Yakın İktisadi Tarih V

Bir önceki yazı için buradan

Arkadaşlar cumhuriyet 1929-40 arasında ihracat fazlası vererek küçük ama emin büyürken kapıya II.Dünya Savaşı dayanıyor. Haliyle buda hızımızı kesiyor ve Dünya ile beraber büyük buhranı atlatmaya çalışıyoruz. Bu devride mecbur yapılan vergiler ile köylü devlete çok kızıyor. Her kızgınlığın sonucunda yılana sarıldığımızdan olsa gerek Adnan Menderes’i kurtarıcı olarak görüyorlar. Yakın Siyasi Tarih bölümünde ayrıntısıyla yazdım. Kredi ve borçlar ile gelen göstermelik büyümeyi gerçek zanneden milletin tokadı yemesi 10 yılı buluyor. Devam edelim;

II.Dünya Savaşı 1940-1945

1) Savaş tehlikesine karşı erkekler askere alınmış, alınmasıyla beraber üretim düşmüştür.

2) Kültür atılımları bölümünde işleyeceğim köy enstitüleri yatırımları bu sebeple tam entegre olamamış ve toprak reform hareketleri gecikmiştir.

3) Piyasa bozulan fiyatlar sebebiyle çalkalanmış elbette her savaşta olduğu gibi toprak ağaları ve bağlantılı tüccarlar karaborsa, istifçilik ve rüşvet ile daha zenginleşmiştir.

20150731_172110

4) Ekonominin düzeltilmesi için toprak ve varlık vergileri çıkartılmıştır. Vergiyi ödeyemeyenler kamplara işçi olarak çalışmaya götürülmüştür. Aslında ödeyemeyeceği biliniyor köylünün. Amaç üretim gücünün bu şekilde bir miktar artırılması.

5) Varlık vergisi yani şehirliden alınan toplam verginin hemen hemen yarısı azınlıklardan alınmıştır yani gavurdan. Buda verginin ırk/din ayrımıyla toplandığının kanıtıdır aslında.

6) Toprak vergisi orta/küçük köylü kesimine ise büyük yük getirmiş halk vergiden korkar olmuştur.

7) Bu yıllarda reel ücretler neredeyse yarı yarıya düşmüştür.

Savaş Sonrası Dönem 1946-1953 Yeni Dünya Düzeni Kuruluyor

1) Savaş sonrası ekonomik ve iktisadi durgunluğu giderebilmek için 1930-1940 arası büyüme odaklı 5 yıllık bir sanayi kalkınma planı açıklandı.

2) Sanayi hamleleri devlet tarafından öncülük edilerek yapılacak ve ekonomik bağımsızlık hamlelerine devam edilecekti. Fakat ne oldu? Bu açıklamalar ve planlardan sadece 2 ay sonra dolar 1,28 liradan 2,8 liraya fırlayıverdi! Bak sen şu işe!

20150731_172131

3) Bu devletçi planın ABD yanında yer alan bir ülke tarafından uygulanamayacağı anlaşılmış oldu. CHP içerisindeki devletçi nitelendirilen akımlar 1947 yılında temizlendi.

4) Özel teşebbüse açık olan bu yeni iktisadi anlayışı CHP’de DP’de destekliyordu. Sadece CHP devlet tesislerinin özelleştirilmesini istemiyordu. DP parti ise “parayı göster babamı da satarım” modundaydı.

Her şeyi satacağım. Memleket işgal ediliyor diyorlar. Evet, çağırıyorum; Amerikalı’yı, Rus’u işgale çağırıyorum. TÜPRAŞ’ı Ruslara veremezmişiz; onlarınki para değil mi? Parayı veren düdüğü çalar. Devletin elinde ne varsa satacağım. Müşteri gece gelse, yatağımdan kalkar pijamalarımla gider satarım.’’

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan

5) Buraları iyi okuyun arkadaşlar. Hop uyanın silkelenin. 1946’da 250 milyon dolar fazla döviz rezervi ve 100 milyon dolar dış ticaret fazlası veren ülkemiz ABD stratejisi gereği yardım almaya başladı. Tarihte bu yardımlara Truman ve Marshall yardımları denir. Aç oku onu da ben anlatmayayım.

6) Yabancı sermaye yatırımının olumlu etkileri abartılmış, ithalat sınırlamaları 1947-50 CHP hükümeti döneminde yavaş yavaş kaldırılmaya başlanmıştır. Ama asıl hamleler elbette “Demokrasi Şehidimiz” Adnan Menderes’ten gelmiştir. 1951 yılında Demokrat Parti döneminde “Yabancı Sermaye Yatırımları Teşvik Kanunu”, 1954 yılında “Yabancı Sermaye Teşvik Kanunu” ve yine aynı yıl “Petrol Kanunu” çıkartılmıştır. Kime çıkartılmıştır? Yabancılara. Kim hazırlamıştır bu kanunları? Amerikan petrol şirketlerinin avukatı Max Ball. “Lozan anlaşmasına göre petrol aramamız yasaklandı” diyen güzel kardeşim; 1926 yılı Petrol Kanunu yasasına göre “Türkiye’de petrol arama ve işletme hakkı Türkiye Cumhuriyeti’nindir”. O yasa yabancı petrol şirketi avukatı tarafından hazırlanan bir kanun ile Adnan Menderes döneminde kaldırılmıştır. Ulan yordunuz beni ya hep duyuyorum yeter artık söylemeyin şu lafı artık. Zaten bu yıllarda entellektüeller ülkenin değişik noktalarında ABD, İsrail, İngiliz vs. adamların harıl harıl bir şeyler aradığını gördüklerinde “Adnan Menderes petrolleri yabancıya sattı” diye eleştirmişlerdir. İşte 1954 yılında medya da “ya biz arayacağız ama Lozan’da gizli bir madde var bu sebeple arayamıyoruz. Bu kanun ile başkasına çıkarttırıp biz alacağız” tarzı bir yalan ortaya atılıyor. İşte o yalanın peşinden 60 yıldır gidiyorlar el insaf artık. Meclis yasalarında madde madde çıkartılan bu yasalar vardır.

petol

7) Bu yıllarda ABD’li danışmanlar ekonomi politikalarını belirlemeye başlamışlardır. Zaman sonra ABD veya İngiltere’de okuyan türk danışmanlar bunların yerlerini almışlardır. Günümüz bakanları bunlar arasındadır. Hadi ipucu vereyim “Bu Bakara çok makara” falan diyen zatı muhterem mesela bunlardan birisi.

8) Dış borca dayalı ekonomik büyüme girişimine başlandı. 1947’de ithalat %100 artırılıyor ve vergi indirimleri getiriliyor. İhracat ise aynı kalmakta.

9) 1946 yılında 250 milyon dolar fazla rezerv ve yılda 100 milyon dolar cari fazla veren ülkede, 7 yılda cari açık 500 milyon dolara dayanıyor. Elbette Adnan Menderes’in bu açıkları çok önemli değil. Çünkü kankaları ABD ve saz arkadaşları “sen takma kafana Menderesciğim biz sileriz bu borcu” diyorlar ve siliyorlar elbette. Bunları eleştirirsen o tarihlerde “vay anarşist vay komunist” falan diyorlar. Yapılan propaganda ile ilgili ayrı bir yazı yazacağım. Maden Teknik Aramayı kapatıyorlar 1955 yılında. Onun yerine Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) kuruluyor sonradan bunun başına kim geçiyor? Takunyalı kardeşlerin enerjik olan Korkut Özal elbette ki ileride İngiliz şirketlerin ülkemizdeki sorumlu müdürlüğünü yıllarca sürdürecek. Yani çıkartılan yasalar, ikili anlaşmalar ve imtiyazlar neticesinde işte bu arkadaki borçları siliyorlar. Allah belanızı versin sattığınız, yaptığınız, zengin olduğunuz o paralar ile cehennemde petrol kuyularında yanın inşallah.

10) Savaş yıllarından çıkan fakir halk bu dönemi “bolluk ve refah dönemi” olarak görüyor elbette. Tarım ürünlerinin fiyatları düşse de kredi/traktör gibi yeni üretim araçlarının yardımıyla ürün miktarları artırılıyor ve böylece çiftçinin geliri artıyor.

Sonraki yazı için buradan

Yakın Siyasi Tarih X

Bir önceki yazı için buradan

DP dönemine devam etmeden evvel Cumhuriyet kuruluşundan sonra izlenen dış politika hareketlerini bilmemiz gerekmektedir. Dünyada politika ve değerlendirmeyi yapalım. Onları da kısaca özetlersek;

1) Kuruluştan itibaren dışarıya karşı savunma ve barış anlaşmaları imzalanarak bağımsız bir yapı kurulmaya çalışılıyor. Bu II.Dünya savaşında da devam etmektedir.

2) Dışarıdan gelebilecek askeri tehlikelere karşı adımlar atılmaya çalışılmıştır. Kuruluşun peşinden Yunanistan, Arnavutluk, Yugoslavya, Romanya ile dostluk/saldırmazlık anlaşmaları imzalandı. Doğuda İran, Irak, Afganistan ile yine benzer anlaşmalar yapıldı. İtalya’nın yayılmacı Akdeniz politikası sebebiyle aramız pek iyi değil. Sovyetler ile yine saldırmazlık imzalanıyor.

3) I.Dünya savaşının sonuçlarından bir tanesi çok sert barış yaptırımlarıdır. Osmanlıya dayatılan Sevr ve diğer kaybeden ülkelerin masaya yatırıldığı Versailles anlaşması oldukça ağırdır. Bu anlaşmaların ağırlığı sebebiyle ABD görüşmelerden çekilmiştir. Gerçekten onuru ve bağımsızlık ruhu olan ulusların bu dayatmaları kabul etmesi mümkün değildir. Osmanlı devletine piyango vurmuş Mustafa Kemal gibi mükemmel bir askerin yanında bir çok yeteneğe sahip bazı generaller yine ülkedeki İslami değerlerin korunması adına hareket eden bir çok yerel eli silah tutan çeteler, ağalar, hocalar vs. birlik olup peşi sıra milli mücadeleyi başlatarak imkansız bir savaşı kazanmışlardır. Burada söylemek gerekir ki eğer o dönem başlatılmasaydı Türk milleti mutlaka bir noktada isyan bayrağını açacaktı. Tıpkı İtalya veya Almanya’nın ayaklanıp II.Dünya savaşına girmesi gibi. Dayatılan ağır şartlara karşı yıldan yıla biriken kin ve özgürlük ruhu bu saydığımız bir çok ülkeyi II.Dünya savaşına sürüklemişti.

4) Anlattığımız bu anlaşmalar ayakta kalması askeri ve ekonomik olarak mucizelere/dış kuvvetlere kalan İtalya/Almanya gibi ülkelerde küresel buhranlar ile kızgın halk kitleleri yaratmış, bu durumu fırsat bilen faşist/otokratik diktatörler milliyetçilik/din eksenini kullanarak insanları peşlerinden sürüklemiştir. Yani Faşizm ve diktatörlük dönemi daha kuvvetli olarak başlamaktadır.

5) Saldırgan tutum takınan İtalyanlara karşı İngiltere ve Fransa ile yakınlaşılmıştır. Almanya ise günden güne patlayacak bombaya doğru gitmekteydi. Avrupa bu bombayı Rusya tarafına yönlendirmek için ilişkilerini soğutmaya çalıştı. Fakat Hitler Sovyetler ile 1939 yılında saldırmazlık anlaşması imzalayarak bu planı boşa çıkarttı.

6) Pek bilinmeyen bir şeyi söyleyelim. Türkiye savaş döneminde hiçbir şekilde katılmamak adına İngiltere-Fransa ile savunma anlaşması imzaladı. Amaç aslında bir Rus saldırısına karşı ülkeyi garantiye almaktı. Almanya Fransa’ya saldırınca bu devletler anlaşma gereği Türkiye’nin savaşa girmesini istediler. İsmet İnönü ise bunu istemediğinden tam tersine bahaneler üretmiş ve Almanya ile saldırmazlık anlaşması imzalamıştır. 

20150731_172028

7) Hitler İsmet İnönü’ye Afrika ve Balkanlardaki bir çok yerden toprak vaat etse de savaşa girmesini sağlayamadı. İsmet İnönü beğenirsiniz beğenmezsiniz bu savaşa ülkeyi sokmayarak belkide en büyük siyasi hamlesini oynamıştır. 

8) Savaş bitimine doğru İngiltere ile temaslar kurulmaya başlanıyor. Fakat İngiltere savunma anlaşması şartlarına uymayan ve destek çıkmayan Türkiye’ye karşı oldukça soğuk davranıyor. Yine kritik bir başarı olarak gördüğümüz “savaşa girilmemesi”nin bir sonucu daha oluyor. Avrupa yeniden şekillendireceği yapıda Türkiye’yi bu tavrından dolayı dışlıyor ve oluşturulan yapıya almıyor.

9) Savaş bittikten sonra Sovyetler ile 1925 yılında imzalanan saldırmazlık anlaşmasını imzalamayacağını ve tekrar görüşülme talebini bu fırsatla değerlendirmek istiyor. Sınırdan toprak ve boğazlarda ortak savunma bunlardan bazılarıydı.

10) Avrupa’da savaş öncesi müttefiki olan İngiltere/Fransa ikilisine destek çıkmadığı için tek kalan İsmet İnönü savaş sonunu fırsata çevirmek isteyen Sovyet tehlikesine karşı tek kalmıştı. Bir nevi mecburiyetten dünyanın öbür ucundan kendisini Sovyetlere karşı tampon olarak gören ABD ile 12 Mart 1947 yılında hemde başkan Truman açıklamasıyla müttefiklik anlaşması imzaladı. (gördüğümüz gibi aslında seçeneği yok gibi ülkenin)

11) 1949 yılında ortak bir Avrupa savunma birliği olan NATO kuruldu. CEHAPE hükümeti buna katılmak istese de işte yazdığımız sebeplerden hep soğuk davranıldı. Ancak AP döneminde yani 1951 yılında istekleri doğrultusunda Güney Kore’ye asker gönderdiğimiz ve ülkemiz topraklarını ABD üslerine açtığımız zaman kabul edildik. Fakat bunları kabul eden başbakan Adnan MENDERES aslında ülkemize gelmiş geçmiş en büyük kazığı da iktidar hırsı yüzünden atmış oldu. İktisadi tarihimiz kısmında çok daha iyi anlayacaksınız arkadaşlar.

Bir sonraki yazı için buradan

Yakın Siyasi Tarih – IX

Önceki yazı için buradan

32) Bir ay sonra valiler daha serbest olması için CHP il başkanlığından alındılar ve devlete bağlandılar.

33) Yapılamayan devrim hamlelerini uygulamak için Köy Enstitüleri planlandı. Köydeki gençleri eğitip orada değerlendirilecek bir sistem (ileride anlatacağım eğitim bölümünde)

34) 17 Nisan 1940 köy enstitüleri kanunu kabul edildi. Baya bir grup buna karşı çıktı (çünkü bunlar yöredeki cahil halkın içinden okumuşun çıkıp öğretmenlik yapmasını istemiyordu. Çoğu ağa olan veya ticaret yapan bu adamların en büyük düşmanı eğitimdi). Yine halk odaları ile kütüphaneler gezdirilip kültürel birikim artırılacaktı. Amaç genel olarak toprak reformu yapmak ve bir bilinç oluşturarak ekonomik kalkınma yaratmaktı. Feodaliteyi kırmak için işte

20150731_172028

35) 1945’lerde 21 olan köy enstitüleri 25 bin öğretmen yetiştirdi. Fakat bakım ve diğer ihtiyaçları köylüden alınıyordu. Cahil köylü kız/erkek çocuklarını buna göndermek istemiyor, gereksiz para kaybı görüyor, feodal ağaların satın alınan dini üfürükçülerin gazına geliyorlardı. Güya bu okullarda fuhuş yapılıyordu, millet çıplak geziyordu, karı satılıyordu falan. Mal olma inanma dicem ama yapacak bir şey yok. 1950’lerde Adnan Menderes döneminde yavaş yavaş bitirileceklerdi

36) Başbakan Refik Saydam ölünce başbakanlığa Şükrü Saraçoğlu geliyor. 1942

37) Savaş zamanı ekonomik bunalım çok zorluyor ülkeyi. Şehirlerdekiler için “varlık” köylü için ise “toprak mahsülleri vergisi” alınıyor. Fakat uygulama denetimsizlikten dolayı çok adaletsizdir. Gayri müslimlerden toplam gelirlerin %55-60 arası toplanıyor

38) Celal Bayar bunu eleştiriyor. 1939 yılında siyasetten uzaklaşıyor. Uygulamanın adaletsizliği bozuk ekonomi ve savaşa endeksli olmasının yanında denetimsizlik ve bozuk siyasi düzen etki ediyor.

39) 1943-44 yıllarında medyada “ırkçılık” hareketi canlanıyor (Hitler zamanı). Bir grup Turancılık yaptığı için tutuklanıyor. Bir çok muhalif yerde yine kapatılıyor. Yine hükümet eleştirisi tutuklanma için yetiyor.

20150731_172131

40) Dünya’da düzen çok partili hayata kaymakta artık. CHP ekonominin düzelmesi ve dışa açılım dalgası dolayısıyla muhalefet baskısına uğruyor.

41) II.Dünya savaşı döneminde türk siyaseti savaşa girmeyen batı yanlısı tutum sergilemişti. 1945 yazında parti içinde bazı vekiller demokrasi talebinde bulunmuşlar bunlarda sonradan partiden çıkartılmışlardı. Celal Bayar 28 Eylül’de bu gelişmeler olunca istifa etti.

42) İsmet İnönü 1 Kasım 1945 yılında bir muhalefet partisi kurulmasını dile getirdi ve Bayar ile görüştü. 7 Ocak 1946 yılında Celal Bayar Demokrat partiyi kurdu ve parti tüzüğünü açıkladı. CHP ile çok benzer olan parti tüzüğü genel olarak daha özgürlükçüydü;

*Temel hak ve özgürlüklere saygılı

*Ekonomide özel girişime fırsat tanıyan

*Seçim güvenliğini isteyen

*Laikliği dinsizlik olarak görmeyen

* Çalışan haklarına sahip çıkan…

43) 21 Temmuz 1946 ilk seçim yapıldı. 395 vekili CHP, 66 vekili DP aldı (4 bağımsız). Demokrat parti bu seçime itiraz etti ve usulsüz seçim olarak tanıdı (gerçekten öyledir)

Celal Bayar

44) DP bu anti demokratik hareketlerin bitmesini, tek adam rejiminin kaldırılmasını, cumhurbaşkanının partiler ile ilişkisinin bitirilmesini istiyordu. Bu sert tartışmalar yaşanınca Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Recep Peker ve Celal Bayar’ı köşke çağırdı. Bu görüşme ortamı bir miktar yumuşatmıştı.

45) Tabi çok kısa bir süre sonra tek parti rejimini isteyen Recep Peker ve CHP’nin bir kısmı İsmet İnönü’nün bu hareketini eleştirdiler. İsmet İnönü buna karşı durdu.

46) CHP içerisindeki “gençler grubu” daha ılımlı bir siyaset istiyordu. İnönü onları destekledi ve baskılara dayanamayan Recep Peker 9 Eylül günü istifa etti. Böylece tek parti rejimi destekçisi Peker ve son CHP grubu partiden ve siyasetten tasfiye edildi.

47) DP cephesi ise benzer bir çatışma içerisindeydi. Sertlik yanlısı olanlar ve ılımlı olanlar çatışıyordu. Bunu da yine ılımlılar kazandı ve sertlik gurubu tasfiye edildi.

48) Daha uzlaşmacı politikacılara sahip olan iki parti 14 Mayıs 1950 yılında seçime girdi. %89,3 oranında katılımla gerçekleşen seçimleri DP %53,3 oy alarak rahatlıkla kazandı. CHP ancak %39,9 oy alabilmişti. Toplam seçmen sayısı 8,9 milyondur.

Sonraki yazı için buradan

Propaganda VI. Son Yazımız

Propaganda yazıları 6 yazıdan oluşmaktadır;

Propaganda I

Propaganda II

Propaganda III

Propaganda IV

Propaganda V

Arkadaşlar son yazımızla beraber son yorumlarımızı yaparak propagandayı bitirelim artık. Uzun bir yazı dizisi olmakla beraber ilgi göstermenizi istemiştim. Ha bu arada kaynak kitaplar ve notlar olarak ana hatlarıyla Doç.Dr. Sezer AKARCALI hocamıza ilk sırada teşekkür ederken internetin değişik bölümlerden faydalandığımı da belirteyim.

A.B.D.

Halk yapılan propagandayı kabul etmiyor genel anlamda. Çünkü avrupadaki nazi, kamünist, faşist akımların etkilerinde olduklarını bildiklerinden fazla bu işlere girmiyorlar. Bu olay 1940’lara kadar böyle gidiyor.

1917 yılında bir komite oluşturulsa da savaş bitince bir çok kongre üyesinin bastırması sonucu kapatılmıştı. Amerikalılar I.Dünya Savaşı sonunda imzalanan Versailles anlaşmasının barıştan ziyade saldırgan totaliter devletlerin ortaya çıkmasını sağladığını düşünüyorlardı. Bu sebeple her iki tarafı da suçlayıp avrupaya karışmamayı yeğlediler. 1917 yılında propagandadan dolayı savaşı desteklemişlerdi bu sefer öyle savaşa girmeye niyetleri yoktu. 1939 yılında başkan Franklin D. Roosevelt tarafsız kalacaklarını açıkladı.

Savaşa girmek istemeyenler başkanı ve savaştan kar elde edecekleri ekonomik çıkar sağlamak ile eleştirip suçluyorlardı. Almanya toplum yapısından dolayı Amerikanın kendi safında savaşmayacağını biliyor ve tarafsız kalmasını yeğliyordu.

Pearl Harbor

Amerika hükümeti ise (tahmin edeceğiniz üzere) savaşa girmek istiyordu yani. Bu sebeple propagandaya başvurdular elbette. 1940’larda avrupaya giden albay Donovan ilk birimleri kurdu. Radyolarda avrupalı insanlara yardım etmek gerektiği, savaşın sonlandırılması gerektiği, eğer İngiltere kaybeder ise savaşın Güney Amerikaya sıçrayacağı vs. tarzı haberler yapmaya başladılar.

İşte bu propagandalara için The Office of War Depart. ve Office of Strat. Service birimleri kuruldu. Başkanın kendisi çok iyi bir konuşmacıydı. Bir radyo programı vardı ve sürekli bu savaştan bahsetmeye başlamıştı. Amerika halkı savaşa girme potansiyeli sebebiyle daha çok çalışmalı, üretmeli ve üremeliydi. Elbette savaş için amerikan sineması (Holywood) kullanılmıştı. 1943 yılından itibaren her 10 filmin 3’ü savaş ile ilgiliydi.

Amerika baktı olmuyor bana göre kendisine bilerek yani yapılan saldırıyı engellemeyerek savaşa girmiştir. Pearl Harpor faciası olarak geçen Japon saldırısının bahanesiyle Japonya’ya ve dostlarına savaş ilan etmiştir. Kapilizm’in kendisine saldırı örnekleriyle halkın desteğini alma yöntemi daha sonra tekrarlanacaktır (kendine saldırıp bahane etmek)

Son Düzlükte

Evet arkadaşlar çok uzun bir yazı dizisini bitirmiş bulunmaktayız. Genel hatlarıyla ele aldığımız propaganda ilkeleri ve prensipleri doğrultusunda anlatmaya çalıştığımız bu olayın önemini kavramış olmalısınız. En önemlisi de bundan 60-70 yıl evvel yapılan ve kitle hareketlerine yol açan şeylerin hala yapıldığı ve yapılmaya devam edileceğini görmek olmalı sanırım.

Nasıl olmuştu da Hitler’in veya Mussolini’nin peşinden kitleler böyle hipnoz olmuşçasına gitmişti? Baskı ile eziyet çekmiş, genelde fakir ve alt tabakadan olan insanlardan alınan bu gücün temeli toplum yapısı ve doğru zaman olmalı. Eğer doğru yerde ve doğru zamanda o toplumu yakalayabilirseniz propagandayla peşinizden sürüklediğiniz büyük bir kitleniz oluveriyor.

Elbette demokratik sistemler, düşünce özgürlüğü, sanat ve edebiyat, bağımsız medya tarzı oluşumlar yaratılmak ve yönetilmek istenen bu yapıya karşı ilk savunma hattını oluşturuyorlar. Sanatçılarını, yazarlarını susturan, gazetelerini iş adamlarına satan ve sonra onları kontrol eden, düşünce özgürlüğüne ve farklılığa karşı görünürde saygılı olan fakat her fırsatta saldıran sözde demokratik sistemler belli bir zamana kadar bu insanlara karşı koyabilirler. Zamanla haksızlıkları dile getirenleri susturan, susturdukça seslendiği kitleye hedefler gösterenlere karşı hepimiz sesimizi çıkartmalıyız.

Anlattığımız bu propaganda terimleri ve sözcükleri için “olm yalan ya yok propaganda falan” demek yanlıştır. Ama bazı insanlar gibi de her şeyi propagandanın içine almakta doğru değildir. Bu sadece aklımızın bir köşesinde durması gereken bir şeydir. Bundan korunmanın en önemli yolu iletişim araçlarımızın bağımsızlığını sağlamak olmalıdır. Çünkü basın özgürlüğü anayasal bir haktır. Demokrasilerde fikirlerin özgürce ifade edilebilmesi ve gerçeklerin serbest akışı için siyasal sistem tarafından serbestlik sağlanmıştır. Bu vatandaşların entellektüel hareketinde temel ve aynı zamanda bir sosyal emniyet sübabıdır. Gazeteciler günümüzde gerçekleri mümkün olduğu kadar doğru, yansız ve çıkarsız haber haline getirmekten sorumludurlar. Bunu kendisine ve işine saygılı olan her gazetecinin yapması beklenir.

Onurlu bir gazeteci bu şekilde propagandaya alet olmayı kabul etmemelidir. Ancak gerçek doğruya ve bilgiye bu şekilde ulaşabiliriz. Gazeteciler, yazarlar, şairler, ressamlar, heykel traşlar, bilim adamları daha doğrusu bütün entellektüeller bu baskılara boğun eğmemeli ve doğruyu söylemelidir. Topluma karşı asıl görevleri bu olmalıdır. Yoksa ilerleyen yıllar kimin hangi olaylara karşı ne söylediğini iyi hatırlayacaktır.

Londra Bombalaması Sonrası Bir Çocuk

Ve biz buradan ne yazarsak yazalım okuması gerekenlerin okumayacağını kabul etmek gerekiyor. Yapılması gerekenlerden birisi yine alt tabakanın bağımsız bir şekilde düşünmesini sağlayacak eğitim sisteminin sağlanmasıdır. Nasıl olur, nasıl düzelir bilmiyorum ama çok zor görünüyor. O değilde ülkesindeki vatandaşları aslında korumak ve yaşatmak ile yükümlü olan devlet yapısını ele geçirmiş bu beş para etmez şerefsizler yüzünden ölen insanları düşünmek gerçekten çok tuhaf bir şey. Neden savaştığını bilmeyen, sadece kendisinden kendi çıkarları doğrultusunda savaş zamanı ölmesi, barış zamanı üreyip çalışması istenen bu insanlar.. Hepsi için yaşanmış iki dünya savaşı geçmişimizde. Ölen bir alman gencin veya rusun veya fransızın bir farkı olabilir mi? Aileleri, sevdikleri ve belki geride bıraktıkları karısı çocukları. Muhtemelen cesetleri bile bulunamayan, parçalara ayrılmış asker cesetlerinin sebeplerinin bu adamlar olması ne bileyim garip geliyor.

Ethal Gabain Bombalamadan Sonra Resim Yaparken

Hangi partiye üye iseniz veya hangi dindeyseniz veya ırktaysanız pek bir farkı yok sadece uyanık olun birazcık. Tepedeki adam söylediği için birisine eziyet etmeyin, öldürmeyin, vurmayın artık. Kendi manyaklıklarının kötülüklerinin farkına varın, sorgulayın ve mutlaka bağımsız haberleri ve yazıları takip edin. Ve okuyun mutlaka arkadaşlar. Burada yazılanları eleştirin, yazın, araştırın. Evet kapitalist dediğimiz ülkeler belki başkalarını sömürerek gelişmişlerdir, belki hala devam da ediyorlar. Ama unutmayın kendilerinin sömürülmesini ve kandırılmasını eğitim devrimleriyle aşmışlardır. Kendimizi ve geleceğimiz kandırmaktan vazgeçmek dileğiyle..

Bombalamadan Sonra “Londranın Tarihi” İsimli Bir Kitabı Okuyan Çocuk

Propaganda V

Önceki yazı için buradan

Arkadaşlar devam ediyoruz son ülkeler artık;

FRANSA

Fransa bildiğiniz gibi Almanya’nın saldırısına uğrayarak hızlı bir yenilgi almıştır. Bunda ani yapılan Alman saldırısının etkisi büyüktür. Almanlar daha önceden de yazdığımız gibi Fransa’ya ilk önce dost görünmüş sonra da saldırmıştır. Almanlar İngilizler ile aralarını açmak için onları sürekli kötülüyor tarihlerine atıfta bulunuyordu.

Lakin hem Fransız toplum yapısından dolayı hem de Nasyonal Sosyalizmin çağ dışı ırk üstünlüğünü dayatmasından Fransa’da çok etkili bir destek kitlesi bulamadı. Hitler Fransa halkına alçak gönüllü, askerlerin zor anlarında yanında olan, gözü yaşlı ve çocukları seven bir lider olarak tanıtılıyordu. Ama Fransız toplumu bunu yemedi 🙂

Hitler Paris’te

İşgale karşı olan Fransız direnişçileri duvarlara/etrafta sıkça gördüğünüz “V” harfini yazıyorlardı. Bu alman işgalin karşı bir direniş simgesi haline gelmişti ve başka ülkelerde bile kullanılmaya başlanmıştı. Günümüzde de ırkçılığa, faşizme, ayrımcılığa, baskıya vs. karşı “V” direniş simgesi kullanılmaktadır. Ünlü V For Vandetta filmi mükemmel bir şekilde bu mücadelelerden birisini anlatmaktadır. Mutlaka izleyin. Bir çok sahnesiyle beraber Tv’yi ele geçirdiği sahnede konuşma gerçekten unutulmazdır.

Ve Beethoven’ın 5.Senfonisi bu devrimin yine simgesel müziği olmuştur. Almanlar ilk başlarda bu durumu önemsemese de gittikçe bu duruma sinirlenmeye başlıyorlar. Yapılan müdahaleler, engellemeler fayda etmiyor. Halk her fırsatta tepkilerini dile getirmenin yollarını arayıp buluyormuş. Metroya binenler biletlerini “V” şeklinde kıvırıp aşağıya atıyorlarmış.

Hitler bakmış başedemiyor bari demiş simgeyi ben benimseyeyim. Sadece bu bölgelerde kendi simgelerine V harfini ekleyiverdiler. Almanya’nın Londra bombalamalarında kullandığı V1 ve V2 roketlerinin anlamı da buradan geliyordu. Fransızlar afiş basamamışlar ama Alman afişleri buldukları yerde yırtmışlardır.

Fransa ve Belçika’da işgale karşı vatandaşlarını cesaretlendirmek için gizli gazeteler ortaya çıkmıştı.

S.S.C.B.

Burada da işte Stalin benzer propaganda faaliyetleriyle halkı peşine takmıştır. Gençler erken yaşta etki altına alınmaya çalışılıyor, sloganlar üretiliyor, burjuva ve zengin sınıf vs. anlatılıyor sürekli. Yurt dışından gelen haberlerin hemen hemen hepsi sansürleniyor.

Stalin, Nazilerin söylemlerinin aksine kendisini barış adamı olarak görüyor. Mussolini gibi askeri üniformayı değil takım elbiseli ve şapkalı çıkıyor insanların karşısına (hepsi fakrlı görünüşte aynı yapıda insanları yönetiyorlar ama dikkat!)

Joseph Stalin Genç Bir Teğmenken

Sovyet Rusya’da Lenin propagandanın önemini erken yıllarda 1902’de kavrıyor ve propaganda bürosu kurduruyor. Bakü’de ki başarılı bir genç teğmen olan Joseph STALİN 1910 yılına kadar kurulan propaganda bürosunu yönetiyor. (ilginç değil mi yöneticisi). Lenin propagandanın farklı yorumlanması gerektiğini düşünüyor. Halkı yönetmek ve etkilemek için kullanılan yöntemlerde ajitasyon; cahillere göre olan, sürekli tekrarlanan, tek ve basit fikirlerden oluşan şeylerdi. Propaganda ise; daha kompleks olduğundan çok az kişi tarafından anlaşılabilen karıştırılmış ajitasyondu. Bu nedenle ajitatör konuşma dilini, propagandacı ise yazıya sarılmaktaydı. (yani konuşmayla gaza getirilenlerin bundan hemen gaza gelen armutlar olduğunu, bir kısmın ise ancak diğer yöntemler ile armutlaştırılabileceğini belirtiyor arkadaşlar)

1920’lere de her yere eğitim kurumları kurularak halka rus çarlarının günahları, bolşevik sistemin faydaları anlatılmaya başlandı. Propagandanın amacına ulaşması için sinema filmleri kullanıldı. Zaten 1920’lerde komple devletleştirildi. Mitinglerde ise büyük hatalar yapıldı. “Din halkların afyonudur” terimi beklenen etkinin tersine işi zorlaştırdı. Dinsiz militanlar birliği törenler yapmış, peygamber simgeleri, meryem, papaz vs ne var ise yakmışlar veya asmışlardır. Din adamları içki düşkünü ve açgözlü olarak gösterildi. Kilise malları ve binalarına el konuldu.

Sanıldığı gibi Rusya toplumu “haydi hoop dinsizliğe” dememiştir. Sosyalist rejimin asıl muhatabı olan işçi ve köylüler bu olayları büyük bir şokla karşılamışlardır. Anti din politikası beklenildiğinin aksi bir tepki doğurmuştu. Zamanla bu sert tepkilerin yerini ılıman hareketlere bırakması daha desteklenir sonuçlar doğurdu.

23 Ağustos 1939’de Almanya ile dostluk ve saldırmazlık anlaşması imzalanmıştır. 1 hafta sonrada Almanya Polonya’ya dalmıştır.

İNGİLTERE

İngiltere diğer ülkelerden evvel propagandayı fark etti. İlk defa 1917’de Alfred Harmsorth ve Lord Northcliffe önderliğinde propaganda bürosu kuruldu. Birinci dünya savaşı için kurulan bu büro savaşın bu bölümünden sonra gazetelerde Almanları insafsız, tecavüzcü, kadavraları yağa dönüştüren caniler şeklinde anlattı. Savaş bitimiyle beraber bu propaganda bürosu hemen dağıtıldı.

I.Dünya savaşı sonunda yardım alacaklarını umut eden Alman sosyal demokratları verilen sözler tutulmayınca İngilizler’e çok kızmışlardı. Almanlar ağır savaş tazminatına ve savaş suçlusu pozisyonuna getirilmişti. (Versailles anlaşması yani) İşte bu ağır maddeleri bahane eden Hitler iktidara gelecek ve II.Dünya savaşını başlatacaktı.

Londra

Lord Northcliffe savaştan sonra ne kadar ayıplanacak yöntem var ise kullanmış birde bunun ile övünmüştü. Bunun sonucunda beklemediği bir tepki almıştı. İngiliz halkı kendilerine yapılan bu propagandaya tepki göstermiş ve olumsuz bir tavır takınmıştı. Okuyan halk yapılan propagandaları anlıyor ve tam tersi tepkiler veriyordu. Ancak 1938’de Winston Churchill propaganda için hükümetten bir fon oluşturabildi.

İlk olarak askeri kanadın gücü şişirilirken alınan mağlubiyetler ile bu olay ters tepmeye başladı. Bu sebeple bundan hızla vazgeçildi. winston churchill zaten propagandaya çok inanmıyor ve önemsiz bir şey olduğunu düşünüyordu. Fakat zafer kazandıkça diğer ülkelere yapılacak propagandanın ne kadar hayati olduğunu fark etmeye başladılar. Birinci dünya savaşında A.B.D’yi savaşa çekmek için propaganda kullanılmıştı. Bu tekrar denendi elbette.

Alman radyosu gibi görünen %90’ı gerçek olan bir ingiliz radyosu kuruldu. Ölen Alman askerlerinin kimlikleri tespit ediliyor ve ailelerine aslında askerin ölmediğini anlatan mektuplar atılıyordu. Bu mektuplar çeşitli şekillerde yazılmakla beraber askerin bir arkadaşı gibi yazılmış bu mektuplar ölmediğini yada son kalan eşyasının partiye veya orduya verildiğini anlatıyordu. Yaralılara bakılmadığından zehirlenerek öldürüldüğü de söyleniyordu. Aileler umutla partilere veya orduya giderek eşyaları istiyor yalan söylenildiğini düşünüyorlardı. Çoğu alman aile mektuplara inanıyordu 😦

 Yine Ruslar’a Amerikalıların verdiği çeliği delebilen bir fosforlu bombanın olduğu söylentisini yaymışlardır. Çoğu Alman bu propagandaya inanmış, hatta bir alman general olan Von Schieben artık teslim olması için gönderilen yazıya karşılık “elinizdeki fosforlu bombayı atın onurumuzla teslim olalım” diyerek ne kadar inandığının göstergesi olmuştur.

İngilizler karikatürler ile bu savaşta yer almışlardır. Ünlü karikatürist David Low savaşılan diktatörleri eli kanlı olarak değil (çünkü bu onları yüceltir demiştir) şaklaban, sakar ve beceriksizce resmetmiştir.

Her ne kadar İngiltere propagandaya savaşın son zamanlarında ağırlık verse de kendi ülkesinin toplum yapısı gereği fazla yayın yapamamıştır. Demokrasi ve kamu oyunun gerçekleri öğrenmek istediği hep daha ağır basmıştır.

Sonraki yazı için buradan

Propaganda IV

Önceki yazı için buradan

İTALYA

Devam edelim yazı dizkimize. İtalya’dayız beyler. Gabriele D’Annuzio 1900 lerde yaşamış şair ve milliyetçi modern propagandistdir. Propagandalarında eski şaşalı Roma devletinin kuruluşuna atıflarda bulunmuştur. Yapılan başlıca şeyler şunlar;

*Mussolini bu arkadaşı temel alarak konuşmalarını faşizm eksenli bir zemine oturtmuştur. Roma ve Venedik’te ünlü “balkon” konuşmaları yapmıştır. Eskiye yönelik yapılan Versailles anlaşmasının yoksulluk, kötülük, haksızlık getirdiğini dile getiriyor. Konuşmalarında şair kişiliğini sergileyip askeri üniformalar ile görünmeyi tercih ediyor.

*1919-1922 arasında silahlanan İtalyan faşistler ülkelerindeki faşistleri vahşice katletmiştir. Yönetimi iyice ele geçiren faşistler afişlerde eski şaşalı Roma ordusunun geri geleceğini, dünyayı yeniden yöneteceklerini vs. söylüyorlar.

*Roma gelenekleri tekrar canlandırılıyor. Eskiden yaşamış insanlara anma günleri düzenleniyor, kıyafetler tasarlanıyor ve roma selamları veriliyor.

*Roma geçit törenleri düzenleniyor. Amaç eski günleri kendi çıkarları için kullanmaktır. Yani “atlarımız, biz nerelere hükmetmişiz babam” diyerek kendi dönemlerinde yine bunlara dönüleceğini söylüyorlar. Kendilerini eleştirenler ise vatan haini ve ajan olarak nitelendiriliyor.

*İktidara gelir gelmez bir generalini eğitim bakanı yapıyor ve müfredatı değiştiriyor. Eski dönem ağırlıklı, tarihi kahramanlıklara dayanan bir eğitime geçiliyor. Okullara faşist gençlik marşı söylenerek giriliyor. 1926’da okullarda okutulan 37 tarih kitabından 100 tanesi yasaklanıyor.

Mussolini ve Hitler

Ayrıca eğitimde;

4-8 yaş aralığı Dişi Kurdun Okulları

8-14 yaş aralığı Balilla Okulları (üniformalı)

14-18 yaş aralığı Avantquartis Okullarında (silahlı) eğitim görüyorlardı.

Bu çocuklardan başarılı olanlar yönetici sınıfına alınır, burs verilir veya iş imkanlarında desteklenirdi. (bildiğimiz günümüzün cemaat yapısı gibi aslında)

*Mussolinin hasta olduğunu gazate ve haberlerden yazmak yasaktı. Kitle iletişim araçları kontrol edilir ve sansürlenirdi.

*Propaganda konusunda Komple bir Almanya başarısı olmasa da yinede geçer not almışlardır.

İletişim Araçları

a) Sinema;

Sinema millileştirilmeyip sadece sansür uygulanmıştır. Buda etkili bir propagandayı engellemiştir.

b) Radyo;

Bütün radyolar kontrol altında. Kendi kara bölgelerinden çıkamadıkları halde sürekli zafer kazandıklarını halka söylemişlerdir. Gerçek uzmanları programlardan çekerek aslında alanında çalışmayan insanları sanki o alanın uzmanıymış gibi lanse etmişlerdir.( şair olan ekonomist yorumcusu, edebiyatçı tarihçi, din bilimci ise siyaset uzmanı olmuş yani). Alanı olmayan bu insanlar kişilere yanlış bilgiler vererek istedikleri hedef doğrultusunda halkı yönlendirmişlerdir. (işte bizim Mustafa Armağan’a tarihçi/uzman derler mesela anlatır “beni Vatikan arşivlerine almadılar” der. “Ulan sen kimsin vatikan arşivlerinde ne işin var” diye sormazlar ama)

c) Afiş-Broşür;

Ülkede sadece 50 bin yahudi yaşadığı halde inanılmaz bir ırkçı nefret oluşmaya başlıyor. Halk sürekli çalışmaya teşvik ediliyor. “Tarihimiz çalışmayla kuruldu, sizde sıra” deniliyor. İngilizler hakkında okullarında fuhuş yaptırıldığı, kadınlarının çirkin olduğu, erkeklerin traşlı ve homoseksüel olduğu vs. anlatıldı. Yenilgiler arttıkça köşeye sıkışan Mussolini son olarak “Almanlar’a itimatlarının arttığından dolayı geri çekildiklerini” söylemişlerdir. Fakat halk 1943 yılında artık propagandayı anlamış ve Almanlar’dan nefret etmeye başlamıştı.

Öldürülüp Asılan Mussolini

Savaşı kaybeden İtalya’dan kaçan Mussolini daha sonra yakalanıp vurularak idam edilmiş ve halkın görmesi için baş aşağıya asılmıştır.

Japonya

1904 yılında küçük kiraz ağacı ülkesi olan Japonlar Rusya’yı yenmişti. Bundan dolayı müttefik devletlerin kankası konumundaydı. Elbette sadece bu savaş sebep değildi. 50 milyon nüfuslu Japonya batılı ülkeler için çok güzel bir pazar yeriydi. Ne güzel getirip mallarını satan batılılar bu yeni pazardan mutlu mesut geçinirken işler 20 yılda tersine dönmeye başladı. Japonlar kendi sanayi devrimlerini gerçekleştirip, kendi işçisini ucuza çalıştırıp bu sefer pazar yerini batıya taşıyıverdi!

Batılılar “ne oluyor anuna koyim ne güzel biz satıyorduk ulan” deseler de Japonların bu hamlesine sinirlenmekten başka bir şey yapamadılar. Hele 1930 yılında Amerika ve Avrupa’da patlayan ekonomik buhran üstüne gelen ucuz iş gücüyle üretilen Japon mallarına karşı iyice ayar olmuşlar ve Japonya’ya ambargo uygulamışlardı.

Japonlar eski toplumdu kafası çalışan, kültürüne ve geleneğine bağlı bir ülke olan bu adamlar mal değildi yani öyle. Sanayi devrimini hızla yaparak yerli malına ulaşılmıştı da bir sorun vardı dayı. Yerli sanayiyi besleyecek olan demir ve kömür kaynakları Çin’deydi. Çin’de politik ve ekonomik olarak batılıların elindeydi yani şimdiki gibiydi işte. Ha birde not ekleyelim Çin’in dünyanın en güçlü ulusu ilan eden arkadaşlara gelsin. Çin elbette bu nüfusu ve üretim gücüyle ciddiye alınması gereken bir ülkedir. Lakin, bu gücün kimin elinde olduğunun iyi belirlenmesi gerekiyor. Güç özgürce çalışan, vergi veren, üreten ve bu üretimi ile insan gibi yaşayıp diğer devletlere göz dağı veren Çin’li insanlarda mıdır yoksa bu nüfus ve üretim potansiyelini eline geçiren batılı yani yabancı şirketlerinin midir? Çin’liler gelecekleri için mi çalışıyor yoksa birilerinin kölesi midirler? Cevap net olarak ortadadır. 1900’lü yıllardan beri kendi özgürlüğünü eline alamamış olan Çin toplumu bana göre kendi yaşamı için başkaldırdığı zaman dünya ekonomisi çatırdayacak ve kapitalizm çökecektir. Neyse lan nereden nereye geldik.

Japon İmparatoru Hirohito

İşte batının elinde olan Çin ekonomisine Japonya’nın ihtiyacı vardı. Japonya bir şeyler yapmalıydı ama ne yapacaktı?

1931’de Makden’de Mançurya demir yolu havaya uçurulmuştu. Bu saldırının Çin’liler tarafından yapıldığını öne süren Japonya savaş ilan ederek saldırdı. Aslında yıllar sonra bu saldırıyı yapanın Japon ordusu olduğu ortaya çıkmıştır (kendi halkına, askerine, birlik veya binasına saldırmanın savaş çıkartmak veya bahane üretmek için hükümetler tarafından sıkça kullanıldığına tarihte tanık olunmuştur. Önemli olan bu tanıklıklardan ders çıkartmaktır)(en kısası bizim Hakan Fidanın ses kayıtlarında ortaya çıkan “Gerekirse Suriye’ye dört adam gönderirim. Türkiye’ye 8 füze attırıp savaş çıkartırım” cümleleridir yani dinleyene anlayana)

Müttefikler bir ordusu olmayan, küçük köylerde yaşayan radyosuz, eğitimsiz yani bildiğin mal gibi topluma propagandayı düzgün yapamadılar tabi. Afiş mafiş atıldı onuda okuyamıyor adam ne yapacak. Durum böyle olunca resim falan yapıldı saçma sapan. Neyse devam edelim Japonya’dan arkadaşlar. Toplum yapısı bizimkilere benziyor hafiften;

*Kutsal kökenleri olan yöneticiler ile dünya yönetimine talipti Japonya. Daha çok dinsel öğeler kullanılırdı. Halk bu dinsel öğelerin yarımıyla ve yeryüzünün ilk insan imparatorunun peşinden gelen çocuklarıyla yönetiliyordu. Arkada ise politik oyunlar ve siyaset vardı elbette.

*1930’larda bu yolu izleyen Japon Hükümeti silahlı kuvvetlerin bir organı haline gelmişti.

*1935’te general Sadao Haraki eğitim bakanı oldu. Haliyle eğitim vatanın kutsallığı, kahramanlıklar, imparatorun üstünlüğü, bireyin önemsizliği vs. anlatılan bir sisteme çevrildi.

*1939’a kadar üniversite görevlileri en etkili üniversiteler tarafından seçilirken artık General Sadao tarafından seçilmeye başlandı.

* Radyolarda sadakat, bağlılık ve itaat, “silahlı kuvvetlerimiz neden güçlü?”, “Tek Güç Japonya” vs. tarzı yayınlar ve programlar yapılıyordu.

* Çin’lilere asıl düşmanın batılılar olduğu propagandası yapılıyordu elbette.

* Japonlar yaptıkları bu şeyleri propaganda olarak kabul etmiyorlardı. Onlara göre bu düşünce savaşıydı. Batılılardan daha üstün bir ruha sahip olduklarına, kutsal topraklarda yaşadıklarına ve imparatorunda güneş tanrısının soyundan geldiğine inanıyorlardı. Bushido (şövalyelik) ve propaganda beraber yürümezdi (hassiktirin lan)

Japon Ordusu

* Japonlar toplumsal olarak demokrasiyi, hükümet kurmayı, birey haklarını, birey ve konuşma özgürlüğünü vs. hiç bir şeyden haberdar değildi. (bizde hala böyledir) Eski çağlardan beri uysal, söz dinleyen ve sorunsuz itaat eden bir halka sahiptiler. Bu sebeple oligarşik bir yönetime her zaman açıktılar.

a) Gazete;

Kağıt sıkıntısı bahane edilerek muhalefet gazeteler kapatılmış, sansür ekibi kurulmuştur (İtalya ve Almanyadaki gibi)

b) Miting;

Miting düzenlenmesi bu toplumda da haliyle etkili olmuştu. Batılılar dinsiz gösterilmiş ayrıca barbar, gangster, mafya, hırsız vb. şekilde oldukları anlatılmıştır.

c) Sinema;

Bu alanda çok başarısızlar. Bazı belgesel filmler çekiyorlar işte kahramanca ölen asker, sakat askere aşık olan kız tarzı.

d) Slogan;

Çok ünlü bir sloganları var; “Ortak Mutluluk Dünyasında Büyük Doğu Asya”. Yine broşürler atılmış işte alem yapan İngilizler falan..

e) Radyo;

Aynısı arkadaşlar. Zaferler abartılmış sürekli. Amerika donanmasının Pearl Harbor savaşında yokedildiğini söylediler. Elbette habire kazanırken 1942’de Tokyo bombalanınca şoke olmuşlar ehehe. Amerikalıların masum sivilleri öldürdüğü söylendi. Hmm başka ele geçirilemez dedikleri ABD ele geçirince “zaten çok önemli yerler değildi ya” tarzı yorumlar yaptılar. Her yol var yani bu işte

f) Broşür;

Aslında ABD ile mücadele edilmiştir daha çok. Broşür okunması yasaklanmıştır. ABD bunun üzerine bombalayacakları yerlerin listesini atmaya başladı. Halkta bombayı yememek için gizlice bunları okuyordu (vay mnkym).

Artık savaşın sonlarında her şey ortaya çıkmaya başladı. Son olarak ABD askerlerinin bütün kadınlara tecavüz edeceği, bütün erkekleri öldüreceği söylendi. Japon halkı yinede teslim olmuyordu. Teslim olmaktansa ölmeyi yeğliyorlardı. Japonya’da Hitler veya Mussolini tarzı bir lider yoktu. Bu sebeple Nazizm propagandası burada çok fazla etkili olmadı. Savaşı kaybetseler de teslim olmayı kabul etmeyen Japonya’ya atılan iki atom bombası direnci kırdı. Halk Japon İmparatoru’nun sesini radyoda duyunca savaşı bıraktı.

Atom Bombasından Sonra Nagasaki 500m Güney

İmparator Hirohito ayrıca kendisinin tanrısal özellikte olmadığını söyledi ve ülkeyi demokratik bir yapıya geçirmesi için ABD’ye teslim etti. ABD bu tarihten itibaren Japonya’nın garantörü olmuştur. Yani Japonya’nın ordusu yoktur arkadaşlar.

Ya geçen sahile bir abi geldi “Türkiye ve Japonya beraber 2023’te Rusya’ya savaş açacak” dedi. Anlatıyor da anlatıyor. En son orduları birleştirip Japonları doğudan sokunca “abi bir hususu kaçırmışsın yalnız” dedim. Heyecanla “nedir?” dedi. Bende “Japonya’nın ordusu yok ki” dedim. Bu afalladı tabi. “ya” dedi “bizde burada konuşuyoruz bir şeyler biliyorsunuz diye arkadaşım nasıl olmaz koskoca Japonya’nın ordusu yok olur mu yahu bak sakın bir yerde söyleme üniversite mezunusun cahil zannederler” dedi. Ne diyim geçende birisi Timur’a “İranlı aslında o” dedi ehehe

Neyse arkadaşlar bilmeyenler için söyleyelim; II.Dünya Savaşından sonra Almanya ve Japonya’nın ordu kurması yasaklandı. Almanya’nın garantörü Avrupa devletleri, Japonya’nın garantörü de ABD oldu. Yani savunmasını bu devletler sağlayacak. Boşuna yani “Japonlar saldırsa” veya “çinliler boş değil mnakoyarlar ABD’nin” geyiklerine girmeyin. Japonya ABD’nin artık arka bahçesidir. Çin’de sanayisidir. Görün artık şunları ya sinirlendirmeyin lan beni.. Devam edecek diğer ülkelerle efendim..

Sonraki yazı için buradan

Propaganda III

Önceki yazı için buradan

Bir önceki yazımızın temel alındığı propaganda ilkelerinin ülkeler tarafından nasıl icra edildiğini anlatacağız şimdi. Aslında tam olarak sadece Almanya uygulamakla beraber diğerleri de ucundan kıyısından bir şeyler yapmaya çalışmışlardır. İkinci dünya savaşından sonra ise propagandanın uzmanları Amerika ve Rusya olmuştur.

Almanya’da Kullanılan İletişim Araçları

a) Fotoğraf:

Televizyon olmadığından gazatecilik, afişler ve diğer fotoluk görsellerin yayınlanmasına özellikle dikkat edilmiştir. Örneklerle anlatırsak gazetelerde kullanılan haberlerin yanında kullanılan fotoğrafların özellikle dikkatle seçilmesi gerektiğini düşünmüşler. Aşağıdaki bazı haberleri yazıyorum;

* Halkın zor anlarını bilen, zamanı olmasa da bunlar için zaman ayıran ve onlarla görüşmeyi başarıp çok yoğun olan işine dönen lider.

* Halkına onların en ümitsiz zamanlarında düşüncesinin derinliklerini ayıran gerçek bir sanatçı, mimar ve ressamdı. (Daha önce prensiplerde belirttiğim gibi liderin şair, mimar veya ressam olmasına kültürlü görünmesini istedikleri için dikkat edilirdi)

Hitlerin Resimlerinden Birisi

* Gözleri parlak ve yüce alnı asil ve cesur. Hafifçe gümüşi rengini andıran saçları, çalışarak ve endişe içinde geçirdiği günlerin, uyanık ve yalnız olduğu gecelerin bir işaretiydi. Ağzından hiç bir zaman yalan ve adilikle ilgili bir kelime çıkmamıştır. (gördüğünüz gibi hitlerin yalnız, çok çalışan ama bu kederle yaşayan yakışıklı bir adam izlenimini yaratmaya çalışıyorlar. Alman kadınları Hitlerin oldukça yakışıklı bir insan olduğunu, hatta erkekliğin sembolü olduğunu düşünüyorlardı)

*Hitler başarılarının hesabını vermek için Tanrının yüksek huzurunda mihraba çıkan kişiydi. O sabah Köln’de pek çok zorluğun üstesinden gelebilecek çetin ve güçlü insanların gözlerinden Führer’in kapanış konuşması sırasında yaşlar boşandığını gördük. Bunun nedeni inançtı… (Hitler’in aynı zamanda dindar bir insan olarak görünmesi de oldukça önemliydi elbette)

Hitler önceki yazımızda belirttiğimiz başarısız Birahane darbesinden sonra kendine destek olmayacak ordunun en büyük ayak bağı olacağını gördüğünü söylemiştik. İlk fırsatta ordudan birçok kişiyi sonradan vatana ihanet ile suçlamış (150 kişi öldürülmüştür) ve yerlerine kendi hesabına çalışan adamları getirtmiştir. Peşi sıra tepkilere karşı şu tip yazılar yazılmıştır;

*Hitler ordunun yönetimini devralmak için gizli planlar yaptıklarından şüphelendiği 150 eski arkadaşının katledilmesinin organize etti ve bu organizasyonu da özel olarak denetledi.

Goebbels katliamın ertesi sabahı Führer’in yüzündeki trajik yalnızlığı vurgulayan bir fotoğraf yayınladı. Bu olayla Führer, Almanya’nın varlığını sürdürebilmesi için kan dökmek zorunda olan kişiydi. Yüzündeki ifade kendi ülkesine komplo kuran eski arkadaşlarının infaz kararını vermekten duyduğu üzüntü ve keder doluydu. Fakat Hitler Almanya’yı korumak ve halkını kollamak zorundaydı yapacağı bir şey yoktu. Sadece o insanları yahudilerin ve komünistlerin şerrinden ülkeyi koruyabilirdi.

Yine Avusturya ziyaretinde fakir halk ile konuşup nasıl gözyaşlarını tutamadığı anlatılmıştır. (ahhh Bülent Arınç ahh sen olaymışın ya orada)

b) Miting;

Mitingler propagandanın en büyük silahlarından birisiydi. Yapılabilecek en büyük alanlarda, en kalabalık, ışıklı ve gürültülü mitingler yapılmaya çalışılıyordu. Bu sayede kişisel psikolojiye değil, kitle (sürü) psikolojisine geçilmesi sağlanıyordu. Kalabalıklar konuşmalar ile çoşturuluyor ve birbirlerine temas etmesi sağlanıyordu. Psikolojik olarak bireylerin tek başlarına cesaret edemeyecekleri şeylerin, kitle haline geldiklerinde yapabilecekleri biliniyor ve bu kullanılıyordu (toplu tecavüzler, taşkınlıklar, toplu kavga vs. örneklemek gerekirse)

Jestleriyle Hitler (Saatlerce Hareketlerini Çalışırken)

Hitler toplanan kalabalığı şehvetli bir kadına benzetiyor sürekli. Kadınlar çocuklarına baba olması için sayısız mektup göndermişler o zamanlar.

c) Sinema;

Yine sinema özel ilgi alanlarından bir tanesidir. Bunun için bir fil şirketi birle kuruyorlar. 1932’lerde filmler kontrol edilmeye ve ele geçirilmeye başlanıyor. Elbette filmlerin konusu istedikleri doğrultuda yapılıyor. Vatan sevgisi ve fedakarlık, bireyin değil vatanın için yaşamak, alman ırkının üstünlükleri, aşağılık yahudiler vs. tarzı filmler izletiliyor.

Bu filmleri okullarda bile izlettiriyorlar. 1934’ten itibaren okullarda 227 film izletilmiş.

Hitler Almanya’nın imajı için büyük organizasyonları kovalıyor. 1936’da Berlin yaz olimpiyatları yapılıyor. Elbette yabancıların ağırlanmasına ve almanya imajına dikkat ediliyor. Dükkan ve duvarlardan yahudilikle ilgili pankartlar kaldırılıyor. Beyazların üstünlüğü ile ilgili demeçler veren Hitler’i dönemin büyük sprinteri Jesse Owens adete göt ederek olimpiyatlara damga vuruyor. Yarış tamamlanmadan Hitler’in stattan ayrıldığını da ekleyelim.

Jesse Owens

d) Eğitim Ve Gençlik;

Hitler fikrinin ve beyin yıkamasının inceliklerini gençken öğrenilmesi önemliydi. Bu sebeple “Hitler Gençlik Kolları” kurulmuştur. Bu kollara üye olanlara burs, iş ve kariyer fırsatları verilip toplumda örnek vatandaş olarak gösterilmesi sağlanıyordu. Diğer gençlik kolları 1936’da tamamen yasaklandı.

e) Afiş;

İnsanlar yapılan bu propaganda faaliyetlerine rağmen bu propagandanın içine dahil olamayabilirlerdi. Yani örneğin gazete okumaz, sinemaya gitmez veya radyo dinlemez iseniz yırtıyordunuz. Goebbels “ne yapsakta ördeği yakalasak allahım?” diye düşünürken işte bunları buldu; Afişler…

Afişlerden ve duvar posterlerinden kaçış yoktu. Sokağa çıktığınız anda her yere Hitler’in resmi yerleştirildi. Nazizm ve Hitler’den kaçış yoktu yani. Afişler ve duvar yazılarında “işte kahraman Alman erkeği Hitler” şeklinde yazılar yazılıyordu.

f) Resim,Heykel ve Posta Pulları;

Sanatsal olarakta propaganda önemliydi. Posta pulları ve resimler hızla değiştirildi. Diğer hükümetlerce yapılan soyut ve ekstrem ne kadar kötü sanat eseri varsa müzelerde halka bedava gösterildi. Halka “ödenen vergilerin buralara gittiği, paraları da yahudilerin aldığı” söyleniyordu. Nazi Art denilen bir sanat akımı bunların yerini almaya başladı. Bunlar genel olarak sarı saçlı çocuklar, kahramanlık hikayeleri, üniformalı askerler vs. konularını içeriyordu.

Burada daha çok duvar eserlerine yönelmişlerdi. Soyutsal ve sanatsal değil, içerik ve hedefe yönelik sanat yapılmalıydı. Diğer sanatsal değerler aşağılanır kendi sanatları yüceltilirdi.

g) Radyo;

Günümüze göre tv kadar önemliydi. Avrupa’da ki en ucuz radyo alıcısı üretildi ve her yerde radyo olması sağlandı. Yerel radyolar merkeze bağlantı yaparak yayın yapmaya başladılar (merkezi propaganda amacıyla). Bu alet o kadar önemliydi ki para yardımları yapılıyor, toplu radyo dinletilerine gidilme teşvik ediliyordu. Führer konuşma yaptığında halk işlerini bırakıp onu dinlemek zorundaydı (yuh). Radyo bekçileri denilen ajanlar radyo dinletilerinde kimlerin nasıl tepki verdiğini merkeze rapor ediyorlardı.

Radyoda çalan Lili Marleen‘nin şarkısı çok sevilmiş o zamanlar. Hatta bütün herkes sevmiş ve kendi dillerinde bu şarkıyı radyolarında çalmışlar. Şarkıyı dinleyen askerleri düşünüyor insan yazık bir sürü ölüm.. ne için üç beş orspu çocuğu için ölmüşler işte.

Lili Marlene

h) Gazete;

Goebbels halka karşı direkt konuşmanın çok daha etkili olduğunu biliyordu. Bu sebeple gazeteler günlük konuşma veya hitap tarzında veya sürekli slogan kelimeler verilerek çıkartılmaya başlandı. Gazeteler bedava dağıtılıyor (zaman gazetesi mesela) ve zorla okutuluyordu. Zamanla gazeteler tek kalemden yazılmış gibi çıkmaya ve sadece devletin öven bir afişe daha doğrusu bir devlet kuruluşu gibi olmaya başladı. 4500 gazete var iken savaşa doğru bu sayı hemen hemen hepsi taraflı olarak 1000’e kadar düştü.

Gazetecilik sadece denilenin yazıldığı ve sürekli hükümeti öven bir kuruma dönüştürüldüğünden olsa gerek Goebbels notlarında (1944 yılında) “İçinde en ufak bir onur kıvılcımı kalan bir insanın, gelecekte bir gazeteci olmamaya dikkat edeceğini sanıyorum” demiştir.

Basın ve yayında ki bu “alo Fatih” hattının temeli eskiye dayanmakta ve oldukça da geçerli sebebi olmaktadır yani.

ı) Tiyatro ve Edebiyat;

Edebi eserler fazla okunmadığı için pek dikkate alınmadı. Almanlar pek kitap okumazdı. Nazi yazar Schunzel “Biz Almanlar pek kitap okumayız. Yüzeriz, güreşiriz, halter kaldırırız” diyerek edebiyatta gelinen noktayı göstermiştir zaten. Ama yinede bu baskılardan bunalan yazar ve sanatçılar tek tek ülkeyi terk etmeye başladılar.

Gerçek bilim adamları ve sanatçılar ülkeyi terk ettiğinden satın alınamayanların dışında kendilerine ait ısmarlama sanatçılar ve yazarlar çıkartıldı. Elbette ısmarlama edebi eser yazılamayacağından o günlere ait doğru düzgün bir edebiyatçıda yetiştiremediler. Ayrıca kendi istekleri doğrultusunda kullanabilecekleri tanınmış kişilerin otobiyografilerini çarptırarak yazıyorlardı. Burada amaç tarihe atıf yaparak kendilerine pay çıkartmak ve doğru yolda oldukları izlenimini vermekti.

Ünlü humanist yazarların bütün kitapları ilk önce yasaklanmış sonrada topluca yakılmıştı.

Kitap Yakma Töreni

Çünkü teokratik ve baskıcı düzende sanat ve bilim ya bulduğu çatlaklardan adeta fışkırır yada yeşerebileceği yerlere göç eder. Nazi Almanya’sındaki baskının sonucu ise kaçış olmaktaydı.

Genel Değerlendirme

Artık toparlarsak Almanya için işte yazılarda yazdığımız propaganda araçları ile halkın beyni yıkanmıştı. Bunlar ile beraber hükümetin yaptığı hamleleri özetlersek;

* Düşman olunacak ülkeye dost olunur sonra saldırı düzenlenirdi (bknz. Aziz YILDIRIM)

– 1939 Ağustos SSCB “İnsanlık Düşmanı Bir Ülkedir”

-1939 Ağustos 24 SSCB “Şüphesiz ki müttefikimiz ve dostumuzdur”

-1941’de SSCB işgal edilmiştir..

* Halka savaş düşüncesi, ırksal üstünlük, yahudi düşmanlığı, Hitlerin büyük bir lider olduğu vs. sürekli pompalanmıştır. Savaşa girerken de “aslında savaşın istenmediği mecbur kalındığı” düşüncesi yerleştirilmeye çalışılmış.

* Almanyanın aslında savunma yaptığı söyleniyor (aslında saldıran kendisiydi). Fakat propagandadan dolayı halk bunu sorgulayamıyordu artık

* Yapılan savaşlarda aslında “İngiliz Halkına” değil, “İngiliz Hükümetine” savaş ilan edildiği söyleniyor. Halk ile bir sorunları yoktu!! (yalanlarınızı ..m emi)

* Karşı tarafa örneğin Fransız’ların satın alınan radyolarında savaşa giden Fransızların karıları ve kızlarıyla İngilizlerin alem yaptığı söyleniyor, broşürler atılıyor.

* İngiltere’de ise İrlanda ve İskoçların kendi özgürlükleri için savaşması gerektiği anlatılıyor.

* Sovyet toprakları işgal edilirken Sovyet radyolarında “Hitlerin aslında bir Leninisttir” diye yayınlar yapılmıştır.

* Dış ülkelere yapılan anti yahudi kampanyası ise toplum yapıları farklı olduğundan ters tepmiştir.

* İngiltere başbakanı Winston Churchill için ayyaş, alkolik, iktidarsız!!, başarısız vs. olduğu yazılmıştır. İngiltere halkına çektikleri acının sorumlusu olarak o gösterilmiştir.

Winston Churchill

* Askeri kampanyalarda satın aldıkları sanatçıları propaganda aracı olarak kullanıyorlar.

* Yenilgilerden sonra tekrar coşkuyu yakalamak için miting içlerine önceden ayarlanmış kişiler yerleştiriliyordu. Onların gazıyla halk tekrar coşturuluyordu.

*Yenilgiler çok artınca ordunun V ve U tipi gizli silahları devreye sokacağı söylentisi yayıldı. Amaç ümit vermeye devam etmekti.

Efendim Almanya defterini artık kapatıyoruz. Ne diyelim eden bulurmuş. 30 Nisan 1945’te Hitler, peşinden de “Nazi olmayan bir Almanya’da yaşayamam” diyen Goebbels önce altı küçük çocuğunu zehirlemiş sonra karısını ve kendisini vurarak intihar etmiştir.

Goebbels ve Ailesi

Baya özet yazsam da uzun yazılar oldu biliyorum. Artık okuyanlara birazcık yapılan propagandayı anlatabildiysem ne mutlu bana. Bir matematik hocamız vardı Erşan hoca. Ders biterken genelde iki avucunu açarak tahta kalemini eline alır sınıfın ortasında dikilir ve bize dönerek “anlatmaya çalıştık, anlatabildiysek ne mutlu bize. Anlayabildiyseniz ne mutlu size. Göstermeye çalıştık, gösterebildiysek ne mutlu bize, görebildiyseniz ne mutlu size… Vermeye çalıştık, verebildiysek ne mutlu bize. Alabildiyseniz ne mutlu size…” diye süren bir konuşma yapardı. İyi hocaydı ya Erşan hoca bi ara lise yıllarını da yazayım lan komik olur ben eğlenceli adamdın ne gülerdik ya. Neyse arkadaşlar verebildiysek ne mutlu bize alabildiyseniz ne mutlu size. Yok alamadıysanız yapacak bir şey yok heh heh.

Bazı arkadaşlar “olm ibnelik yapmışsın (eşcinselleri tenzih ederim) hep AKP’ye yardırmışsın sen” diye düşünüyor olabilir. Arkadaşım ben bir şeye yardırmadım. Zaten olay ortada duruyordu onu anlattım. Benzetmeleri elbette başka liderler, başka yıllar içinde yapabilirsiniz. Lakin yaparken bu ilkelerin yukarıda ki adamdan sonra yaratıldığını dikkate almanız gerek ki buda 1945’li yıllara denk gelecektir. Yani bizim için yakın tarihe göz atıp bunları yapan adamları bulabilirsiniz. Artık gerisi sizin beyinsel fonksiyonlarınıza kalmış.

Tabi bitmedi yazı. Sadece Hitler değildir mesele. O yıllardaki diğer ülkeleri de hafiften yazacağım devamında. O da dördüncü bölümü oluşturacak. Aynı şeylerin bir Goebbels olmadan yapılması daha zor tabi ama gelişme sağlıyorlar zaman geçtikçe. İyi akşamlar arkadaşlar…

Sonraki yazı için buradan