Yakın Kültür Tarihi IV

Bir önceki yazıya buradan

Temel Eğitim Hamleleri

1) Temel eğitim konusu en büyük sorundu. Okuma yazma oranı %10’du. Bu sebeple ilk eğitim parasız ve zorunlu hale getirildi.

2) Eğitim uygulaması için modern bilimsel felsefeler temel alındı. Laik devlet yapısına sahip yeni düzende kız çocukları da okula gitmek zorundaydı. Bunun yanında okumada kolaylığın yanı sıra modern devletlerin kullandığı latin alfabesi tercih edildi. Amaç devrimlerin hızla uygulanarak temel eğitimi alan insanların yetiştirilmesi ve kadının iş gücüne katılımının sağlanmasıydı. Çünkü modern devlet mekanizmasında ekonomik kalkınmanın en büyük koşullarından bir tanesi kadının iş gücüne katılımıdır. Ama gel sen bunu “işsizliğin sebebi kadınların çalışmasıdır” diyen bakan ile “kadınlar işte çalışırsa tecavüzü göze almalıdır” diyen profesör bozuntularına anlat. Yani kafa 1600 yılında kalmış adamların sığır sürüleri.

3) Laik eğitimin temeli eğitimde din dersinin olmamasıdır arkadaşlar. Din dersi 1924 yılında liselerden, 1930 yılında da ilkokullardan kaldırıldı. Yerlerine felsefe, dünya tarihi, modern bilimler, mantık vb. dersler konuldu.

4) 1946 yılında ilkokula, 1956 yılında da orta okullara din dersi tekrar konuldu. Ancak seçmeli olarak yerleştirildi. Yine 1967 yılında seçmeli olarak din dersi yerleştirildi. Modern bilim derslerinden bazıları kaldırıldı.

unnamed.jpg

5) 1933 yılında sanat/meslek okullarına “meslek erbabı yetiştirmek” için ağırlık veriliyor.

6) Yeterli kalitede öğretmen yetiştirilmesi en büyük sorunu teşkil ediyor. Kırsaldaki ilk öğretmen okulları kapatılarak merkeze alındı. Öğretmen ücretleri yüksek tutulmaya çalışılsa da kırsal kesimlerde bu yürümedi.

7) 1940’larda yaratılan devrimsel hareketler kırsal kesimde etkili olamadı. Bunun en büyük sebebi köylere yeterli okul yapılamaması ve okuma/yazma oranının yükseltilememesiydi. Keza feodalite bunu engellerken bağnazlık kızların okumasına karşı geliyordu. Elbette çorbalarına çomak sokulan din tüccarı hocaların tepkisi büyüktü. Bu sebeple “Köy Enstitüleri” adı altında büyük bir projeye başlandı.

8) 1940’ta 14 adet olarak başlayarak 5 yılda Anadolu’nun bir çok yerinde dengeli bir okul çalışmasına başlandı.

9) Öğrenciler o yöreden seçilecek, eğitilecek ve mezun olduklarında yine aynı bölgede çocukları yetiştirecek ve çözüm üreteceklerdi.

10) Eğitim kitap ve tarım aletlerinin kullanımı, çiftçilik, kültür, felsefe, beden dersi başta olmak üzere modern bilimlerden oluşmaktaydı.

11) II.Dünya savaşı yıllarında gerçekleştirilmeye çalışılan bu büyük eğitim hamlesinin başında Hasan Ali Yücel vardır. Aynı yıllarda dünya edebi eserlerinin hemen hepsi çok kısa bir sürede Türkçeye çevrilmiş ve bu eğitim kurumlarında zorunlu olarak okutulmuştur.

12) Elbette bu eğitim düzeni köye yansıyınca ve potansiyeli de belli olunca toprak ağalarının işine gelmemişti. Kız/Erkek karma sınıflarda yapılan bu eğitimin dine ve ahlaka uygun olmadığını propaganda yaparak mecliste, medyada ve özellikle köylerde dile getirmişlerdir. Köy enstitülerinin giderleri köylüden alınmaktaydı. Gerçi gideri deyince yemeklerinden barakalarına kadar zaten kendileri ekip biçiyor ve yetiştirip satarak paralarını kazanıyorlardı.

rR8rRP

13) Köy enstitüleri projesinin büyük köy kalkınması adımları toprak ağalarını çok tedirgin etmiştir. Kendisi de bir toprak ağası olan Adnan Menderes başta olmak üzere çoğu köy/toprak ağası gidişattan dolayı tepkilerini ciddi ciddi göstermeye başlamışlardır. Çok partili gidişatın aslında ilk fişeği işte budur. Kurulan Demokrat Parti kadrolarının tamamı neredeyse toprak ağasıdır. Köylüleri sömürme dönemi biteceğinden korktuklarından siyasi arenada harekete geçme zamanını kollamışlardır.

14) Çok partili hayata geçilince eğitimdeki bütün üst kadro yöneticileri hızla değiştirilmiştir. 5 yıl içinde Köy Enstitüleri yapısı köreltilerek 1954 yılında kapatılmışlardır. (Köy enstitüleri ile ilgili bir yıl içinde geniş bir seri yazı yazabilirim. Nasıl kuruldu, neler öğretildi, okuyanlara ne oldu, mezunlar ne yaptı bir ara soru verin bakarım).

15) 14 yıllık süreçte yani çok kısa sürede bu okullardan mezun olan bir çok yazar, sanatçı, eğitimci, politikacı kırsal kesimlerin sorunlarını dillendirmişler ve sözcüleri olmuşlardır. Tabi bu olay toprak ağlarının ve tokmakçısı Demokrat Partinin işine gelmiyordu.

11148776_1145082328854018_6498449337730073120_n-1.jpg

16) DP dönemiyle beraber bu okullardan mezun olan eğitimci ve sanatçılar hor görülmeye ve dışlanmaya başladılar. Diyorlar ya bunlar “halkın gücü ile” “halkım köylüm” diye bunlara okumuş, eğitimini almış ve eleştiren, sorgulayan halk kitlesi değil, kafasını eğen, sesini çıkartmayan, verilen yardımlarla kendisine muhtaç edilen köylü lazımdır. İşte Adnan Menderes önderliğinde satın alınan sanatçı ve eğitimciler köyden yetişen temiz saf insanlara aşağılık iftiralar atmışlar, çalışmalarını engellemişler, üniversitelerden kovmuşlardır. Mezun olan kadın öğretmenlere fahişe bile denmiş bazı yerlerde de o gözle bakılmıştır. (Okullarda karma okutuldu ya eğitim). Sonra çıkar “petrol arama ve işleme” yasalarını, eğil ABD’nin önünde, devam etsin ithalat borçlanması ve feodalite. Köylüyü eğitecek kurumları “fuhuş yapıyorlar” diyerek kapat ahhh ahh yatacak yerin yok Menderes ateşi harlayalım biraz daha.

17) Bunların dışında bahsetmedik ilk yıllardan sonra Ankara’da modern bir eğitim merkezi olan Gazi Eğitim Enstitüsü kuruldu. Modern dersler ile 2+3 yılda öğretmenler yetiştirildi (liseden sonra yatılı bir okul burası)

18) İşte bu enstitüler DP döneminde 1954’te kapatılıyor. Karşı olarak 1959’da Yüksek İslam Enstitüsü kuruluyor. Bunlarda dönemin imam hatip okulları işte.

19) 1955’te 123 lise ve 7 imam hatip var iken 1982 yılında 1173 lise ve 341 İmam hatip okulu bulunmakta. 2016 yılında ise orta okullarında imam hatip olarak yeni açılmasıyla 1961 imam hatip orta okulu ve 1149 imam hatip lisesi bulunmakta ve sayı adeta katlanarak büyümektedir. Bu eğitim sistemi ile ilgili de bir yazı yazılabilir.

20) Cumhuriyetin ilk yıllarında açılan sanat/meslek liseleri sayısı bunlar kadar artırılmayınca kalifiye tornacı yerine imam mezunu artmaya başlıyor. Günümüzde aynı sorun devam etmekte olup bunun temelleri yine Adnan Menderes’in “eleştirmesin oyunu versin” prensibiyle yarattığı eğitim sistemine dayanmaktadır. Bu sistemi temelleştirmek için öğretmen maaşları bilerek az miktarlarda tutulmuştur. Demirel, Özal ve Erdoğan da bu eğitim sistemini bilerek tercih etmektedir.

Bir sonraki yazıya buradan

Yakın İktisadi Tarih V

Bir önceki yazı için buradan

Arkadaşlar cumhuriyet 1929-40 arasında ihracat fazlası vererek küçük ama emin büyürken kapıya II.Dünya Savaşı dayanıyor. Haliyle buda hızımızı kesiyor ve Dünya ile beraber büyük buhranı atlatmaya çalışıyoruz. Bu devride mecbur yapılan vergiler ile köylü devlete çok kızıyor. Her kızgınlığın sonucunda yılana sarıldığımızdan olsa gerek Adnan Menderes’i kurtarıcı olarak görüyorlar. Yakın Siyasi Tarih bölümünde ayrıntısıyla yazdım. Kredi ve borçlar ile gelen göstermelik büyümeyi gerçek zanneden milletin tokadı yemesi 10 yılı buluyor. Devam edelim;

II.Dünya Savaşı 1940-1945

1) Savaş tehlikesine karşı erkekler askere alınmış, alınmasıyla beraber üretim düşmüştür.

2) Kültür atılımları bölümünde işleyeceğim köy enstitüleri yatırımları bu sebeple tam entegre olamamış ve toprak reform hareketleri gecikmiştir.

3) Piyasa bozulan fiyatlar sebebiyle çalkalanmış elbette her savaşta olduğu gibi toprak ağaları ve bağlantılı tüccarlar karaborsa, istifçilik ve rüşvet ile daha zenginleşmiştir.

20150731_172110

4) Ekonominin düzeltilmesi için toprak ve varlık vergileri çıkartılmıştır. Vergiyi ödeyemeyenler kamplara işçi olarak çalışmaya götürülmüştür. Aslında ödeyemeyeceği biliniyor köylünün. Amaç üretim gücünün bu şekilde bir miktar artırılması.

5) Varlık vergisi yani şehirliden alınan toplam verginin hemen hemen yarısı azınlıklardan alınmıştır yani gavurdan. Buda verginin ırk/din ayrımıyla toplandığının kanıtıdır aslında.

6) Toprak vergisi orta/küçük köylü kesimine ise büyük yük getirmiş halk vergiden korkar olmuştur.

7) Bu yıllarda reel ücretler neredeyse yarı yarıya düşmüştür.

Savaş Sonrası Dönem 1946-1953 Yeni Dünya Düzeni Kuruluyor

1) Savaş sonrası ekonomik ve iktisadi durgunluğu giderebilmek için 1930-1940 arası büyüme odaklı 5 yıllık bir sanayi kalkınma planı açıklandı.

2) Sanayi hamleleri devlet tarafından öncülük edilerek yapılacak ve ekonomik bağımsızlık hamlelerine devam edilecekti. Fakat ne oldu? Bu açıklamalar ve planlardan sadece 2 ay sonra dolar 1,28 liradan 2,8 liraya fırlayıverdi! Bak sen şu işe!

20150731_172131

3) Bu devletçi planın ABD yanında yer alan bir ülke tarafından uygulanamayacağı anlaşılmış oldu. CHP içerisindeki devletçi nitelendirilen akımlar 1947 yılında temizlendi.

4) Özel teşebbüse açık olan bu yeni iktisadi anlayışı CHP’de DP’de destekliyordu. Sadece CHP devlet tesislerinin özelleştirilmesini istemiyordu. DP parti ise “parayı göster babamı da satarım” modundaydı.

Her şeyi satacağım. Memleket işgal ediliyor diyorlar. Evet, çağırıyorum; Amerikalı’yı, Rus’u işgale çağırıyorum. TÜPRAŞ’ı Ruslara veremezmişiz; onlarınki para değil mi? Parayı veren düdüğü çalar. Devletin elinde ne varsa satacağım. Müşteri gece gelse, yatağımdan kalkar pijamalarımla gider satarım.’’

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan

5) Buraları iyi okuyun arkadaşlar. Hop uyanın silkelenin. 1946’da 250 milyon dolar fazla döviz rezervi ve 100 milyon dolar dış ticaret fazlası veren ülkemiz ABD stratejisi gereği yardım almaya başladı. Tarihte bu yardımlara Truman ve Marshall yardımları denir. Aç oku onu da ben anlatmayayım.

6) Yabancı sermaye yatırımının olumlu etkileri abartılmış, ithalat sınırlamaları 1947-50 CHP hükümeti döneminde yavaş yavaş kaldırılmaya başlanmıştır. Ama asıl hamleler elbette “Demokrasi Şehidimiz” Adnan Menderes’ten gelmiştir. 1951 yılında Demokrat Parti döneminde “Yabancı Sermaye Yatırımları Teşvik Kanunu”, 1954 yılında “Yabancı Sermaye Teşvik Kanunu” ve yine aynı yıl “Petrol Kanunu” çıkartılmıştır. Kime çıkartılmıştır? Yabancılara. Kim hazırlamıştır bu kanunları? Amerikan petrol şirketlerinin avukatı Max Ball. “Lozan anlaşmasına göre petrol aramamız yasaklandı” diyen güzel kardeşim; 1926 yılı Petrol Kanunu yasasına göre “Türkiye’de petrol arama ve işletme hakkı Türkiye Cumhuriyeti’nindir”. O yasa yabancı petrol şirketi avukatı tarafından hazırlanan bir kanun ile Adnan Menderes döneminde kaldırılmıştır. Ulan yordunuz beni ya hep duyuyorum yeter artık söylemeyin şu lafı artık. Zaten bu yıllarda entellektüeller ülkenin değişik noktalarında ABD, İsrail, İngiliz vs. adamların harıl harıl bir şeyler aradığını gördüklerinde “Adnan Menderes petrolleri yabancıya sattı” diye eleştirmişlerdir. İşte 1954 yılında medya da “ya biz arayacağız ama Lozan’da gizli bir madde var bu sebeple arayamıyoruz. Bu kanun ile başkasına çıkarttırıp biz alacağız” tarzı bir yalan ortaya atılıyor. İşte o yalanın peşinden 60 yıldır gidiyorlar el insaf artık. Meclis yasalarında madde madde çıkartılan bu yasalar vardır.

petol

7) Bu yıllarda ABD’li danışmanlar ekonomi politikalarını belirlemeye başlamışlardır. Zaman sonra ABD veya İngiltere’de okuyan türk danışmanlar bunların yerlerini almışlardır. Günümüz bakanları bunlar arasındadır. Hadi ipucu vereyim “Bu Bakara çok makara” falan diyen zatı muhterem mesela bunlardan birisi.

8) Dış borca dayalı ekonomik büyüme girişimine başlandı. 1947’de ithalat %100 artırılıyor ve vergi indirimleri getiriliyor. İhracat ise aynı kalmakta.

9) 1946 yılında 250 milyon dolar fazla rezerv ve yılda 100 milyon dolar cari fazla veren ülkede, 7 yılda cari açık 500 milyon dolara dayanıyor. Elbette Adnan Menderes’in bu açıkları çok önemli değil. Çünkü kankaları ABD ve saz arkadaşları “sen takma kafana Menderesciğim biz sileriz bu borcu” diyorlar ve siliyorlar elbette. Bunları eleştirirsen o tarihlerde “vay anarşist vay komunist” falan diyorlar. Yapılan propaganda ile ilgili ayrı bir yazı yazacağım. Maden Teknik Aramayı kapatıyorlar 1955 yılında. Onun yerine Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) kuruluyor sonradan bunun başına kim geçiyor? Takunyalı kardeşlerin enerjik olan Korkut Özal elbette ki ileride İngiliz şirketlerin ülkemizdeki sorumlu müdürlüğünü yıllarca sürdürecek. Yani çıkartılan yasalar, ikili anlaşmalar ve imtiyazlar neticesinde işte bu arkadaki borçları siliyorlar. Allah belanızı versin sattığınız, yaptığınız, zengin olduğunuz o paralar ile cehennemde petrol kuyularında yanın inşallah.

10) Savaş yıllarından çıkan fakir halk bu dönemi “bolluk ve refah dönemi” olarak görüyor elbette. Tarım ürünlerinin fiyatları düşse de kredi/traktör gibi yeni üretim araçlarının yardımıyla ürün miktarları artırılıyor ve böylece çiftçinin geliri artıyor.

Sonraki yazı için buradan

Yakın Siyasi Tarih – XIII – 27 Mayıs 1960 Darbesi

Bir önceki yazı için buradan

27 Mayıs 1960 sabahı Alparslan TÜRKEŞ radyodan “Dikkat dikkat…” diye başlayan cümleler ile darbeyi millete haber vermiş ve beklenen darbe yapılmıştı. Ünlü Yassı Ada’da mahkeme kurulmuştur. Yalnız darbeyi anlatmadan evvel şunu belirtelim bu darbe son derece olumlu bir darbedir. Hani olumlu olduğu kadar. Çünkü DP iktidarı muhalefetteyken söz verdiği hiç bir şeyi yapmadığı gibi bir önceki yazıda anlattığım o kadar çok baskı ve anti demokratik hamleler yapıyor ki buna çoğunluğu gençlerden oluşan subaylar engel olmak istiyorlar. Öyle “darbe yaptım artık askeri rejim devam edecek” durumuna devam etmeden çok partili demokrasinin adımlarını ve kurumlar ayrılıklarını, özgür bir anayasayı ve koruyucusu anayasa mahkemesini kurarak ABD’nin üzerimize atmaya çalıştığı kementi çözüyorlar bir nevi. O kıskacı aslında kullanılan Adnan Menderes’te görüyor yıllar sonra. Ama işte güç zehirlenmesi ve bunalım sonu oluyor. Devam edelim;

1) Mahkeme 592 kişiyi tutukluyor. 3 idam, 418 kişiye 6 ay ile 20 yıl arası hapis cezası, 123 kişiye beraat verilirken 5 kişi mahkemeden düşürülüyor.

20151106_155001

2) Bu cezalar çok gibi görünmek ile beraber aslında bir nevi “uyarı” cezalarıydı. Nasıl yani derseniz şöyle açıklayayım. 1961 yılında ceza alan bu kişilerin hepsini kapsayan bir genel af çıkartılmıştır. Yani bir nevi “bakın bir bk yediniz kulağınızı çekiyoruz akıllı olun” cezası diyebiliriz. Yine 1966 yılında DP vekillerin kamu hakkı verilirken, 69-74 yılları arasında siyasal hakları da geri iade ediliyor. Peki siyasete geri dönen bazı kişiler kimin partisine katılıyor? Evet cevapları duyar gibiyim eveeet. Gidip komunist partisine üye olacak halleri yok arkadaşlar. Elbette Menderes partisinin devamı olduğunu her fırsatta dile getiren Süleyman”Çoban Sülo”Demirel’in yanında saf tutuyorlar hızla.

3) Darbe yapanlar kendi içerisinde çatışmaya giriyor. Darbe girişiminde geç kaldığı düşünülen, darbe yapmayan ama sesini de çıkartmayan bir çok subay emekli ediliyor. Aslında bu paşa ve subayların büyük kısmı Demokrat Partinin kadrolaştırdığı adamlardan oluşuyor. Hani yasayla 25 yılını dolduranları emekli ediyorlar ya bir önceki yazıda anlattım. İşte emekli olanın yerine kendi adamını getiriyor hemde her yere. Yargı, polis, asker, memur her yere. Askerler bu paşaları bildiklerinden bunları emekli ediyorlar. Peki konuşuyoruz ama biz bunu nasıl ispatlayacağız? Ya bu paşalar vatansever adamlar ise ve darbeciler ABD uşağıysa? Şuradan anlıyoruz kimin ne olduğunu; Emekli edilen bu paşalar hemen akabinde ki yıllarda bankaların, ABD/İngiliz petrol şirketlerinin yöneticisi veya müdürü, olmadı Süleyman Demirel’in partisinde vekil olarak hayatlarına devam ediyorlar. Bunları yıllarca araştırıp isim isim adres adres veren ve öldürülen büyük yazar Uğur Mumcu abimizin ellerinden öpüyorum.

20151106_154822

4) Keza üniversitelerde de kadrolaştırılan hocalardan 147 tanesi atılıyor. Bunu bazı hocalar protesto etmiştir. Gerçi bu kişilere 1962 yılında tekrar af çıkıyor.

5) Darbe yapan elemanlar bu kadroları tekrar temizleyip seçime yöneliyorlar. 1961 genel seçimlerinde CHP %36.7 oy alıyor. Yeni kurulan Adalet Partisi %34.7, YTP %13,9, CKMP %13.7 oy alıyorlar. Seçim sonuçları CHP oylarında düşüşü işaret ediyor. Seçim halk kitlelerinin CHP’yi darbeyle ilişkilendirdiği gözlemlenerek sonuçlanıyor. Halk arasında bu seçim “Menderes Zaferi” olarak adlandırılıyor. Yani ne yapsan boş hacı. Diğer yandan darbe yapanlar için yapacakları şeylerde sınırlı. Ya seçime hile katarak oyları hep yüksek tutacaklar ki bu çok zor. Ya da oyların bölünmesini sağlayarak bir denge yaratabilmek.

6) Ordu baskı uygulayarak CHP-AP hükümetini kurdurtuyor. Fakat yıl sonunda CHP oylarında erime daha da artıyor. Cumhurbaşkanı olarak eski kuvvet komutanı Cemal Gürsel yine baskıyla seçiliyor.

20151106_155038

7) 1962 yerel seçimlerinde AP %45,87 oy alıyor, CHP ise %36.9 oyda kalıyor. Yani eski Menderes kesimi aynı oyunu yakalıyor anlayacağınız.

8) Oylar artınca Adalet Partisi erken seçim için diretiyor. Fakat bunu istemeyen İsmet İnönü Kıbrıs sorununu da kullanarak koalisyon hükümeti kurdurtarak durumu idare etmiştir.

9) Elbette Kıbrıs’ta yaşananlara sessiz kalmayan ülkemize ABD başkanı Johnson sert bir mektup gönderiyor. Kısaca “Sakın Kıbrıs’a falan gireyim, yardım edeyim demeyin akıllı olun, dün gtünüzde don yoktu biz para verdik aldınız. Silahlarınızı, gemilerinizi, yollarınızı biz yaptırdık. Bizim dediğimizi yaparsanız müttefikliğe devam yoksa siz bilirsiniz” diyor. İnönü buna cevaben “yeni bir dünya düzeni kurulur, Türkiye’de yerini alır” diyerek dik duruşunu sergiliyor (elbette bu duruşun sözde kaldığını ileride göreceğiz)

10) Elbette bu duruş ambargoyu peşinden getirdiği gibi iktisadi olarak dışa bağımlı hale getirilen politika sebebiyle (teşekkür ederiz Adnan Menderes ve saz arkadaşları) fazla dikte olamamıştır. Fakat ülkemize açık bir şekilde yapılan “skerim belanızı” çıkışını gururuna yediremeyen halkta bir “anti amerikancılık” görülmeye başlanmıştır. Sapanca sokaklarında “neymiş lan ne Amerikası kimsin lan sen conimisin konimisin nesin?” tepkileriyle bir hareketlilik ortaya çıkmıştır. Adalet Partisi ise bu durumu ABD yanında daha ılımlı açıklamalar ile kullanmaya çalışacaktır.

20151106_161109

11) Bu karışık 5 yıl içerisindeki ülke durumunu anlattıktan sonra yönetim kesiminin ve ordu kesiminin neler düşündüğünü iyi bilmemiz lazım. Bir kesim bu yaşananlardan sonra toplumun tam anlamıyla batılı demokrasiye geçemeyeceğini daha doğrusu anlayamayacağını dile getiriyor. Bu sebeple toplumun eğitim seviyesinin yükselmesi gereken zamana kadar tam anlamıyla demokrasi sistemine bağlı kalınmaması gerektiğini düşünüyorlar. Yani diyorlar ki “bu toplum mal hacı. Bunlara devrimi anlatırsan anlamazlar, demokratik sisteme geçersen kullanılırlar, sorgulamadan uzaklar, sağ kolunu göster desen yarısı gösteremez vs.”

12) Bir kesim ise demokrasi için köklü reformların yapılması gerektiğini 50-60 yıllarını örnek göstererek dile getiriyorlar. Onlara göre artık yeni demokrasi anlayışı yani ikinci cumhuriyet işletilmelidir. Yani “yabancı yatırımcının teşvik edildiği, hızlı büyüme içeren, toplumun değerlerinin batılı anlamda demokrasiyi kabul etmeyeceğini, dini yapıdan yürünmesi gerektiğini vs.” düşünenler

13) İki grubun düşüncesinden partilerini de oturtmuşsunuz dur zaten. CHP reformlara yönelik, tek partiye yakın ve devletçi iken AP/DP gibi partiler ise daha muhafazakar, çok partici ve kapitalizm yanlısı politikayı destekliyor.

14) Ülkedeki solcu aydınlar bu zamanlarda birincisini yani toplumun demokrasiye hazır olmadığını söylemişler. Bu demokrasi türüne hatta “cici demokrasi” diye isimde takmışlar. Diğer adı “Afrika Sosyalizmi” olarak belirtilen bu tür demokraside halk aslında egemen gücün doğrultusunda özgür seçim yaptığını zannediyor ama aslında madenleri, limanları, iktisadi yatırımları, şirketleri satılıyordu. Afrika silme böyleydi mesela keza Mısır ve Cezayir gibi. Aydınlar ülkenin eğitimini tamamlamadan yapılacak seçimlerde kandırılıp bu tür bir devlet yapısına gideceğinden emindiler 1963

20151106_161008

15) Bu sebeple 22 Şubat 1962 ve 20-21 Mayıs 1963 yıllarında iki askeri ayaklanma olmuştur. Talat Aydemir paşa isimli solcu subay böyle düşündüğünden askerin iktidarda kalması gerektiğini, yoksa ilerde emperyalizmden kurtulunamayacağını dile getirmiştir. Tabi yargılanıp asılmıştır.

16) Ordu 1960-70 yılları arasında kendi içerisinde bir mücadeleye sahne olmuştur. Yönetimi darbeyle ele geçirmek isteyenler ile istemeyenler arasında geçen mücadelede genelde istemeyenler daha aktif rol oynamıştır. Hükümete darbe yapmaya çalışan askeri hareketler ordu içinde durdurularak engellenmiştir. Ordunun bu tarihlerde artık ABD’nin kucağına düşmeye başladığını görmekteyiz. Satın alınan Paşalar ve ordu mensuplarıi ordu içerisindeki aydın ve milliyetçi komuta kademesini yok edecekler bir süre sonra. Bu tarihler zaten ABD/SSCB arasındaki soğuk savaşta müttefikimiz olan ABD’nin hemen her ülkeye yaptığı baskılardan bir tanesidir.

Bir sonraki yazı için buradan

Yakın Siyasi Tarih – XII – Demokrat Parti Sarsılmaya Başlıyor

Bir önceki yazı için buradan

14) Yunanistan ile bu yıllarda Kıbrıs sorunu çıkıyor. İngiltere hakemliğinde bağımsız bir garnizon kurularak kriz atlatılıyor.

15) 1957 seçimlerine bozulan ekonomik yapı ve anti demokrasinin gittikçe kuvvetlenmesiyle giriliyor. Fakat seçmen yine %48 oy vererek DP iktidarını devam ettiriyor.

20151106_152742

16) Buhran çok büyük olduğu için IMF/Dünya Bankası politikaları uygulanmaya başlanıyor 1958. Fakat bu politikaların uygulanması elbette pek mümkün değil.

17) “Kriz yok yahu bunlar CEHAPE’nin oyunları” diye dolaşılırken 4 Ağustos 1958 yılında dolar 2,8 tl’den 9tl’ye hafif bir sıçrama yapıyor! Elbette bu dolar artışı ithalata dayalı ve dış borçlarla kurulan ülkede krizi körüklüyor. Mecburen yerli üretimin hamleleri yapılmaya çalışılıyor. Aklı başına geliyor gelmesine Adnan beyin ama geç kalmış artık.

18) ABD ile ilişkileri eskisi gibi olmayan ve batıdan aradığını bulamayan Adnan Menderes yüzünü orta doğuya doğru çeviriyor. 1958 yılında yaşananlar kendisi için çok kritiktir. Irak kralı II.Faysal ile yakın ilişkileri olan Menderes 14 temmuz 1958 sabahı uyanınca Irak’ta askerlerin krala darbe yaptığını ve cumhuriyeti kurduğunu öğrenmesin mi? Başlıyor “bana da darbe yapacaklar” demeye..

20151106_154020

19) Artık iktidarındaki yanlış hamlelerin ve ekonomik buhranın ambele ettiği Menderes yakın çevresine sürekli “ordu bana darbe yapacak” diye söylenmeye başlıyor. CHP içinde bazı kişilerin “yapılan anti demokratik eylem ve bozuk iktisat politikalarının sonunda olacak şeyin darbe olduğunu” söylemesi üzerine Menderes iyice köpürüyor. “Darbeyi ve darbeciliği desteklemekle” suçladığı CEHAPE’yi “demokratik yapıyı bozmaya teşebbüs” kanunu ile suçluyor ve “sonunda darağacına gidersiniz ha ip hazır” diye tehdit ediyor.

20) “Orta doğunun lideri olacağız inşallah” diyerek yola çıkan, iktisadi ve ekonomisi Osmanlı zamanındaki gibi dış borca batmış olan ithalata dayalı ekonomik mimarın sahibi sayın Menderes’in hayalleri başka tabi. Bu sıralar Fransa’da 1958 yılında De Geulle seçimi kazanıyor. “Parlamenter sistemin yavaşlığını” eleştiren De Geulle “ülkenin başkanlık veya yarı başkanlık sistemine geçerek hızla yol katedeceğini” belirterek “Cezayir sorununu çözeceğim” diyor ve destek istiyor. İşte bizim Menderes kendisinin anti demokratik eylemlerine, çıkardığı yolsuzluğu suçlamayı kaldıran yasaları, muhalefetin mal varlığına el koymaları, basına uyguladığı sansür ve cezalar, 1954 seçiminden sonra yargı, ordu, polis ve memur bölümlerinde çalışanları emekli ederek yaptığı kadrolaşmalar, laik mesleki teknik eğitimden dini eğitme geçmesi, dini kullanarak oy toplaması, kendisi yaptığı halde “dini kullanıyorlar” diyerek rakip partiyi kapatması vs. çok var o kadar çok varki neyse bunları unutup sanki burası Fransa’ymış gibi “bende başkanlık sistemine geçeceğim” diyor ve ortaya atılıyor (Bizim ülkenin balık hafızalı olduğunu söylemiş miydim arkadaşlar?)

21) Adnan Menderes daha da ileri giderek “ülke zaten oldukça demokratik durumda, daha fazla baskı yaparsanız demokrasiye paydos deriz haa” diyerek bir tehdit daha savuruyor. “Vatan Cephesi” adı altında sivil bir örgüt kurdurtuyor. Bu örgüte üye olanların isimleri tek tek akşam radyodan okunuyor.

20151106_154247

22) İnönü artık bir çok gezisinde sorun yaşamaya başlıyor. 4 Mayıs 1959 yılında yolu kesiliyor. Trafik müdürü arabasıyla alandan kaçırılıyor ki o zamanlar İsmet İnönü 75 yaşında.

23) 12 Nisan 1960 tarihinde CHP “darbe yapmaya teşebbüs etmek, silahlı ve tertipli ayaklanma düzenlemek” ile suçlanıp kurulan Tahkikat Komisyonunda yargılanması için işlem başlatılıyor.

24) Hepsi DP vekilinden oluşan 15 kişilik tahkikat komisyon başlıyor tahkikat yapmaya. İsmet İnönü bu durumu eleştiren “artık ihtilal döneminden çok partili demokrasiye geçildiğini ve yapılanın yanlış olduğunu” belirten bir konuşma yapıyor. Veriyorlar İnönü’ye soruşturmayı. Adnan Menderes “Bizi halk seçti ancak halk indirir” diyor. “Atatürk Orman çiftliğine şöyle görkemli bir de saray mı kondursam yahu?” demiş midir bilemiyoruz elbette. Darısı başkasına o projenin artık.

25) 28 Nisan 1960 tarihinde protesto yürüyüşleri gerçekleşiyor. Emekli K.K.Komutanı Cemal GÜRSEL durumun vahametini açıklayan bir uyarı mektubunu Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes’e (evet akrabası çok mu şaşırdınız?) veriyor. Tabi Menderes güç bunalımında bu sıralar. 21 Mayıs tarihinde Harp Okulu öğrencileri de bir protesto yürüyüşü yapınca okul tatil ediliyor.

26) 27 Mayıs 1960 yılında Milli Birlik Komitesi tarafından beklenen darbe yapılıyor. Bir çok kişi tutuklanıyor ve 14 idam cezası veriliyor.

20151106_154321

27) Milli Birlik Komitesi demokratik yapıyı tekrar inşa etmek ve seçime hızlıca girmek için çalışmalara başlıyor. Komite içerisindeki bir grup ise bazı devrimler yapıp iktidarda durmak istiyorlardı. Komite çoğu genç milliyetçilerden olan Alparslan Türkeş ve 14 kişiyi yurt dışı görevlerine göndererek bunları uzaklaştırıyor.

28) Anayasa yerleştiriliyor ve seçimi kazananın kafasına göre yasa çıkartmaması için bağımsız bir Anayasa Mahkemesi kuruyor. 1965 yılına kadar karma bir hükümet ülkeyi yönetmiştir. Darbe ayrıntılarına önümüzdeki yazıda gireceğiz. Çünkü darbe sebepleri, yapanları ve sonuçları çok farklıdır. Genel olarak aynı gibi lanse edilir lakin 27 Mayıs 1960 darbesi artık güç zehirlenmesi yaşayan ve kontrolünü kaybetmeye başlayan Menderes’e karşı yapılan ve demokratik uygulamalar ile tekrar dizayn edilip askerin kenara çekildiği oldukça “Demokratik” bir darbedir.

Darbe demokratik olur mu? Yerine göre olur sanırım. Bazen çıkar yol kalmaz ise gerekli gibi. Burada sorulması gereken soru şu aslında; Darbe olduktan sonra toplum liderlerin yaptığı hatalardan ders alıp doğru seçeneklere yönelmiş midir? Anlatacağız ki yönelmemiştir. Yani askeri darbe bir çözüm değildir. Halkın özgür ve çağdaş birey olması adına ekonomik bağımsızlığının ve eğitiminin yükselmediği ortamlarda ne yazık ki çok çabuk kandırılıp emperyalizmin kucağına oturduğunu söyleyebiliriz. Bunu kırmak ancak bilimsel kaliteli bir eğitim ve ekonomik bağımsızlık ile mümkündür. Fakat içinde bulunduğumuz kısır döngü iktidarlar (İşte dün Menderes, Demirel bugün Erdoğan) bilimsel eğitimdense dogmatik ve şükür üzerine kurulu sahte bir tarihi eğitim vererek modern köleler yetiştiriyorlar. Eleştiri bilmeyen, sorgulamayan, okumayan, sanattan anlamayan kesim bu döngüyü kıramıyor. Yeniden gerçekten demokratik bir otokratik lider ile yönetim şansımız tek seçenek gibi duruyor. Uzatmayalım zaten iktisadi tarihimizi anlatırken nasıl köle haline getirildiğimizi daha iyi anlayacaksınız. Hoşçakalın..

Sonraki yazı için buradan

Devamının Devamının Devamı..

Çok partili siyasi döneme geçtiğimizden beri dikkatimizi çeken bir durum var. Genelde sağ kesimce daha çok desteklenen ve elbette sol çevrelerce de dile getirilen bir “biz falancanın devamıyız” cümleleriyle alkışlanan siyasi dünyamızdan bahsediyorum.

Aslında sol grupları bir kenara bırakacağız, çünkü sol dediğimiz siyasi tarihimizde CHP Ve DSP dışında elle tutulur parti olmadığını söyleyebiliriz. Onlarda işte Atatürk başta olmak üzere elbette pek bir şeylerin devamını getiremedikleri görünüyor.

Sağ literatür olarak isimlendirdiğimiz büyük partiler ise bunu daha fazla dile getirip somut bir veri olarak önümüze ısrarla koyuyorlar. Adnan MENDERES’in kurduğu Demokrat Parti temeli olmak üzere peşi sıra gelen ünlü siyasi parti liderlerinin hemen hemen hepsi bu mirastan pay almaya çalışmışlar.

İşlerine geldiği gibi geçmişte kah Menderes’i, Kah Atatürk’ü efendim kah Özal’ı vs. bu şekilde arkalarına alarak destek bulma amacında olmaları elbette ki doğaldır. Normal olmayan ise geçmişte yapılan bu şov ve gösterilerin hala devam etmesi ve halkımızın sürekli bunlar ile uyutulmasıdır.

İlk olarak Süleyman DEMİREL ile başladı bu süreç aslında. Kurulan Adalet Partisinin genel başkanı olan Süleyman DEMİREL, sürekli meydanlarda DP ve Menderesin devamı olduklarını dile getirmişti. Peşinden gelen Turgut ÖZAL’da yine çok üstelemese de Menderes’in devamı olduğunu ve son olarakta AKP ve Tayyip ERDOĞAN’da açıkça bir çok yerde  “Menderes’in ve Özal’ın devamıyız” cümlelerini söylediği duyduk.

Dört adamında politik yaşamlarında siyasi gündem yaratmaları, tepkileri, üslubları, yönleri vs. gerçekten de benzer yapıda. Sadece arada Süleyman DEMİREL’in sevilmemesi haricinde (ki onuda sevmeyen AKP hükümetinin bir sonraki benzer bir yapıdaki hükümet tarafından sevileyeceğini hiç sanmıyorum) aynı yapıda partiler. Özellikle Süleyman DEMİREL’in Adalet Partisi ve Tayyip ERDOĞAN’ın AKP partisi birbirlerine kadro ve yapı olarak benziyorlar. Hele ki, bu yakın 70-80 siyasi gündemde sürekli başbakan olan Demirel’in açıklamalarının ve yaptırımlarının benzerliğini görünce şaşıracaksınız.

Fakat konunun bu boyutu bir yana günümüz siyasi yapısında bir fark bulunmakta. 1970-80’lerde komünizm propagandasıyla kandırılan ve bir yazı ile eleştirdiğim MHP teşkilatının ve milliyetçi gençlerinin şimdi aynı hatayı tekrar etmemesi sevindirici bir gelişme. Elbette, geçmişte yapılan yanlışlardan dolayı suçlamak maksadıyla yazmıyorum bunları. Ama bu yanlışı geçmişi analiz ederek görmeleri bana göre çok önemli. Çünkü geleceğimizi bir bütün olarak tekrar şekillendirmek ise amacımız, silah olarak kullanılan ve kandırılan bu vatansever gençlere ihtiyacımız var. Çünkü toplumu bilinçlendirmesi gereken, ülkemizi güzel yarınlara taşınması için bilgi birikimleriyle halkımızı aydınlatması gereken entellektüel insanlar başarısız olmuşlardır. Toplumun alt tabakalarını anlayıp onların sorunlarına çare bulmaktansa onları aşağılamayı, küçük görmeyi tercih etmişler ve işte bu siyasi liderlerin ellerine atıvermişlerdir bu insanları.

Bu olayların gelişimlerini ve olacakları daha 1970’li yıllarda dile getiren aydın yazarlar ise bir şekilde öldürülmüş, susturulmuş, idam edilmiştir ne acı. Ve bir uyarı yazısı koyuyorum buraya, yine MUMCU’dan milliyetçi arkadaşlarıma armağan olsun;

Düşman Çiçek Göndermez

Adalet Partisi kongresinin ilk gününde Demirel

— AP, Demokrat Parti’nin devamıdır... diye basbas bağırıyordu. Salon da alkıştan yıkılıyordu Demirel konuşurken.

Bu sırada salona, üç hilalli bir çelenk girdi. Türkeş’in komandoları hodri meydan bakışlar ve sert adımlarla çelengi Demirel’in konuştuğu kürsüye doğru götürüyorlardı.

Salonu önce bir sessizlik kapladı. Demirel de konuşmasını kesti. Sonra büyük bir alkış tufanı koptu. Türkeş ve komandoları çılgıncasına alkışlanıyordu… Kimler alkışlıyordu?.

Demirel’in

— AP, Demokrat Parti’nin devamıdır… sözünü alkışlayan AP’liler elbet. Kim olacak?

Yani, Demokrat Parti’ye karşı ihtilâl düzenleyen örgütün üyesi ve ihtilâl spikeri Albay Alparslan Türkeş, kendisinin de yıktığı iktidarın devamı olduğunu söyleyen bir partiye çelenk gönderiyor!

Nedir bunun anlamı?

Demirel:

— Çelenk getiren arkadaşların ellerini sıkmak istiyorum, diyerek kürsüden indi ve komandoları yanaklarından öptü,, bir de üstelik. Sadece siyasal nezaket deyip geçebilir miyiz buna?. Hayır… Bu nezaketin temelinde, son siyasal gerçeklerin parmak izlerini de bulmak mümkündür. Gerçek gün ışığı gibi ortadadır artık. Kurulu düzenin ayrıcalıklarını korumak isteyenler türlü gerekçelerle birleşmişler, biri diğerinin destekçisi ya da vurucu kuvveti olmuş.

— İti ite boğduruyorum… diyen bay Demirel komandoları yanaklarından şapur şupur öpmektedir şimdi.

— Kahrolsun masonlar… diyerek AP Genel Merkezi önünde gösteri yapanlar da yine bu komando adı verilen gençler de Demirel’e, sarılmaktadır. Kim kimin neden destekçisi, kim kime neden karşı? Bunları düşünmek gerekmez mi?.

Komando dediklerimiz işçi, köylü kökenli halk çocuklarıdır aslında. Milliyetçilik kavramlarının tutkusuyla koşullandırılmış kendi ailelerini de tutsak eden bu düzenin gönüllü bekçileri yapılmıştır. Yurtseverlik duyguları saptırılmış, ters bilinçle koşullandırılmış çocuklardır bunlar.

— İşte bunlar komünisttir, bunlara karşı savaşacaksın… diye arkadaşlarına düşman edilen, taşla, sopa ile eyleme geçirilen, eğitim kamplarında askere özgü talimden geçirilen halk çocuklarıdır bunlar.

— Sen milliyetçisin, onlar Rus uşağı… gibi değer yargılarının çemberinde başları döndürülmüştür bu çocukların. İzledim kongrede onları… Askerlere yakışır bir düzen içinde girdiler salona. Bakışları keskin, adımları sert. Bir onlara, bir de kürsüdeki Bay Demirel’e baktım. Belki işçi, belki köylü çocuklarıdır çelengi getirenler. Çelengi alan ise bir eski Amerikan firması müteahhidi! Yabancı sermayenin bir numaralı savunucusu! 12 Mart öncesinde, sağcı ve solcu gençlerin kanları sokaklardan akarken; Millî Güvenlik Kurulunda :

— İti ite boğduruyorum… diye övünen ve öldürülen solcu ve sağcı gençlerin mezar taşlarına basa basa, İstanbul’un iş ve sermaye çevrelerine krediler ve türlü çeşitli ayrıcalıklar sağlayan bir eski başbakan! Çelenk kimin çelengi?. Kimin sevincine, kimin mutluluğuna gönderiliyor?. Ve neyin çiçekleri bunlar?

Eğer, komando gençler, bu çelengi kendiliklerinden getirmişlerse, bu çelengi Demirel’in kongresine değil, Demirel döneminde ölen arkadaşlarının mezarlarına götürmeliydiler. Eğer arkadaşlık duyguları varsa… Yok eğer, bu çelenk Albay Türkeş’in buyruğu ile gönderilmişse, o zaman bu çelengi ya 27 Mayıs Devrim Şehitlerinin ya da Türkeş tarafından ihbar edilen Albay Talât Aydemir’in mezarına götürmek gerekirdi. Eğer Türkeş’in vicdanı sızlamazsa…

27 Mayıs ihtilâlinin spikeri “Demokrat Parti’nin devamıyız” diyen Bay Demirel’in partisine çiçek gönderiyor, şimdi… Bu çelenk aslında bir eski ihtilâlcinin vefa duygularının musalla taşına bırakılmıştır.

Yeni Ortam 22 Ekim 1974″

1974 – Ecevit’in Suyu Isınıyor (II)

Yazımıza ikinci bölüm ile devam ediyoruz. Yakın bir dönemde de ve hatta şimdi bile konuştuğumuz bir konuyu değerlendiriyor Uğur Mumcu; Yabancı sermaye girişini ve bunun etkilerini. Sıkça duyduğunuz yabancı sermayeye satışın etkilerini ve sonuçlarını anlatmış arada. İlerde buna ciddi şekilde değineceğiz. Bunun 1974 etkisini ve değerlendirmelerini, Kıbrıs sorunu ve ambargoyla beraber değerlendiriyor bir çok yazısında Mumcu. Fazla yazmadan yazıları okuyalım isterseniz. İki yazı bir arada olacak ve son olarak Kıbrıs çıkartmasından sonraki günlerden bir yazı ekleyeceğim üçüncü kısımda;

Hep Aynı Oyun

Türk ve Yunan hükümetleri arasında “kıta sahanlığı” tartışmaları sürüp dururken birdenbire yabancı petrol şirketleri petrol üretimini azaltmış ve ithalatı da durdurmuşlardır. Yabancı şirketler;

“Yürürlükteki fiyat rejimi ile petrol ithal edemeyiz” diyorlar. Yabancı şirketlerin petrol sağladığı şirket ise, koalisyon ortağı Erbakan’ın sevgili “müslüman kardeşi” Suudi Arabistan’daki ünlü ARAMCO şirketidir. Bu şirketin en büyük ortağı yine Mobil şirketinden başkası değildir. Yani;

“Al gülüm, ver gülüm”

Bu oyun ilk kez oynanmıyor. 1963 Kıbrıs bunalımında da yabancı petrol şirketleri üretimi durdurmuşlar ve petrol vermeyeceklerini açıklamışlardı. Aynı günlerde Amerikan başkanı Johnson, İnönü’ye mektupta;

“Size verdiğimiz silahları ancak bizim iznimizle kullanabilirsiniz” diyerek Türkiye’yi açık bir biçimde tehdit etmişti.

Başkan Johnson

Kıbrıs bunalımından sonra “ulusal sorunlar” bütün acı ve çıplaklığıyla gözler önüne serilmiş, bundan sonra “milli ordu”, “milli petrol”, “kendi uçağını kendin yap”, “başkasının yapamadığını millet yapar” gibi sloganlar gazete köşelerinde sergilenmişti. Başbakan İnönü ise;

“Yeni bir dünya kurulur, Türkiye’de yerini bulur” gibi sert karşılıklar ile Ulusal Kurtuluş Savaşı günlerini hatırlatmışsa da, bir süre sonra yeniden “dengeci” ve “uzlaşmacı” politikasına dönmüştür.

Petrol sorunu Türkiye’de, kimlerin milliyetçi olduğunu, kimlerin sömürge maşalığı yaptığını kanıtlayacak en açık örnektir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günlerde, petrol konusunda devletçi politika izlenmiştir. 1926 tarihli Petrol Kanunu’na göre, Türkiye’de petrol arama ve işletme hakkı Türk Devleti’nindir. 1954 yılında, Amerikan petrol şirketlerinin avukatı Max Ball tarafından hazırlanan petrol kanunu ile, Türkiye’deki petrol kaynaklarının egemenliği büyük ölçüde yabancı şirketlere verilmiştir.

Petrol kanunu’nun kabul edildiği günlerde İsmet İnönü iktidarı suçlamaktaydı;

Petrol kanunu, kapitülasyon hükümetleri ile hazırlanmış gönüllü bir kapitülasyon layihası olarak teklif edilmiştir. İşte profesörler, işte hukuk alimleri, hepsinin önünde söylüyorum. Petrol kanunu’nu karşılıklı taahhüt şeklinde görmek bir kapitülasyon devri açmaktır. Petrol ve yabancı sermaye kanunları, memleketin can evine dokunmaktır. İktidara gelirsek düzelteceğiz. Bununla her zaman uğraşacağım. Bırakmam yakalarını…”

İsmet paşa, sonradan iktidara geldi. Fakat ülkemizi bir kapitülasyon yağmasına sokan iktidarın “yakasına” yapışamadı. Üstelik, yabancı petrol şirketlerinin bir numaralı adamı Fethi Çelikbaş’ı, Sanayi Bakanlığı’na getirdi. Petrol Kanunu da yürürlükte kaldı. Kapitülasyonlara karşı çıkan Kurutuluş savaşı kahramanı da aynı kapitülasyonları uyguladı. Ne büyük çelişkidir bu!?

Fethi Çelikbaş

Bugün yabancı petrol şirketleri, işte bu yasalardan güç alıyorlar. Bu yasalar, bu yetkiler, kendilerine milliyetçi adını takan sömürgeci maşalarınca hazırlanmış, onaylanmış ve uygulanmıştır. Yıllarca, petrollerimizi devlet eliyle kullanılmasını isteyenler; “komünist” yaygarası ile susturulmaya çalışılırdı hep. İşte tehlike bugün kapımızdadır. Bu bu şirketler düşmanımızdır.

Petrollerimiz millileştirilmeli, diyenlere karşı, kendilerine milliyetçi etiketi takanlar “hayır, milli kaynaklar yabancılara verilmeli..” diyerek ulusal çıkarlarımızı yabancılara peşkeş çekmişlerdir. Şimdi soralım;

“Kimmiş milliyetçi?”

Yeni Ortam 5 Haziran 1974

Yabancı Sermaye Milliyetçiliği

Bugünlerde Yüksek Planlama Kurulu’nda yabancı sermaye sorunu görüşülmektedir. Bu konunun gereken ciddiyetle ele alınacağı kanısındayız. Sorunu kısaca özetleyelim.

Osmanlı İmparatorluğu’nun güçlü günlerinde yabancılara tanınan ekonomik ve hukuksal ayrıcalıklara “kapitülasyonlar” denmekteydi. Bu ayrıcalıklar giderek, yabancı sermayenin Osmanlı ekonomisi üzerinde tekelleşmesine yol açmıştı. Türk ekonomisinin batı kapitalizmine teslim edilme tutanağı ise, “1838 Ticaret Antlaşması”dır. Bu antlaşmayla Türkiye batının serbest pazarı oluyordu. Bu antlaşma için Reşit paşa;

“Kalkınma yolunu açacak bir belge..” demiştir o günlerde. Aynı antlaşmayı İngiltere dış ilişkiler bakanı Palperston;

“Şaheser..” diyerek övmekte ve “Ticari ilişkilerde Osmanlı devleti, bütün öteki devletlerden çok daha fazla kolaylıklar sağlamaktadır…” diye açıklamalar da yapmaktadır. Bu antlaşmayla güçlenen kapitalist ilişkiler, Osmanlı sanayisini çökertmiş ve Türkiye’yi batı emperyalizminin tekeli altına sokmuştur. Bir süre sonra da “Diyun-u Umumiye” yönetimleri kurularak bir imparatorluğun haczi de tamamlanmıştır.

Ulusal kurtuluş savaşımız, işte bu sömürgeciliğe karşı başlatılmıştır. Mustafa Kemal;

“Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı savaşıyoruz…” derken bu gerçeği açıklamaktaydı.

Türkiye’de yabancı sermaye ilişkilerini, imparatorluk ve cumhuriyet dönemi olarak ikiye ayırmak gerekir. İmparatorluk dönemi için “tanzimat öncesi ve sonrası” diye bir ayrım daha yapılmalıdır. Lozan antlaşmasıyla “kapitülasyonlar” kaldırıldı ve yabancı sermaye konusunda yeni bir devir başladı.

Cumhuriyet döneminde yabancı sermaye ilişkilerini de, “1923-1950 ve 1950 sonrası” olarak ikiye ayırmak gerekiyor. Cumhuriyet kurulduktan sonra, yabancı sermaye “tasfiye” edilmeye başlanıştır. Ülke içindeki demiryolu, elektrik, su, telefon gibi önemli hizmet dalları yabancıların elinden alınarak ekonominin millileştirilmesine çalışılmıştır. Yabancı şirketlerin tasfiyesi 1944 yılında tamamlanabilmiştir ancak.

İkinci dünya savaşından sonraki kapitalist gelişme Türkiye’yi etkisi altına almakta gecikmedi. 1950 yılında DP iktidara gelişi ile birlikte, yabancı sermayeye dayalı liberal ekonomi uygulanmaya başlandı yeniden. 1947 yılında imzalanan askeri antlaşmadan sonra da Türkiye, Amerika’nın güdümünde bir ekonomik kalkınma yöntemini benimsemeye zorlanmaktaydı. Amerikalı ünlü “dış iktisadi politika komisyonu” başkanı Randall, bu politikayı şu sözlerle açıklıyordu;

“Uluslararası ticaret ilişkilerinin genişlemesi için en uygun yol özel sermaye ve girişimin bütün dünyada serbestçe yatırım yapmasıdır. Türkiye, özel girişime gösterdiği büyük ilgi dolayısıyla bu çeşit sorunların incelenmesi için fevkalede ilgiye değer bir memleket olmuştur. Bu nedenle ben ve arkadaşlarım, özel yabancı yatırımların Türkiye gibi bir memlekete niçin daha özgür biçimde akmadığını araştırmak için görevlendirildik..”

Randall, DP iktidarınca çıkarılan “yabancı sermaye kanunu”nu yetersiz bularak, 1954’te “yabancı sermayeyi teşvik kanunu”nu kabul ettirmişti. Bu yasa ile yabancı sermayenin kar transferini sınırlayan engellerde ortadan kaldırılmakta, yabancı sermayeye yatırım ve kar transferi konularında tam bir özgürlük verilmektedir. Bu konuda birkaç örnek de verelim;

1952-63 döneminde, Türkiye’ye gelen yabancı sermaye, 39 milyonu “nakit”, 200 milyonu “ayni” olmak üzere tam 239 milyon liradır. Aynı tarihlerde yabancı sermayenin kar transferi ise, 124 milyon lirayı bulmuştur. Bu tablonun özeti şudur;

Döviz olarak 39 milyon lira gelmekte, 124 milyon geri gitmektedir. Bir yabancı şirket 30 milyon sermaye ile kurulmuştur. Bir şirketin on yıl içindeki karı 141 milyon liradır. Bir başka ilaç şirketi 2,8 milyon lira ile gelmekte on yıl içinde 26 milyon lira kar sağlamaktadır.

Yabancı sermaye ilişkileri “yabancı sermayeyi teşvik yasası” yanında petrol yasası gereğincede yapılmaktadır. Ayrıca türkiye sınai kalkınma bankasına yapılan yatırımlar, Ereğli demir çelik fabrikasına yapılan dış sermaye yardımları da yabancı sermaye yardımlarının en önemli konularıdır.

Yabancı sermayenin şirketlerdeki oranı %57’dir. Şirketlerde yabancı sermaye egemenliği kuruluştur. Görülen budur.

Türkiye’ye gelen yabancı sermaye içinde, petrol yatırımları en yüksek orandadır. Bundan sonra Ereğli demir çelik için gelen sermaye gelmektedir.

Amerikan hükümetince yapılan “ayni” yardımların karşılığı, türk parası üzerinden Merkez Bankasına yatırılmaktadır. Bu paraların kullanma biçimini de Amerikan Hükümeti saptamaktadır.

Türkiye’de bütün bu ilişkiler, “kökü” yabancı sermayeye ve “dışarıda” olan bir gayri milli sınıfsal kesimi oluşturmuştur. İşbirlikçi ve komprador dediğimiz işte bu yabancı sermayeden palazlanan ekonomik ve siyasal çevrelerdir. Bayar’ın milli cephesi bu işbirlikçiliğin ürünüdür.

Ülkemizde yabancı sermaye ayrıcalıklarına son verilmeden, yeraltı ve yer üstü kaynaklarımız devletleştirilmeden, ulusal ekonomiden söz etmeye olanak yoktur..

Yeni Ortam 16 Haziran 1974