Haydi

Haydi savaşa, haydi savaşa. Bakanın, vekilin, paşanın çocuğu parayı yatırmış veya yurt dışında çalışmış askerlikten yırtmış ondan sonra haydi savaşa. “Niye savaş oluyor kimin çıkarı var bu işten?” diye sorana “vatan haini” damgasını da yapıştırmasını çok “iyi biliyorlar”. Vatan haini bunu soranlar değil, vatandaşın malını cebine atan, devlet kadrolarını adamlarıyla dolduran, Milliyetçiliği/Dini/Atatürkçülüğü sömürerek halkı kandıran, savaş zamanı garibanı gözünü kırpmadan gönderen barış zamanı eşşek gibi çalıştırıp kazandığının 4/5’ini alan yapıyı oluşturanlardır. Bunu sözleri ile yaşantısı farklı olan kişilerde yakalarsınız. Ayda asgari ücretin 10 katını kazanan kocaman evde oturup asgari ücrete çalışılmasını savunan, işini halledip imarlar çıkaran ama lafta “kul hakkı geçer” edebiyatını günde beş kere yapan, olaylardan sonra kafaları keseceğini söyleyip peşinden demokratiklik ve atatürkçülük fışkırtan kişiler.. Sıcak diye adam evinden dışarı çıkmıyor ama “Haydi Savaşa” falan. Devlet dedi diye şehit olacağını zannedenler! Boşa uzaklara gitmeyin inşaattan falan düşün onlarda şehit oluyor bakarsanız. Orta Çağ kafasıyla yaşamanın sonuçları bunlar.

Neden bu algı ortamını kıramıyoruz? Niye insanımız birilerinin paralarıyla yırttığı ülkede hala ölüme hıyar deyince elinde tuzla koşuyor? Çünkü bilimden uzak, ezberci ve sahte bir eğitim hayatımız var. “Dinsel değil bilimsel eğitim” diye haykırmamızın sebebi budur. Yaparsın seçmeli gider dinsel eğitimini alır. Ama bakıyorum din hocalarından 10.000 kişi atanmış matematik hocasından fen öğretmeninden toplam 1500 atanmış. Demek ki bir şey amaçlanıyor devlet bir şeyin peşinde artık buna inanmak lazım. Çünkü eğitim sistemini oturtan eğitim bakanına “yaw arkadaş bizim matematik ve fen bilmemiz lazım kaliteli teknik eleman için, meslek liselerini geliştirmemiz lazım” desek saçma olmaz mı? Geri zekalı mı bu adamlar? Elbette ki değil. Demek ki bir amacı var. İşte bu amaç ezberci, sorgulamayan, kaderci ve dinsel eğitim temelli insan yetiştirmek. Kendisinin oğlu şirket kursun, askere gitmesin, karıya kıza parayı yedirsin. Yetiştirilen çocuklar az paraya yaşasın, ölürse ses çıkartmasın falan.

bell
Graham Bell

Gözünüzü açın biraz. Bunları söyleyenin neden böyle söylediğini okuyun! Geçen seçim dolayısıyla sandık sonuçlarını takip etmek için bir ilkokula gittim. Kocaman pano yapmışlar “Tarihteki Önemli Bilim Adamları” diye. Bir çok bilim adamı var ama başlıyor Aristo ile falan devamı İbni Sina Farabi vs. 1500’lü yıllara kadar müslümanlar sonra batılı bilim adamları pat pat pat bir tane arada müslüman bilgin yok. Yanımda adam hala diyor ki “müslümanlar da çok büyük bilim adamları yetiştirmiş canım”. Sığır bizde görüyoruz yetiştirdiğini sorun o değil. Neden son 500 yıldır yetiştirememiş? Sonda baktım “telefonun mucidi Graham Bell” yazıyor. İşte hani diyoruz ya sürekli “Boto bozo oyon oynodoğondon olmoyor” diye. Oda ayrı bir kendini rahatlatmadır ya…

 Adamlar telefonun Graham Bell tarafından icat olmadığını aslında Antonio Meucci’nin telefonu bulduğunu 2002 yılında kabul ettiler. 2002 yılı ile 2015 yılı arasında tam 13 yıl var. Kocaaaa 13 sene geçmiş okulda bir tane hoca çıkıp dememiş ki “yahu bu adam değişti bu değil!”. Bir tane öğrenci dememiş ki “yahu bu adamları buraya asmışlar ama kim bu adamlar gerçekten neyi nasıl bulmuş?”.

Antonio_Meucci
Antonio Meucci

Ne olmuş? Yapıştırmışlar resmi. Papağan gibi tekrar edilmiş. Ne öğretmen doğru mu diye bakmış nede öğrenci nasıl yani demiş. Ama suç ikisinde de değil. Böyle eğitim sistemi isteyen ve eğitimi geçmişteki gibi ideolojik sisteme oturtmaya çalışanlarda. Tabelayı gördüğümden beri gençlere telefonun mucidini soruyorum ki sonuçlar daha da vahim. O öğretilen ezberin ne olduğunu bile bilmiyorlar. Geçtim gerçeğini yani. İşte istenen gençlik bu. Yanlış olmasın lisedeki de imam hatipteki de bilmiyor. İstikrar var yani bir şeyde.

Cumhuriyet tarihinin eğitim ve kültür bölümünde de işleyeceğim bu konuyu dikkatle okumanızı tavsiye ederim. Nasıl eğitimde yozlaştığımızı ve birilerinin isteğiyle uygar ülkeler sisteminden geçmiş karanlığa sokulduğumuzu göreceksiniz. Çocuğunuz var ise araştırmasını teşvik edin. Unutmayın doğru bildiğiniz değişebiliyor ve doğru bilgi güncel ve araştırılmış bilgiyle sağlanabilir. Yoksa etrafındaki söylenenlere inanan vasat altı insanların ülkesinde yaşayarak şimdiki halinizden daha kötü durumda yaşamak zorunda kalacaklar.

Hadi eyvallah..

Reklamlar

Yakın Siyasi Tarih – VII

Eski yazı için buradan

Lozan şöyleydi böyleydi diye ayrıntıya girmiyorum zaten kocaman ciltler dolusu anlaşma. Neden şurası verildi? Neden burası alındı diye sorular sormuş ve yazılar konuşmalar dinlemiş olabilirsiniz. Satılık uşakların yazılarını kenara koyarsak neden olduğu açıktır. I.Dünya savaşı bu düzlemde aslında petrol kaynaklarının ele geçirilmesini kapsamaktadır. İngiltere ve Fransa “ooo buraları ne güzel güneşlikmiş ne yapacağız ya Antalya’da Muğla’da şimdi?” diyerek güney çöllerini pay olarak almadı. Siyah altın amaçlarıydı ve olan yerleri mutlaka topraklarına dahil etmek istiyorlardı. Musul bu sebeple alınamadı mesela. Diğer konular ise işte tartışa tartışa hem tekrar savaşa girmeden, hem ikna ederek an azından 10 yıllık barış için anlaşmaya varıldı.

Bu anlaşmanın süresi yoktur. Yani “2023 ile beraber süre dolacak ıhıhı” diyenden kaçın. Süresi yok olm anlaşmanın yok salak herif yok. Ancak anlaşmayı kabul etmez isen kaldırırsın ona da kimse girmez. “Madenleri çıkartmadılar” falan yalanları Adnan Menderes zamanında daha çok Süleyman Demirel zamanında palavra olarak ortaya atıldı. Amerika ile ve bazı İngiliz petrol şirketleriyle verilen kredilere karşılık ikili anlaşmalar imzalandı (Menderes ve Demirel). Bunların denizlerde ve karada petrol araması tepki çekince “biz arayamıyoruz Lozan şeyoldu ondan ağbi” diye bir palavra ortaya attılar. Elinizde tuz ile koşa koşa bu yalanın peşine 65 yıldır gidiyorsunuz. Yeter ya artık ondan sonra yok hakaret ediyorsun yok efendim ben gerizekalı değilim falan. Lozan madenler veya doğal kaynaklarla ilgili bir yaptırım bize uygulamadı. “İçinde gizli maddeler var sen bilmiyorsun?” diyorlar. “Ulan madem gizli sen nereden biliyorsun masada mıydın?” diye soruyor insan. Elbette bu kurulan ve verilen mücadelenin küçültülmesi ve yeni bir Osmanlı tarihi yaratılmasının eserleri. Dönemin tarihi arşivleri ve gazeteleri olduğu halde bunları tekrar tekrar dile getirmek daha önce yazdığım hükümet propagandasından başka bir şey değil. Ama sorgulamayan ve her gördüğünü doğru kabul eden toplum ancak bu kadar olur işte. Neyse tarihi bölümü bitirdik. Şimdi Cumhuriyetin ilanı ve siyasi manevraları masaya yatıracağız. Bakalım CEHAPE ne yapmış ne etmiş? Bir çok emperyalist ülkeyle savaşan ve fakir az gelişen ama tam bağımsızlık isteyen yeni cumhuriyete karşı kapitalizmin kucağında, borç batağında, satılmayan bir tane yerli markası kalmamış ülke insanımızın şimdiki hazin durumunu görmek beni gerçekten çok üzüyor. Hala modern bir toplum için yerleştirilmeye çalışılan laik eğitim sisteminin başka ülkelerin isteği doğrultusunda olduğunu iddia etmek ve şimdiki duruma şükretmek için nasıl bir zeka kapasitesine sahip olmak lazım bilemiyorum. Emperyalizmin elindeki madenleri, şirketleri, yolları satın alan ve borç ödeyerek bunları yapan bağımsız cumhuriyet başlangıcını kötülemeye çalışarak kendi bok çukurundaki borç batağı ekonomilerini övüyorlar.

Cumhuriyetin Kuruluşu Ve CEHAPE Zihniyeti Başlıyor

1) Lozan Barış anlaşmasının imzalanmasından sonra dışta tehlike en yakın 10 yıl uzaklaştırılmış durumda. Zaten yeni kurulan cumhuriyet ilk etapta yeniden nefes almak için bunu yapması gerektiğinin farkında. Meclis artık dışta tehlikenin kalkmasından sonra bütünleştiği “kurtuluş” havasından sıyrılıp iç siyasi manevralara doğru hemen kayıyor.

20150731_171413

2) Bir tarafta 1.Grup olarak nitelendirilen Mustafa Kemal’i destekleyenler, yani yeni cumhuriyet bilinciyle hareket eden çoğu batıcı, eski Osmanlı argümanlarından devam etmek istemeyen, yenilikçi, bir ölçüde demokrat olanlar ile 2.Grup yani demokratik hukuk devleti istemeyen, padişahın ve etrafının sürgününe sıcak bakmayan, kurulacak yeni sistemde Mustafa Kemal’in yetkilerini ve otoritesini kullanarak “tek adam” olmasından çekinenler meclisi oluşturmaktalar.

3) 2.Grup vekiller Mustafa Kemal’i siyasi arenadan göndermek için “5 yıl bulunduğu yerde oturmayanlar vekil olamazlar” diye bir yasa tasarısı görüşülmesini istiyorlar. Elbette hayatı cephelerde geçen Mustafa Kemal bunun kendisi için hazırlandığını biliyor. Teklif iyi niyetli görünse de kabul edilmiyor. Fakat bu Mustafa Kemal için bir dönüm noktası oluyor. Notlarından mecliste bazı kesimlerin yapmak istediği devrimleri her ne olursa olsun anlayamayacaklarını ve cahil halk kitlelerini bırakın daha bu insanları bile inandıramayacağını” belirterek operasyona başlıyor

4) Meclis savaş sonrası tekrar seçime götürülürken vekillerin çoğu 1.Grup’tan tekrar aday yapılarak çoğunluk ele geçiriliyor 1 Nisan 1923

5) Bu arada buna sebep Lozan konferansında İsmet Paşa ile beraber masada olan Rauf bey çatışma yaşıyor. Mustafa Kemal İsmet paşayı destekliyor. Rauf beye kurtuluş savaşı sırasında İngilizler baskın yapacağı zaman “kaç Rauf” diyerek haber göndermişti de Rauf Bey kaçmamıştı hatırlarsanız. O zaman Mustafa Kemal “Kimileri uygar bir ülkenin hapishanesini, ulusal bir mücadelenin tehlike ve belirsizliklerine yeğliyor” demişti. İşte ayar olduğu Rauf beyin balonu da burada patlıyor.

meclis-i-umm-1877

6) 29 Ekim 1923 yılında Mustafa Kemal’in önerisiyle Cumhuriyet kabul ediliyor. Mustafa Kemal cumhurbaşkanı, İsmet İnönü’de başbakan oluyor

7) Rauf bey hem meclis vekillerinin tekrar seçimle yeniden yapılandırılmasına, hem 1.Grup düşünce ve fikirlerinin çoğuna katılmaması sebebiyle bu atamaları eleştiriyor. Halifeyle görüşmeler yapıyor. Bu hareket ve alt yapıdaki görüşmeler mecliste kınanıyor

8) Cumhuriyeti ilan eden meclis çıkan eleştiri ve isyanları kontrol etmek için İstanbul’da İstiklal Mahkemelerini kuruyorlar. Bir kaç dava açılıp cumhuriyete muhalif bazı yazarlar ve kişiler tutuklanarak yargılandı. Daha sonra serbest bırakılan bu kişilere karşı amaç gözdağı vermekti. Mahkemeler kaldırıldı.

9) Halifenin el altından eski 2.Grup vekilleriyle kendi kendine izinsiz görüşmesi zaten uygulanacak olan adımlardan bir tanesini harekete geçirdi ve 3 Mart 1924’te halifelik kaldırıldı. Halifeliğin artık islam coğrafyasında hem önemsiz görülmesi (I.Dünya savaşında yapılan cihadın desteklenmemesi ve düşmanların yanında yer alan arap milleti) hem de laik yapıya geçecek olan sistemde yeri olmaması kaldırılmasındaki en önemli etkendi. Osmanlı hanedan üyeleri sürgün edilmiş ve halifeliğin yerine Diyanet İşleri kurularak hükümete bağlandı.

Son Halife Abdülmecit Kızı ve Yeğeninin Düğününde
Son Halife Abdülmecit Kızı ve Yeğeninin Düğününde

10) 1924 anayasası kabul edilerek çok partili sisteme ilk adım atıldı. Fakat meclisteki ordu/milletvekili ayrımı cumhuriyet kavramlarıyla çatışıyordu. Ayrıca Rafet Paşa, Rauf Bey ve Adnan bey istifa edip Terakkiperver Halk Fırkasını kuruyorlar. Bu grup Mustafa Kemal’in tek adam endişesini devam ettirenlerce destekleniyor.

11) Ülke genelinde alınan kararlara karşı ayaklanmalar ve isyanlar meydana gelmekte idi. Bunlar hem padişah yanlısı olan ve meclisten uzaklaştırılan, cumhuriyet istemeyen kişilerce hemde yurt dışı casuslar tarafından gerçekleştiriliyordu. Bir çok İngiliz casus Anadolu’da ve büyük şehirlerde ihbarla veya operasyonlar ile yakalanmıştır bunların tutanakları, kimlikleri vardır mahkemelerde.

12) Bunlara karşı sıkıyönetim kurmak isteyen İsmet Paşa’nın teklifi mecliste kabul edilmeyince istifa etti. Cumhuriyet karşıtlarına sert müdahalelerde bulunan İsmet paşa yerine 21 Kasım 1924’te daha ılımlı olan Fethi bey başbakan oldu.

13) Şubat 1925 yılındaki Şeyh Sait ayaklanmasına sebep Fethi beyin ılımlı politikası ve muhalefet mensupları suçlandı. Fethi bey 2 Mart 1925 yılında istifa etti

14) İsyanların artması sonucu bunları sert bir şekilde bastırmak isteyen İsmet Paşa cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’i ikna etti ve hükümeti tekrar kurdu.

Ataturk_and_Fethi_Okyar
Mustafa Kemal ve Fethi Okyar Bayan Fethi Beyin Kızı

15) Çok sert kanun ve yasalar çıkartılmıştır. İsyan olan yerlerdeki idam kararları olay mevkinde, diğerleri mecliste görüşülecekti. Ayrıca hükümet gericilik, ayaklanma, toplum düzeni, devrimlere vs. karşı yayın yapan organ, basın ve kişileri tutuklayabilecek veya kapatabilecekti.

16) Bu gelişmelerden sonra padişah yanlısı ve cumhuriyeti istemeyen gazeteler ve yazarlar kapatılıp tutuklandı. Bazıları hapis ve sürgün cezası aldılar.

Devamı için buradan

Tüfek, Mikrop Ve Çelik – Çöküş

tf

Tüfek, Mikrop ve Çelik isimli kitabımızın yazarı 77 yaşındaki ünlü evrim biyoloğu Jared Diamond’tır. Kendisi usta bir toplum bilimcisi olup kendisine Pulitzer ödülünü getiren kitap bu kitaptır. Yıllarca Yeni Gine yerlileri ile beraber yaşamış, onların yerel bir çok dilini öğrenmiş geleneklerini ve toplum yaşamlarını incelemiş ve kendi hayatını bilime vermiş çok değerli bir bilim adamıdır. Yani kısaca götünü yayıp öğleden sonra ofisine giden iki ders verip beşe doğru evine kaçan hocalardan değildir.

Profesör Diamond Yeni Gine sahilinde yerli arkadaşı Yale ile yürüyüp sohbet ederken onun bir sorusu üzerine bu tip bir araştırmaya girmiş. Yale sohbet sırasında “Neden siz beyazların bu kadar çok kargosu var, bunları Yeni Gine’ye neden getirdiniz ve biz siyahların kendi kargosu neden bu kadar az?” diye bir soru yöneltmiş. 1970’lerde sorulan bu soruya cevabı profesör ancak 25 yıl sonra oldukça kalın bir kitap ile verebilmiş (yaklaşık 700 sayfa).

Profesör sorudan sonra bir çok açıklama ile beraber kesin bir cevabı olmadığını fark edince 25 yıl araştırmaların neticesine göre durumu açıklamış yani. Ve soruya kendisi sorular ekleyerek sebepleri genişletmiş ve bu muntazam kitap ortaya çıkmış.

jared

Neden avrupalılar deniz ile amerikayı keşfetmişti de amerikalılar avrupayı keşfetmemişti? Neden afrikalılar beyaz adama köle olmuştu da beyazlar köle olmamıştı? Bazı toplumların neden tüfeklere, tanklara ve diğer silahlara daha önce sahip olmuşlardı? Neden İspanyollar amerikaya ayak bastıklarında peşlerinden getirdikleri mikrop yüzünden amerika yerlileri ölmüştü de avrupalılar onlardan mikrop kapıp ölmemişti?

İşte Diamond cevabı basit gibi görünen ama aslında oldukça uzun ve araştırma gereken bu konuları netleştiriyor. En önemlisi sürekli tarihte ele geçirildikleri için barbar denilen kabile ve toplumların aslında oldukça medeni ve üst seviyelerde yaşadıklarını göstermekte. Tarih ve toplum üzerine incelemeleri bunun ile sınırlı değil profesörün…

çöküş

Yine peşinde çıkarttığı Çöküş isimli kitabı ile çok satanlar arasında girmeyi başardı. Çöküş kitabı öncesinde anlattığı kitabın devamı niteliğinde. Fakat daha çok gelişmiş ve imparatorluklar kurmuş toplumların neden çöktüğünü anlatıyor.

Burada dikkati çeken nokta ise uzun süre dönemlerinin en büyük imparatorluğunu kuran ve yönetenler nasıl oluyor da gelişmiş aydın, sanatçı veya entellektüel bilgi birikimlerine sahip oldukları halde çöküşü görememeleri.. Ne oluyor da koskoca Hitit imparatorluğu ve Aztekler çöküşün izlerini yakalayamıyorlar?

Bazıları bunu yakalayamıyorlar diyelim peki ya bazıları nasıl oluyor da yok olacaklarını bile bile gidip son ineğini kesiyor?

Bununla ile ilgili çok önemli bir bilgide var aslında. Dünya üzerinde Paskalya adaları olarak geçen en yakın karaya 4000 km. mesafe uzak olan bir ada grubu bunun örneği. Adaya şans eseri 1672 yılında bulan korsan Edward Davis tamamen çorak ve ağaçsız olan adada gördüğü dev heykellere hayretle bakakalmış.

Tabi o zamanlar bunun bilimsel tahlilini yapacak hali yok adamın. Adanın etrafı yukarıda gördüğünüz boyutları 10-30 metre kadar olan bu heykellerle dolu olan acayip yer pek ilgisini çekmiyor. Yoksa uzaylılar mı yaptı falan geyiğini çeviren Harun YAHYA’ları bir kenara bırakırsak adanın önemli incelemesini çalışmalarına ekliyor profesör. Bulduğu şeyleri bilimsel verilerle destekleyip oradakilerin neden yok olduğunu ortaya çıkartıyor.

1024px-Ahu_Tongariki

Toprak, yanmış köz ve ağaç kalıntıları, yenmiş kemikler, gömülmüş cesetler ve önceden kullanılan ve terk edilen yapı/maden ve taş ocaklarını el aletlerini inceliyor. Heykellerin yapım tarihleri ve süreleri, ada sakinlerinin kullandığı el aletleri/potansiyel iş güçleri ve imkanlarıyla ancak 2000 yılda yapılabileceğini ortaya çıkartıyor. Adada yaşayan bir grup insanın 2000 yıl boyunca neden bunu yaptığını anlatmıyorum ulan gidip okuyun. Ohh ne güzel oku sonra gel buraya yaz. Anlatmıyorum işte. Sadece şunu söyleyeyim kitap ile ilgili. Profesöre göre adadakiler ağaçları kesip madenlerden bulduklarıyla işledikten sonra ısıtıp şekil veriyorlar. Tabi artan nüfus ekim alanlarının açılması ve daha çok heykel sonucunda ağaçlar bitiyor iyimi…

Diamond şunu soruyor; “Acaba adadaki son ağacı kesen adam ne düşünüyordu ve neden son ağaçların azaldığını gördükleri halde yinede kesmeye devam ettiler?”. Tabii ki cevaplıyor okursanız 🙂

Özetlersek tarihte kendini çok güçlü gören bir çok imparatorluğun çöküş dönemine girdikleri zaman bunu görememekten ziyade görmemekten kaynaklandığını ortaya koyuyor. Hani misal işte ülkemiz IMF’ye borç veriyor ya 10 yıldır artık. Onu sürekli ekrandan söyleyip aslında 500 milyar dolar borcu görememek yada pazardan aldığı havucun  lira olduğunu fark edememek gibi yani.

Jared Dimond çok iyi bir bilim adamı gerçekten. Öyle arabasına öğlen atlayıp okulda göbeğini kaşımamış adam. Hop atlamış helikoptere gitmiş, ormana girmiş, yerliler ile konuşmuş vs. Yani bu işler öyle Harun YAHYA’nın malum Adnan OKTAR aslında yaptığı gibi ekranda silikonlu kızları oynatmaya benzemiyor efendim. Bizde şöyle bilim adamı yok arkadaş ondan sonra “gavur” tabi.

Akıl ve bilim ile kalmanız dileğiyle iki kitabı da tavsiye ediyorum hoşçakalın…

Hatırlat Da Haziran Sonlarında Çoçukluğumu Yakalım

Sen beni öpersen belki de ben Fransız olurum
 Şehre inerim bir sinema yağmura çalar
Otomobil icad olunur, Zarifoğlu ölür
Dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.

-Senegalliler dahil değil

Sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır
 Çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi
O vakit bir sufiyi darplarla gebertebilirsin
Hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin

-Yoksa seni rahatsız mı ettim?

Sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
 Ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
Elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
Elbette gayet rasyoneldir attan atlamak

-Freud diye bir şey yoktur.

Sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
Belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
Bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
 Yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.

-Haydi iç de çay koyayım

Ah Muhsin Ünlü

Yakın Siyasi Tarih – VI

Bir önceki yazıya buradan. TBMM Kuruluyor devam edelim;

1) 23 Nisan 1920’de meclis kuruldu. Bu tarihlerde Damat Ferit Anadolu’ya tam olarak cephe almıştı. Arkada İngilizler vardı elbette hacı

2) Damat Ferit koşa koşa Şeyhülislam’a (tepedeki dini yetkilidir) gidip “amcoğlu bize şöyle güzel bir fetva ver saldıralım Mustafa Kemal’e” der. Şeyhülislam zaten buraya bunun için atanmış (hep diyoruz ya laiklik neden gerekli diye işte bu yüzden) Şeyhülislam’da “ne demek amcoğlu yani aramızda fetvanın lafımı olur. Ne diyelim gavur mu diyelim yoksa dinsiz mi diyelim? Nasıl arzu buyurursunuz?” diyerek fetvayı veriyor. Fetva (fetva vardır ama yok Mustafa Armağan’a göre Mustafa Kemal zaten dinsizdir değil mi?) gereğince “Halifeye karşı girişilen bu isyanın bastırılması gerektiği, Kuvayi Milliye denilen hareket mensuplarının tutuklanması/öldürülmesi gerektiği, bu yolla ölenlerin şehit olacağı ve cenneti garantileyeceği, eğer padişah kazanırsa Messi’nin Galatasara’ya geleceği vs.” tarzında yazıyı alıyor. Binlerce basılarak dağıtılıyor, bölge ajanlara ve özellikle imamlara gönderiliyor, uçaklardan atılıyor…

3) Divan-ı Harb Mustafa Kemal ve arkadaşlarını İstanbul’da yargılıyor ve padişaha isyandan idama mahkum ediyor. Padişah Vahdettin’in önüne gelen idam kararlarından sadece Mustafa Kemal ismi onaylanıyor. (yani burada amaç “hacı bak yolunuz yol değil getirin Mustafa Kemal’i affedelim” demektir sanırım bir nevi rakipte kargaşa ve bölme propagandası)

20150731_171321

4) Ankara bu kararlara karşı karar ile bildiri yayınlayarak “İstanbul hükümetinin meşruluğunu yitirdiğini ve vatan haini olduklarını” açıkladı. Kesin hüküme sahip olan (savcı/hakim) yetkisine haiz (işte günümüzün Cumhurbaşkanı diyebiliriz) İstiklal Mahkemelerini kurdu.

5) Meclis tartışmalarında padişah ve halifeye cephe almamıştı. Çünkü padişah ve halifenin yabancıların tutsağı olduğu düşünülüyordu. Halbuki İngiliz arşivlerinde söyledim 6 ay evvel “kayıtsız şartsız” teslimiyet telgrafı zaten çekilmişti. Fakat bu Vahdettin’in tutsak olmadığı anlamına gelmiyor tabi. Vahdettin durum değerlendirmesinde savaşın kaybedildiğini ve yapılanların boşa çaba olduğunu, ülkeye daha çok zarar geleceğini düşünüyordu. Yani inanmıyordu kurtuluş savaşına aslında. Bu sebeple bu yolu seçti. Mustafa Kemal ise yorumlarında “Vahdettin’in neden böyle davrandığını anlayamadığını” belirtiyor ve “Bu tip bir davranış vatanın özgürlüğünü kendi saltanatına değişme” olarak dile getiriyor. İleride kendisine ve meclise karşı davranışlarını değerlendirip onun kurtuluş savaşında yaptıkları dolayısıyla suçlu olduğunu kesin bir dille söylüyor. Devam edelim…

6) 25 Nisan 1920 yılında Tevfik paşa Paris’te Sevr anlaşmasını gördü. Perişan oldu. Padişah Sevr anlaşmasını imzalamadı.

7) Aslında imzalayıp imzalamaması çok önemli değildi zaten anlaşma kabul edildi bir nevi. 22 Haziran günü Yunanlılar batıdan taarruza kalktı. 8 Temmuzda Bursa ve 29 Ağustosta Uşak kaybedildi.

8) Şeyhülislamdan alınan fetvalar, yabancı ajan ve imamların hutbe çalışmaları neticesinde belkide kurtuluş savaşı için beraber savaşacakları binlerce genç Padişahın Hilafet Ordusu’na katılıyor. Bu hilafet ordusu Geyve’de savaşı kaybediyor. 25 Haziran 1920 Dikkat edin Yunan taarruzunun peşi sıra bunlarda saldırıyor. Neymiş “oslondo podoşoh Mostofo Komolo kortolos sovoso ocon gorovlondordo”. Sığır görevlendirse Hilafet ordusu kurup Yunanlılar büyük taarruza kalktığında yanlarında saldırı yapar mıydı?

Sevr’e Giden Heyet

9) Ordu yenilse de Ankara ve dolaylarında “Dinsiz” ve “İsyankar” Kuvayi Milliyecilere karşı isyanlar patlıyor. Yozgat’ta Çapanoğlu, Anzavur, Düzce, Bolu ve elbette cehaletin önde giden yeri Adabazarı’nda ayaklanmalar çıkıyor. Bunlar Çerkez Ethem tarafından ustaca bastırılıyor. Ayaklanmaya katılanlar suçlu değildir burada. Burada tepede “dini savaşa sürükleyen” şeyhülislam, sadrazam ve padişah sorumludur. Çünkü cahil olan insanın sarıldığı en büyük dayanak olan din ve halifesi böyle buyurmaktadır. Ne için? İngilizlere manda olabilmek ve padişah sarayında oturabilmek için.

10) Hem bu isyanlar hemde Yunan taarruzu sonucu Kuvayi Milliye geriye çekildi. Bu çekilme peşinden 10 Ağustos 1920 yılında Sevr Osmanlı heyeti tarafından imzalandı. TBMM “Sevr’i kabul edenlerin hain” olduğunu açıkladı.

11) 24 Eylül’de doğuda saldırıya geçilerek Ermenistan püskürtüldü. 3 Aralıkta Gümrü anlaşmasıyla sınır kabul ettirildi.

12)  Son padişah kaynaklı isyan 2 Ekim 1920’de bastırıldı. 17 Ekim’de de Damat Ferit istifa etti. Fakat batıda başarısız olunuyordu. Düzenli orduya geçmeyi gerilla savaşına devam etmek isteyenlere uyarılardan sonra tutuklama emri çıktı (örn. Çerkez Ethem)

13) Peki Yunanlılardaki bu hırs nedir abi? Yunanlılar tarih boyunca medeniyetin ilk temsilcileridir aslında. Fakat Roma imparatorluğunun bunları esir alması, bilim adamlarını öldürmesi veya sürmesi sonucu barbar kabul ettikleri bu kavimlere karşı hep kin beslediler. Zamanla türklerin eline geçtiler falan işte. Tekrar özgürlüklerine kavuşunca yönetim kademesinde ılımlı ve radikal gruplar oluştu. İşte I.Dünya savaşına katılmak istemeyen Yunan kralı Konstantin ılımlıydı. Savaş çıkınca müdahil olmadı. Fakat oğlu bunun fırsat olduğunu düşünerek bir askeri darbeyle babasını devirip kral oldu ve I.Dünya savaşına girdi. Halkını “milliyetçilik” ve “Büyük Yunanistan” ülküsünün gazıyla yöneten asil kralımız savaşı kazandıkları halde topraklarına saldıran barbar türklerin bu son mücadelesine çok sinirleniyordu. Bu sebeple sevr anlaşmasını kabul ettirmeyi kendisine görev adletti. Tekrar tahta geçen kral Kostantin bunu devam ettirerek türk düşmanı algısını sürdürdü.

3c14b

14) I.İnönü Zaferi Eskişehir’de 6-10 Ocak 1921’de kazanıldı. Bu zafer sonrası İtilaf devletleri görüşmeye çağırsalar da sonuç alınamadı 11 Mart 1921

15) Rusya ile 16 Mart 1921’de sınır belirleniyor. 31 Mart 1921 yılında II.İnönü zaferi kazanılıyor. İsmet generalliğe yükseliyor.

16) İtalya iç karışıklık yaşadığı için güneyden çekildi. Gerçi zaten birlikte göndermediler gönderemediler daha doğrusu. İtalya istediği toprakları alamadığı gibi Yunanlıların hakları olan Aydın yöresine saldırıp almasına sinirlenmişlerdi. İngiltere’ye durumu şikayet etmişler ama İngiltere o sırada çöken ekonomisi ve ölen askerlerinin hesabını vermekle meşgul olduğundan “ya bi dur abi” tepkisini alıyor. Zaten hükümette Mussolin’i sıkışık durumda “neden savaş girdik ne kazandık?” diye. Elde tutamayacaklarını anladıkları için sessizce çekiliyorlar. Aynı şekilde Fransızlar güneyde istedikleri petrol bölgelerini aldıkları için onlarda şimdiki sınıra kadar çekiliyorlar.

17) 10 Temmuz günü büyük bir Yunan taarruzu yapılıyor. Mükemmel bir askeri manevrayla orduyu Sakarya önlerine çeken Mustafa Kemal meclisten tepkileri de göğüslemek zorunda kalıyor. “Bu askeri bir hamle beyler sakin olunuz” dese de askerliği bilmeyen adamlar “aha gitti ülke verdik eline batırdılaaaarr bunlaaaarrr” diyerek dövünüyor. Mustafa Kemal sonunda meclisi ikna edip 3 aylığına başkomutanlığı alıyor

18) Yunanlılar kazanacaklarından emin küstah bir şekilde İngilizlerin desteğiyle İstanbul’da “İonia” isimli bir krallık kuruyorlar. Buna itilaflar çok kızıyor. İtalya ve Fransa adeta küsüyor İngiltere’ye. İngiltere’nin bunları yapmasının sebebi ise Anadolu’daki son maşası Yunanlıları iknadır. Tabi 22 gün sonra 13 Eylülde Yunanlılar çekilmek zorunda kalıyor. Fransa’yla 20 Ekim 1921’de anlaşılıyor.

19) İngiliz arşive kayıtlarına göre bu tarihte Vahdettin İngilizler ile görüşüyor. Yunanlıların gitmesini ve Egenin İstanbul hükümetine kalmasını gizlice dile getiriyor. (tabi umursanmıyor çünkü artık muhatap değil padişah)

20) 26 Ağustos taaruzu ve 30 Ağustos Zaferi ile savaş kazanılıyor. Ordu Gelibolu noktasına kadar sessizce geliyor. Burası İngiliz kontrolünde bir nokta.

lozan
Lozan Heyeti

21) Mudanya Mütarekesi imzalanıyor. İstanbul hükümeti Lozan görüşmelerinde işbirliği önerdiyse de kabul edilmedi.

22) 1 Kasım 1922 yılında saltanat kaldırılıyor. Vahdettin İngiltere’ye sığınmak zorunda kalıyor. 24 Temmuz 1923 yılında ise uzun görüşmelerden sonra Lozan imzalanıyor.

Sonraki yazı için buradan

Yaşamaya Dair

Yaşamak şakaya gelmez, 
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın 
                       bir sincap gibi mesela, 
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, 
                       yani bütün işin gücün yaşamak olacak. 
Yaşamayı ciddiye alacaksın, 
yani o derecede, öylesine ki, 
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, 
yahut kocaman gözlüklerin, 
                        beyaz gömleğinle bir laboratuvarda 
                                    insanlar için ölebileceksin, 
                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, 
                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, 
                        hem de en güzel en gerçek şeyin 
                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde. 
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, 
           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, 
           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, 
                                      yaşamak yanı ağır bastığından. 
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız, 
yani, beyaz masadan, 
              bir daha kalkmamak ihtimali de var. 
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini 
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına, 
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden, 
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz 
                                en son ajans haberlerini. 
Diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için, 
                               diyelim ki, cephedeyiz. 
Daha orda ilk hücumda, daha o gün 
                           yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün. 
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu, 
                        fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz 
                        belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu. 
Diyelim ki hapisteyiz, 
yaşımız da elliye yakın, 
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. 
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız, 
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla 
                                    yani, duvarın ardındaki dışarıyla. 
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım 
          hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak... 
Bu dünya soğuyacak, 
yıldızların arasında bir yıldız, 
                       hem de en ufacıklarından, 
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani, 
                       yani bu koskocaman dünyamız. 
Bu dünya soğuyacak günün birinde, 
hatta bir buz yığını 
yahut ölü bir bulut gibi de değil, 
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak 
                       zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. 
Şimdiden çekilecek acısı bunun, 
duyulacak mahzunluğu şimdiden. 
Böylesine sevilecek bu dünya 
"Yaşadım" diyebilmen için... 

Nazım HİKMET

Yakın Siyasi Tarih – V

Bir önceki yazı için buraya

Kurtuluş Savaşı Başlıyor

1) Mustafa Kemal Samsun’a isyanı bastırmak için padişah tarafından gönderiliyor. Burada bir kısım tarihçilerin padişahı aklama çabası gözden kaçmıyor elbette. Yani “Mustafa Kemal’i kurtuluş savaşını başlatması için parayla gönderdiği” söyleniyor. Bu çok büyük bir yalan olmakla beraber bu kesimin yalan haznesi ve midesi geniş olduğundan fazla şaşırmamak lazım. Yalancı şerefsizlerden oluşan daha öncede yazdığım “siyasi güdüm dahilinde yaratılan yeni Osmanlı” amacıyla söylenen şeyler bunlar. Ha kime inanalım? Senin kaynağın nedir? Belki benimki yalan söylüyordur diye düşündüm. Araştırdım dönemin gazetelerini buldum. Onlardan resimleri de buraya koyuyorum. Bu tip insanlar kurtuluş savaşının olmadığını bile söylüyorlar. Şerefsiz, hırsız, yalancı pezevenkler afedersiniz. Neden bu kadar kızıyorum? Çünkü dönemin gazetesi var ulan hala öyle böyle diye iddia ediyorsunuz.

20150731_165924

2) Zaten organizasyon dahilinde gönderildiği için gider gitmez yaptıkları İstanbul’dan haber alınıyor. Mustafa Kemal bir genelge çıkartıyor ve “Milli Mücadele” olgusunu tam olarak ortaya koyuyor. Bak yine aklıma geldi adam çıkmış diyor ki “Efendim Mustafa Kemal’i kim tanıyordu da sözde milli mücadeleyi başlatıyor?”. Bu şeref yoksunu satılık kişiler Çanakkale’de savaşılmadığını bile iddia ettiler. Yine dönemin gazetelerinden örnekler koyuyorum. Anlayacağınız üzere lider seçilmesinin sebebi “Çanakkale Kahramanı” olmasıydı bu kadar net. Resimi bol olsun bu yazının hadi. Vahdettin’in Mustafa Kemal ile görüşmesinin ayrıntılarını koyuyorum. Vahdettin gideceği zaman onun ile görüşüyor. Mustafa Kemal “Acaba benim neden gittiğimi öğrendi mi? Engelleyecek mi?” diye endişeli. Bazıları bu konuşmayı nasıl öteye çekip “oslondo kortoloş sovoşono vohdot..” diyor ya. İşte o konuşmanın tam metni.

20150731_170111

20150731_170126

20150731_170142

20150731_170203

3) Amasya’da 19 Haziran 1919 görüşmesi yapılıyor. Alınan kararlar ile İstanbul hükümetinin tanınmadığı belirtildi.

4) Mustafa Kemal Nutuk kitabında (şu kitabı da okutmayan eğitim sisteminin durumu ortada işte) “Cumhuriyetçi bir devrim fikrini o zamanlar dile getirmenin uygun olmadığını düşündüm. Hazır değillerdi” diyor.

5) İstanbul’da ise Yunanlıların İzmir işgalini kınayan padişaha “resmi bir soruşturma” ile geri dönüş yapıyor emperyalist ülkeler. Bir komisyon kurulup Yunanlıların İzmir’de baskı ve şiddet olaylarını araştırıyorlar. Bir şey bulamıyorlar elbette. Şimdi gazeteleri var bunların hep. Ama koyamayız buraya. Artık güvenmiyorsanız gidip okuyun arkadaşım. Yada okumayın ne yapayım ya öfff. Ama bu yazıya özel resimleri koyuyorum. Bunlardan derleniyor yazılarım yani;

20150731_170253

6) 23 Temmuz 1919’da Erzurum kongresi düzenleniyor. Tam bağımsızlık için imparatorluk fikrinden vazgeçiliyor.

7) Sonradan açılan İngiliz arşivlerinde ortaya çıkan belgelerle biliyoruz ki; Anadolu’da tekrar özgür bir direniş için örgütlenmeler yapılırken İstanbul’da Damat Ferit İngilizler ile görüşüp “kayıtsız şartsız” teslim için 30 Mart 1919 yılında telgraf çekiyor. Telgraf İngiltere’de durmakta. “Yalaannn böyle bi telgraf yok” diyenler o telgraf ortaya taaaa kurtuluş savaşı zamanı çıktı arkadaşım hey gidi mal hey.

20150731_171303

8) 4 Eylül 1919’da Sivas’ta bir kongre daha yapılıyor. Fakat kongreye sadece 38 kişi gelmiştir. Katılımın az olması endişe veriyor. Durumun ümitsizliğine kapılan bazı kişiler ABD mandalığına girmek istiyorlar. Böylece Suriye/Irak dolayları bizde kalacak doğu anadolu ise Ermenilere bırakılacaktı. Bir grup ise İngiliz mandalığına girelim “bu denli süper bir devlet ile başa çıkamayız yok oluruz” diyorlar. Tartışmalar gırla gidiyor Mustafa Kemal kontrolde sıkıntı yaşıyor.

9) Fakat kazın ayağı öyle değil. İstanbul hükümeti İngilizler ile zaten kayıtsız şartsız çektiği telgraf ile teslim olmuş. İngilizler padişaha “bu işi uzatmadan bitirin bakın böyle olmaz” diyorlar. Padişah kongreye baskın yapıp oradakilerin tutuklanması için Elazığ valisi Ali Galip’e talimat veriyor. Bu baskın haber alınıp uygulamaya geçmeden engelleniyor 7 Eylül 1919

10) Bu ortaya çıkınca kongredekiler duruma tepki gösteriyorlar. Padişaha bu olayın kınandığını bildiren bir telgraf çekiliyor. Eğer doğru ise iplerin kopartılacağı söyleniyor. İstanbul’dan gelen cevap ise “telgrafın padişaha verilmeyeceğini” bildiriyor. Yani padişaha telgraf hiç ulaşmayacağı için her hangi olumlu veya olumsuz cevap vermemiş olunuyor böylece (şaka gibi arkadaş).

11) Kongre Damat Ferit hükümeti istifa edene kadar haberleşmeyi kesiyor, Sivas’ı başkent yapıyorlar.

20150731_171215

12) ABD’ye mandalık fikri akıllara yatıyor aslında. ABD peki bizi kabul edecek mi? Oraya bir telgraf çekiliyor. (Buradan şu anlaşılıyor. Henüz kongre tam bir bağımsızlığı kazanacağını düşünmüyor. Yani kurutuluş savaşı buralarda bitebilir ama Mustafa Kemal peşini bırakmıyor tabi olayın)

13) İstanbul hükümeti yani Damat Ferit hal böyle olunca 30 Eylül 1919 yılında istifa ediyor. Yeni hükümetle görüşmeler başlıyor.

14) Bu sırada 22-23 Aralık tarihlerinde Londra’da İstanbul’un alınması gizlice konuşuluyor. Bu gazetelere düşünce bizim Anadolu cephesi köpürüyor tabi “İstanbul verilemez” diyerek.

15) 12 Ocak 1920’de Ankara’da meclis açılıyor. 28 Ocak tarihinde Misakı Milli sınırları uzun tartışmalar ile kabul ediliyor.

16) 25 Ocak tarihinde Maraş, Antep ve Urfa’da gerilla savaşları başlıyor.

17) Gelişmeler bu şekilde olunca 14 Şubat tarihinde Londra’da “İstanbul’un bırakılacağı” açıklanıyor. İstanbul hükümetine Anadolu’daki bu saldırılardan dolayı büyük baskı uyguluyor emperyalistler. Hükümet dayanamayıp 3 Mart 1920 tarihinde istifa ediyor.

18) Salih paşa 8 Mart 1920 tarihinde yeni hükümeti kuruyor. 16 Mart 1920 sabahı İngilizler İstanbul’da baskın yapıyorlar. Gemiler toplarını kente çeviriyor, caddeleri İngiliz askerleri ele geçiriyor, Harbiye nezareti binası basılıyor.

19) Salih paşadan “Kuvayi Milliye’yi kınama” yazısı yazması isteniyor. Yazı daha ağır bir dille çıkartılması için tekrar gönderiliyor, sonra tekrar ve sonra tekrar ve sonra tekrar… Hükümet başkanı Salih paşa daha fazla dayanamayıp istifa ediyor.

20150731_170905

20) İstanbul’daki baskının sebebi Anadolu’daki hükümetin görüşmeye gelmesiydi. Baskını haber alan Mustafa Kemal, İstanbul’da bulunan Rauf Orbay’a kaçmasını haber vermişti. Rauf ise “Soylu İngilizlerin bu alçakça tutuklamayı yapmasını” istemiş ve tutuklanmıştı. Mustafa Kemal Nutuk kitabında Rauf’un bu davranışına kızmış ve “Kimileri uygar bir ülkenin hapishanesini, ulusal bir mücadelenin tehlike ve belirsizliklerine yeğliyor” demiştir. Rauf Orbay’ın bu hareketi ileride aralarının açılmasının da temelidir aslında. Ulan ne güzel demiş adam ama yok aslında Mustafa Armağan’a göre İngiliz ajanı. At yalanı … inananı

21) Mustafa Kemal 7 genelge yayınlayarak bu durumu protesto etmiştir. İstanbul meclisi İngilizler tarafından dağıtıldı. Damat Ferit ise yeniden Sadrazam oldu.

22) Batıda bunlar yaşanınca Kuvayi Milliye yandaşları Anadolu’ya kaçmaya başladı. Fakat emperyalist güçlerden evvel savaşılması gereken başka bir cephe daha vardı. Padişah tarafından yetkilendirilen ve İngilizler tarafından silahlandırılan kendi yurdumuzun çocuklarıyla bir iç savaş yapılacaktı. Ama Mustafa Kemal İngiliz ajanı değil mi?

Elimdeki resimlerle bir kurtuluş akışı yaparım güzelde olur. Haydi selametle

Sonraki yazı için buradan