Ülke Var Uzakta

Yazarım söylerim çok şey de sosyal ağlarda anlatılan şeyleri ne kendi sayfamda ne burada tekrar tekrar anlatmak istemiyorum.

Ülkemiz son yıl içerisinde yurdun değişik noktalarında patlayan bombalar sebebiyle bir çok masum vatandaşını kaybetti bir o kadarı da sakat kaldı.

Siyaseti suçlamak ve istifa olayların sonucuna götürür bizi. Bu sebeple olay olduktan sonra boş istifa söylemleri bize bir şey kazandırmaz. Çünkü terörist eline silahı veya bombayı ele geçirdiği anda bu eylemi büyük ihtimal gerçekleştirecektir.

Peki siyasi iktidar, emniyet ve asker tam anlamı ile suçsuz mudur?

Terör ve saldırılar en başta yapılacak önlemler dizisi ile engellenebilir. Teröristin yerleşmesine ve adam toplamasına izin verilmez. Bu yurt içi ve yurt dışı için de böyledir. İkincisi siyasi propaganda yapmasına ve silah/propaganda amacıyla para kazanmasına izin verilmez. Üçüncüsü teröristin kullanacağı silah ve bombaların yurt içinden çalınmasına ve yurt dışından sokulmasına izin verilmez.

Ana hatlarıyla terör ile mücadele böyle yapılır. O zaman ülkemiz için şunu sormak gerekir; Geçmiş 10 yılda iktidar teröristlerin yerleşmesine ve adam toplamasına izin vermiş midir? Siyasi propaganda yapmasına ve para kazanmasına izin vermiş midir? Teröristlerin kullandığı silah ve bombaların yurt dışından girmesine izin vermiş midir?

Bu basit soruları beyni olan ve bu ülkede yaşayan herkes kendisine sormalıdır. Düşünmek ve fikir yürütmek sadece sizin seçtiğiniz yöneticilere mahsus bir ayrıcalık değildir. Başkasının ağzından konuşmak veya fikrini anlatmak düşünmek ve fikir yürütmek değildir. İki üç kelam ile bahsi geçen soruları kendinize sormalı ve fikir alışverişini yapmalısınız.

Eğer yapılan fikir yürütmelerinden birisinde bile hataya ve ihmale rastlar iseniz buna izin verenlerin suçlu olduğu ortaya çıkacaktır.

Eğer bir tanrıya inanıyor, eğer az da olsa ahlakınız ve onurunuz var ise lütfen düşünün.

Not: Ben düşündüm inanın bir zararı yok sadece biraz mutsuz ediyor hepsi bu

Reklamlar

Dünyayı Yok Etmek

Ünlü piyanist Ludovico Einaudi “Antartika İçin Ağıt” isimli bu güzel bestesiyle insanlığa sesleniyor. Eriyen kutuplar oradaki doğal hayatı yok etmesinin yanında küresel su devinimi açısından da gelecek için tehlike yaratıyor. Elbette küresel şirket sermayesi bunlardan çok o bölgedeki petrol yataklarına gözünü dikmiş durumda.

Ben olaya biraz daha farklı bir boyuttan bakmak istiyorum izin verirseniz. Duyarız ya çevrecilerden falan “Dünyayı yok ediyoruz” diye veya “Dünyayı yok etmeyelim” söylemlerini. Çöplerimiz, sıktığımız kokular, kullandığımız araçlardan ve fabrikalardan çıkan zehirli sera gazları, tüketim çılgınlığı sebebiyle ihtiyacımız olandan fazlasını talep etmek yeni telefonlar, bilgisayarlar falan işte. Ne dersiniz? Dünyayı yok mu ediyoruz?

Aslında işte bu söz yanlış bir kere. Dünyanın sırf bizim için yaratıldığına ve bizden sonrası da pek umurumuzda olmadığına göre doğru gibi geliyor bazılarımıza. Çoğu büyük din Dünya’dan başka yerde yaşam olmayacağını ve insanlar için tanrı tarafından yaratılmış bu yerin kıyamet günü yok olacağını söylemektedir. Yani adam diyor ki “abi zaten geçmiş 5-6 bin yıl yani çok takılma kıyamete ne kaldı zaten”. Kime diyor bunu? Sahilde kendisi güneşlenirken etraftaki pet şişelerini, plastikleri, camları toplayan bana. Hatta iki küçük çocuk “abi sen salak mısın başkası atıyor sen neden topluyorsun?” diyor.

Bilimsel düşünce ile dini temelli düşünce zaman zaman ayrılır derler. İşte buda onlardan bir tanesi mesela. Laf yine dine geldi ama ne yapayım ya geliyor getiriyorlar. Dindar adam temiz olur, çevresine, doğaya ve hayvanlara zarar vermez. Elbette yine bu lafta kalıyor gerçek anlamda. Bunu söyleyince “Doğru böyledir” diyen arkadaş tüfeği sırtlayıp ördek avlamaya çıkıyor sonra. Veya sahilde ki amcam gibi mesela bir tartışmaya girişiyoruz.

Benim topladığım boş pet şişelerin “kaç yılda yok olacağını” soruyor. Tarih tartışmasına da girmiştik. Mustafa Kemal kesin olarak “Deccal” ona göre başka yolu yok çünkü dinsiz bir ülke kurdu. Bunun dışında pet şişenin kaç yılda yok olacağından ise emin değil. “Sence kaç yılda amca?” diye tuzak bir soru atıyorum. Düşünüyor amca “hmmm olsun olsun 50 yılda yok olur yaw” diyor. Bakıyorum amcaya “Amcacım 400-500 yıl kalır bu doğada hatta kalın plastikler 1000 yıl kalıyor yaklaşık” diyorum. Amca benim söylediklerimi çok buluyor. “Hadi olsun olsun 100 yıl olsun be kardeşim 1000 yıl olmaz olamaz” diyerek cevap veriyor ama mühendis olduğumu söyleyince aklı yatıyor. Sonra başka bir savunma gelmesin mi peşinden “ya zaten kıyamete ne kaldı oğlum 100 yıla kopar bir şey olmaz” diyor. Buna cevap verip sahil güneşini kaçırmamak için havluya doğru gidiyorum çünkü son soruyla sıcaklık 3-4 derece daha yükseldi sanırım.

dunya-nin-uzaydan-cekilen-muhtesem-fotograflari-nasa-dunya-1513803.jpg

Hep sorardım kendime “yahu bizim bu insanımız neden eline geçen çöpü yere atıyor? Entelektüeli de dindarı da böyle arkadaş. Nedir bunun cevabı?” diye. Entelektüellerin sığır olduğuna karar verdim bu net. Dindar arkadaşların ise eğitimli olsun olmasın buna dikkat etmesi gerektiği kanaatindeydim. Kimle de konuşsam en baştaki örnek yaşayış modelini anlatıyorum katılıyor ama yok. Adam geziyor çekirdeği önüne atıyor, pasta yiyor sahilde kutuyu taşlara bırakıyor, kola içiyor bardağı kuma sallıyor, bira içiyor göle fırlatıyor.. Ya arkadaş neden yaşadığınız çevrenin içine sçmaya bu kadar meraklısınız cidden cevap verir misiniz?

Galiba amcanın ki gibi bir inanışta var ha ciddi ciddi. “Zaten bu Dünya bize yaratıldı amman vur dibine gitsin” tarzı yaşantı hayat felsefeniz mi oldu lan sizin yoksa? Aman sakın ha gidin hocaya falan sorun iki araştırma yapın. Doğaya zarar da büyük günahtır arkadaşlar sakın ha.

Bilimsel bakış açısıyla hayata bakmak işte bu sebeple tercihim. Birisi yukarıda ki gibi bir düşünceyi bilimsel temele hiç bir surette oturtamayacaktır. Çünkü bilim, insanı evrende ve elbette Dünya’da merkeze oturtmaz. Sıradan bir canlı yaşantısı gibi değerlendirir ve eleştirir. Bilimsel araştırmalara göre Dünya bundan 4.3 Milyar yıl önce oluşmuştur. Geçmişten günümüze bu sürede arkeolojik, paleontolojik ve jeolojik araştırmalar neticesinde eminiz ki bir çok canlı/cansız türü yaşamıştır. İster dinen evrime inanın veya inanmayın bu türlerin kesin olarak yaşadığı ve belli bir süre sonra yok olduğu ve yeni canlıların yaşamaya başladığı gözlenmiştir. İster gökyüzünden indirin bunları isterseniz de evrimle açıklayın böyledir. Görülen canlı türlerinden bazıları yaşadıkları dönem boyunca Dünya’ya hükmetmişlerdir. Bilinen düşmanları olmayan bu devasa canlılar 100 veya 200 veya daha fazla Milyon Yıl yaşamış fakat sonunda Dünya’daki değişimlere ayak uyduramadığı için veya başka bir felaketten yok olmuştur.

64290.adapt.768.1.jpg
Yucatan Krateri

Tyrannosaurus yani kısa T-Rex isimli ünlü dinozor günümüzden 150 ile 65 Milyon yıl aralığında yaşamıştır ve muhtemel döneminin en güçlü dinozorlarından birisidir örneğin. Gök taşı düşmesiyle çok büyük bir neslin yok olmasından sonra o da payına düşeni alarak hayata devam edememiştir. Peki büyük gök taşının düşmesiyle Dünya yok olmuş mudur? Dünya paleontoloji araştırmalarına göre 4.3 Milyarlık hayatında kaç toplu yok oluş yaşamış biliyor musunuz? Tam 5 kere! Bunu iyi düşünmek gerekiyor sanırım. Sonraki yok oluşu muhtemelen biz kendi kendimize yapacağız.

Lafı şuraya getireceğim. Biz yani Homo Sapiens türü bilinen zaman olarak sadece 200 bin yıldır Dünya’da yaşamaktayız. Ondan eski olarak bir çok insan türü olmakla beraber en eskisi bile sadece 2.5 Milyon yıl önce bildiğimiz Dünya’da yaşamıştır. Bunlar arasından sadece biz kaldığımıza göre bilimsel olarak şu sonucu ortaya çıkartmaktadır; Dünya yok olmuyor, sadece üzerinde yaşayan canlılar yok oluyor!

Biraz evrimi ve sürecini anlattığımın farkındayım ama gördüğünüz gibi Allah’ın bizi 200 bin yıl önce yarattığını düşünsek bile geçmişte yaşayan canlıların sonları sonumuzun hiç hayra alamet olmadığının göstergesi oluyor sanırım. Attığımız çöpler, tükettiğimiz kaynaklar ve bu şımarık yaşantımız Dünya’nın “Bizim İçin” sonunu getirecek gibi görünüyor.

4276fe9a8430f1513d8e2dc644d6b0d4.jpeg

Bilim adamları terk edilmiş evler ve kentler üzerinde yaptıkları araştırmalarda doğanın oldukça acımasız bir şekilde oraları içine alarak yok ettiğini gözlemlemişlerdir. Hani yürümediğiniz yolların ot bağladığını görmeniz buna güzel bir örnektir. Amcaya söylediğim pet şişe, plastik hadi en babasından 4000 yılda yok olacak olan cam şişe Dünya’nın çok umurunda değil arkadaşlar. Şu an insanlar çoğul olarak yok olur ve medeniyetlerini kaybeder ise 5-10 bin yıl gibi oldukça küçük bir jeolojik zamanda çoğu malzeme ve yapı yok olacaktır. Attığınız çöpleri denizler ve toprak temizleyecektir emin olun. Zehirli gazlarınızla ısıttığınız hava normal seyrine gidecek, kesilen amazon ormanları tekrar çıkacak hemde kaç katıyla (Elbette Dünya’yı geri dönülemeyecek bir şekilde ısıtıp suyu buharlaştırır isek buda gerçekleşmeyecek Venüs gibi olacak gezegenimiz).

Yani toparlarsak; Bilimsel süreçte attığımız her çöp, kestiğimiz her ağaç ve harcadığımız her kaynak Dünya’yı değil bizi yok oluşumuza götürmektedir. Bunun iyi anlaşılması sağlanmalı hem kendimizi hem de var ise çocuklarınızı bu şekilde eğitmeli ve çevremizdeki kişileri dikkatli olmaları konusunda uyarmalıyız.

Saygılarımla..

İleri Demokrasi Ve Bilim Anlayışı

Ülkemiz süper ileri demokrasi seviyesine hızla yükselirken ve papaz eriğini imam eriğine çeviren projeler ile bilim dünyasını sarsarken daha önce de bahsettiğim Prof.Dr.İlber Ortaylı ve Prof.Dr.Celal Şengör’ün yayınlandığı televizyon programı yayından kaldırılmıştı. (Şimdi dikkat ettim yazımda koyduğum ve Fatih Altaylı’nın üzülerek programı kapattığını anlatan video yayını da youtube.com sitesinden kaldırılmış. Ona bile müdahale etmişler yani). Yine buraya koyalım son muhabbeti;

Yayından kaldırılma sebebinin bilmediğini! açıklayan bazı arkadaşlarımıza buda Prof.Dr.Celal Şengör’ün cevabı olsun. Yazıklar olsun ülkenin en iyi iki bilim adamına tahammül edemeyip yaptıkları saçma sapan projelerle yobaz bir bilimsel eğitim hayatı kurmak isteyen adamlara. Hepiniz kendinizi çok iyi biliyorsunuz.

Türk tarihinin bu dönem kadar karanlığa battığı bir dönemi ben bilmiyorum. Allah sonumuzu hayır etsin diyeceğim ama etmesin. İnsanlarda tarihten gelen garip bir “Ya Türkler yüzyıllar boyunca hep varmış bir şekilde yine çıkarız efendim” düşüncesi var.

Lan Türk mü kaldı ülkede? Türk nedir, kültürü nedir, dini yaşantısı nedir, dili nasıldır biliyor musun? Temellerini unutmuş toplum nasıl ayağa kalkacak? Kansal analiz değil toplumsal yaşantın rezalet durumda her gün daha kötüye gitmekte. Toplumun entellektüel birikimi Uganda seviyesinde hala geri dönecekmiş.

Bilgisayar oyunu olsa geri yükleyip denerdik ama burada olmuyor. Ya hemen sahip çıkacaksın yada bu sığır sürüsü ile en dibe batacaksın. Döneceğimiz ata ancak sığırlar ile yaşadığımız saman yığınları olur.

Yakın Kültür Tarihi VI

Yakın Tarih serisinin üç ayrı dizisi bulunmaktadır. Yakın Siyasi Tarih – Yakın Kültür Tarihi – Yakın İktisadi Tarih

Yakın Kültür Tarihi yazıları 6 yazıdan oluşmaktadır;

Yakın Tarih Giriş

Yakın Kültür Tarihi I, Yakın Kültür Tarihi II, Yakın Kültür Tarihi III, Yakın Kültür Tarihi IV, Yakın Kültür Tarihi V

ve genel değerlendirme için son 2 yazımızı okuyabilirsiniz;

Yakın Tarih Genel Değerlendirme I

Yakın Tarih Genel Değerlendirme II

Ünlü Sanatçıların Getirilmesi

14) Çok uluslu bir topluluk olan cumhuriyet birleştirici bir çatı olması amacıyla “Türklük” ilkesine yöneliyor. Osmanlıdan ziyade eski Türk devletleri araştırılmaya başlanıyor. Bu amaçla Türk Tarih Kurumu kuruluyor. Bu Türklük bilinci ırkçı bir birliktelikten ziyade çok uluslu bir toplumun tek bir dil/kültür ekseninde bir araya tutulmasını sağlamak. Toplum farklı etnik unsurlardan oluştuğu için gelecekte zayıf bir devlet yapısında bunlardan birisi hortlayarak bağımsızlık istenmesin diye bu uygulamaya geçiliyor.

15) Musiki ve sanat oyunları için okullar açılıyor. Elbette yine batı temelli kurulum olduğu için doğu tarz musiki kaldırılmıştır.

16) Bu yöneliş alaturka müziği bile etkilemiştir. Eski müzik ritimleri modern olmadığı için batı müziği adına kenara itilmiştir. Bu müzik tarzının öğrenilmesi için bir çok öğretmen yurt dışına gönderilmiştir. Medeniyetin bu şekilde gelişeceği düşünülüyor (elbette oldukça saçma geliyor şimdi)

17) Hal böyle olunca 1934 yılında müzikte nasıl bir devrim yapılabileceği tartışılmaya başlanıyor. Uzmanların fikir ve büyük tartışmalarından sonra geçte olsa Berlin Filarmoni Orkestrası Şefi Wilhelm Furtwängler davet ediliyor. O gelemeyeceğini belirtip bunun yerine besteci Paul Hindemith‘i öneriyor.

maxresdefault

Wilhelm Furtwängler

18) Ünlü müzisyene bizim bütün eserler dinletiliyor. Halk musikisini çok beğeniyor. Geniş bir rapor hazırlayarak eksiklikleri belirleyerek iyi müzisyenler yetiştirmek için yapılması gerekenleri anlatıyor. Böylece konservatuar, öğretmen ve tiyatro bölümleri ayrı ayrı kuruluyor.

19) Tiyatro için Alman tiyatro yönetmeni Carl Ebert getirtiliyor. Almanya’da Berlin ve Frankfurt tiyatrolarını kuran bu büyük sanat adamı tiyatro, dans, piyano, opera vb. alanlarda organizatör oluyor. Ebet yurt dışına bir iki kişinin gönderilerek zirve müzisyenler yetiştirilmesinin bir anlam ifade etmediğini bunun yerine genel kalitede bir müzik eğitim sisteminin yerleştirilmesi gerektiğini belirtiyor. Çünkü tiyatro ve müzik kendi kültürü ile şekillenen bir gelenektir.

20) Aynı Alman sistemi bu eğitime yerleştirilmeye çalışılır. Eğitime alınmak ve devam çok zordur. Çıkan adam çok kaliteli oluyor.

21) Bale ise 1949 yılına kadar açılamıyor ne yazık ki. 1947 yılında İngiltere Kraliyet Bale yöneticisi Ninette De Valois getirtilip rapor alınıyor. Bu doğrultuda çalışmalar yapılıyor.

22) 1937 yılında Halk musikisi derleme ve folklor çalışmaları için ise ünlü Macar besteci Bela Bartok getirtilmiştir.

23) Kurulan bütün bu sanatsal yapılarda bir müddet sonra yabancı öğretmenlerin elinde çok kaliteli ressam, müzisyen, besteci, opera, tiyatro sanatçıları ortaya çıkmıştır.

24) İlk senfoni orkestramız 1826 yılında kurulmuştur (II.Mahmud zamanında). Bunun da düzenlenmesi için 1938 yılında yine bir Alman Dr.Ernst Praetorius getirtilerek halka açık turneler ile konserler verdirilmiştir.

25) Çıkan sanatçılar dedik. Bunların eser sayıları bellidir. Cumhuriyetin ilk yıllarından sonra mezun olan bu yerli bestecilerimiz yılda yaklaşık 10 eser vermişlerdir. Sonraki yıllarda sayı katlanarak artarken beste sayısı azalarak 8 civarına inmiştir.

26) Bazı yetenekli çocuklar tespit edilip bursla yurt dışına gönderilmiştir (İdil Biret örneğin)

27) Tiyatro yıldan yıla artarak oldukça gelişmiştir. Bunu da belirtelim.

28) Mimari ve heykel çalışmaları için ise dönem dönem Almanya’daki faşist rejimle anlaşamayan hocalar ve sanatçılar getirtildi.

haertel

Rudolf Belling

29) Hadi bir iki isim verelim madem. Ünlü heykel sanatçısı Rudolf Belling, resim için Fransa’dan Leopold Levy getirtildi ve okullarda eğitime başlatıldı. Levy beklenen kaliteyi yakalayamaz yalnız söyleyelim.

30) Tarihi eserler için Arkeoloji Müzesi açılıp koruyucu kanunlar çıkartıldı. Kaçakçılık yasaklanırken, bir çok tarihi eser için yurt dışı araştırma projelerine başlandı, sit alanları belirlendi ve müzelerde değerlendirildi. Yine tarihi eserlerin restorasyonu yapılsa da bu onarım ve restorasyonlar oldukça kalitesiz ve özensizdir.

31) Kütüphanecilik anlamında da bir çok çalışma yapılıyor. Osmanlıcadan kalma eserler toplatılıp belli merkezlerde arşivliyoruz. Ne yazık ki bu eserler dönem yöneticilerinin ilgisizliğine ve bakımsızlığına da “eski harfli” denilerek tahrip olmasına izin verilmiş. Yurt dışına atma falan iddiaları bunlara dayanmaktadır. İyi bakılmamıştır kabul etmek gerekir.

32) Kitap okuma alışkanlığı geri kalınca tercüme eserlere ağırlık verilmiş. 1944 yılına kadar Hasan Ali Yücel önderliğinde 400 cilt eser yayınlanmıştır. 1966 yılına kadar 1947 eser yayınlanıyor ki yeterli denilebilir.

33) 1950-66 arası kitap yayını ise oldukça azdır (200 cilt) Burada ise yine Adnan Menderes’e teşekkürü bir borç biliriz.

Sonraki yazıya buradan

Yakın Kültür Tarihi V

Bir önceki yazıya buradan

Diğer Kültür Faaliyetleri

1) Kültür faaliyetleri diğer alanlarda da uygulanmaya çalışıldı elbette. Tek partili dönemde 1932 yılında başlayan Halk Evleri kuruldu. Buralar CHP parti ocağı gibi çalışmaktaydı. Sanat, tarih, edebiyat, müze, sergi vb kollar bulunuyordu. Çok partili dönemde CHP destekli olduğundan 1951 yılında Menderes tarafından kapatıldı.

2) Harf devrimi sanıldığı gibi cumhuriyet devrinde ortaya çıkmadı arkadaşlar. 19.y.y. Tanzimat Döneminde bir çok yabancı kelimeye sahip olan Osmanlıca dediğimiz dilde sadeleştirme için edebiyatçılar nelerin yapılabileceğini tartıştılar. Tabi bunun suçlusu (tabi suç ise) Mustafa Kemal ilan edilir. Kadir Mısıroğlu en son Mustafa Kemal’in ruhunu çağırıp sormuştu bu konuyu. Çok pişmanmış, kabir azabında imiş Mustafa Kemal. Artık hangisi size mantıklı geliyor ise ona inanın. 

3) II. Meşrutiyet zamanında “Latin Harflerine Geçiş” gündeme gelmiştir. Neyse kurulan cumhuriyet “Laik Demokratik” yapıya geçtikten sonra din derslerini okullardan kademeli olarak kaldırdı. Hemen peşi sıra tekkelere/vakıflara yasak geldi ve tekrardan harf değişimi görüşülmeye başlandı. Burada amaç yazımı ve öğrenilmesi kolaydan ziyade dünya gelişmiş medeniyetleri takip eden bir yapı benimsendiğinden daha doğrusu kültür devrim hareketi yapılmak istendiğinden harf devrimi yapıldı. (Tekke ve vakıflara el koyma işini ise uzun uzadıya anlatacağım bir yazıda inşallah)

1Temmuz1927AtaturkIzmirIstasyonKazimOzalp.jpg

4) İlk olarak 1923 yılında İzmir İktisat kongresinde Nazmi Bey latin harflerini teklif eder. Fakat kongre başkanı Kazım Karabekir Paşa bu teklifi oylamaya bile sunmadan reddeder. Ona göre bu hareket cumhuriyetin kuruluşundan beri yapılması planlanan diğer şeyler gibi batının uyguladığı bir oyundur. Görüşmeye bile tenezzül etmeyecektir.

5) 1924 Şubat ayında mecliste Şükrü Saraçoğlu konuyu “öğrenme zorluğu” olarak tekrar dile getirir. Kuranın latin harfleriyle pek tabi yazılabileceğini, bunun günah olmadığını ise Kılıçzade Hakkı Efendi gazetelerde dile getirir. Saraçoğlu’nun bu görüşü büyük bir tepki çeker.

6) 1926 yılında tartışma yine alevlenir. Bir kısım artık harflerin değişimini isterken diğer kesim harfleri değiştirmek istememektedir. Cumhuriyetin yaptığı diğer devrimleri de istemeyen kesim meclisten zamanla uzaklaştırılınca (yakın siyasi tarihe bakabilirsiniz) 1928 yılında latin harfleri kabul edilir.

7) Bir sözlük kurulu oluşturularak dildeki yabancı kelimeler araştırılıp Türkçe karşılıklarını bulmak için çalışmalara başlandı. Lakin kurulun bu görevinin önemi ve boyutunun ehemmiyeti ortaya çıkınca 1932 yılında Türk Dil Tetkik Cemiyeti kuruldu.

8) Komple anlaşılabilecek, sade, akıcı bir Türkçe dili için çalışmalar yapılıyor. II.Kurultayda dini dil olan Arapçanın daha az kullanımı için görüşler ortaya atıldı. Artık Kuran yazımı da Türkçeleştirilip halkın anlayacağı bir hale getirilecekti.

Elmalı_35_baskısı.jpg

9) Kuranın Türkçeleştirilmesi için Mehmet Akif’e bu görev verilmiştir (M.Kemal’in isteğiyle). Mehmet Akif bu büyük sorumluluğu almak istememiş (yanlış yapmaktan korkarak) fakat ikna olunca çalışmalara başlamıştır.

10) Lakin Mehmet Akif buna devam edemeyince ünlü ve saygıdeğer bir hoca olan Elmalı’lı Hamdi Yazır yine bizzat Mustafa Kemal tarafından görevlendirilerek türkçe bir tefsir hazırlanmasını istedi. Bu araştırma için parayı da yine Mustafa Kemal ödemiştir.

11) Mustafa Kemal’in Kuran tefsiri için bu kadar istekli olmasının iki ana sebebi vardı; birincisi elbette dünyadaki bir çok dini kitabın ana dili dışında yazıldığını biliyordu. Arapça dışında dini kitabın yazılacağını düşünmesiydi. Arapça okuyarak dini kitaplarında ne yazıldığını bilmeyen papağan gibi bir toplum istemiyordu. (arapça bilen din adamı sayısı bile çok azdır) İkincisi yapılan devrimsel kültür ve kalkınma hareketlerine cahil halkın bilmeden karşı gelmesinden duyduğu rahatsızlıktı (1938 yılında kadar 36 büyük isyan). Çoğunun tekkelerin ve hocaların serbest çalışmasının engellemesi sebebiyle çıktığını bildiğinden onların yönettiği bu isyanlarda peşi sıra gelen halkın Kuran’ı okumasını istiyordu.

12) Elmalı’lı Hamdi Yazır uzun yıllar çalışarak (yaklaşık 10 yıl) tefsiri bitirdi ve bu tefsir basılarak halka dağıtıldı. Yine hocaların baskısıyla bu kuranların kabul edilmeyeceği, okunamayacağı, okuyanın dinden çıkacağı, halkın kuranı tek başına okuyarak anlayamayacağı, bunun gavurların bir oyunu olduğu vs. cahil halka sürekli üstü açık/kapalı telkin edildi (ki aynı şeyleri 1500’lü yıllarda Papa Hristiyanlara söylüyordu hatırlatalım). Bu olayları bir dönem çok ciddiye alan devlet görevlileri evlerde Arapça kuranları toplattırmış ve Türkçe kuranları vermiştir. Günümüze bu olaylar elbette daha değişik versiyonlarla anlatılır ama durum budur.

13) Çok yazı yazdığım için bahsettim mi hatırlayamıyorum ama yeri geldi belirteyim yine. Merak edenler için; Elbette kimsenin dini durumunu veya inancını sorgulayamayız. Fakat muhtemeldir ki bıraktığı bazı notlar ve görüşlere göre bence Mustafa Kemal “deist” dediğimiz kişilerdendir. Yani bir tanrının varlığına inanan ama yaşanan dinin doğru olmadığını kabul eden kişidir veya peygamber olmadığına inanan kısaca. Mustafa Kemal küçükken de dini eğitim almış bir kişi olduğundan sonraki dönem fikirlerinin şekillenmesi ile bu inanca gittiği kanısındayım. Kuran’ın çevrilmesindeki amacı ve sürekli söylenen bazı eleştirel cümleleri bizi bu sonuca çıkartmaktadır. Kurmak istediği ülke ve benimsediği görüş dini toplumdan ziyade “ahlak ve mantık” üzerine oluşan bir toplumdur. Ahlak kavramını geçmiş dönem medeniyetlerinde felsefe/mantık ekseniyle bütünleşmiş dini yapı ile bir ihtimal sağlanabileceğini düşünmekte sanırım. Mesela işte istediği din adamı tarzı felsefeyi, bilim ve ilimi bilen bunu dini alimliği ile birleştiren Elmalı’lı tarzı kişilerdi. Elmalı’lı zaten sonraki dönemde okullarda “Mantık” dersleri vermekte. Gördüğünüz üzere aslında “Ahlak, mantık, felsefe ve din” bir bütünü oluşturan yapı taşları. Yalın bir ifadeleri yok yani. Özetlersek; İçi boş ve felsefe/mantıktan nasibini almamış dini eğitim sonucu sorgulamayan ve kendini geliştirmeyen, geri kalan medeniyetlere ulaşılır. Yaptığı ön gürünün ne kadar doğru olduğunu da zaten günümüz müslüman coğrafyasında görmekteyiz.

Sonraki yazıya buradan

Dağlar İle Taşlar İle

Dağlar ile taşlar ile, çağırayım Mevlam seni
Seherlerde kuşlar ile, çağırayım Mevlam seni

Sular dibinde mahi ile, sahralarda ahu ile
Abdal olup “Ya Hu” ile, çağırayım Mevlam seni

Gök yüzünde İsa ile, Tur dağında Musa ile
Elimde asa ile, çağırayım Mevlam seni

Derdi çokça Eyyup ile, gözü yaşlı Yakup ile
Ol Muhemmed mahbub ile çağırayım Mevlam seni

Hamd ü şükrullah ile, vasf-ı Kulhüvallah ile
Daima zikrullah ile, çağırayım Mevlam seni

Bilmişim dünya halini, terk ettim kıyl ü kalini
Baş açık ayak yalın, çağırayım Mevlam seni

Yunus okur diller ile, ol kumru bülbüller ile
Hakkı seven kullar ile, çağırayım Mevlam seni

Yunus Emre