kadar var ki, bu değişiklik durumunda ve çalışmasında bulunan kimseler için de bir kolaylık verir.

(Gazeteci) Gazi, ordu komutanlarının liderlerden sayılmasını ve kendisine bir asker gözüyle bakılmasını istemez. Hatta, Avrupa’daki insanların, böyle bir asker komutanı iken, Gazi’nin nasıl bir hükümet başkanı olduğunu görünce, kendilerinde şaşkınlık ortaya çıktığını Gazi’ye söylediğim zaman birdenbire cevap vermeyip biraz sonra şöyle demiştir:

– (Mustafa K.) Gerçekten bir komutan, hükümet başkanı olduğu zaman, bir tehlike duyulur. Çünkü, onun bir asker komutanlığından başka üstünlüğü yoktur. Bundan başka onu hiçbir kimse kontrol altına alamaz. Bunu elbette Almanya denemiştiniz. Savaş zamanında başkanınız kimdi?

–  (Gazeteci) Loudendorf.

–  (Mustafa K.) Bozgun gününde kaçan adam başkan değildir.

…….

(Gazeteci) Gazi, bana karşı sorgulayıcı bir gözle baktı ve şöyle dedi:

– (Mustafa K.) Daha önce ihtiras konusunu anmıştınız. Gerçekte onsuz büyük bir iş oluşturulamaz. Ancak, onun herhalde millet yolunda bir görev amacına yönelmiş olması gerekir. Başkan olan kimsenin, milletin ülküsüne göre çalışması ve milletin psikolojisine hâkim olduktan sonra milletin eğilimine bağlı olması gerekir. Ben de, padişahlardan kurtuluşumuz tamam olmadan önce, hemen Meclis’i seçime çağırdım. Ve başkanlık hukukundan vazgeçerek, af bile kabul ettim. Egemenlik tamamen milletindir. Yani, seçilen millet vekillerinindir. Yönetim işlerine sizin sandığınız kadar karışmıyorum. İşte bakanlardan birisi karşınızda bulunuyor. İsterseniz kendisinden sorunuz ki, ben onun görevine karışıyor muyum? Ben bugün  başkanlıktan ve hatta ordu komutanlığından çekilmeye ve kendi araştırmalarım için bir köşeye çekilmeye hazırım.

(Gazeteci) Gazi’nin yaşamı çok basit bir biçimdedir. Öteden beri yanında, ancak onun büyük işlerinden korkması sonucunda uzak kalan ve geri dönüşünden sonra ölen (sevgili annesi) bulunuyordu. Gazi, eşinden boşandıktan sonra, bütün mallarının Halk Partisi’ne kalmasını önermiştir. Kendisinde gösteriş ve büyüklenme eseri görülmez, Rüşvete karşı şiddetli mücadelede bulunur. Bu nedenden, onun eski dostu Deniz Bakanı’nı hapse mahkûm etmekten geri kalmamıştır. Mustafa Kemal’in demokrasiye taraftarlığını kendisinin demokrat olduğu düşüncesiyle göstermektedir.

Gazi söylüyor: 

– (Mustafa K.) Kapıda duran nöbetçi bile benden korkmaz. İsterseniz kendisinden sorunuz. Korku üzerine egemenlik kurulamaz. Toplara dayanan egemenlik sürekli olmaz. Böyle bir egemenlik ve hatta diktatörlük, ancak ayaklanma çıktıktan sonra geçici bir zaman için gerekli olur. Üyeleri çok fazla olan komisyon, büyük işler ortaya koyamaz. Ülkemize bakınız, sessizlik içindedir. Sürekli güven ve huzura taraftarız, asıl toprağımızdan başka bir metre kare toprakta gözümüz yoktur. Çünkü, toprağımız geniş olup, kendi oturanlarına dar değildirBütün devletlerle rahatlık ve kurtuluş antlaşmaları imzaladık. Ancak yeni saldırılarla karşı karşıya gelmemiz durumu düşünerek orduyu bulunduruyoruz…

……

Gazi’nin Avrupa’ya karşı tutumu:

(Gazeteci) Gazi, Batı yolunda durabilmesi için, Türk’ün bütün gereksinimlerini yine batıdan almak gereğini duyuyor. Milliyet ülküsüyle Avrupa’dan aktarma sorunu arasında bir karşıtlık görüp görmediğine dair kendisine sorduğum soruya şöyle bir cevap vermiştir:

– (Mustafa K.) Asla… Çünkü modern olan milliyet ilkesi milletler arası genelleşmiştir. Biz de Türklüğümüzü korumak için çabayla özeneceğiz. Türkler uygarlıkta soyludurlar. Yunan’dan önce İzmir, taraflarında oturan eski bir millet olduğumuzu bilimsel bir biçimde kanıtlamaya çalışıyoruz.

Müzik inkılâbı:

– (Mustafa K.) Montesquieu’nun: “Bir milletin müzikte eğilimine önem verilmezse, o milleti ilerletmek mümkün olmaz” sözünü okudum, onaylarım. Bunun için müziğe çok önem göstermekte olduğunu görüyorsunuz.

(Gazeteci) Biz batılılara göre doğu müzikçiliğinin kulaklarımıza gelen tuhaflığından söz ettim ve dedim ki, “Doğunun tek anlayamadığımız bilimi varsa, o da onun müzikçiliğidir.” Gazi, karşı çıkarak şöyle demiştir:

– (Mustafa K.) Bunlar hep Bizans’tan kalma şeylerdir. Bizim gerçek müziğimiz Anadolu halkında duyulabilir. Bu ezgilerin iyileştirilmesiyle ilerletilmesi mümkün değil midir? Batı müziği bugünkü durumuna gelinceye kadar, ne kadar zaman geçti? 

(Gazeteci) Dört yüz yıl kadar geçti.

– (Mustafa K.) Bizim bu kadar zaman beklemeye zamanımız yoktur. Bunun için batı müziğini almakta olduğumuzu görüyorsunuz. 

Uzun röportajının biz müzik ile olan kısmını ele alacağız (Elbette başkanlık ve din ile ilgili kısımları da önemlidir). Bildiğiniz gibi müzik devrimi amacıyla yurt dışından müzisyenler getirilip dinletilmiş ve bunun ile ilgili raporlar alınmıştı. (Merak edenler Yakın Kültür Tarihi yazılarımızı okuyabilir) Sonuçta bir süre Türk sanat müziği radyolarda çalınması bile yasaklanmıştı (6 aya yaklaşık). Sonradan bu saçma uygulamadan vazgeçilerek geri dönülse de uzun bir süre bazı müzik aletlerinin okullarda okutulmadığını biliyoruz (Mehmet hocaya selam olsun).

Bizans Müziği Derken?

Burada dikkat çekmek istediğim nokta Mustafa Kemal’in yaptığı müzik devriminin çıkış argümanlarını görebiliyoruz. Yani masada otururken “müziği yasaklayalım da millet dinlemesin” tarzından ziyade her zamanki gibi belli bir proje doğrultusunda niçin yaptığını anlatıyor (Montesquieu’ya katılarak).

Ve devamında Bunlar hep Bizans’tan kalma şeylerdir. Bizim gerçek müziğimiz Anadolu halkında duyulabilir.” diyerek bir şey söylemekte ve hedef göstermektedir. Ben ilk başta cümlenin ne demek istediğini tam anlayamayıp araştırmaya devam ettim. Türk sanat müziği ile Bizans müziği ne alakaydı?

Dinlediğinizde göreceksiniz ki geleneksel Bizans ezgileri veya Ermeni Ortodoks kilise ilahileri inanılmaz bir şekilde bizim arada rastladığımız müzik makamlarına benzemekte hatta benzemekten öte aynı denilebilir.

Yani Mustafa Kemal’in kafasındaki müzik yapısı artık Bizans, Ermeni ve Osmanlı cemaatinin harmanlandığı müzikten ziyade (çünkü yüzlerce yılda iç içine geçmiş) farklı bir Türk müziği yaratmaya yönelik. Neyse ki uygulamanın yani müzik kültürünün yıllar geçmesi gereken süreçle şekillendiği anlaşılmış olacak sonradan yasakları kaldırıp serbest bırakıyorlar. Elbette yine batı müziği destekli eğitim devam ediyor.

Efendim bu uzun ve dallı budaklı yazımızı bitirip sizi büyük üstat Ali Ufki Bey’in Mecmuay-ı Saz ü Söz besteleriyle baş başa bırakıyorum. Hoşçakalın..

Atatürk’ün Hatıra Defteri

İsminden de anlaşılacağı üzere Mustafa Kemal’in hatıralarının daha doğrusu günlüğünün kısa bir kısmını ihtiva eden eseri yakın bir süre evvel bitirdim. Kısa günlükleri aslında şansa günümüze ulaşmakla beraber Mustafa Kemal’in düşünce ve karakteri ile ilgili önemli bazı ayrıntılar da içeriyor.

Mustafa Kemal’in emir erlerinden birisi olan Şükrü Tezer, yıllar sonra komutanının kendisine verdiği günlüğü Türk Tarih Kurumu’nun da yardımıyla 1989 yılında basıyor. Artık basımı ve satışı olmayan kitabı zar zor Ankara’daki bir sahaftan temin edebildim.

Kitap Şükrü Tezer’in uzun girişi ile başlayıp nihayet günlüklerde yazdıkları ve açıklayıcı notlar ile devam ediyor.

Şükrü Tezer paşanın yanında Çanakkale savaşı sonrası bulunduğundan kendisi ve etrafındaki gözlemleri güzel bir şekilde kitaba yansıtmış. Anafartalar kahramanı apoletiyle müfettişliğine gittiği güney doğu cephesinde halkın ve askerlerin hayranlıkla seyrettiği, zekası ve bilgisi ile herkesi alt eden bu büyük insan hakkında bazı küçük ayrıntılara da girmiş.

Keza Mustafa Kemal’in Şükrü Tezer’e verdiği kısa günlüklerindeki cümleler çok daha vurucu ve gelecekte yapacaklarına ışık tutmakta.

Mardin yollarında araba ile giderken bir çok yerde yol kenarlarında adeta hayvan gibi yatan ölüler gördüğünü, hemen her yerde yetim çocukların dolaştığından bahsetmiş. Arabayla giderken acıdığı bir yetimi yanına aldığında etraftaki insanlar çocuklarını da alması için yanına geldiğini anlatırken içim burkuldu. Hangi şartlar altında bir anne-baba çocuklarını tanımadıkları birisine teslim eder ki? Ülkenin açlık ve yokluk dolayısıyla düştüğü bu sıkıntıları ara ara okuyunca savaşın ciddiyeti bir kez gözünüzde canlanıyor.

WhatsApp Image 2017-05-19 at 14.20.15.jpeg

Bunun dışında Mustafa Kemal’in sık sık kahve içtiği ve az uyuduğunu (stres, genelde hasta) gözlemliyoruz. Yemekten sonra yine odasına istirahate çekilip sürekli kitap okuması ise diğer ilginç gözlem. Savaş zamanı üstelik oldukça kısa süren günlüklerinde okuduğu kitaplardan bahsederken analizlerini ve karşılaştırmalarını da yapıyor.

Yine Erkanıharp Reisi yanında misafir iken toplumun nasıl düzeleceği konusunda girdiği tartışmada savunduğu fikirler şöyle (anlaşılırı yazıyorum);

Tesettürün kaldırılması ve hayat biçiminin ıslahı; 1) Bilgili (kudretli) ve hayata katılabilen kadın yetiştirmek 2) Kadınlara serbestliğini vermek (düşünce/giyim/yaşam) 3) Kadınlarla genel işbirliği, erkeklerin ahlakı, davranışları, düşünceleri üzerinde etkileri..

22 Kasım 1916

Bir diğer sohbetinde Kemal Bey’in Tarih-i Osmani’sini okuduğunu belirtip İstihkam Yüzbaşısı Fuat Efendi ile tartışmış ve şunları söylemiş;

Yemekten evvel Emin Bey’in (Mehmet Emin Yurdakul) Türkçe Şiirler’iyle Fikret’in Rübab-ı Şikeste’sinden ayni zeminde bazı parçalarını okuyarak bir mukayese yapmak istedim. İkisi de başka başka güzel. Ancak türkçe olanda da, diğerinde de aynı derecede arapça, farsça kelimat var. Fark, biri parmak hesabı diğeri değil!

10 Aralık 1916

Yine bir diğer günde bahsettiği bir hadiseye dikkat edin lütfen;

… İhsan ve Ömer’e (Mustafa Kemal’in yetiştirmek için aldığı iki yetim çocuk) “Yaşamak Kavgası” isimli türkçe şiirin bir kısmını ezberlettim..

2 Aralık 1916

Basit şeyler gibi görünmekle beraber 1.dünya savaşı ortasında o kadar iş arasında bile kitap okuması, şairlerin eserlerini takip etmesi, yetimleri alıp korumaya çalışırken onlara şiir ezberletmesi gerçekten uzaktan bakınca ne denli büyük bir insan olduğunu bize tekrar tekrar hatırlatıyor.

Savaş şartlarında bile bilginin, şiirin, tarihi eserlerin peşinde koşan kısaca sanata aşık ama halkının sorunlarına da uzak olmayan onları gözlemleyen, gözlemlerin sebeplerini araştıran ve çözüm yolları bulmaya çalışan büyük bir deha..

Güney Doğu cephesi denetlemesi sonrası kabul ettiği Hicaz Seferi Komutanlığı’nda ise Alman Komutan ile anlaşamaz ve hakkında da bir rapor yazar. Uzunca raporun küçük kısmını aşağıya koyuyorum;

WhatsApp Image 2017-05-19 at 13.56.10.jpeg

Alman komutan Falkenhayn’ın Türk ulusunu değil kendi ülkesi çıkarları için çalıştığını gözlemleyen Mustafa Kemal savaş eğer kazanılırsa Osmanlı Toprakları’nın Alman karakolu olacağını belirtmiştir.

Neticede gelen komutan ile görüşen Mustafa Kemal’e müttefike karşı gelinemeyeceği için istifa etmesi teklif edilince zaten hazırladığı mektubu hemen oracıkta teslim ederek İstanbul’a dönmüştür.

Kitapta bir diğer husus ise İstanbul’da (burada fikirlerini ortaya koymasa da) dünya savaşı sonunda padişahlığın kaldırılması ile ilgili kısa bir görüşme yapıldığını Şürkü Tezer’den öğreniyoruz. Konu ile ilgili iki sayfayı buraya yine koyuyorum;

WhatsApp Image 2017-05-19 at 13.56.09

WhatsApp Image 2017-05-19 at 13.56.09 (1).jpeg

WhatsApp Image 2017-05-19 at 13.56.09 (2)

Üç resimdeki konuşmadan anlayacağımız şey ise; Enver paşa ve efkarının fikrinin henüz 1.Dünya Savaşı sürerken zaten padişahlığın lağv edilmesi olduğunu görmemizdir. Güvenilebilir yakın komutanlara durum anlatılırken yeni yönetimin ise Enver Paşa önderliğinde yeni kişilerde duracak olması kaçınılmazdır.

Savaş sonu ise ülkeden kaçan Enver Paşa ve diğer askerlerin yapamadığını yaparak ülkemizi kurtaracak ve demokratik modern bir cumhuriyet kurmak için uğraş verecektir.

Cumhuriyeti kurarken yaptığı atılımları birilerinin dediği gibi ne ajanlıkla ne dinsizlikle ilgisi vardır. Hayatları yalan ve iftira ile yürüyen satılmış kalemlerin, hocaların ve asıl ajanların iftiraları bu sebeple sürekli Mustafa Kemal üzerindedir. Ölümünü üzerinden neredeyse 100 yıl geçmesine rağmen okuduğunuz bir savaş anısında kadının topluma katılmasını anlatmasını, yetim çocuklara şiir ezberletmesini veya iki felsefe kitabını kıyaslamasını gördüğümüz kişinin satın alınamaz ruhunu, iradesini ve şahsiyetini görüyorsunuz.

Hayatında cin ali kitabı kapağını çevirmemiş, avrupa devrimlerini ve emperyalizmini görmemiş, hayatını dinsel hurafelere adamış insanların elinde yetişmiş, özgür düşünemeyen, hayatı boyunca eğriye/yanlışa/haksızlığı bir kez olsun “dur” dememiş, kendi işine bakmış, kendisi için yaşamış ve bir hayvan gibi öyle ölmüş insanların ağızlarını açarken destur çekmesi gereke kişidir Mustafa Kemal.

Herkesin 19 Mayıs Atatürk’ü anma ve gençlik bayramını kutluyor ve bu yazı ile kendisini bir kez daha rahmetle anıyorum.

Fausto Zonaro

Açıkçası bu yazıyı yayınlamayı unutmuşum kusura bakmayın. Gerçi bir çok yazıyı yayınlamak için bekletiyorum bazen. Sakarya’da yayınlanan bir edebiyat dergisi için yazdığım küçük yazıyı yine kendi bloğuma koymak istedim;

19.yy. başlarının ünlü İtalyan ressamlarından, II.Abdülhamid’in saray ressamı ve değerli bir sanatçı olan Fausto Zonaro yazımızın ana konusu olacak.

Zonaro 19.yy. başlarında aslında oldukça sıkıntılı geçen hayat mücadelesinden bunalıp İstanbul’a geliyor. Öyle ki İtalya’da yoğun bir sanatçı patlaması var efendim. Kısmet bir şekilde II.Abdülhamid ile tanışan ve ona bahsedeceğimiz ünlü “Hücum” adlı eseri yapan ressamımız bu sayede saray ressamı oluveriyor.

Peşi sıra ara ara verilen siparişler ile eserlerini sergileyen ve oldukça iyi bir geçim aylığı alan sanatçı ilerleyen dönemde ittihatçıların II.Abdülhamid’i devirmesiyle zor durumda kalıyor. Zaten kısa bir süre sonra işinden kovulup İtalya’ya ünlü bir ressam olarak geri dönüyor.

Zonaro dönem İstanbul’unda yaşamış ve gördüklerini hatıratına yazmıştır. Bu yazıları kitap olarak YKY tarafından basılmış bulunmakta. Merak edenler okuyabilirler.

fausto_zonaro_-_the_daughter_of_the_english_ambassador_riding_in_a_palanquin

Güzel birçok resmi olan Zonaro’nun yaptığı Hücum tablosu 1897 Osmanlı-Yunan savaşına aittir. Resimde atağa kalmış olan Osmanlı askerleri görülmekte olup önlerinde ölmüş olan Yunan askerleri yerde kanlar içinde yatmaktadır.

Cumhuriyet kurulduktan sonra Mustafa Kemal resmi 1927 yılında görme fırsatı bulmuş. Zaten eserlerini beğendiği bu resimdeki ölü Yunan askerlerinden üzüntü duyuyor.

Mustafa Kemal “Zonaro iyi bir ressam, fakat resme zarar vermeden şu yerde yatan yunan askerlerinin üstünü örtün” diyor. “Efendim isteseniz kaldıralım” denilince dönüp “Ben burada Yunan halkının ölü çocuklarıyla mı bir arada yaşayacağım?” diyor.

İşte Zonaro’nun bu eserinde ölen Yunan askerlerinin üzeri böylece örtülüyor…

Zonaro.jpg

Elbette savaş ve kan sanatı tekrar ele geçiriyor. 1975 yılında Kıbrıs savaşında Yunanistan ile tekrar savaşa tutuşmamız neticesinde üzeri örtülen bu Yunan askerlerindeki örtü tekrar alınıyor ve askerler yine kanlar içerisinde tablodaki yerlerini alıyorlar.

Hayatında okuduğum kadarıyla dünya vizyonu ve görüşü olarak bu denli öngörülü ve sanattan anlayan bir lider tarihte pek nadir bulunmaktadır arkadaşlar. Kimi liderler yaşadığı savaşlardan ders alıp yıllarca kendi vatanına saldıran tablodaki ölü Yunan askerlerinin bile üzerini örtmek isterken kimi liderlerde hayatlarında hiç görmedikleri savaş ortamının çığırtkanlığını yaparak henüz yaşamının baharında binlerce genci gözünü kırpmadan ölüme gönderebilmekte.

Barışta dostça kalalım arkadaşlar. Size kim savaştan, kandan ve öldürmekten bahsediyor ise ya temiz milliyetçilik duyguları ile oynanmış kandırılmış bir arkadaşımız yada bu savaştan maddi/siyasi çıkarı olan onursuz bir vatan hainidir.

Herkese sanatın ve bilimin takipçiliğinde barış dolu bir ömür yaşamasını diliyorum. Hoşçakalın.

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – IX

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi yazı dizisi 9 (dokuz) yazıdan oluşmaktadır.

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi-I

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-II

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-III

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-IV

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-V

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-VI

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-VII

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-VIII

Uzun yazı dizimizin sonunu bağlayalım arkadaşlar artık. Ne diyorduk? Osmanlı devlet mekanizmasını ele geçiren toprakları, madenleri, kervansarayları, gemileri olan Tarikat Vakıfları diyorduk. Bunlar cami, medrese veya okullar yaparak sözde dindar görünürler. Amaçları paradır dedik. Sonunda geldik Laiklik mevzusuna. Kardeşim niçin Mustafa Kemal Laik sistemi tercih etti?

Ula anlattık işte. Osmanlı Devleti’nin nasıl çöktüğü ve oluşturulan Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgenin 1900’lü yıllardan çok önce başlamış olduğu gün yüzündeydi zaten. Toplum Sünni Arap ekollü tarikatlar (aslında Sünni ekol bu değildir Sünni’lik bu hale getirilmiştir ki başka konudur) ile beraber ahlaki olarak çökertilmiş, bilimden uzaklaşarak ilimide unutmuştu. Mustafa Kemal hep söylüyorum hayatı boyunca okuduğu kitap sayısı resmi olarak 3997 adettir! Hayatını kuran öğrendiği mahalle mekteplerinden sonra kitap okuyarak geçirmiştir. Teğmenken parasının yarısı ile kitap alıp okumasıyla arkadaşları dalga geçmiştir. Böyle bir insandır. Sonunda araştırmaları neticesinde anlamıştır ki;

“Eğitimini tamamlamamış, kitap okumayan orta çağ toplumlarının tek kurtuluş yolu akıl ve bilimi takip etmektir. Bu sebeple rüşvet mekanizmaları ile şekillenerek devlet kurumlarını ele geçiren sözde din tarikatlarının ve vakıfların varlıkları son derece tehlikelidir. Önlem alınmaz ve hoş görü gösterilir ise bu zengin tarikat ve vakıflar tekrar kurumlarımızı ele geçirecektir.

Halifelik müslüman aleminde için içi boş süslü bir vazodur. Dünya medeniyeti ve gücünden uzaklaşmış olan devletin, bilimi neredeyse 500 yıl evvel terkeden topluma karşı halifelikten beklentisi zaten olmamalıdır. Bu sebeple yönetim için en uygun sistem seküler bir devlet yapısı tercih edilmelidir…

Sonuçta yeni kurulan ve beş kuruş parası olmayan Cumhuriyet, Laik ve Seküler bir devlet anlayışını benimsemiş peşi sıra zaten rüşvet mekanizması ile tarihte zenginleşen ve devlet kurumlarına yerleşen bu yapıları da yasaklayıp el koyarak hazineye bir çırpıda aktarmıştır.

İşte aslında “dinsizlik geldi ahhh kuran okuyamadık din adamlarını astılaaaaar” cümlelerinin temel taşları yıllarca Tarikat ve İslam ayağına ticaret yaparak devlet kadrolarını kendi adamlarıyla doldurarak halkı sömürenlerdir! Bu adamlar hiç bir yere gitmemiş hala günümüzde dini vakıfları tekrar yüceltip tarikat geleneğinin içlerini boşaltarak halkı sömürmek istemektedirler.

2016100418283319_36c0a64c7ef1e149f2111c338978151b.jpg

Cumhuriyetin ilk yıllarından sonra, 400 yıl süren Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgeni içerisine yerleşmiş olan ve Vakıf isimli bu yapılar yasaklanıp bütün mal varlıkları bir anda devlet tarafından ele geçirilince bunlardan nemalanan çoğu ağa – din adamı – devlet görevlisi ve eşkiya “dini yasakladılar” diyerek sömürdükleri halkı galeyana getirmiş bir çok isyan başlatmışlardır.

Toparlar isek Osmanlı Devleti daha doğrusu İslam’i kabulleniş tarihinde bir Vatikan ve onun kurumları bulunmamaktadır. Lakin bulunmaması rüşvet ve siyaset/tarikat ilişkisi olmadığı anlamına gelmemektedir. Burada sorulması gereken soru ilk yazımızda belirttiğimiz “Gelenekten Geleceğe” programı yorumcusu ve Cumhurun baş danışmanı olan Dr.Savaş Barkçin’in niçin “Fatih vakfı devletten para almazdı din adamlarına ve imamlarına kendi içinden para verirdi, öğrenciler yetiştirirdi mesela Mehmet Akif efendim” demesidir?

Yani Savaş hoca Avrupa’daki Vatikan sömürgesini çok güzel anlatırken Osmanlı Devletindeki Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgeninden neden bahsetmemekte ve ısrarla “Vakıfların değeri” adı altında “Cumhuriyet bunları kapattı işte” demektedir? Niçin Osmanlı Devlet mekanizmasını ele geçiren, bir süre sonra ise emperyalist sömürgeci devletlerle beraber çalışan ve rüşvet ağları kuran Tarikat-Vakıf ilişkisini tekrar öne çıkartmakta, bundan kurtulalım diye Mustafa Kemal’in kurduğu “Laik ve Seküler” devlet sistemini tartışmaya açmaktadır?

Sanırım bu soruların cevaplarını yazılarımdan sonra çok daha iyi cevaplayabilirsiniz arkadaşlar. Tarikatların isimleri önemli değildir, önemli olan tarihi süreçte açtığı yaraların iyi takip edilmesi ve gelecekte benzer hataların yapılmamasıdır.

Tarihin öğrettiği en önemli şeylerden bir tanesi cidden tekerrür etmesidir. Bir diğer şey ise “Geçmişinden ders almayan toplumların yok olmaya mahkum” olduklarıdır. Ne yazık ki ülkemiz bu konuda hem bilgisiz hemde isimlere fazla takılmakta ister parti ister vakıf veya tarikat olsun bu hataları görmekten ziyade partizan bir şekilde savunmaktadır.

Kendi adıma güzel bir yazı dizisini sonlandırmış bulunuyorum. Soru ve görüşlerinizi bekliyorum.

Hoşçakalın doğru yolda kalın.

Selametle..

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – III

Bir önceki yazıya buradan

Kısacası bile 3-4 yazı sürüyor ama ne yapalım arkadaşlar. Okumayanlar gitsin televizyonda kutu falan açsın birilerine karı bulsun. Ne diyorduk? Martin Luther…

Bu Alman soylusu okuduğu incilin kilise öğretileriyle uyuşmadığını söyleyerek kiliseyi eleştiriyor arkadaşlar (ayrıntıya girmiyorum). Kısaca Luther;

“Eyyy kilise, din adamları ve Papa; Siz diyorsunuz ki İncil tanrının buyruğudur ve bizim söylediklerimiz tanrının sözleridir. Ben bu kitabı okudum ve sizin söyledikleriniz ile bir ilgisi yok! İnsanlara İncilin Almanca veya İngilizce veya herhangi bir dilde olamayacağından bahsettiniz ve dediniz ki; “Siz İncili anlayamazsınız çünkü din adamı değilsiniz”. Ben bir çok bilimsel çalışmayı yaptım ve hala yapıyorum. Merak ediyorum? Tanrı insanlara bir din gönderdi ve kitap haline getirildi. Neden ortalama üstü zekam ile bunları anlayamayayım? Niçin tanrı kendisini takip etmesini istediği insanların anlayamayacağı bir kitap göndersin? Tanrı neden bir Almanın anlaması için incili almancaya çevirtmesin ve başka bir dile? Siz insanları kandırıyorsunuz!”

Luther bu suçlamaları yapınca uyarıldı ve sonrasında da afaroz edildi (dinden çıkartıldı yani). Luther ise kiliseye savaş açtı, düşünce ve fikirleriyle yeni bir mezhebin yani Protestanlığın doğuşunu sağladı.

Avrupa tarihine çok derinlemesine girmeden bakacak olursak; Osmanlı devletinin yükseldiği ve sağı soğu maymun ettiği yıllarda Luther bu zaferlerin suçlusu olarak Papalığı hedef tahtası haline getirdi. Çünkü ona göre Papa dahil din adamları kralların köpeğinden farksızdı. Papa’lık kendisine karşı olanları afaroz ederek büyük bir iç savaşın meşalesini böylece yaktı. Avrupa’nın neredeyse her noktası uzun yıllar büyük mezhepsel iç savaşlara sahne oldu.

Sonunda Papa’lık Protestanlığı kabul ederek savaşı kaybetti. Protestanlar ve geçmişten gelen düşmanlıklarıyla ortaya çıkan ortadokslar artık devlet mekanizmasını yeniden şekillendirmek, sömürülen halkın refahı ve kendi çıkarları için çalışmasını istiyordu. Bu düşünce tarzı ve sonraki devrimsel gelişmeyi Modern Fransa Tarihi serisinde anlatmıştım.

philippoteaux_lamartine

Yıkılan monarşi imparatorlukları yerine yine binbir iç savaş ve çatışmalar ile Demokratik Cumhuriyet rejimleri kuruldu. Bu rejimlerin belkide en keskini Fransa’da kurulan devlet yapısıdır. Bu devlet yapısı yüzyıllar süren kral ve halkı din adamlarıyla sömürge maşası haline gelmiş kişilerden/kurumlardan tam bir temizleme gayreti içinde oldu. Avrupa’da bir çok devlet Fransa kadar keskin olmasa da anayasal düzlemde devlet yapılarını “Laik” sistemler içerisinde bulundurdu. Bu olay bilim/sanayi patlamaları ve neticesinde kendi halkından başka halkları sömürge sistemine geçiren yapıya dönüştüler ki adına vahşi kapitalizm diyoruz. 

Ha devrimi gerçekleştiren burjuva kesimi sonradan kendi halkını sömürmedi mi? Sömürdü ama o başka konu girmeyelim.

Yani konu Avrupa’nın başka devletleri sömürmesi değil aslında. Konu devlet yapısıdır. Yoksa Avrupa kendi vatandaşını zamanla tanır ve korur oldu bu sistemde. Başka ülkeleri fazla önemsemez (mümkün mertebe öyle görünür). Kendi halkının refahını, kalkınmasını ve güvenliği öne alır vs.

Yazının Avrupa ayağını burada noktalarken “Laiklik nasıl çıktı? Neden Avrupa devletleri laik ve seküler sistemi tercih ediyor?” sorularına ışık tuttuğumu düşünüyorum. Önümüzdeki yazı ile bizdeki din ve toplum bakışını masaya yatıracağız.

Hoşçakalın…

Sonraki yazıya buradan

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – II

Bir önceki yazımızda kısaca değindiğimiz ve sahte tarihçiler ile süslenip bezenen “Laiklik ve Sekülerizm” kavramlarının can damarını vurmaya hazır mıyız arkadaşlar?

Size geniş bir yazı dizisi şeklinde yazacağım “Papalık Tarihi” kısmında Papa ve vatikan hakkında ayrıntılı bilgiyi zaten yakın bir zamanda okuyabileceksiniz. Malum kış geldiği için daha fazla evde vakit geçireceğiz. Dolayısı ile Avrupa’daki durumu kısaca şu şekilde anlatabiliriz;

Avrupa için hristiyanlık M.S.500’lü yıllarda dünyada merkez haline geldi. Peşi sıra kurulan ve sanıldığının aksine ilk dönemlerde güçsüz olan din adamları zamanla devlet yönetim sistemlerine karışmaya ve vergi toplayıp kralları kontrol etmeye başladı. Biz buradaki yaklaşık 1000 yıllık dönemi yani M.S.500-1500 dönemini orta çağ olarak adlandırıyoruz.

Bu zaman dilimi arası geçmişte de sıkça kullanılan lakin ilk defa bu denli kuvvetli kullanılan Din-Tarım devletlerinin zirve noktasıydı. Peki Din-Tarım devleti ne demektir?

Geçim kaynağı genel anlamıyla yüksek oranda tarımsal üretime veya hayvancılığa dayanan, genel anlamıyla monarji ile yönetilen (kral-padişah-bey) ve genelde tek din eksenli (bazen pagan) devlet yönetimlerine Din-Tarım devletleri denir. Böyle yönetim anlayışına sahip olmayan ve bu bağlamda yaşayan küçük şehir devletleri de yine ender de olsa bulunmataydı (Mesela Venedik Cumhuriyeti bunlardan birisidir ve deniz ticareti/korsanlığı ile geçinir).

Din-Tarım devletleri yine geçmişten gelen sınıfların zirve yaptığı dönemlerdir. Bunlar soylular ve alt sınıfı oluşturan sıradan insanlardır. Bu soylu sınıfları günümüzde bile kullanılmak ile beraber (biz soylu bir aileden geliyoruz) ciddi anlamda bir sınıfsal ayrımı işaret etmektedir. Bu ayrım genelde “kan” eksenli olup elbette güçlü parasal destek ile tamamlanırdı. Yani kısaca zenginseniz soylusunuz kardeşim.

picture_of_the_middle_ages-wallpaper-960x600

Efendim bu Din-Tarım devletlerinde çalışan alt sınıfların ürettiklerinden vergiler alan zenginler bunun kaymağını yerken (krallar ve soylular) alt sınıfları idare etmek zorundalardı. Tarihte bu sınıflara Proleterya denir. Peki Proleterya tam olarak ne demektir?

Kısaca yine “Savaş zamanı ön cepheye gidip savaşan ve ölerek soylulara şan/şöhret/onur, barış zamanı ise sürekli çocuk yapıp eşek gibi çalışarak soylulara mal/mülk/para kazandıran sözde bağımsız özde ise köle olan alt sınıf soysuzlardır”. Yani günümüze vurur isek oğlunu askere göndermeyip çürük raporu alan veya yurt dışında okutan veya parayı yatırıp gitmeyenler soylular/zenginler ile siyasi gaz ile savaşa giden asgari ücret ile eşek gibi çalışanlar yani soysuzlar/fakirler diyebiliriz.

Bu böyle gelmiş böyle giderken arada bazı isyanlar çıkmıştır. İsyanlarda “eahh yeter ibneler hep biz ölüyoruz siz saraylarda yatıryorsunuz lan” diyenlere karşı ise bahsettiğimiz en kuvvetli silah ortaya konmuştur; Din…

Büyük dinler dahil çoğu din aslında toplum bireylerinin eşit şartlar altında yaşamasını, ahlakı ve dürüstlüğü ön plana çıkartırken ne yazık ki yine cahil ve eğitimsiz alt sınıfları en rahat yönetme aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Peki ama din tam olarak nasıl bu şekilde kullanılmaktadır?

Dinler din adamları ile beraber süregelmektedir. Soylu kesim yani zenginler vergiden isyan eden, savaşa gidip artık ölmek istemeyen veya daha çok özgürlük isteyen kişilere karşı bu din adamlarını dinlemeleri gerektiğini salık vermektedir. Din böylece yaşanılması gereken eşitlikçi ahlakından sıyrılarak zengin yöneticilerin satın aldığı ve kendi çıkarları adına dönüştürdüğü din adamlarının eline geçerek eğilip bükülmeye başlamıştır.

george-whitefield-field-preaching-internet-archive

Din adamları alt tabaka insanları “kralınıza isyan eden, savaşa gitmeyen, vergi vermeyen kişiler dinsizdir sonra öbür dünyada cehennemde yanarsınız haaa!” diyerek korkutmuş, seslerini kestikten sonra “kralınız adına isyan etmeyen, savaşa giden, vergi veren kişiler evet siz tanrının en kutsal yerine cennete gideceksiniz olm” diyerek gaza getirmişlerdir. Haliyle barış zamanı eşek gibi çalışıp kralının göbeğini büyüten bu fakirler savaşlarda ölmüşler ve din adamlarının dürtmeleriyle “gidin savaşta ölünce cennette huriler sizi domalmış bekliyor” tarzı yalanlarına kanarak saf düşüncelerle kanlarını akıtmışlardır.

Kısaca toparlarsak Krallar ve soylular kendi çıkarları doğrultusunda gariban halkı sömürmüşler ve bu sömürüde en fazla da dini ve dolaylı din adamlarını kullanmışlardır. Kendi adamlarını din adamı yapmışlar veya rüşvetle satın almışlardır.

Bu böyle ağırlaşan bir şekilde 1000 yıl devam ederken bir Alman soylusu olan Martin Luther 1500’lü yılların başında döngüyü en fazla sorgulayan insan olarak tarihe adını yazdırmıştır. Onuda önümüzdeki yazıda anlatmaya devam edelim arkadaşlar.

Hoşçakalın..

Sonraki yazıya buradan

Seküler Devlet? Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi- I

“Mustafa Kemal neden vakıfları kapattı? Neden ülkenin dört bir yanında çoğu din adamları önderliğinde isyanlar patlak verdi? Osmanlı’da vakıf sistemi neydi? Osmanlı devlet sisteminde Avrupa’daki gibi kilise yok ise niçin laiklik tercih edildi?”

Hadi bir tane de ben ekleyeyim; Neden yobaz tüccarlar ısrarla vakıfları savunuyor ve 100 yıl geçmesine rağmen Mustafa Kemal’i karalamaya çalışıyor? “Fettullah Gülen devleti ele geçiyormuş olm” diyen güzel kardeşim günaydın uyanda yazıya başlayalım artık.

Bu soruların cevaplarının saçma sapan verildiğini veya asıl sebebinin bilinmediğini görmekteyiz. Bu amaçla Avrupa ve Osmanlı içerisindeki gelişen süreci anlatmak istiyorum. Yazıma sebebiyet veren ise yine yalan tarihçiliğin hortlamış olması.

Ben pek televizyon izlemem bir çok kez söyledim bir çoğunuza da izlememenizi tavsiye ettim. Elbette ne kadar tavsiye etsekte insan ister istemez televizyon ile baş başa kalabiliyor.

Fenerbahçe basketbol takımının hazırlık maçını ekranlardan izleyip güzel oyundan sonra keyifle okuduğum kitabımın başına geçecekken peşi sıra ekranda bir anlatıya rastladım. Trt ekranlarında arada rastladığım ve güzel sesi ek olarakta takdire şayan konuşması, bilgisi ile takdirimi kazanan Dr.Savaş Barkçin hocanın programına rast geldim. Trt ekranlarında şimdi bilmiyorum ama neredeyse 100. bölümüne giden Gelenekten Geleceğe programının yorumcusu. Boğaziçi siyasetten mezun olan hocamız amerikada lisans üstülerini tamamlayıp bir dönem Tübitak’ta çalıştı. Şu an ise Cumhurun baş danışmanı olarak koltuğuna kurulmuş bulunmakta.

817_1575.jpg
Gelenekten Geleceğe Program İkilisi Sağ Taraftaki Dr.Savaş Barkçin

Konu dikkatimi çekti abimizi dinlemeye başladım. Konumuz “Laiklik ve Sekülerizmin kelime anlamı, neden doğuduğu ve niçin ülkeye yerleştirildiğiydi”. Öyle salyalar akıtarak Mustafa Kemal’in ruhunu falan çağıran deli bezirganlardan değil. Konuşurken üslübu ve bilgisi ile insanı dinlendiriyor…

Avrupa tarihi, dinler arası savaş ve mezhep ayrımcılığı gibi çok güzel konuları anlatıp devlet yapılarının nasıl Vatikan ve kilise düzeneğinden ayrıldığını anlattı. Vatikan’ın nasıl bir devlet düzeni ile çalıştığını, Osmanlı’ların ilerlemesine karşı zenginliğe devam edince isyanları ve dolaylı katliamların neticesinde bu yapıya geçildiğinden bahsetti. Buraya kadar çok güzel anlatılan tarihi bilgimiz hocanın ustaca araya sokuşturduğu Osmanlı örneklemeleriyle ne yazık ki hüsrana uğradı.

Danışman hocamız özellikle bazı şeyleri bilerek eksik veya yanlış söyledi. Mesela bizde Halife’liğin seçimle geldiği, Papa’nın ise tanrının temsilcisi olarak görüldüğünden bahsetti. Halbuki Halife’lik güç kimde ise onun elinde bulundurduğu ve Osmnalı Devleti’nin de zorla ele geçirdiği bir kurumdur (Yavuz Selim ile). Mesela Avrupa’da yaşanan mezhep ve din katliamlarından dolayı Laik sisteme geçildiğini örneklemeler ile anlatırken bizde böyle bir şeylerin yaşanmadığını hatta bu katliamlardan dolayı kaçanları devletimizin kabul ettiğini söyledi. Elbette kabul ediyordu ama böyle şeyler Avrupa dolaylarındaki kadar kanlı olmasa da bir çok kez Osmanlı topraklarında yaşandı. Yine mesela ortadoğunun karışık olduğundan bahis açıldığını aslında bunun doğru olmadığını, Osmanlı’nın burayı idare ettiği 500 yılda hiçbir sorun yaşanmadığını, asıl karışıklığın Avrupa içinde olduğunu söyledi. Halbuki hocamız yine yanlış ifade ediyor. Sorun yaşanmasınından kastı ne bilmiyorum ama Osmanlı tarihinde en karışık, en fazla isyan olan, vergi alma anlamında en sıkıntı çektiği yer her zama Orta Doğu toprakları olmuştur. Hele ki zayıfladığı dönemlerde ilk fırsatta isyanlar peşi sıra ayaklanmalar patlamıştır. Orta Doğuyu tutan din değil Osmanlı İmparatorluğunun gücüdür. (Merak edenler Yakın Siyasi Tarih yazılarımızı okuyabilirler veya Osmanlı Tarihi serilerimizi)

Neyse uzatmayayım işte bu tarz karşılaştırmaları ustaca çarpıtarak anlatırken konuyu Osmanlı camilerindeki din adamlarının eğitime katkısına getirdi. Fatih camisinin imamının maaşını devlet değil kurulan vakıf karşılıyordu. Bu ne güzeldi efendim! Devlete yük olmadan vakfın kazandıklarıyla dönen ve eğitime katkı yapan o güzelim camiler ve düzen vardı. Cumhuriyet ile bu vakıflar kapatıldı ve laik eğitim sistemine geçildi. Ahhh ah neler neler yaşandı değil mi hocam? 

fft64_mf1600037.Jpeg
Mekke Şerifi Hüseyin

Daha fazla yazmayacağım merak etmeyin hoca ile ilgili. Savaş hoca uzun uzadıya yazacağım Osmanlı Vakıflarının ve kapatılma sebeplerinin bilgisinden yoksun olacağını hiç sanmıyorum. Yaptığı ustaca harmanlanmış benimde seri halinde yazdığım Propaganda faaliyetlerinden bir tanesi gibi görünmekte. Yani doğru gibi görünen yanlış bilgiyi izleyicilere yüklüyor. Kendisinin neden danışman olduğunu da bu sayede öğreniyoruz.

Özellikle tarih bilgisi yeterli olmadığı için yukarıda Savaş hocanın “Osmanlıda ne güzel vakıf sistemi vardı efendim” dediği ve arkadan çomak soktuğu “Tekke ve Zaviyelerin kapatılması” durumunun açıklanması elzem olmuştur.

Yazılar uzun olduğu için okunmayacağından seri halinde bir kaç yazı yazacağım konuyla ilgili. Tarihte Laiklik ve Sekülerizmin Avrupa’da ki çıkış sebeplerine ışık tutarken diğer yanda Savaş hocanın saçmalayarak üstünü örttüğü Vakıfların gerçek yüzünü masaya yatıracağım.

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle arkadaşlar. Avrupa toplum oluşumu ve bizdeki tarikat-vakıf ilişkilerini merak eden arkadaşlar bu yazıları kaçırmasınlar.

Görüşmek dileğiyle..

Sonraki yazıya buradan

Modern Fransa Tarihi – V – Avrupa ve Türkiye Analizi

Modern Fransa Tarihi Serisi 5 yazıdan oluşmaktadır;

Modern Fransa Tarihi I

Modern Fransa Tarihi II

Modern Fransa Tarihi III

Modern Fransa Tarihi IV

Arkadaşlar söylediğim gibi pek fazla ayrıntıya girmeden yaklaşık olarak 100 yıllık bir süreci (1750-1870) anlattık. Bundan sonrasının anlatılmasına aslında pek gerek yok gibi. 1870 yılı sonrası Fransa’da kurulan üçüncü cumhuriyet oldukça başarılı süreçlere imza atmıştır. Parlamento bu yıldan sonra gittikçe daha özgür anayasal düzenlemelerde bulunmuş ve demokrasiyi kuvvetlendirmişlerdir.

Basın özgürlüğü, seçimlerin tarafsızlığı, yargı bağımsızlığı, laik demokratik devlet sisteminin adım adım sağlanmaya çalışması, sendika ve dernek kurma özgürlüğü, çalışma standartları, zorunlu ve ücretsiz eğitimin yapılması, toplantı ve çeşitli bildiri hakları vs. 1907 yılına kadar çıkartıldı. Birinci dünya savaşından sonra faşizm ile mücadele süreci falan neyse işte yeterli sanırım anlatım için. Zaten amacımız demokratik hakların neden talep edildiği ve nasıl kazanıldığını Fransa üzerinden anlatmaktı.

Ne yazık ki okullarımızda Avrupa tarihi hiç anlatılmaz. Halkımız Berlin sokaklarında gezerken “Ne güzel caddeler, parklar ve insanlar, adamlar sistemi oturtmuş azizim” diye söylenir lakin nasıl oturttuğunu araştırma ve öğrenme zahmetine girmez. İnsanlar bu sebeple parlamentoda kullanabildikleri oylar, seçilme, demokratik hukuksal yapı, çalışma ve tatil saatleri, asgari ücret, cinsiyet eşitliği, eğitim vs. hakların oralarda nasıl kazanıldığını bilmemektedir. Bahsettiğimiz bu şeyler 1750’li yıllarda başlayan Avrupa halk hareketinin yıllarca süren mücadelesi, isyanı ve kanıyla kazanılmıştır. Tekrar tekrar ele geçirilen parlamento tekrar isyanla ve kanla geri alınmış, tekrar ele geçirilmiş ve tekrar geri alınmıştır. Burada en önemli etken her zaman alt sınıf köylü ve işçi kesim yani gelir/eğitim seviyesi bakımından alt tabaka olmuştur.

s-04d054e8e76557198e5247821e147c45e45378bb.jpg

Fransa ve haliyle modern dünya ülkelerinde yaşayan köylü ve işçi sınıfları sürekli bahsettiğimiz hak ve özgürlüklerden daha çok pay almak için mücadele etmişlerdir. Hükümet yetkilileri en fazla köylü ve işçi sınıfından korkmakta ve çekinmektedirler. Eğitimsiz ve asgari ücretler çalışan işçi çocuğunu öldüren zengin para babasının oğluna hesap sorulmasını ister. Kendinden alın terinden alınan vergilerin çalınmamasını ister ve devletin harcadığı her kuruşun hesabını sorar. Çünü devlet mekanizmasının alın teriyle kazandığı paranın vergileriyle oluşturulduğunu bilir. Kendisini boş palavralar ile kandıran siyasetçiye itibar etmez, eleştirir hesap sorar..

Kurduğumuz “Demokratik Cumhuriyet” yönetimi ise köylü ve işçi sınıfına dayanmamaktadır. Mustafa Kemal’in getirdiği kurallar bütünü bu sebeple ne alt sınıf tabakada ne de üstü sınıf eğitime sahip kanatta tam anlamıyla anlaşılamamıştır. Demokratik Cumhuriyet için mücadele etmemiş köylü ve işçiler haklarını koruyacak partilerden ziyade dini siyasete alet eden siyasi demagoglara oy vermeyi seçmiştir. Modern ülke vatandaşları aksine eşitliği ve yargı bağımsızlığını değil monarşiye geri dönme arzusunu taşımaya devam etmişlerdir.

Ülke vatanadaşlarımıza kızmayalım. Bu tip bir yönetim ne kültürümüzde ne dinimizde ne de yaşantımız da bulunmaktadır. Eleştiri bizde yadırganır, haksızlık kabullenilir, susmak erdem sanılır ve ölümler kader görülür. Bu tip toplumların modern toplum ve ilerleme düzeyine geçmeleri çok zordur.

57126.jpg

Bunun için eleştirilecek diğer şey eğitim ve maddi gücü ölçüsünde yeterli imkanları olan kişilerin bile bahsettiğimiz değerleri bilmemesi hatta öğrenmek bile istememesidir. Ülkemiz Cumhuriyet Bayramlarından kaçan, İstiklal Marşı’nda sesini çıkartmayan, tarihi savaşlarını bile eksik ve boş anlatan cahil bir bedevi devleti haline gelmiştir. Tek çıkar yolumuz doğru bilgileri okuyarak etrafımıza anlatmak ve çocuğumuzu bu bilinç ile yetiştirmek olmalıdır.

Yazılarımıza yakın bir zaman sonra başlayacağım bir diğer seri ile devam edeceğim. Israrla “Osmanlı Devletinin nasıl çöktüğü” konusunu anlatmayacağım 🙂 Çünkü Osmanlı Tarihini baya özetleyerek yazıyorum zaten.

Fakat sistemin nasıl kokuştuğunu anlatmak ve Mustafa Kemal’in neden “Laik ve Seküler” bir devlet-eğitim sistemine geçerek tarikatları/vakıfları kapattığını anlatacağım. Oldukça bilgileceneceğinizi düşünüyorum.

Hoşçakalın..

Aramıza Yeni Askerler Katılmış..

Ülkemiz yakın siyasi tarihinde “en fazla Atatürkçü” görünen kişi kim diye sorsanız değişik görüşler ortaya atılır;
 
“İsmet Paşa efendim” der bazısı Mustafa Kemal tarafından meclisin son yıllarında memleketine gönderildiğini bilmeden.
 
Birisi çıkıp “Bülen Ecevit ve CHP tabii ki” diyebilir. Evet Bülent Ecevit sonraki dönemlerde sürekli bazı devrimlere değinmiş ve organizasyonunu bu şekilde yapmıştır. Fakat geçmiş ve şimdiki olsun CHP örnek bir Atatürk partisini temsil edebilmiş midir?
 
CKMP yeni adıyla MHP ve Alparslan Türkeş temelini İslami Türkçülük ve Mustafa Kemal’den alır. Ne yazık ki bu temel bir miktar ırk faşizmine ve sorgusuz sualsiz itaat eden milliyetçi gençler yaratmaktan öteye gidememiştir.
 
Yakın siyasi tarihimiz boyunca en çok Atatürkçü olan, en fazla Mustafa Kemal’in yolundan giden, en Kemalist, en devrimci kişi lafta; Süleyman Demirel’dir!
 
Sonuç itibariyle bunu en çok dile getiren ve bu yolda yürüdüğünü iddia eden kişi eğer Mustafa Kemal’i anlayabilseydi haliyle Süleyman Demirel anlardı.
 
Diyeceğim arabalara Türk bayrağı dikme ile “Vatansever”, binalara Mustafa Kemal resimleri asma ile “Atatürkçü”, kafaya sarık bağlayıp sakal uzatma ile de “Dindar” olamazsınız.
 
İlk önce neyin ne olduğunu öğrenmeli buna göre fikirleri ve anlayışları tartışmalısınız. Geçmişten ders almıyorsan istersen dağı taşı Atatürk resmi ile donat bir anlam ifade etmeyecektir.