Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – IX

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi yazı dizisi 9 (dokuz) yazıdan oluşmaktadır.

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi-I

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-II

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-III

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-IV

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-V

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-VI

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-VII

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-VIII

Uzun yazı dizimizin sonunu bağlayalım arkadaşlar artık. Ne diyorduk? Osmanlı devlet mekanizmasını ele geçiren toprakları, madenleri, kervansarayları, gemileri olan Tarikat Vakıfları diyorduk. Bunlar cami, medrese veya okullar yaparak sözde dindar görünürler. Amaçları paradır dedik. Sonunda geldik Laiklik mevzusuna. Kardeşim niçin Mustafa Kemal Laik sistemi tercih etti?

Ula anlattık işte. Osmanlı Devleti’nin nasıl çöktüğü ve oluşturulan Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgenin 1900’lü yıllardan çok önce başlamış olduğu gün yüzündeydi zaten. Toplum Sünni Arap ekollü tarikatlar (aslında Sünni ekol bu değildir Sünni’lik bu hale getirilmiştir ki başka konudur) ile beraber ahlaki olarak çökertilmiş, bilimden uzaklaşarak ilimide unutmuştu. Mustafa Kemal hep söylüyorum hayatı boyunca okuduğu kitap sayısı resmi olarak 3997 adettir! Hayatını kuran öğrendiği mahalle mekteplerinden sonra kitap okuyarak geçirmiştir. Teğmenken parasının yarısı ile kitap alıp okumasıyla arkadaşları dalga geçmiştir. Böyle bir insandır. Sonunda araştırmaları neticesinde anlamıştır ki;

“Eğitimini tamamlamamış, kitap okumayan orta çağ toplumlarının tek kurtuluş yolu akıl ve bilimi takip etmektir. Bu sebeple rüşvet mekanizmaları ile şekillenerek devlet kurumlarını ele geçiren sözde din tarikatlarının ve vakıfların varlıkları son derece tehlikelidir. Önlem alınmaz ve hoş görü gösterilir ise bu zengin tarikat ve vakıflar tekrar kurumlarımızı ele geçirecektir.

Halifelik müslüman aleminde için içi boş süslü bir vazodur. Dünya medeniyeti ve gücünden uzaklaşmış olan devletin, bilimi neredeyse 500 yıl evvel terkeden topluma karşı halifelikten beklentisi zaten olmamalıdır. Bu sebeple yönetim için en uygun sistem seküler bir devlet yapısı tercih edilmelidir…

Sonuçta yeni kurulan ve beş kuruş parası olmayan Cumhuriyet, Laik ve Seküler bir devlet anlayışını benimsemiş peşi sıra zaten rüşvet mekanizması ile tarihte zenginleşen ve devlet kurumlarına yerleşen bu yapıları da yasaklayıp el koyarak hazineye bir çırpıda aktarmıştır.

İşte aslında “dinsizlik geldi ahhh kuran okuyamadık din adamlarını astılaaaaar” cümlelerinin temel taşları yıllarca Tarikat ve İslam ayağına ticaret yaparak devlet kadrolarını kendi adamlarıyla doldurarak halkı sömürenlerdir! Bu adamlar hiç bir yere gitmemiş hala günümüzde dini vakıfları tekrar yüceltip tarikat geleneğinin içlerini boşaltarak halkı sömürmek istemektedirler.

2016100418283319_36c0a64c7ef1e149f2111c338978151b.jpg

Cumhuriyetin ilk yıllarından sonra, 400 yıl süren Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgeni içerisine yerleşmiş olan ve Vakıf isimli bu yapılar yasaklanıp bütün mal varlıkları bir anda devlet tarafından ele geçirilince bunlardan nemalanan çoğu ağa – din adamı – devlet görevlisi ve eşkiya “dini yasakladılar” diyerek sömürdükleri halkı galeyana getirmiş bir çok isyan başlatmışlardır.

Toparlar isek Osmanlı Devleti daha doğrusu İslam’i kabulleniş tarihinde bir Vatikan ve onun kurumları bulunmamaktadır. Lakin bulunmaması rüşvet ve siyaset/tarikat ilişkisi olmadığı anlamına gelmemektedir. Burada sorulması gereken soru ilk yazımızda belirttiğimiz “Gelenekten Geleceğe” programı yorumcusu ve Cumhurun baş danışmanı olan Dr.Savaş Barkçin’in niçin “Fatih vakfı devletten para almazdı din adamlarına ve imamlarına kendi içinden para verirdi, öğrenciler yetiştirirdi mesela Mehmet Akif efendim” demesidir?

Yani Savaş hoca Avrupa’daki Vatikan sömürgesini çok güzel anlatırken Osmanlı Devletindeki Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgeninden neden bahsetmemekte ve ısrarla “Vakıfların değeri” adı altında “Cumhuriyet bunları kapattı işte” demektedir? Niçin Osmanlı Devlet mekanizmasını ele geçiren, bir süre sonra ise emperyalist sömürgeci devletlerle beraber çalışan ve rüşvet ağları kuran Tarikat-Vakıf ilişkisini tekrar öne çıkartmakta, bundan kurtulalım diye Mustafa Kemal’in kurduğu “Laik ve Seküler” devlet sistemini tartışmaya açmaktadır?

Sanırım bu soruların cevaplarını yazılarımdan sonra çok daha iyi cevaplayabilirsiniz arkadaşlar. Tarikatların isimleri önemli değildir, önemli olan tarihi süreçte açtığı yaraların iyi takip edilmesi ve gelecekte benzer hataların yapılmamasıdır.

Tarihin öğrettiği en önemli şeylerden bir tanesi cidden tekerrür etmesidir. Bir diğer şey ise “Geçmişinden ders almayan toplumların yok olmaya mahkum” olduklarıdır. Ne yazık ki ülkemiz bu konuda hem bilgisiz hemde isimlere fazla takılmakta ister parti ister vakıf veya tarikat olsun bu hataları görmekten ziyade partizan bir şekilde savunmaktadır.

Kendi adıma güzel bir yazı dizisini sonlandırmış bulunuyorum. Soru ve görüşlerinizi bekliyorum.

Hoşçakalın doğru yolda kalın.

Selametle..

Yakın Tarih Genel Değerlendirme II

Bir önceki yazı için

13) Mesleki eğitime çok önem vermiştir. Fakat ölümünden sonra bu alana yatırım zamanla azalmış. Meslek okulları imam hatip okullarına dönüştürülerek dini eğitim temelli yapıya dönüştürülmüştür.

14) 1950 yılından sonra cumhuriyet “bütünsel kalkınma” yani Siyasal/İktisadi/Kültürel modernizasyon hamlesini terk etmiştir. Kalkınmanın arap coğrafyası gibi sadece inşaat, köprü, yol ve fabrika kurmak değil, eğitimsel ve kültürel hamleler içeren bir olgu olduğu kavranamamıştır. Kültür ve eğitim alanına yatırım yapılmadığı gibi modern eğitim sistemine giriş olarak yapılan hamleler engellenmiş hatta bilerek geriletilmiştir.

15) Ülke yöneticileri (kim olduğunu tahmin ediyorsunuzdur artık) yol, köprü, hastane, baraj vb. yapmayı sürekli dile getirip bunu halka dikta etmişlerdir. Bunun yanında resim, heykel, beste yapmak vb. diğerlerine nazaran daha değersiz gösterilmiş ve önemsenmemiştir. 1950’li yıllardaki toplumda sanattan uzaklaşma hala bu şekilde devam etmektedir. Pikniğe gidince doğanın güzelliklerine bakıp beste veya resim yapmak değil de yiyip içip yediğimiz şeyleri sağa sola atmamızın temeli de sanatın ne olduğunu bilmemizden kaynaklanır.

dem

16) Yurt dışından getirilen kendi alanında uzman bilim adamlarıyla oluşturulan modern eğitim ve kültür adımlarının 1950’li yıllardan sonra terk edilmesi aniden zenginleşen insanları/siyasetçileri ortaya çıkartmıştır. Yine toplumda eğitim ve sanatın eksikliği kendini ahlaki bozulma ve her zaman dinin kullanılarak farklı bir sömürü düzeni kurulmasına yol açmıştır. Bu yola giren toplumlar mutlaka yok olmaya mahkumdur. Tarih affetmez çünkü.

17) Hümanist/evrensel/pozivitist eğitim politikası daha sonraları daha milli ve dini bir eğitim sistemine dönüştürülmüştür. Topluma milliyetçiliği ve dindarlığı bilerek çarptırarak anlatarak kavram karmaşası içerisinde boş bir milliyetçilik, islami değerlerden uzak ve yine boş bir muhafazakar nesil yetiştirilmiştir. Yetiştirilen nesil emperyalist şirketlerin istekleri doğrultusunda “ben” merkezli, kendini ve kuracağı çekirdek aile yapısını düşünen, rüşveti/hırsızlığı veya haksızlığı normal karşılayan, eleştirmeden yoksun ve söylenene inanan bir yapıdadır. Çok ilginç bir şekilde bu şekilde yetiştirilen nesil bütün bankalarını, şirketlerini, markalarını satan emperyalist destekçilerini destekleyip benim gibi bunları dile getirenlerin söylediklerine inanmamaktadır. Bu bahsettiğim uşaklığın sebebini Mustafa Kemal göstermektedirler. Ne diyeyim ne söyleyeyim bilemiyorum.

18) Eğitim sistemi bilerek ezbere dayalı, test ve diploma düzeneği üzerinden yaratıcılığı, eleştiriyi ve anlama yeteneğini kaybettirici yapıda şekillendirilmiştir. Bu biraz Kemalist ve laik eğitim sistemine tepkiden, bir miktarda bilinçli olarak eğitimsiz/itaatkar bir dindar neslin yetişmesi istendiği içindir.

19) Üniversiteler bilerek özerk yapılarından arındırılarak niteliğini kaybetmiş ve kalitesini düşürmüştür. Keza giriş sınavları neticesinde gençler heves ettikleri ve ilgi duydukları bölümlerdense ya para kazandıran yada yeni çıkan bir mesleğe rastgele yerleşip kendilerini köreltmektedirler.

Ali-Demir-Tatminatör1.jpg

20) Ülkede yetişen en zeki kişiler bu sistem çerçevesinde doktor veya mühendislik mesleğine yönelmişlerdir. Kendisini yönetim veya eğitim alanında kontrol edecek olan sosyal bilimlere ise yeterince yatırım yapılmamıştır. Felsefe dersini bile eğitim alanından çıkartarak okumayan ve sorgulamayan toplum yeniden şekillendirilmektedir.

Arkadaşlar uzun soluklu bir yazı dizisi olan Yakın Türkiye Siyasi/İktisadi ve Kültürel hamlelerini bazı yerlerini ayrıntılı bazı yerlerini hızlı geçerek anlatmaya çalıştım. Yazılarımı ve kaynaklarımı uluslararası geçerliliği olan kişilerden seçmeye gayret ettim. Yine arada yaptığım yorumlarda kendi düşüncelerimi yazıya ister istemez eklemek ile beraber mümkün olduğunca tarafsız yazmaya ve olayları açıklamaya çalıştım.

Bütün yazıları okuduysanız kurulan cumhuriyetin temel anlamda bağımsız bir eksende yeniden yapılanmaya çalıştığını ve bunda şehirsel anlamda başarılı olduğunu görüyoruz. Lakin sonraki süreçte ki özellikle Mustafa Kemal’in ölümü ile bu ilerleme hareketi tam anlamıyla devam ettirilmeyerek ülkemiz yeniden eski bataklığına çekilmiştir.

Burada birey olarak yapacağınız en önemli şey Osmanlı Devletinin son yıllarında düştüğü ekonomik parangaların  sebeplerini bilmek olmalıdır. Ekonomisi borçlar ile ipotek altına alındıktan sonra özgür bir siyaset güdemeyince dünyada yaşanan milliyetçi akımlara boyun eğerek yıkılmıştır. Boşuna suçu yahudide, İngilizde aramaya gerek yoktur. Nasıl ki Fatih Sultan Mehmed İtalya’nın en büyük sanatçılarını ülkeye davet edip resimler heykeller yaptırıp, mühendislerle ve bilim adamlarıyla sohbetler etmesiyle devlet yükselişe geçtiyse, sonraki dönemde bilimden sanattan uzaklaşıldığı için aynı şekilde çökmüştür.

01532210.jpg

Biz yeniden tarihimizde belki de ikinci bir Sultan Mehmed bularak Mustafa Kemal önderliğinde yeni bir oluşuma girdik. Fakat olmadı çünkü modern devlet adımlarında kültürel ve sanatsal hamleler sivil halktan gelmedikçe yürümedi. Bize düşen görev bilinçli olmak ve çocuklarımız var ise onlara bunları anlatmaktır. Hiç bir yazımda reklam veya beğeni değerlerimi düşünmedim. Lakin bu yazıları okuyor iseniz kendi paylaşım pencerelerinizden bu tarih yazılarını lütfen paylaşın. Lise/üniversite dengi çocuğunuz arkadaşınız var ise yazıları kısa bölümler halinde okutun. Muhtemelen kendinize de yalan söylemeyin sizde bilmiyorsunuz sizde tekrar okuyun. Özellikle eğitim sistemi çok kötü durumda ve daha kötüye gitmekte. Tarihinizi bilmek ve bunu gençlere doğru bir şekilde anlatmak sizin görevinizdir. Yukarıda ki resme bakın ve yüzüne “anlatmayı beceremedik deyin” bakalım ne diyecek?

Tarihi yazıları okuyan ve eleştiride bulunmak isteyen/düzeltme isteyen arkadaşlar mesaj atabilirler. Yanlış yazdığımız yerler (yorumlarım hariç) olabilir. Eleştiriye açık bir blogdur 🙂

Türkiye bundan sonraki dönemde aynı 100 yıl evvel cumhuriyet kurulurken Mustafa Kemal’in söylediği gibi cehalet ile savaşmak zorundadır bunu aklınızdan hiç çıkartmayın.

Bundan sonraki dönemde yarım kalan Osmanlı Tarihi kısmına yazılar yazmakla beraber farklı konular ile yerimizi güzelleştireceğiz inşallah.

Saygılarımla.

Yakın Kültür Tarihi III

Bir önceki yazıya buradan

Üniversiteler ve Eğitim Hamleleri

1) 1900 yılına kadar 3 tane Darülfünun kurulmuş ama bunlar kısa ömürlü ve başarısız olmuşlar.

2) II.Abdülhamid söylediğimiz gibi aslında devrimsel hamleleri yapmaya çalışan bir padişah. İktidarının 25.yılında artık iyice sıkıştıran milliyetçilik ve özgürlük baskısından bunalmıştı. Özellikle idealist olan Osmanlı vatandaşları yurt dışlarında üniversite okumak için gidiyor döndüklerinde ise dönemin hürriyet akımlarından etkilenmiş olan bu gençler başına bela oluyordu. Bu gençlerin ajan falan olduğu söylenir tabi bir kesim tarafından. Okuyan adamın hürriyet istemesinin ajanlık ne ilgisi var tabi o da ayrı mesele. Çok söylediğimiz gibi bu akımın çok uluslu Osmanlıyı dağıtacağını bilen II.Abülhamid kendi üniversitesini açmak istiyor. Bu okul Avrupa’da ki modern üniversitelere benzeyen yapıda ve ismi de Darülfünun-ı Şahane.

3) Aslında bu okulun kurulmasının amacı tamamen yabancı memleketteki akımları engellemek, eğitimi böylece kontrol etmek. Talep olduğundan Mekteb-i Mülkiye açılıyor. Elbette dediğimiz gibi bu okullar şeklen Avrupa denkliğinde görünse de baskı altında. Hocaların dersleri ve müfredat kontrol ediliyor.

4) Nasıl kontrol ediliyor? Okullarda siyasal, sosyal, felsefi ve dünya tarihinin öğretilmesi yasaktı. Çünkü bu tarihsel gelişim özgür bireye giden modern vatandaşa ulaşıyordu. Günümüzde bu dersler yasak değil gibi görünüyor lakin öyle değildir. Lise yıllarını bitiren 18 yaşındaki bir genç neredeyse hala sıfır düzeyde siyasal, sosyal, felsefe ve dünya tarihi bilgisiyle mezun olmaktadır. Osmanlı devletinin nasıl yıkıldığını, birey hakkı ve özgürlüğünün temeli/oluşumu ve gelişimi bu derslerde saklıdır. Bunun yerine saçma sapan tarihsel savaşlar ve askeri operasyonlarla dolu kolpa bir Osmanlı safsatası anlatılmakta, felsefe dersinde bol bol geyik yapılmakta, siyasi/sosyal tarihe ise okullarda yeri yok denilerek girilmemektedir. Hükümetin borazancılarının II.Abdülhamid’i sevmelerinin ve yarattıkları eğitim sistemini savunmalarının sebebi budur arkadaşlar. Cahil kalsın benim olsun yani.

5) 1908 Meşrutiyetiyle kurulan meclis ile biraz daha serbest bir yapı kazandırılıyor okullara.

6) I.Dünya savaşı yıllarında Ziya Gökalp önderliğinde üniversitelere özerk bir yapı ve serbest programların konulması sağlandı. İktisadi Tarih kısmında I.Dünya Savaşı sonrası İttihat Terakkinin iktisadi serbestlik tanıyan kanunları ve yerli şirketleşme adımlarını hızla attığını söylemiştim. İşte eğitimde de içlerinden vizyon sahibi olan kişiler bu adımları yavaştan atmaya çalışıyor.

Ziya_Gykalp_Malta_1920-1921.jpg
Ziya Gökalp

7) 1912 yılında ilk tüzük kabul edildi. Tarihte ilk defa kız öğrenciler üniversitelere alındı (Bu çok büyük bir olaydır dönem için). Özel kız sınıflarında eğitim gören öğrencilere halk tepki gösterdi. Bunun üzerine kızlar için ayrı bina yapıldı (Fuhuş yapıyorlaaaağr)

8) Almanya’dan modern eğitim için bilim adamları üniversitelere getirildi. İşte Ziya Gökalp önderliğinde siyasete hiç bulaşmadan özerk üniversite yapısı böylece temelde başlamış oldu.

9) 1924 yılında ismi İstanbul Darülfünun olmuş ve resmi olarak özerk bir yapı kabul edilmiştir.

10) Lakin kurulan cumhuriyet tam olarak demokratik bir yapıda değil ve bu özerk yapıdan rahatsız. Üniversitelerin devrimleri desteklemesini ve toplum gereksinimlerine yönelik çalışmalar yapması için baskı uyguluyor.

11) Üniversite reformu için İsviçre’den danışman ve uzman olarak Prof.Albert Malche getirtiliyor. Çok uzun bir rapor yazan profesör kurulu sistemin yanlışlarını açıklayıp bir çok eleştiri yapıyor.

12) Fakat devrimlerin selameti daha ağır basıyor. Üniversiteler MEB’na bağlanıyor ve rektörler Ankara’dan atanıyor.

13) Yine de rapor doğrultusunda bir çok şeyi değiştiriyorlar. Profesörün de yardımıyla 151 öğretim üyesi sınava tabi tutuluyor. Bunların bir çoğu kovuluyor ve sadece 59’u üniversiteye alınıyor (acımak yok yani). Yerlerine dünyanın büyük üniversitelerine gönderilen yüksek lisans veya doktora mezunu gençler alınmaya başlanıyor.

14) Yine Almanya’daki nazi baskısından bunalan veya kaçan bir çok Alman bilim adamı ülkeye çağırılıyor ve okullara yerleştiriliyor. Ki buda çok önemli bir adımdır. Çünkü Alman üniversiteleri dönemin çok ilerisinde eğitim sistemi ve kalitesinde işleyen kurumlardır. Bu kurumların hocaları da haliyle çok değerli bilim insanlarıdır. Bunların ülkeye gelmesi çok büyük bir şanstır.

15) Reform olarak üniversitelerden şu isteniyor “Hakikatleri araştırmak, derinleştirmek, bilgiyi derlemek, yükseltmek ve yazmak gayeleri güdülecektir

16) Okuma yazma oranı çok kötü durumda olduğundan 1924 yılında eğitim ilkokul için zorunlu ve parasız yapılıyor.

17) 1926 yılında ise her kademedeki eğitim parasız yapılıyor (yaşasın bedava eğitim 🙂

18) 1946’daki üniversite kanunu benzer şekilde devam etmiştir. Üniversitelerin bu yarı bağlayıcı durumu ise Yakın Siyasi Tarihi bölümünde anlattığımız 1961 darbesinden sonra oluşturulan özgür anayasa neticesinde kalkmış ve tam bir özerkliğe kavuşmuşlardır. Yine bir çok üniversite de açılıyor.

19) 1971 muhtırası üniversitelere yeniden saldırıyor. Çıkartılan yasalar ise anayasa mahkemesinin engellemeleri sayesinde uygulanamıyor (yani üniversiteleri ele geçirme çalışması olmuyor).

20) 1982 darbesi sonrası ise üniversite yapısı komple değişiyor. Oluşturulmak istenen “eleştiriden yoksun, boş diploma sahibi ve biatçı” gençlik için YÖK kuruluyor. Atamalar yeniden merkeze alınıp eğitim paralı hale getiriliyor. (Yaşasın Kenan Evren ve ekibi).

fft16_mf3207370

Sonrasını biliyorsunuz işte; İçi bom boş koskoca bir üniversite pazarı, her şehirde salak saçma fakültelerin kurulması, değersiz diplomalara sahip işsiz ve vasıfsız bir genç nüfus. “Okuyan cahillik” olarak adlandırabiliriz bu gurubun adını.

Bunların dışında eğitim alanında bahsettiğim bu yapılanların aslında II.Abdülhamid zamanında yapıldığını anlatan zatı muhterem Mustafa Armağan veya Kadir Mısıroğlu gibi yazarları dikkate almayın arkadaşlar. Bunlar bir önceki yazıda belirttiğim gibi Osmanlı devletini yıkılışından kurtarmaya çalışan düşünce akımlarından olan “Panislamizm” yani ümmetçilik düşüncesinin günümüz siyasi uzantılarının propagandasıdır.

Anlatılmak ve kafalarda oluşturulmak istenen şey; II.Abdülhamid’e atıflar yaparak/överek (çünkü ümmetçiliğin merkezidir) günümüze benzeşimler sağlamaktır. Mesela okuma yazma oranı, okuyan sayısı, silah ve cephane sayısı, ticari durum vb. bir çok konu bu sebeple çarpıtılmakta akla hayale gelmeyecek yalanlar ile kendi yazdıkları sahte belgelerle gerçekmiş gibi önümüze sunulmaktadır. Bunun için sık sık kullanılan cümle “Cumhuriyetin Bize Dayattığı Tarih” algısıdır. Yani temelde Cumhuriyet garpçı yani batıcı olan temeller ile kurulduğu için yapamadıkları eğitim/sanayi devrimlerini kötülemek hatta bunların İngilizler tarafından falan desteklendiğini söyleyerek hayaller kurmaktadırlar.

Tarihte kültürel/iktisadi veya siyasi hamleleri yapmaya çalışmış bir çok padişah bulunmaktadır. II.Abdülhamid’te bunlardan bir tanesidir. Fakat ümmetçi anlayış başarısız olduğu gibi güney cephesindeki Arap isyanları olsun iç anadoludaki azınlık isyanları olsun kimsenin dikkate almayacağı bir argüman olmuştur. Günümüzde de altın klozetini Antalya’daki toplantıya getiren Suudi Krallarıyla görüşülerek bu “Ümmetçiliğin” tekrar canlanacağı hayali, tarihini bilmeyen insanlara anlatılmaktadır. “Bu adamlar Filistin’de, Orta Doğuda, Afrika’da bir çok insan ölürken nasıl oluyor da altın klozete sçıyor?” diye düşünmez gider bana II.Abdülhamid’in saat kulelerini över anlatır.

Ne diyelim Allah akıl fikir versin.

Sonraki yazıya buradan

Yakın Kültür Tarihi I

Bir önceki yazıya buradan

Siyasi ve peşi sıra yazdığımız iktisadi tarih kısımlarından sonra son olarak fazla ayrıntıya girmeden kültür hareketlerini işleyeceğiz arkadaşlar. Peki neden kültürel bir harekete ihtiyaç duyulmuştur?

Pek çok kez belirttiğimiz gibi amaç toplumun değiştirilerek farklı bir kimliğe büründürülmek istenmesi diyebiliriz. Günümüzde bu toplumsal dönüşümler için yapılan kültürel hamlelerin Siyasi ve İktisadi tarihten çok daha eleştirildiğini belirtmek gerekiyor.

Çünkü bağımsız iktisadi politika çizgileri ile tam olarak ortaya konulup anlaşılabilir keza siyasi hareketlerde. Lakin kültürel değişim çok zordur. Toplumların temelini oluşturan kültür dediğimiz şey bir çok farklı kolun birleşmesiyle meydana gelmektedir. Geçmişten gelen geleneksel devlet yapısı, din, etnik köken çeşitliliği, yaşanılan toprak, çevredeki farklı yapıda olan toplumlar ile savaş/ticaret sonucu gerçekleşen kültürel etkileşim vs. bahsettiğimiz “kültür” hareketinin ağaç dallarını oluşturur.

Bizim kültürümüz aşağılık ve geri kalmış bir kültür mü ki değiştirilme ihtiyacı duyulmuştu? Aslında hem hayır hem evet diyebiliriz. Teorik olarak geri kalmış bir kültür yoktur aslında. Her kültür oluşturulan etkenler ile beraber özgündür ve saygıyı hak eder. Fakat anlattığımız tarihi süreçte artık yeniden inşa edilecek olan Anadolu topraklarında temel alınan prensipler genel anlamıyla batının siyasi ve iktisadi düzeni olduğu için (çünkü modern devlet yapısı ve teknoloji onların elindeydi) toplum yapısını da bu doğrultuda dizayn etmeye karar verdiler.

Bu yeniden dizayn alkışlanacak hamleler kadar eleştirilecek değişimleri de elbette beraberinde getirmiştir. Bazı yanlışlardan dönülmüş bazılarında ise bağnazca buna devam edilmiştir. Burada dikkat etmemiz gereken bu değişim hareketleri yapanların amacının ne olduğudur.

1445856783_ErisUlger.081.jpg

Yapılan siyasi hamleler ki özellikle iktisadi hamleler cumhuriyetin bağımsız bir devlet olma yolunda adımlar atarak savunma prensibiyle hareket etmesinin ana düşünce felsefesi olduğunu ortaya koymuştur. Bu hareketin boşa gitmemesi adına yani yapılan siyasi/iktisadi hamlelerin devamı için kültürel bir hareketin yapılması elzem olmuştu.

Yeni kurulan cumhuriyet bize pek anlatılmasa da aslında kültürel birçok devrim hamlesini döneminin en iyi kişilerinin ülkemize getirilmesi veya öğrenci olarak dönemin en iyi okullarında kişilerin okutulması sayesinde ilk adımlarını atmaya çalışmıştır. Bu hareketler sanıldığının aksine yeni bir dünyanın keşfi de değildir.

Tarihte bir çok medeniyet ve toplum benzer değişimler yaşamıştır. Bazı devlet adamları topluma gerekli adımları attırmaya çalışırken tahtından veya canından olmuştur. Bazı devlet adamları ise bu dönüşümü başarıyla gerçekleştirerek ya geri kalmış toplumunu çağın hızına ulaştırmış yada ötesine atıp lider ülke haline getirmiştir.

Yakın tarihte buna benzer bir çok devlet adamı olmakla beraber en çok benzeyenler sanırım Rusya için Büyük Petro (Deli Petro denir bizde aslında alakası yoktur I.Petro yani) ve Hindistan için Mahatma Gandi örnek gösterilebilir. Özellikle I.Petro şehirler kurmuş, heykel ve sanata önem vermiş, üniversiteler açtırmıştır. Peki nasıl yapmıştır? Ülkesinde mesela düzgün ameliyat yapılamadığı dönemde yetenekli öğrencileri alıp Avusturya’ya gitmiş orada tıp derslerinde ameliyatları seyretmiştir. Fransa ve İtalya’ya yine öğrenciler göndermiş ve bu şehirleri gezmiştir. Mimarisinden esinlenip mimarlara şimdiki St.Petersburg’u yaptırmıştır. Hocalar, sanatçıları üniversitelerde ağırlamıştır. Kitapları tercüme ettirmiştir, modern askeri yapıları incelemiş orduyu bu nizamda yeniden şekillendirmiştir. Kısaca bilimi ve teknolojiyi bulup getirmiş ve toplumunu kalkındırmıştır. Ne zaman? 1700’lü yıllarda. İşte bu yıllarda yani bizim “Deli Petro işte ahıhıhı” diye eğlenip birbirimize lale ikram ettiğimiz yıllardan adamlar kalkınmış 60 yıl sonra gelmiş üzerimize oturmuştur. Bilimden, ilimden uzaklaşıp geyik yaparak tarihi zaferlerle övünmek “ne İslam alimleri yetiştirdik Avrupa bizim sayemizde buralarda” gibi boş muhabbetler bize bir şey kazandırmamaktadır. Yerinde sayarsan geriden gelir seni geçer bitiriş noktasına gelmeden birde tur bindirip gerçekleri suratına şırrak diye yapıştırırlar.

atatürklü-cumhuriyet-yılları-13.jpg

Ne diyordum hah işte bunlar misal örneklerdir uzatmayalım. Osmanlı padişahlarının hepsi ne karı kız kovalayıp şarap içmiş ne de hepsi namaza durup seferden sefere gitmemiştir. Bazıları devlet bilimde geri kalmış iken bu gelişimleri görmüş ve devlette uygulamaya çalışmıştır. Mesela I.Abdülhamid peşi sıra III.Selim veya II.Abdülhamid bunlardan bazılarıdır. Lakin bunda geç kalınmış atı alan Üsküdar’ı geçmiştir. Tarih bizi yok edecek tarzda bir dünya savaşı ortaya çıkartmışken bir dahi askeri de yani Mustafa Kemal’i bize kazandırmıştır. Reçete geçmişte yapılmaya çalışılan devrimleri yapmaktır bu kadar basit. Yani dedim ya adama uzaydan haber falan gelmiyor tarihte yapılan şeyler bunlar zaten. Mustafa Kemal sadece uygulamaya geçiriyor bunları. Muhtemelen etkilendiği devrimci I.Petro’dur. Mesela Mahatma Gandi ise Mustafa Kemal’den etkilenmiştir. Yine yakın zamanda ölen Venezuela lideri Hugo Chavez yine Mustafa Kemal’den esinlenmiştir devlet yönetiminde.

Elbette eldeki imkanlar, toplum yapısı ve ortaya çıkarttığı sonuca baktığımızda Mustafa Kemal bu kişilerden çok daha başarılı bir lider olduğu rahatlıkla söylenebilir. Siyasi ve İktisadi hamlelerin yanında (bağımsız bir siyaset için yaratılan bağımsız/borçsuz bir iktisadi anlayış) kültürel devrimlerin yapılarak bunun tamamlanması gerektiğinden bahsetmiştik.

Şimdi kısaca Osmanlı devleti içerisindeki son duruma giriş yaparak serimizin son kısmına başlayalım arkadaşlar.

Sonraki yazıya buradan

Yakın İktisadi Tarih IV

Bir önceki yazı için buradan

Korumacı – Devletçi Sanayileşme 1930-1939

1) 1929 yılında bütün Dünya’da yaşanan ekonomik buhran sebebiyle ithal edilen malların ve hammaddelerin fiyatları düşmüştü.

2) Büyük oranda hammadde ihracatçısı olan Türkiye bu durumu kullanarak ithalata karşı cari açığını kapatma ve kara geçme olarak kullandı.

3) Bağımsız siyasi kanada sahip olan ülkemiz 1930 yılı sonrası iktisadi olarak da özgürlüğüne kavuşmuştu. Çıkarılan yasalar ile ithal ürünlerin ticaretine sınırlamalar getirdi. Amaç yerli üretimi artırmak ve ithal ürünler ile rekabetini sağlamaktı.

tmbb.jpg

4) Yerli devlet destekli ve milli bir sanayi kalkınma hareketine böylece başlanmış oldu.

5) Dış sermaye girişi bu tarihten itibaren istenmemiştir. Osmanlı devletinin borçları dolayısıyla sattığı veya el konulan yabancı şirketler tek tek geri alınmaya başlandı. Yine satılan enerji, ulaşım ve haberleşme ağları tekrar millileştirildi.

6) O zaman ki tarım bakanı şimdiki gibi “et pahalı ne yapacağız dışarıdan ucuzunu getireceğiz böylece halkımız ucuz et yiyecek efendim” diye salak saçma açıklama yapmamış, dış ticaret ile ucuza getirilip yerli üreticinin batmasına sebep olan yabancı ithal mallara kotalar ve fiyat sınırları vergiler ile konulmuştur.

7) Ekonomik yük böylece sanayi ve tarım arasında bölüştürüldü. Pamuk, buğday başta tarım ürünleri yaklaşık 10 yıl boyunca sabit fiyatlara satıldı ve dünyadaki büyük buhrana böylece direnebildi.

8) Reel ürünler sabit gibi görünse de sanayinin ve dolayısıyla memur/işçi sayısındaki artış eski işçi maaşlarının yükseldiğini göstermektedir.

ikk 2.jpg

Yani 1929 yılı sonrası devlet Lozan anlaşmasıyla tam olarak destekleyemediği ve kotaları koyamadığı iktisadi politikalarında bağımsızlık kazandığı gibi gerekli hamleleri yapmıştır. Kapitalist ülkeler sanayi devrimlerini yaparak çok ucuza mal edilen emperyalist ürünlerin açık pazarlarda yine çok ucuza satılarak yerli ekonominin çökmesi ve akabinde borçla kendine köle etme ilkesi bu sayede kırılmıştır.

Borç almanın olmadığı, ithal ürünlerin yerli üreticiyi ezmemesi için kotaların konulduğu, yerli üretimi için devlet desteğiyle bir türk burjuvasının yaratıldığı, sanayileşmeyi amaçlayan ama bunun yanında tarıma da oldukça destek verilen 1929-1940 yılları cumhuriyetin altın çağı olmuştur.

Çözüm basittir aslında. Bu yukarıda yapılanların dışında iktisadi olarak ülkeyi borç batağına sürükleyen, “yerli malı neymiş o devirler geride kaldı artık” diyen şerefsizlerin peşinden gidip ithal mallara saldıran, tarımsal alanda üretimi bitirip krizlerde yerli üreticinin sorunlarından ziyade “nereden daha ucuza mal alırım’ın” derdine düşen hükümetlerin gelişiyle bu hale düştük.

“Efendiler, ekonomik alanda düşünür ve konuşurken, sanılmasın ki dış sermayeye karşıyız; Hayır bizim memleketimiz çok geniştir. Çok emek ve sermayeye ihtiyacımız var. Kanunlarımıza uymak şartıyla dış sermayelere gerekli olan teminatı vermeye her zaman hazırız. Yabancı sermaye, çalışmalarımıza eklensin ve bizim ile onlar için yararlı sonuçlar versin.

…Geçmişte Tanzimat Devrinden sonra yabancı sermaye, üstün hakları olan bir yere sahipti. Devlet ve hükümet, dış yatırımların jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Her yeni millet gibi Türkiye bunu uygun bulamaz. Burasını esir ülkesi yaptırmayız!”

İzmir İktisat Kongresi

Mustafa Kemal Atatürk

Ülkemizin iktisadi politikalarını anlatmaya devam etmekle beraber Cumhuriyet tarihi hiç bir dönem boyunca 11 yıllık iktisadi büyüme ve kalkınmayı yapamamıştır. Ne acıdır ki ülkemizi, Osmanlı devletini emperyalizmin kucağına düşüren borç alma ve ithal ürün tuzağına takılmaktan yine kurtaramadık. Kurtaramadık derken kurulan çok partili hükümetler döneminde yeniden borç almaya, yeniden ithalata dayalı, markalaşmadan, kaynakları satarak yönetildik ve hala öyle yönetiliyoruz.

İnsanlar “vatan hainliği” kavramının sadece dağda askere, polise veya sivile ateş açmayla oluşabileceğini sanmaktadır. Tam tersine asıl vatan hainliği yukarıda anlattığım iktisadi kalkınma politikalarını terk edip yeniden borca, ithalata, satmaya yönelerek sözde büyüme gerçekleştiren ve ülkenin bütün geleceğini satan yöneticilere biçilecek bir kelimedir. Bu yöneticiler/askeri paşalar yakın siyasi tarihimizde bu yönelmeleri sayesinde amerikan/ingiliz/israil şirketlerine yönetici/müdür/ortak olarak zenginleşmişlerdir.

Genel olarak orta sağ dediğimiz felsefeye ait olan bu düşünce anlayışı aslında liberal ekonomik büyüme kisvesinde görünür. Gerçekte ise kendini ve yakınlarını zengin etme üzerinden ülke insanlarının geleceğini ve geri dönülemez yıllarını satar. Ortak özellikleri genel anlamda muhafazakar geçinen, camii yapan, yeri gelince milliyetçilik üzerinden yeri gelince Atatürk üzerinden prim sağlamaya çalışan, geçmişin etnik/dini/mezhepsel kutuplaşmalarını körükleyerek kendisine yöneltilen suçlamaları karşısındakini dinsizlik/yahudilik/komünistlik/siyonistlik ile suçlayan kişi/grup ve organizasyonlardır. Seslendiği taban genel anlamda az eğitimli, dini muhafazakar, sorgulamayan, itaatkar ve kolay yönlendirilebilir kişilerden oluşmakla beraber bundan nemalanan ve durumu bilen kişilerin üst tabakayı ile beraber yapı tamamlanabilir.

MerinosAtaturk2
Atatürk’ün İktisat Bakanı Celal Bayar Ne Acıdır Ki 1950’li Yıllarda DP İle Savunduğu Milli İktisat Düşüncesini Terk Ederek Ülkemizi ABD’nin Uydusu Yapanlardan Birisi Olmuştur

Yine ortak olarak çocukları askere gitmez ama halkı vatan millet edebiyatı ile savaşa götürür, birden zengin olurlar olamayanı salaklıkla suçlarlar, dindar görünürler, sürekli Allah derler ve islamın takvasından hoşgörüsünden dem vurup ilk fırsatta rakibinin boğazını sıkarlar, yahudileri/ABD veya Rusyayı sevmezler ülkede bir sıkıntı varsa suçu bu “kökü dışarıda dış mihraklara” atarlar ama büyük oranda kendi şirketleri aracılığıyla onlarla ticaret yaparlar, şirketleri/evleri/yatları/rezidansları/çiftlikleri vardır.

Paşalar ise askeri anlaşmalar peşi sırasında yabancı şirketlerde müdürlük veya danışmanlık alırlar, bakanlar ise öncesi veya sonrasında yine yabancı şirketlerde yöneticilik/müdürlük veya danışmanlık alırlar. Bakanlar genel olarak yasal olmayan bu döngüde kolay kullanılması için yakın akrabalardan seçilir.

Bu yazdıklarım neticesinde hala olayı idrak edemeyip ülkemizin şimdi borcunun olmadığını, ithalata dayalı ekonomik büyüme politikasıyla kocaman cari açığa sahip olmadığını, eğitimin düzeldiğini, markalaşmanın arttığını, yabancı şirketlerin geri alındığını vs düşünüyor ise buyur yol senin arkadaşım.

İktisadi politikaları ayrıntılarıyla değil bu şekilde genel olarak yazmayı daha uygun gördüğüm için kısa tutuyorum. Zaten yazılarımız oldukça uzun oluyor.

Sonraki yazıya buradan

Yakın Tarih Serisi

Arkadaşlar yazılarımı fazla kişi okumuyor biliyorum ama olsun ben yazayım. Öğrenilen şey paylaşılırsa bir anlamı olur be kardeşim. Böbürlenmeden ve başkasını küçük görmeden hep anlatmayı sevdim hayatımda. Ama konuşmalar tekrarlanıyor ve sıkılıyorum artık. Buraya yazdığımda konuyla ilgili adres gösteriyorum hiç olmazsa.

Şimdi ne diyorduk yazılacak çok şey var. Buranın amacı tarih ekseninde bir bilinç yaratmaktı. Elbette bilimin ve bilim adamlarının yolunda girerek. Öyle “Lozan’da bir madde var efendim 2023 yılında artık maden çıkartacağız gizli o madde yaaa” diye ortaya atılmadan adam gibi belgeyle konuşmak ve tartışmak. Şimdiki zaman için siyaseten veya her konuda yapacağınız yorumlar genel teoriler üzerine oluyor. Ben bu teori işini sevmiyorum pek. Yani “ülke şu noktaya gelecek” veya “ülke batacak” diyoruz ya işte bunu söyleme temellerinin ortaya koyulmasını seviyorum ben.

chp

Nasıl diyeyim hep geçerli olan bir söz vardır; Tarih tekerrürden ibarettir diye. Mühendis olup tarih ve edebiyata ilgi duymam bundan belkide ve belkide bir tarihçiden fazla tarih bilirim edebiyatta okurum sadece  diyeyim 🙂 Geçmişte yaşanılan bazı şeylerin tekrar tekrar yaşanması ve bunlardan ders alınmaması yaşayan halkların en büyük tehlikesi. Bilim bunu söylüyor. Kenara çekilip “müslümanlık büyük din hacı şükür ki müslüman doğmuşuz” veya “türk tarihte hep var olmuştur var olacaktır” benzeri düşünce hayallerine kapılmak güzeldir. Lakin ne aslen müslümanlığa bu şekilde sahip çıkabilirsiniz ne de bir ırkın hep var olacağını öngörebilirsiniz.

Yıllar boyunca yaşayan dinler ve ırklar hep aynı nakaratı tekrarlayıp durdu. Tarih bize bunu söylüyor zaten. İşte sorun; bu nakaratın geçmiş yaşanmışlıklarını iyi analiz edip öğrenmek olmalı. Ciddi bir şekilde elbette şarlatanlar ile parti/din tüccarlarından beslenen adamlar ile değil.

Bu doğrultuda yazılarımın uzun olması veya hep tarih tezli olması eleştirilerini almaktayım. İlk önce elbette ikisinde de haklısınız ama sitenin içeriği böyle. Burası kçı kırık gündem için köşe yazılarının olduğu bir bölüm değil. Arada beğendiğim şiirler veya kitapları yine yorumlarıyla atıyorum. Ve yazılan tarihi yazılar kusura bakmayın ama belli bir araştırmanın uzun birikimlerini aktarıyor. Sıkılıyorsanız açın kanalı Acun’u seyredin. bir şeyleri öğrenecekseniz ara ara okuyun. Kaldı ki öğrenmeye aç insan “bu yazı uzunmuş hacı” demez zaten. Gidin twiit falan atın abi ne yapayım? Mesela 3-4 aydır yeni bir araştırmayı siteye getirmeyi planlıyorum. Notlarımı aldım almaya devam ediyorum. Amacım fazla curcunaya girmeden yakın tarihimizin analizini mümkün mertebe tarafsız bir şekilde yapmak.

DP Adnan-Menderes4

Bildiğiniz gibi tarih anlatımı siyasi kanattan anlatılır. Yani “o buna şunu dedi sonra beriki adamlarını topladı isyan etti ve haçlılara pusu kurdu vs.” tarzında siyasi tarihin karmaşasında derinlemesine o yılları yaşayamayız. Neden yaşayamayız? Günümüzü düşünelim. Türkiye tarihi ileride sadece seçim sonuçları, meclis başkanı tartışması, taviz veririz vermeyiz iddiaları vs. şeklinde görülebilir mi? Ülkemiz daha doğrusu yaşadığınız toplum tarihi yaşantısı, siyasi kimliği, eğitim/kültür ve sanat atılımları, iktisadi ve ekonomik politikaları ile dünya tarihindeki o dönemki konjonktüre göre yorumlanır. Bunlar ile beraber dönem liderlerinin neden bu şekilde hareket ettikleri, nerede yanlış yaptıkları, hangilerinin neden ülkeyi sattıkları veya o yola girdikleri de bu şekilde ortaya kabak gibi çıkar.

Tabi bu kabağı ortaya çıkartmak lafta kolay ama uygulamada zordur. Bu sebeple yazılarına başladığım “Osmanlı Tarihi” bölümünü devam ettirmek ile beraber (uzundur ve akademiktir okumadıysanız bakabilirsiniz) buraya konu olan “Yakın Türkiye Tarihi” bölümünün başlangıcını da yapmak istiyorum. 1900’lü yıllardan muhtemelen darbe dönemine yani 1980 kesimine kadar olan kısımın alınması uygun olacaktır.

Yani tartışmaya almak istemediğim (sonra ayrıntılı alacağım) II. Abdülhamid döneminden sonraki kısımdan başlayacağım. Daha doğrusu bir cumhuriyet tarihi olacak diyebiliriz. Cumhuriyet tarihi olacakta buraya “devrim inkılap” falan yazmayacağım. Siyasi tarihte gelinen süreç, I.Dünya savaşının kaybedilmesi, Kurtuluş savaşı ve sonrası ülkenin kurulması, parti iktidarında yaşanan siyasi çekişmeler (elbette polemiğe girmeden) bu darbe yıllarına kadar anlatılacak. İktisadi tarihte ise yine aynı süreçte ekonomi politikalarını ve çekilen zorluklara karşı hükümetlerin neler yaptığını, neleri yapmak zorunda kaldığını, dünya politikalarını vs. anlatacağız. Eğitim/sanat ve kültür tarihi bölümde ise yine bu süreçte hangi dönemde edebiyat, sanat ve kültür adına yatırımlar yapıldığını gözler önüne sereceğiz.

evren

Böylece ekranlara çıkıp “vay efendim böyledir bunlar” diyen siyasetçilerin ne peşinden olduklarını daha iyi anlayacağız diye düşünüyorum. En önemlisi neden Cumhuriyet sanayi, bilim ve dikkat edin ahlaki olarak modern bir devlet haline gelemediğini anlamamızda yardımı olacağını düşünüyorum.

Elbette bunun ayrıntılı notları ve gündem gündem baktığım geçmiş gazete/demeçlerin hepsini buraya koyamıyorum. Genel olarak yap boz parçalarını ise birleştirebilirsiniz. Gerçek bir gazete yazar olan Uğur MUMCU abimizin ise bir çok yazısı notlarıyla kitaplarımın arasında. Şimdilik duracaklar çünkü 1977 yılının ağustos ayındaki hükümet eleştirileri pek dikkati çekmez artık. Işık tutacaktır ama okunmayacaktır ne yazık ki. İnşallah devam ederim.

Saygılarımla yeni döneme bomba gibi gireceğiz inşallah…

Devamı için buradan…

Yeni Bir Tarih II

Diğer yazımdan devam edeyim. Kafalarda bir Osmanlı yaratılmak isteniyor. Zaten tam olarak bilinmeyen bazı şeyleri dediğimiz gibi “aslında böyle ecdadımız hey gidi” denilerek ütopyaya yerleştiriyorlar. Zamanında hayal ürünü tarihsel örneklemeleri kusura bakmasınlar ama Mussolini ve Htiler yapmıştır. Düşlerindeki Osmanlı yabancı gelmeyecek şöyle bir şey olduğu anlatılıyor bir iki maddeyle yazarsak;

1) Osmanlı devleti 700 yıl Dünya’ya hükmetti (doğrusu; yaklaşık 1400-1600 yılı arası bilinen Avrupa ve kuzey Afrikadaki hakimiyettir. Bilinmeyen Güney Amerika ve Asya elbetteki ulaşılamaz olduğundan söz konusu olamazdı. Ama kendi çevresinde ağırlıklı bir yönetim elbetteki vardır bu küçümsenemez. Dünya hakimi ise baya abartıdır)

2) Osmanlı devletinde herkese eşit davranılır, din mezhep ayrımı yapılmazdı (doğrusu; eşit davranılmaz gavura gavur denir, fazladan vergi verilir, gerekirse dini yerlere el konulur, ibadethane yapmasına son zayıflama dönemleri hariç izin verilmez, ata binmeleri ve yüksek bir binada oturmaları yasaktır, vs.. yani ikinci sınıf vatandaştırlar)

3) Osmanlı devleti çok adaletli olduğundan savaşmadan adamlar teslim olmuştur (doğrusu; Ortadoks olan doğu roma imparatoru ve balkanlarda ki devletler uzun süredir zayıfladıkları için katoliklerin katliamlarına maruz kalıyorlardı. Osmanlı komutanları bunu çok iyi bir politikayla kullanarak şehirleri savaş yapmadan ele geçirdi)

4) Osmanlı devletinde kati surette içki içilmezdi karı kız falanda olmazdı (doğrusu; şehirlerde ve yollarda meyhaneler vardı. Burada müslümanların içki içmesi yasaktı resmiyette. Gavurlar içki içebilirdi. Eğer müslümanın birisi burada içeren yakalanırsa veya şikayet edilir ise falaka falan ceza yerdi. Osmanlı devletinde içki olarak Şarap içilirdi. Dünyanın en iyi şarapları ege ve kıbrısta üretilirdi. Gavurlar için domuz çiftlikleri bulunduğu gibi gizli genelevlerde faaliyetteydi)

5) Osmanlı devleti şeriat ile yönetiliyordu (doğrusu; nah şeriatla yönetiliyordu. Karma ve kendine özgü bir devletti Osmanlı devleti. Devlet temel yapısı doğudan gelen Türk boyu ile batıdan gelen roma hukuku arasında şekillenmiş düzgün işleyen bir çarktan oluşmaktaydı. Şeriat devleti bu kadar farklı mezhebin, dinin ve nufuzun olduğu yerde düzgün uygulanamazdı zaten)

6) Osmanlı devleti bir bozulma sürecine girmiştir. Sebebi ahhh o Hürrem yokmu yani kadındır (doğrusu; bozulmanın sebebi yavşak basiretsiz idareciler, üçkağıtçılar, rüşvet, adaletsizlik neticesinde teknolojiye ayak uyduramama ve fransa devriminin sonucudur)

7) Aslında Osmanlı devleti son zamanlarında borçlarını ödüyordu ve toparlanmıştı. İttihatçılar vatanı sattı (doğrusu; İttihatçılar vatanı satmadı, devlet borçlarını falanda ödeyemiyordu atma. İlk borç 1830’larda alınmış 1881 yılında fazileri bile ödeyemeyecek duruma gelindiği için Diyinu Umumiye kurulmuş (5 farklı yabancı devletin ülkede vergilerin toplanmasını üstlenmesi ve borçlarını alması iflas yani) bunun üzerine tam bir vatansever lakin odun kafa düyebileceğimiz İttihatçılar devreye girmiştir. Yanlış kararlar falan başka şeydir vatan hainliği bambaşka şeydir dikkat)

8) Adamlarda kölelik varmış, bizde yoktu mesela ulu ceddime şükür (doğrusu; bizde hiçbir zaman batıdaki gibi bir köle ağı olmadı lakin bu köle olmadığı anlamına gelmiyor. Köle pazarları vardı, yerleri ve köle fiyatları da zaten bellidir. Köle akınlardan ele geçirilen ve müslüman olmayanlardan yapılır pazarda satılırdı. Kızlar zenginlere cariye yapılır, erkekler iş akdiyle (3-5 yıl sonra serbest kalacakları şekilde) çalıştırılırdı. Cariye ile ilişki muhabbetine girmeyelim şimdi merak eden olursa şeyaparız)

9) Padişahlar sabahtan akşama namaz kılar, ata biner veya sefere giderdi. Saray erbabı muhafazakardı. (doğrusu; 3 padişahtan 2’si fırlamaydı. Elinde bir sürü askeri, hocası, cariyesi olan önünde eğilen kalkan adamlar ne yapacağıdı? Saray eşrafı muhafazakar değil di soyluydu. Dönemin modası neyse sarayda onu giyerler, onu yerler, ona göre eğlenirlerdi pis soysuz halk mı lan bu? Bir çoğu içki, karı kız takılsa da yaşlanmaya doğru işte nasıl senin benim dedem babam gibi namaza başlar bunlara tövbe ederdi. Gençliğinden itibaren düzgün bir hayat yaşayan padişah enderdir.)

Neyse ya uzayıp gider. Belirttiğimiz gibi kafalarda başka bir dünya var aslında. Anlatılmak istenen ile olan farklı şeyler elbette. O zamana göre değerlendirmemiz gereken hayat tarzı ise bu söylenenler gibi değil. Elbette amaç, anlatılan ütopya üzerine “hedefimiz ceddimiz oraya gidiyoruz” diyerek propaganda yapmak ve takipçilerini din/milliyetçilik ekseninde kandırmaktır. Bunu anlamak ile beraber Cumhuriyetin çok önemli bir konu olan “Osmanlı devletinin çöküş sebeplerini” unutturmak beceriksizliğine de şahit oluyoruz.

Çünkü Osmanlıyı sürekli savaş ve padişahlar ile anlatanlar, gerçek toplum yapısını, kültürünü ve geleneğini anlatmıyor. Toplum atadan gelen cesaretinin yanında, bozulan düzen ve rüşvet ağlarıyla hiçbir zaman adalete inanmayan, din ve mezhep ayrımcısı yapıya dönüşüm geçiriyor. Zenginler ağa olmaya veya vezirleri/askerleri/kadıları satın almaya başlıyor. Feodalite bu sebeple iyice palazlanıyor. Bunun altında ezilen halk kafasını küçük bir isyanla gösterdiğinde ise çok şiddetli bastırılıyor.

Arkadaşlar yine dikkat ediyorsanız devletin neden yıkıldığının ipuçlarını görüyorsunuz. Okuyun tarihin başlangıcını işte yazılarımdan. Büyük komutanlardan nasıl hainlere para/kadın düşkünlerine geçiş yapıldığını görün. Öyle hani yazardık ya madde madde eskiden. Sktiredin onları şimdi sebebi budur; Çok ayrıntılı yazmıyorum ama sarayda ve dışında artık rüşvetle işler yürümeye başlamış, gerçekten kaliteli devlet adamları hokkabaz üçkağıtçı kişiler tarafından iftiraya uğratılarak yok edilmiştir. Yani “devlet yıkıldı çünkü sebebi matbaaydı veya dindi” gibi saçma sapan sebeplerden yıkılmadı Osmanlı devleti. İşte okuyorsunuz başarılı devlet adamlarını yok edersen, üç kağıtçı rüşvetçi adamları başa getirirsen, onlar kendi rüşvetçi kaypak adamlarını devletin başına getirecekler ve yavaş yavaş toplumda ahlaksızlık, rüşvetçilik, adam kayırma yerleşecektir. İnsanlar şimdiki toplumda yaşadıklarının yeni bir şey olduğunu zannediyorlar. Etrafınıza bakarsanız halkımızın aslında ne kadar yanar döner olduğunu göreceksiniz. Fırsatını bulduğunda nasıl parayı cukka yapmaya meyilli olduğunu fark edecek, nasıl kendi yandaşını istediği mevkilere işlere soktuğuna şahit olacak, ceza falan yediğinde nasıl tanıdık hakim polis aradığını göreceksiniz. Toplumun bu olayları kanıksaması bu yıllarda başlamıştır. Ne yazık ki Cumhuriyet devrimleri ile yeniden tasarlanmaya çalışılan bu “muhafazakar” görünüp üç kağıtçı, fırsatçı yaşayan, hırsızlığa alışkın toplumun değiştirilemediğini görüyoruz.

Bazı arkadaşlarım böyle olmadığını, Osmanlı devletinin adaletin hassas terazisi sayesinde bu günlere geldiğini söyleyeceklerdir. Katılmakla beraber, yaratılan bu sağlam, adaletin temeli üzerine kurulmaya çalışılan yapının nasıl bozulduğunu da görmek gerekiyor sanırım ve en önemlisi şimdi ne yapabileceğimizi görmeliyiz.

Son olarak yolsuzluk ile suçlanan bakanlar ile ilgili konuştuğum kişilerin neredeyse yarısından fazlasının belirttiğim gibi savunmalarının “sen olsan sende çalarsın”, “herkes çalar”, “elbetteki çalacak”, “öncekiler çalmadı mı?” veya “bal tutan parmağını yalar” olması işte bu tarif ettiğim toplumsal çöküşe işaretlerdir.

Çöküntüye uğrayan ve bir türlü düzelemeyip sonunda başka devletler tarafından köle yapılan veya yönetilen büyük devletlerin denge taşı “ahlak” olmuştur. Çünkü ırkı, dini, mezhebi, cinsiyeti veya toplumsal statüsü ne olursa olsun toplum eğer ahlakını yitirmiş, hırsızlık yapmayı, çalmayı, rüşvet vermeyi normal karşılıyor ise yavaş yavaş adalete olan güvenini yitirmeye başlar. Etrafındaki bazı insanların bu rüşvet ve hırsızlık ağından yararlanarak yükseldiklerini ve üst mevkilerde yer edinmeye başladığını görür. Gittikçe devletin koruyucu bütünsel yapısından uzaklaşır kendi başına hareket etmeye başlayarak “bencilleşmeye” başlar.

Bencilleşir ise ne olur? Yanında yardıma muhtaç bir insana yardım etmez, dövülen insanı görmezden gelir, sokakta korkarak dolaşır, güvenlik kuvvetlerinden nefret etmeye başlar, vs.. Ve zamanı geldiğinde ya bu devlet yapısı iç karışıklıklar sonucu çeşitli parçalara ayrılarak yada bir dış kuvvetin silahlı baskısı sonucu yok olur. Çünkü bunları engelleyecek ahlaki toplumsal yapıştırıcısını kaybetmiştir, çünkü rüşvetçi yöneticilerin çocuklarının savaşa gitmediğini fark etmiştir umursamaz…

Dikkat ederseniz ekranlarda sürekli “yedi ceddimizin kudretinden” veya “dünyaya saldığımız korku rüzgarlarından” bahsederler de bu koskoca imparatorluğun neden/nasıl yıkıldığını bir saat anlatmazlar. İşin sırrı etrafınızdakilerde arkadaşlar. Bakın çevrenize işte. Kendini kurtarmaya çalışan, fırsat geldiğinde rakibini yok eden, müslümanlığına şükredip sürekli övdükten sonra diğer bütün dinlere kötü gözle bakan, muhafazakar kafayla yaşayıp yoldan geçen kadınların bacaklarını kesen, üçkağıtçı ve rüşvetçiliği, hırsızlığı normal gören toplumumuz. İşte budur ykılmanın sebebi sorumsuz, sorgusuz, yönetilen ve öyle olan belkide. Geçmişinden ders almayanlar yok olmaya mahkumdur Allah kimseyi hırsız yapmasın, rüşvetçi yapmasın…