Sağaa Dön!

Askerdeyim bölük komutanı çağırdı. Gittim odasına. “Şeker asteğmenim çavuş seçeceğiz 12 tane. Ben şunları çavuş seçtim diğerlerini sen seç bana bildir” dedi. Aldım elime listeyi bakıyorum bölük komutanının seçtikleri zaten lise mezunu. Geriye kalan listenin tümü orta okul veya ilkokul mezunu hatta ilkokula gitmeyenler bile var.

Gelen kısa dönemleri zaten çavuş yaptık ama yetmiyor haliyle. Askerlere haber gönderdim yarın sınav var askerin el kitabına çalışın diye.

Ertesi gün çavuş seçimi için arazide toplandık. Rast gele emirler veriyorum. “Bölük hizaya geel” veya “uçak sağdan yaklaşıyor yatın” veyahutta “kama düzeninde toplan” vb. Emri veriyorum ama yapabilen yok ve ciddi anlamda sıkıntı yaşıyoruz. Ne yapacağım bilemiyorum. Çünkü çavuş yapacağımız adam askerleri nöbet yerine götürecek az çok bir şeyler bilmesi lazım.

Sanırım Volkan astsubay veya Alper astsubaydı beni kenara çekti. “abi hiç kastırma direk sağını solunu soralım yapabilenleri seçeriz” dedi. Bende yüzüne baktım olur mu lan öyle der gibi ama başka çaremiz yok.

Emir verdim; “Sağaaa Dön” ve tekrar “Solaa dön” ve bir tane daha “geriyeeee dön” ve tekrar “solaaa dön”…

asker0002

1 dakika içerisinde veridğim bu komutları hatasız yapabilen 7 kişiyi çavuş yaptık!

O zaman çok genç olduğumdan bizim bölüğe türkiyenin en eğitimsiz ve cahil askerleri gönderiliyor zannederdim. Çünkü babamın bölüğü en az lise mezunları ile dolu olurdu iyi hatırlıyorum.

Yıllar sonra babamın askerleri alaya gidip kendi elleriyle seçtiğini, kendisine verilen ilkokul veya orta okul mezunu askerleri değil daha eğitimli ve gözü açıklarıyla değiştirdiğini öğrendim.

Neyi Anlatıyorum?

Amacımız ordunun nasıl bir organizasyon bozukluğunda olduğunu anlatmak değil. Onun sonucunu zaten son yılda gördük. Amacımız o seçtiğim askerlerle ilgili yada seçemediğimiz diyelim. 2015 yılı Türkiye istatistik kurumu (TUİK) verilerine göre 15 yaş üstü nüfusun eğitim dağılımı şöyle;

Doktora Bitiren 168.211 kişi

Yüksek Lisans Bitiren (5-6 yıllık fakülteler dahil örneğin Eczacılık-Doktorluk gibi) 641.210 kişi

Yüksek Okul veya Fakülte Biren 8.340.145 kişi

Lise-Meslek veya Dengi 12.990.847 kişi!

Orta Okul İlköğretim Bitiren 15.616.415 kişi!

İlkokul Biren 14.937.011 kişi!

Hiç Okul Okumamış 6.051.260 kişi!

554.580 kişinin ise ne olduğundan haberimiz şu an yok!

Kafanız Karışmasın

Sayılar ile verdiğim oranlar TUİK‘ten aldım arkadaşlar laf olmasın diye. Rakamlar ile aranız çok iyi değil ise size % olarak bir pasta yapayım.

adsiz

Ben grafikte pek okuyamam diyorsanız size şöyle anlatayım;

Ülkenin 15 yaş üstü yaşayanların %62’si Orta okul mezunu ve altında eğitim görmüşler. Bunların %25’i İlkokulu bitirmişken ülkenin %10’u hiç bir okul okumamış durumda. Keza bilinmeyen dediğimiz kişilerde muhtemelen hiç bir yerde kaydı olmayan ve okul okumayan kişilerden oluştuğunu kabul eder isek %63 yani rahat rahat 3 kişiden ikisi orta okulun altında!

Şaka değil arkadaşlar bu grafik oyunu falanda değil. Bazılarınızın gerçekten şaşırdığını “yahu nasıl olur benim arkadaşların hepsi liseyi bitirdi” falan dediğinizi duyar gibiyim. Tam tersine liseyi bitirdiyse etrafınız şanslısınız.

Yine lise ve dengilerin uluslararası standartların çok altında olduğunu kabul erdersek (gidip OECD raporlarına bakabilirsiniz) onlarında katılımıyla ülkenin %85’i şu an baya baya eğitim olarak eksik durumda. Hatta dağa taşa üniversite açıldığını kabul edip üniversitelerin diploma çöpüğüne çevrildiğini de eklersek durum çok çok vahim gibi gözükmekte.

Ki bu durum daha kağıt üstünde olanı ha. Yoldan çevirdiğimiz üniversite öğrencisine “Orta Doğu’dan ülke söyle” desek yüzümüze Yeni Zelanda diyeceğinden adım gibi eminim.

Bize cahil diyurlar! E cahilsin bilader..

Geliyorum sadede. Kusura bamayın arkadaşlar. Kağıt üzerinde oldukça eğitimsiz, cahil, kalitesiz bir toplumumuz var. Hiç kimseyi eğitim alamadığı veya az aldığı için suçlamıyorum lakin tablo ortada veriler gözümüzün önündeyken bu toplumun uzaya çıkmasını, bu toplumun Montesque okuyup “evet dikta rejiminin tehlikesi hakkında size katılıyorum Şeker bey” demesini veyahutta “islam toplumu niçin batı medeniyetinin gerisinde kalıyor?” diye düşünmesini beklemek hayaldir!

20120820023201-5719-big

Aslında mesele eğitim değildir. Eğitim hayattır ve öğretidir.Amacımız eğitim almayan veya alamayan kişileri aşağılamak değildir. Bir kişi elbette okula gitmediği halde kendisini geliştirip dediğimiz öngörülere sahip olabilir. Fakat kaç kişi sayılabilir? Üstelik kitap okuma oranlarımız da benzer şekilde yerlerde seyrederken bu tezi ne kadar savunabiliriz?

Bir diğer sıkıntı ise 30 yıl evvel üniversite mezunu görünce önünü ilikleyen insanların özellikle bilinçli eğitim katliamından sonra bazı sığır yöneticilerden de destek alarak üniversite mezunu kişileri aşağılaması hor görmesidir. 1970 yılında üniversiteye girmek büyük bir azim ve çalışma gerektirirken artık hemen her yerde açılan fakülteler sebebi ile kalitenin düştüğünü kabul etmek ile beraber halktaki bu “okumuş ama sen kimsin?” modundaki aşağılık bakış artık gına getirtmiştir.

Hayatında bir konu hakkında merak veya şüphe duymadan yaşamış, söylenene/okuduğuna/seyrettiğine körü körüne inanmış, dünya iktisadi/kültürel/siyaset konjektürlerini dizi filmlerden öğrenmiş, yaşadığı topraklarda uygarlıklar yaratmış olan ünlü düşünürlerin fikirlerine bakmamış, sığındığı ve anlamını bilmediği ırksal/dinsel/mezhepsel ön yargılarıyla en çok konuştuğu değerlerin ne olduğunu araştırmamış kişi veya kişiler bize gelip “sen kimsin ki?” diye bir şey söylemesin yeter artık. Bilgisilik veya yarı/çarptırılmış bilgiyle kuş beyinli insanların “bize cahil diyorlar” açıklamaları sadece kendi cehaletlerini örtmek, eğitim alamamalarının burukluğuna bürünerek bize laf sokmaya çalışmaktan başka bir amaca hizmet etmemektedir.

Bu sebeple ülkemizin önümüzdeki yıllarda daha iyiye gideceği hayali emin olun hayal olarak kalacaktır.

Peki ümitsizliğe kapılmak mı gerekir? Hayır!

Ülkenin ayağa kalkması için toplumsal eğitimden ziyade belki %5 oranında yakalayacağımız kaliteli üniversite kuşağı ile bunun belki sağlanabileceğini söyleyebiliriz. Büyük bilim insanları ve bilimsel kalite artışı bizi belki medeniyetin kıyısında bir süre daha yaşatacaktır.

Benim tek ümidim toplumun eğitim seviyesinden ziyade evrensel düzeyde üniversite eğitiminin sağlanabileceği umududur. Gerçi eğitimi dünyada kabul görmüş hocalarımızın ekranlara bile çıkmasına tahammül edemeyen odun kafalı, hayatında iki kitap okumamış, tarihini tıpkı dini gibi efsanelerden hadislerden öğrenmiş cahil cühela yönetimlerle bunun oluşması da hayaldir ya..

Yine de umudumuzu kaybetmeyelim ve mücadeleye devam edelim arkadaşlar.

Saygılarımla.

Sen Kimsin?

Ülke kendi aşağılık kompleksinden AB düşmanı oldu iyi mi..
 
Çocuğu olsa, imkanı olsa akşamından tası tarağı toplayıp İsveç’e yerleşecek olan adamlar “AB bizi beğenmiyor o zaman defolsunlar” veya “AB bizi oyalıyor asıl onların bize ihtiyacı var” diyor. “AB teröre destek oluyor” muş. Bak bak.. Yeni mi destek oluyor AB teröre? Sen AB teröre destek olduğu için mi reste giriyorsun?
 
Ülkemiz AB için sokak köpeğinden öteye gidemez bu ayrı şeydir, AB kriterlerini uygulamamak ayrı şeydir. AB’nin iki yüzlülüğü, teröre desteği ayrı şeydir, senin eğitim ve bilim seviyeni onların mertebesine getirmeye çalışman ayrı şeydir.
 
AB’nin ihtiyacı stratejik nokta bakımından. Diğer yanda elbette ki 1000 yıldır Avrupa’lı olan bir medeniyetin yönü de Avrupa olmalı zaten. Siz AB olsanız Türkiye’yi kendinize yakın tutmaya çalışmaz mısınız?
 
Fakat istediği kriterleri gerçekleştirmeniz gerekiyor bu birliğe girmek için. Sizi almaları veya almamalı çok önemli değil. Medeni yargı, eğitim, sağlık, özgürlük, insan hakları vs. kriterlerinde başı çeken ülkeler Avrupa ülkeleri genel itibariyle.
 
Biz kendimizi ne sanıyoruz? Kimsiniz ne olduğunuzu zannediyorsunuz arkadaşlar? Ben Hamburg’ta otururken kendi ülkesinde hala 15 yaşından küçük kızların evlenmesine sesini çıkartmayan adamı sokağımda görmek ister miyim? Yargı bağımsızlığını, hukukun üstünlüğünü bırak kırmızı ışıkta geçmeyeceğini bilmeyen bir insan benimle neden aynı iş yerinde çalışsın? Kadını ikinci sınıf insan olarak kabul eden, yahudiye dinen düşman olan, mezhep ırk ayrımıcılığını bilen uygulayan bir kişi ile benim çocuğum beraber yaşayabilir mi? Karmakarışık etnik kökenlerin, teröristlerin arasında yaşamış, şiddeti sıradanlaşmış, tecavüzleri bile affetmeye çalışan hükümete ses çıkartmayan insanlar ile ben nasıl aynı masa da yemek yerim?
 
Sen kimsin yeaaaa? demeyle olmuyor. En güzel din benim, en büyük mezhep bende, en yakışıklı ırk bizimkisi diyerek ahlakı sıfıra inmiş, hükümet yolsuzluklarına “sen olsan sende çalarsın kim çalmıyor ki?” diye cevap veren bir ümmetin AB’de işi nedir?
 
“AB bizi almıyor çünkü çekemiyor..” gibi salak açıklamalardan evvel girin iki üç uluslararası kriteri kontrol edin?
 
Venedik yargı kriterlerinde Dünay’da son sıralara inmiş, medya bağımsızlığı ve din özgürlüğünde artık son sıraya demir atmış, eğitimde Avrupa düzeyinin sonunda olan bir ülkenin vatandaşı olarak soruyorum?
 
Sen kimsin arkadaş? Kendini ne sanıyorsun? Sen “bugünde çarşıda bomba patlamadı Allah’a şükür” diyen Orta Doğu ülkesisin artık. Sen köprü yapıldığı için Almanya ekonomisinin yıkılacağına inanan salak cahil bir topluluksun. Danimarka’da bir kişi her yıl 12 kitap okur iken sende 15 kişi yılda bir kitap zar zor okuyor.
 
Cahil sürüsüsün, bir boktan anlamayan ve anladığını sanan, kendi tarihini ve siyasetini televizyon dizilerinden öğrenen güruh olarak nesin sen?
 
AB “Avrupa normlarına uygun insanları” alıyor içine. Sen insan değilsin ki arkadaşım.
 
Sen kimsin yeaaa? diyor birde.
 
Daha kendinin ne olduğunu bilmiyor sağa sola tükürük saçarak saldırıyor.

Yakın Kültür Tarihi III

Bir önceki yazıya buradan

Üniversiteler ve Eğitim Hamleleri

1) 1900 yılına kadar 3 tane Darülfünun kurulmuş ama bunlar kısa ömürlü ve başarısız olmuşlar.

2) II.Abdülhamid söylediğimiz gibi aslında devrimsel hamleleri yapmaya çalışan bir padişah. İktidarının 25.yılında artık iyice sıkıştıran milliyetçilik ve özgürlük baskısından bunalmıştı. Özellikle idealist olan Osmanlı vatandaşları yurt dışlarında üniversite okumak için gidiyor döndüklerinde ise dönemin hürriyet akımlarından etkilenmiş olan bu gençler başına bela oluyordu. Bu gençlerin ajan falan olduğu söylenir tabi bir kesim tarafından. Okuyan adamın hürriyet istemesinin ajanlık ne ilgisi var tabi o da ayrı mesele. Çok söylediğimiz gibi bu akımın çok uluslu Osmanlıyı dağıtacağını bilen II.Abülhamid kendi üniversitesini açmak istiyor. Bu okul Avrupa’da ki modern üniversitelere benzeyen yapıda ve ismi de Darülfünun-ı Şahane.

3) Aslında bu okulun kurulmasının amacı tamamen yabancı memleketteki akımları engellemek, eğitimi böylece kontrol etmek. Talep olduğundan Mekteb-i Mülkiye açılıyor. Elbette dediğimiz gibi bu okullar şeklen Avrupa denkliğinde görünse de baskı altında. Hocaların dersleri ve müfredat kontrol ediliyor.

4) Nasıl kontrol ediliyor? Okullarda siyasal, sosyal, felsefi ve dünya tarihinin öğretilmesi yasaktı. Çünkü bu tarihsel gelişim özgür bireye giden modern vatandaşa ulaşıyordu. Günümüzde bu dersler yasak değil gibi görünüyor lakin öyle değildir. Lise yıllarını bitiren 18 yaşındaki bir genç neredeyse hala sıfır düzeyde siyasal, sosyal, felsefe ve dünya tarihi bilgisiyle mezun olmaktadır. Osmanlı devletinin nasıl yıkıldığını, birey hakkı ve özgürlüğünün temeli/oluşumu ve gelişimi bu derslerde saklıdır. Bunun yerine saçma sapan tarihsel savaşlar ve askeri operasyonlarla dolu kolpa bir Osmanlı safsatası anlatılmakta, felsefe dersinde bol bol geyik yapılmakta, siyasi/sosyal tarihe ise okullarda yeri yok denilerek girilmemektedir. Hükümetin borazancılarının II.Abdülhamid’i sevmelerinin ve yarattıkları eğitim sistemini savunmalarının sebebi budur arkadaşlar. Cahil kalsın benim olsun yani.

5) 1908 Meşrutiyetiyle kurulan meclis ile biraz daha serbest bir yapı kazandırılıyor okullara.

6) I.Dünya savaşı yıllarında Ziya Gökalp önderliğinde üniversitelere özerk bir yapı ve serbest programların konulması sağlandı. İktisadi Tarih kısmında I.Dünya Savaşı sonrası İttihat Terakkinin iktisadi serbestlik tanıyan kanunları ve yerli şirketleşme adımlarını hızla attığını söylemiştim. İşte eğitimde de içlerinden vizyon sahibi olan kişiler bu adımları yavaştan atmaya çalışıyor.

Ziya_Gykalp_Malta_1920-1921.jpg
Ziya Gökalp

7) 1912 yılında ilk tüzük kabul edildi. Tarihte ilk defa kız öğrenciler üniversitelere alındı (Bu çok büyük bir olaydır dönem için). Özel kız sınıflarında eğitim gören öğrencilere halk tepki gösterdi. Bunun üzerine kızlar için ayrı bina yapıldı (Fuhuş yapıyorlaaaağr)

8) Almanya’dan modern eğitim için bilim adamları üniversitelere getirildi. İşte Ziya Gökalp önderliğinde siyasete hiç bulaşmadan özerk üniversite yapısı böylece temelde başlamış oldu.

9) 1924 yılında ismi İstanbul Darülfünun olmuş ve resmi olarak özerk bir yapı kabul edilmiştir.

10) Lakin kurulan cumhuriyet tam olarak demokratik bir yapıda değil ve bu özerk yapıdan rahatsız. Üniversitelerin devrimleri desteklemesini ve toplum gereksinimlerine yönelik çalışmalar yapması için baskı uyguluyor.

11) Üniversite reformu için İsviçre’den danışman ve uzman olarak Prof.Albert Malche getirtiliyor. Çok uzun bir rapor yazan profesör kurulu sistemin yanlışlarını açıklayıp bir çok eleştiri yapıyor.

12) Fakat devrimlerin selameti daha ağır basıyor. Üniversiteler MEB’na bağlanıyor ve rektörler Ankara’dan atanıyor.

13) Yine de rapor doğrultusunda bir çok şeyi değiştiriyorlar. Profesörün de yardımıyla 151 öğretim üyesi sınava tabi tutuluyor. Bunların bir çoğu kovuluyor ve sadece 59’u üniversiteye alınıyor (acımak yok yani). Yerlerine dünyanın büyük üniversitelerine gönderilen yüksek lisans veya doktora mezunu gençler alınmaya başlanıyor.

14) Yine Almanya’daki nazi baskısından bunalan veya kaçan bir çok Alman bilim adamı ülkeye çağırılıyor ve okullara yerleştiriliyor. Ki buda çok önemli bir adımdır. Çünkü Alman üniversiteleri dönemin çok ilerisinde eğitim sistemi ve kalitesinde işleyen kurumlardır. Bu kurumların hocaları da haliyle çok değerli bilim insanlarıdır. Bunların ülkeye gelmesi çok büyük bir şanstır.

15) Reform olarak üniversitelerden şu isteniyor “Hakikatleri araştırmak, derinleştirmek, bilgiyi derlemek, yükseltmek ve yazmak gayeleri güdülecektir

16) Okuma yazma oranı çok kötü durumda olduğundan 1924 yılında eğitim ilkokul için zorunlu ve parasız yapılıyor.

17) 1926 yılında ise her kademedeki eğitim parasız yapılıyor (yaşasın bedava eğitim 🙂

18) 1946’daki üniversite kanunu benzer şekilde devam etmiştir. Üniversitelerin bu yarı bağlayıcı durumu ise Yakın Siyasi Tarihi bölümünde anlattığımız 1961 darbesinden sonra oluşturulan özgür anayasa neticesinde kalkmış ve tam bir özerkliğe kavuşmuşlardır. Yine bir çok üniversite de açılıyor.

19) 1971 muhtırası üniversitelere yeniden saldırıyor. Çıkartılan yasalar ise anayasa mahkemesinin engellemeleri sayesinde uygulanamıyor (yani üniversiteleri ele geçirme çalışması olmuyor).

20) 1982 darbesi sonrası ise üniversite yapısı komple değişiyor. Oluşturulmak istenen “eleştiriden yoksun, boş diploma sahibi ve biatçı” gençlik için YÖK kuruluyor. Atamalar yeniden merkeze alınıp eğitim paralı hale getiriliyor. (Yaşasın Kenan Evren ve ekibi).

fft16_mf3207370

Sonrasını biliyorsunuz işte; İçi bom boş koskoca bir üniversite pazarı, her şehirde salak saçma fakültelerin kurulması, değersiz diplomalara sahip işsiz ve vasıfsız bir genç nüfus. “Okuyan cahillik” olarak adlandırabiliriz bu gurubun adını.

Bunların dışında eğitim alanında bahsettiğim bu yapılanların aslında II.Abdülhamid zamanında yapıldığını anlatan zatı muhterem Mustafa Armağan veya Kadir Mısıroğlu gibi yazarları dikkate almayın arkadaşlar. Bunlar bir önceki yazıda belirttiğim gibi Osmanlı devletini yıkılışından kurtarmaya çalışan düşünce akımlarından olan “Panislamizm” yani ümmetçilik düşüncesinin günümüz siyasi uzantılarının propagandasıdır.

Anlatılmak ve kafalarda oluşturulmak istenen şey; II.Abdülhamid’e atıflar yaparak/överek (çünkü ümmetçiliğin merkezidir) günümüze benzeşimler sağlamaktır. Mesela okuma yazma oranı, okuyan sayısı, silah ve cephane sayısı, ticari durum vb. bir çok konu bu sebeple çarpıtılmakta akla hayale gelmeyecek yalanlar ile kendi yazdıkları sahte belgelerle gerçekmiş gibi önümüze sunulmaktadır. Bunun için sık sık kullanılan cümle “Cumhuriyetin Bize Dayattığı Tarih” algısıdır. Yani temelde Cumhuriyet garpçı yani batıcı olan temeller ile kurulduğu için yapamadıkları eğitim/sanayi devrimlerini kötülemek hatta bunların İngilizler tarafından falan desteklendiğini söyleyerek hayaller kurmaktadırlar.

Tarihte kültürel/iktisadi veya siyasi hamleleri yapmaya çalışmış bir çok padişah bulunmaktadır. II.Abdülhamid’te bunlardan bir tanesidir. Fakat ümmetçi anlayış başarısız olduğu gibi güney cephesindeki Arap isyanları olsun iç anadoludaki azınlık isyanları olsun kimsenin dikkate almayacağı bir argüman olmuştur. Günümüzde de altın klozetini Antalya’daki toplantıya getiren Suudi Krallarıyla görüşülerek bu “Ümmetçiliğin” tekrar canlanacağı hayali, tarihini bilmeyen insanlara anlatılmaktadır. “Bu adamlar Filistin’de, Orta Doğuda, Afrika’da bir çok insan ölürken nasıl oluyor da altın klozete sçıyor?” diye düşünmez gider bana II.Abdülhamid’in saat kulelerini över anlatır.

Ne diyelim Allah akıl fikir versin.

Sonraki yazıya buradan

Öğretmenlere

Bugün öğretmenler günü. Bütün öğretmenlerimizin öğretmenler günü kutlu olsun. Öğrenmek ve eğitim belkide toplumların gelişimi açısından en önemli mesele. Bunun bilincinde olması gerekenler ise yine öğretmenlerimiz olmalıdır. Öğretmenleri iyi olan toplumlar, öğretmenlere yatırım yapan toplumlar çok daha başarılı bir kalkınma ve medeniyet seviyesine ulaşmışlardır.

Burada öğretmenlerimize çok daha fazla iş düşüyor. Bildiğimiz gibi üniversite sınavlarında öğretmen ve branşları fazla yüksek puanlar alamıyor. Birinci sebebi para. Ülkenin en çalışkan öğrencileri gün boyu oturmaktan başka bir iş yapamayan eczacılık gibi boş mesleklere yöneliyorlar. Halbuki ülkenin en değerli mesleği öğretmenlik olmalıdır. En zeki, çalışkan ve azimli kişiler öğretmen olmalı ki yeni nesillere bunları aşılasın.

151120151556132460122_2

Ne yazık ki bu kesimin bir kısmını daha ilk etaptaki saçma üniversite sınavında kaybediyoruz. Peki sonraki dönemde öğretmen arkadaşlarımız düzgün bir eğitim sisteminde yetiştiriliyorlar mı? Öğretmenlik fakültelerindeki öğrencilerin bir çoğu “nasıl daha iyi bir öğretmen olurum” diye değil “nasıl atanırım da işe girerim” diye düşünüyor. Ezberci ve boş üniversitelerde yine kalitesiz öğretmen-öğrenci ilişkilerinden dolayı yetersiz kapasitede öğretmenlerimiz ortaya çıkıyor.

Öğretmenler bana kızmasınlar. Kusura bakmasınlar ama kitap okumayan, dergi kurcalamayan veya sanatsal/sporsal bir etkinliğe sahip olmayan bir öğretmen gerçekten bir öğretmen olabilir mi? Elbette hayat mücadelesi ve imkanlar dolayısıyla bazı eksiklikler olacaktır. Fakat samimi olarak öğretmenlerin kendisini geliştirmesi ve özellikle kitap okuması gerekmektedir.

Ataturk_Istanbul_universitesinde
“Unutmayınız ki cumhurbaşkanı bile sınıfta öğretmenden sonra gelir” M.Kemal Atatürk

Dostoyevski’den okuduğunuz Raskolnikov’un içsel azabını, Victor Hugo’dan okuduğunuz Jean Valjean’ın hayatı suçlamasını, Jose Mauro De Vasconcelos’dan okuduğumuz küçük Zeze’nin portakal ağacıyla arkadaşlığını ve daha nicelerini bilmeden öğretmen olabilir misiniz?

Aylık bilimsel gelişmeleri, edebiyat tartışmalarını, coğrafi keşifleri, uzay araştırmalarını, yazarları, şairleri takip etmeyen, en azından bir ressamı veya besteciyi sevmeyen kişi öğretmen olabilir mi?

Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini okumadan Anadolu öğrenilebilir mi? Bir Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Turgut Uyar gibi efendim şairlerin ne dediğini hissetmeden. İlk önce ülkeni tanıyacaksın yurdunu, vatanını, kültürünü, dinini… En önemlisi tarihini bilmeden öğretmen olabilir misiniz?

Osmanlı devletinin nasıl yok olmanın eşiğine geldiğini, hangi şartlarda savaşıldığını, ne tür kültür hareketleri yapıldığını bilmiyor iseniz.. Mustafa Kemal’e “İngiliz ajanı” diyene mal mal bakıp iki üç hakaret cümlesinden öte bir cevap veremiyorsanız nasıl öğretmen olacaksınız?

24-Kasim-Ogretmenler-Gunu-Ataturk

Öğretmenler gününüz elbette kutlu olsun. Fakat bu genel olarak kutlanan bir gün olup bunun ötesine geçecek olan öğretmenlerdir. Öğretmen günlerinde çiçekleri koklamak ile sorumluluk bitmez. Siz ilk önce bilinçleneceksiniz, öğreneceksiniz, okuyacaksınız, bileceksiniz ki sorulan sorulara tereddütsüz tokat gibi cevabı yapıştırabilesiniz.

Öğretmenlik diploma ile değil, bilgi ile kazanılır..

Yazıyı daha fazla uzatmadan Mustafa Kemal Atatürk’ün Kütahya’da 1923 yılında yaptığı konuşmayı buraya koymak istiyorum müsaade ederseniz. Sadece bu konuşma bile zamanının ne kadar ilerisinde bir kişi olduğunun ispatıdır zaten. Lütfen etrafınızdaki öğretmenlere bu yazıyı okutun arkadaşlar ve sizde bir zahmet okuyun. Öyle “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” demeyle olmuyor işte. Söylediklerini okumak lazım.

Saygılarımla. Bütün öğretmenlerimin ellerinden öpüyorum;

“….Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe, gerçek mutluluğa ulaştırmak için iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri memleketin geleceğini yoğuran irfan ordusudur. Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir.

Fakat bu iki ordudan hangisi daha değerlidir, hangisi bir diğerinden üstündür? Şüphesiz böyle bir tercih yapılamaz. Bu iki ordunun ikisi de hayatidir.

Yalnız siz irfan ordusu mensupları, sizlere mensup olduğunuz ordunun değer ve yüceliğini anlatmak için şunu söyleyeyim ki sizler ölen ve öldüren birinci orduya, niçin öldüğünü öğreten bir orduya mensupsunuz.

Biz iki ordudan birincisine, vatan çiğnemeye gelen düşman karşısında kan akıtan birinci orduya -bütün dünya bilir, bütün dünya şahit oldu ki- pek mükemmelen sahibiz. Vatanın dört sene önce düştüğü büyük felaketten sonra, yoktan var olan bu ordu, vatanı yok etmeye gelen bu düşmanı kutsal vatan toprağında boğup mahvetti. Yalnız bu orduya sahip olmakla, işimiz bitmiş, gayemiz bu ordunun zaferiyle son bulmuş değildir.

Bir millet, irfan ordusuna sahip olmadıkça savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin köklü sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla mümkündür. Bu ikinci ordu olmadan birinci ordunun elde ettiği kazanımlar sönük kalır. Milletimizi geçek mutluluğa, kurtuluşa ulaştırmak istiyorsak, bizi ölümden kurtaran ve hayata götüren bugünkü idare şeklimizin sonsuzluğunu istiyorsak, bir an önce büyük, kusursuz, nurlu bir irfan ordusuna sahip olmak zorunluluğunda bulunduğumuzu inkar edemeyiz.

Arkadaşlar, asker ordusu ile irfan ordusu arasındaki birliktelik ve alakayı belirtmek için şunu da ifade edeyim, kıymetli bir eserden ordunun ruhu kumanda heyetidir deniliyor. Hakikaten böyledir. Bir ordunun kıymeti kumanda heyetinin kıymeti ile ölçülür. Siz öğretmenler, sizler de irfan ordusunun kumanda heyetisiniz. Sizin ordunuzun kıymeti de sizlerin kıymetinizle ölçülecektir. İstiklal mücadelesinde üç dört senedir düşmanı topraklarımızda mahvetmek için yaptığımız savaşla ordunun ruhu olan kumanda heyeti değerlerinin yüksekliğini nasıl ispat etmişse, bundan sonra yapacağımız yenilikler milletimize bir karanlık gibi çöken genel cehaleti mağlup etmek savaşında da irfan ordusunun ruhu olan siz öğretmenlerin aynı yeteneği ortaya koyacağınıza eminim.

Bu konuda size güveniyor ve saygı ile selamlıyorum.”

Haydi

Haydi savaşa, haydi savaşa. Bakanın, vekilin, paşanın çocuğu parayı yatırmış veya yurt dışında çalışmış askerlikten yırtmış ondan sonra haydi savaşa. “Niye savaş oluyor kimin çıkarı var bu işten?” diye sorana “vatan haini” damgasını da yapıştırmasını çok “iyi biliyorlar”. Vatan haini bunu soranlar değil, vatandaşın malını cebine atan, devlet kadrolarını adamlarıyla dolduran, Milliyetçiliği/Dini/Atatürkçülüğü sömürerek halkı kandıran, savaş zamanı garibanı gözünü kırpmadan gönderen barış zamanı eşşek gibi çalıştırıp kazandığının 4/5’ini alan yapıyı oluşturanlardır. Bunu sözleri ile yaşantısı farklı olan kişilerde yakalarsınız. Ayda asgari ücretin 10 katını kazanan kocaman evde oturup asgari ücrete çalışılmasını savunan, işini halledip imarlar çıkaran ama lafta “kul hakkı geçer” edebiyatını günde beş kere yapan, olaylardan sonra kafaları keseceğini söyleyip peşinden demokratiklik ve atatürkçülük fışkırtan kişiler.. Sıcak diye adam evinden dışarı çıkmıyor ama “Haydi Savaşa” falan. Devlet dedi diye şehit olacağını zannedenler! Boşa uzaklara gitmeyin inşaattan falan düşün onlarda şehit oluyor bakarsanız. Orta Çağ kafasıyla yaşamanın sonuçları bunlar.

Neden bu algı ortamını kıramıyoruz? Niye insanımız birilerinin paralarıyla yırttığı ülkede hala ölüme hıyar deyince elinde tuzla koşuyor? Çünkü bilimden uzak, ezberci ve sahte bir eğitim hayatımız var. “Dinsel değil bilimsel eğitim” diye haykırmamızın sebebi budur. Yaparsın seçmeli gider dinsel eğitimini alır. Ama bakıyorum din hocalarından 10.000 kişi atanmış matematik hocasından fen öğretmeninden toplam 1500 atanmış. Demek ki bir şey amaçlanıyor devlet bir şeyin peşinde artık buna inanmak lazım. Çünkü eğitim sistemini oturtan eğitim bakanına “yaw arkadaş bizim matematik ve fen bilmemiz lazım kaliteli teknik eleman için, meslek liselerini geliştirmemiz lazım” desek saçma olmaz mı? Geri zekalı mı bu adamlar? Elbette ki değil. Demek ki bir amacı var. İşte bu amaç ezberci, sorgulamayan, kaderci ve dinsel eğitim temelli insan yetiştirmek. Kendisinin oğlu şirket kursun, askere gitmesin, karıya kıza parayı yedirsin. Yetiştirilen çocuklar az paraya yaşasın, ölürse ses çıkartmasın falan.

bell
Graham Bell

Gözünüzü açın biraz. Bunları söyleyenin neden böyle söylediğini okuyun! Geçen seçim dolayısıyla sandık sonuçlarını takip etmek için bir ilkokula gittim. Kocaman pano yapmışlar “Tarihteki Önemli Bilim Adamları” diye. Bir çok bilim adamı var ama başlıyor Aristo ile falan devamı İbni Sina Farabi vs. 1500’lü yıllara kadar müslümanlar sonra batılı bilim adamları pat pat pat bir tane arada müslüman bilgin yok. Yanımda adam hala diyor ki “müslümanlar da çok büyük bilim adamları yetiştirmiş canım”. Sığır bizde görüyoruz yetiştirdiğini sorun o değil. Neden son 500 yıldır yetiştirememiş? Sonda baktım “telefonun mucidi Graham Bell” yazıyor. İşte hani diyoruz ya sürekli “Boto bozo oyon oynodoğondon olmoyor” diye. Oda ayrı bir kendini rahatlatmadır ya…

 Adamlar telefonun Graham Bell tarafından icat olmadığını aslında Antonio Meucci’nin telefonu bulduğunu 2002 yılında kabul ettiler. 2002 yılı ile 2015 yılı arasında tam 13 yıl var. Kocaaaa 13 sene geçmiş okulda bir tane hoca çıkıp dememiş ki “yahu bu adam değişti bu değil!”. Bir tane öğrenci dememiş ki “yahu bu adamları buraya asmışlar ama kim bu adamlar gerçekten neyi nasıl bulmuş?”.

Antonio_Meucci
Antonio Meucci

Ne olmuş? Yapıştırmışlar resmi. Papağan gibi tekrar edilmiş. Ne öğretmen doğru mu diye bakmış nede öğrenci nasıl yani demiş. Ama suç ikisinde de değil. Böyle eğitim sistemi isteyen ve eğitimi geçmişteki gibi ideolojik sisteme oturtmaya çalışanlarda. Tabelayı gördüğümden beri gençlere telefonun mucidini soruyorum ki sonuçlar daha da vahim. O öğretilen ezberin ne olduğunu bile bilmiyorlar. Geçtim gerçeğini yani. İşte istenen gençlik bu. Yanlış olmasın lisedeki de imam hatipteki de bilmiyor. İstikrar var yani bir şeyde.

Cumhuriyet tarihinin eğitim ve kültür bölümünde de işleyeceğim bu konuyu dikkatle okumanızı tavsiye ederim. Nasıl eğitimde yozlaştığımızı ve birilerinin isteğiyle uygar ülkeler sisteminden geçmiş karanlığa sokulduğumuzu göreceksiniz. Çocuğunuz var ise araştırmasını teşvik edin. Unutmayın doğru bildiğiniz değişebiliyor ve doğru bilgi güncel ve araştırılmış bilgiyle sağlanabilir. Yoksa etrafındaki söylenenlere inanan vasat altı insanların ülkesinde yaşayarak şimdiki halinizden daha kötü durumda yaşamak zorunda kalacaklar.

Hadi eyvallah..

Türkiye’de Çocuk Olmak

Aslında kafamdaydı da ne zamandır yazamadım. Bir sayfanın Finlandiya ile ülkemizin eğitim sistemimizi karşılaştırması yazımı tetikledi. Türkiye’de çocuk olmak nasıldır düşünmemi sağladı aslında. Nasıldı çocukluğunuz kendinizi düşünün bakalım. Neleri gördünüz, neleri konuştunuz, nasıl bir yapıya sahip büyüme sürecindeki okullarımız. Tartışırız ya bazen kocaman harfler ile EĞİTİM falan diye. Eğitimin neresi doğru neresi yanlış? Gerçekten imam hatiplerin veya tam tersi normal liselerin çoğalması mı gerekli? Sıkıntı dinsel eğitim eksikliği veya eğitimde ki din mi? Yazacak çok şey var yavaştan hızlanalım;

Eğitim sorunundan evvel bir “çocuk olma” eylemini gerçekleştirelim. Çocuk olalım haydi. Küçükken “yağ satarım bal satarım ustam öldü ben satarım” diye oyunlar oynardık ya ne güzel. Ödevler dersler falan. Eğitim için söyleyeceğimiz ilk şey “koca bir yalan” olduğu belkide. Okulda ve aile içerisinde artık nasıl bir ailedeyseniz değişir tabi sizi düzgün bir sistem içerisinde, adalet mekanizmasına uymaya ve örnek gösterilecek vatandaş yapamaya çalışan sistemimize aslında sözlerim. Büyüdükten sonra çevrenizin ve siyasi akranın hiçte bu tipte olmadığını görüyorsunuz. Milletmiş vatanmış falan boş verip kendi işinizi kurmaya ve kendinizi kurtarmaya çalışıyorsunuz. Yani bunu yapmalısınız bu bekleniyor sizden. Gerekirse yanınızdakinin üstüne basmalısın ki kariyer basamaklarını hızlı adımlarla tırmanasınız. Beklemek ve tereddüt etmek demek rakibinizin sizin üstünüze basıp geçmesi demek. Acımak yok bu sistemde çalışansanız daha iyi bir maaşı bulunda patronu bırakıp gitmeli, patronsanız da en ucuza çalışacak adamları bulup eşşek gibi onları sömürmelisiniz. İkinci seçeneğiniz yok bu döngüde…

Yani öyle küçükken ekmeğinizi bölüp yediğiniz günlerden geriye yapmacık iş ilişkileri ve iki yüzlülük kalıyor. Toplumsal statünüz genelde işiniz ve ne kadar para kazandığınız. Hayatında bir kitap okumamış birisi içişleri bakanı oluveriyor ve size anlatıyorda anlatıyor. Ekranlara bakıp “kadın evin süsüdür” veya diğeri “kadın kot pantolon giyerse elbette tecavüze uğrar” deyiverdiğini duymak bizleri şaşırtıyor. Aslında şaşırmamamız lazım. Çünkü o eski değerli, namuslu ve düzgün insan profili yerin dibine gömüldü sürekli. Hatırlayın ders çalışanlara inek dendi, namuslulara salak, sessiz kalan allahından bulsun denilen gerizekalı pısırık oldu. Ve savaşamıyorsunuz bu pis ikiyüzlü insanlarla çünkü saldırgan olan onlar. Saldıramıyorsunuz çünkü değerleriniz saldırı üzerine değil fikir özgürlüğü ve eşitlik üzerine.

Son Ayağa Kalmış Ganyancı Gibi Oldu Garipler

Çocuk olup büyüdükten sonra terörü, şiddetin bin bir türlüsünü, ırk mezhep ayrımcılığını, küfür kıyamet konuşan politikacıları, rüşveti, pisliği gördükçe neyin ilerlemesini konuşacağız? Ne tartışacağız? Gömüldükleri ideolojik düşünce yapısından sıyrılamadan insanları yaftalamak sınıflara ayırmak ve aşağılamak üzerine konuları tartışan gençlik neyin gelişmişliğini yaratacak?

İmam hatipler açılınca çocukların eğitim seviyesi mi yükselecek? Yada kapanınca liselerin bilgi düzeyi mi artacak? Ya ha dindar yetiştir ha popüler bilim ile yetiştir eğitimin komple çöp işte. Pisa testinde fen ve matematikte 44 ve 45. olduk ki zaten 45 ülke falan var. Yani çocuklar mal arkadaşlar. Kafası açıkta mal, namaza duranda mal fark yok. Çözüm önerisi olarak Eğitim bakanı ne dedi biliyor musunuz? “Pisa testinden çıkalım!”

Neyse çok yazarız ya konuş konuş çözüm önerilerinde bulunmak lazım. Bir arkadaşım “hep eleştiriyorsun, bir günde çözüm önerisi sun” dedi. Sunuyorum komple öğretmenleri kovmak lazım ilk önce. Yani yapacak bir şey yok çünkü heh heh. Şaka şaka kovamayız elbette lakin öğretmen seçiminde hızla daha seçici işlemlere yönelmeliyiz. Bir kere kitap okuyacaklar, popüler makaleleri takip edecekler falan. Bunlar ile ilgili yıllık eğitimlere katılması ve testlerden geçmesi beklenecek.

İkincisi bu seçim ve öğretmenlik süreçlerinde maaşlar yükseltilecek. Öyle kendine zam yapmalı değil milletvekilim yapacaksın zammı adam gibi vereceksin yüksek ücret hakim kadar alacaklar. Çünkü eğitim sistemimiz sınava dayalı. En kısa çözüm yolu en zeki öğrencilerin okuldan sonra gazete okuyup çay içtiği eczacı olmasını engellemek ve yüksek ücretler ile öğretmenliğe yönelmelerini sağlamak. Adam maaşı iyiyse seçer yoksa okumaz unutmayın bunu.

Öyle her yere üniversite ve bölüm açılmaz. Plan yapacaksın açığın yoksa almayacaksın öğrenci. Okumasın çok önemli değil yeter ki diplomasını alıp beklemesin.

Bunların dışında elbette ücretli öğretmenlik diye bir şey mümkün değil bu kaldırılacak. Taşeron öğretmen olmaz. Hademe 1500, öğretmen 800 liraya çalıştırılmaz Allah çarpar sayın eğitim bakanı şerefsizim bir gün çarpılırsınız veya çok pis döverler sizi tanırlar bak bakanlık bitince sokakta görürler. Demedi demeyin..

“Finlandiya’da çocuklara şöyle söyleniyormuş, böyle eline davul veriliyormuş bizde neden borazan var abi?” türü artık içi boş açıklamaları  da bırakalım. Burası İskandinavlar değil. Onların komşusu İran veya Yunanistan değil, iç savaşları yok, ırk ayrımcılığı yok, onlarda rüşvet yok, vergi kaçıramazsın teklif eden yok, kadına ayrımcılık veya çocuk gelin yok. Yok kardeşim işte. Gündem değişsin diye “eyyy İsrail defol git buradan biz sizi biliyoruz” tarzı din düşmanlığı yapan açıklama yapan hükümet yetkilisi yok. 16 yaşındaki genç akşama hangi sinemaya gideceğini, 26 yaşındaki mühendis hafta sonu hangi konsere gideceğini, 59 yaşındaki amcam yazın İspanya’ya mı yoksa faroe adalarına mı gideceğini konuşuyor yakınlarıyla. Allah esirgesin adamları buraya yaşa diye getirsek kalpten 3 ayda ölürler şerefsizim. Hal böyle olunca ön yargıları az oluyor. Kim hangi inançta, kim kiminle nerede yiyişiyor içiyor sçıyor bana zarar vermezsen takıl hacı diyerek dokunmuyorlar. Bizde kendi ahlak, din ve mezhep anlayışı “doğrudur” deyip kabul edilerek baskıyla yedirilmeye çalışılıyor.

En önemlisi okumak yok. Hiç kitap okumuyorsanız ve okuyana da “olm param yok diyosun kitap alıyosun, kitap alacağına bana lahmacun ısmarla” diyorsak e ne bekliyorsunuz bizden?

Ne diyim afiyet olsun…

İdam

İki gün evvel bildiğimiz gibi insan olan herkesin içini burkan ve tüylerini diken diken eden bir olay yaşandı. Hani bir sürü olay yaşanıyor da işte bu biraz daha öne çıkarıldı ve toplumumuzda haklı tepkilere vesile oldu.

Olayı yeni duyanlar için kısa okulundan evine gitmek için akşam 7 gibi bir dolmuşa binen Özgecan, otobüsün şoförü tarafından kaçırılıp tecavüze yeltenilmiş mücadele edince bıçaklanıp yumruklanarak öldürülmüş. Sonradan cesedi yok etmek için arkadaşını ve babasını çağıran şahıs öldürdüğü Özgecan’ı yakmış ve bir yere atmıştır. Sonradan cesedin bulunması, tutuklanmaları ve itirafları olduğu söyleniyor. Peki haberleri takip etmesem de muhtemelen suçlular bunlar gibi görünüyor.

Elbetteki bu ülkemizdeki diğer bir çok kadın cinayetinden sadece bir tanesi. Bunun gibi öldürülen bir çok kimsesiz insan ve elbette daha savunmasız olan kadın/çocuklar en büyük tehlikede olan grup. Ülkemizde toplumumuz dediğim gibi çok solcu, çok milliyetçi ve çok muhafazakar ama değerlerimiz kağıt üzerinde olduğu için çakma insancıklığımızla övünmekten öteye gidemiyoruz. Okuma araştırma çok olmadığı için de “nasıl oluyor neden yapıyorlar?” gibi sağa sola sorular sorduktan sonra unutuyoruz gidiyor.

Hani sanırsın aylardır bir kadın ölmüyordu, birisi tecavüze uğramıyordu veya aşiret tarafından sokak ortasında öldürülmüyordu da yeni bir olay oldu. Bunlar her gün zaten olmakta arkadaşlar yapmayın etmeyin. Medyada biraz üstüne gidince sesimizi çıkartıyoruz hafiften ki oda sahte bir ses oluyor. Çünkü ölene insan olarak değil, hangi dinden mezhepten kökenden veya cinsiyetten ise ona göre tepki gösteriyoruz. İdeolojiyi de elbette bunun içine rahatlıkla koyabiliriz.

Yani birisi yaralandı, öldürülüyor bakıyor bizim insanımız medyada yada çevresinde. “Adamın birisi ölmüş vah yazık kimmiş transeksüelmiş. Heaaa sktiret o zaman ya” diye tepki veriyoruz. Birisi sokakta silahını çıkartmış tak tuk ateş ediyor öldürüyor dükkanda birisini yoldan geçen olay ile hiç alakasız biriside yaralanıyor. Adamın kimden, ölenin kimden ve olayın ne olduğu üzerinden birde haklı çıkarılıyor. “Borcunu vermediyse demek ki” diye ateş etme yetkisi oluyor. Daha önceden tekrar tekrar yazdığımız; insanlar toplumsal adalete güvenmezler ise kendi adaletlerini uygulamaya başlarlar.

Bir insanın ölmesi, tecavüze uğraması, işkenceye maruz kalması, kaçırılması, yakılmasına üzülmek için illaki sizin renginizden mi olması lazım arkadaşlar? Başörtülü kadın “benim ktüme ellediler” deyince ortalığı ayağa kaldırıyoruz ama mini etekli kadın tecavüze uğrayınca ise “ee hacı azdırmayacaksın insanları” deyiveriyoruz. Kendi dininden adam başka dinden birisi tarafından öldürülünce “hesap verecekler” diyoruz ama kendi dininden adam alışveriş merkezinde bombayı patlatıp milleti öldürdüğü zaman “ya onlar zaten bizden değil” deyip sıyrılıyoruz aradan. Ne güzel değil mi kendi değer yargılarıyla dünyaya bakmak ve herkesi mal zannetmek? En güzeli de kendini haklı zannediyor olmak ama insanlığın ne olduğunu bilmemek. Tayyip Erdoğan’ın hep söylediği bir söz vardır; hiç kimse kusura bakmasın diye. İşte hiç kimse kusura bakmasın “insan” olmak ile “insan gibi görünmek” farklı şeylerdir. Bizimki “insan gibi görünmek” bölümünde. Birisi ölünce çakma bir “protesto” yapılır o da kendi ideolojisinde falansa yoksa umursanmaz. Ya bir bırakın arkadaş soğutmayın kendinizi bu kadar…

Diğer bir konu son yaşanan olaylar ile ilgili internet ortamında ve çevremde beliren tepkiler. Dikkat edin lütfen; Herkes üzgün neredeyse, birbirlerine “bunu bir insan nasıl yapar?” veya “ben kan göremem bunlar yakmışlar inanamıyorum” vs. dedikten ve toplu olarak şoke olup anlayamadıktan sonra verilebilecek cezalardan bir bahsediyorlar ki akıllara zarar. Artık adamı vites koluna yağsız oturtup türkiyenin bir ucundan bir ucuna seyahat edenden, direğe bağlanıp toplu tecavüzden sonra canlı canlı yakılmalarına kadar… Vallahi pes dedim.

Aramayın ve nasıl olduğunu sormayın sakın. Canilik ve vahşet insanın genetiğinde var zaten. Kendi isteklerinizle belkide imkan olur ise yapılabileceklerden bahsetmek ürkütücü. Tabii bu bir tepki ile söylenmiş ve “hadi yapalım” dense yapamayacak olanları çoğunlukta ama yinede ürkütücü. Ve istenen idam talebi. Yakın bir zaman da bu konu ile ilgili bir yazı yazmıştım daha doğrusu bir kitap Victor HUGO’nun; Bir İdam Mahkumunun Son Günü diye Sefiller yazımın içinde

İdam ve uygulamaları ile ilgili tarih boyunca bir çok uygulama vardır. Araştırılmanın olmadığını bildiğim için ben araştırdım. Eskiden “olm asıcaksın ikisini bak yapıyorlar mı!” ekibindendim. Lakin araştırmamdan sonra ve tarih bilgim geliştikçe öyle asmanın, kesmenin veya işkence etmenin bir anlam ifade etmediğini görmüş oldum. Tarih boyunca son derece sert yönetimler gösteren ve ağır işkence/idamlar gerçekleştiren liderlerin gerçekten de belli bir süre bu tip hırsızlık/tecavüz ve adam öldürme olaylarını azalttıklarını görüyoruz. Ama sadece belli bir süre kontrol edebiliyorlar fazla değil. Ve bu liderin peşi sıra bu sefer tepki gibi daha fazla tecavüz/hırsızlık veya cinayet gerçekleşiyor.

Yani öyle boş kafayla “eskiden asarlarmış kimse yapmazmış hacı” diye bir şey yok. Osmanlı devletinde misal “ibreti alem” cezası verilirdi. “Hırsızın eli kesilirdi!” kısmı zurnanın son deliğidir. Korsanlık ve haramilik yapanlar meydanda ucu sivriltilmiş kazığa yağlanarak bildiğiniz canlı canlı oturtulurdu ve öyle bırakılırdı. Bir çok var; kafası kesilip koltuk altına verilerek kahvehanede bırakılan, meydanda asılıp bırakılan vs. idamların yanında isyan çıkaranların diri diri toprağa gömülmesi (kendi mezarı kazdırılarak), yine sapık görülen mezhep mensuplarının canlı canlı yakılması, isyanlara katkısı olduğu düşünülen köylerin yakılması, ihanet eden Karamanlıların bir şehrine toplu tecavüz edilmesi falan ohhoo. Sonra işkenceler var konumuz değil yazmıyorum. Ha mesela bir idam çeşidi var işkence tarzında büyük kesik bir ağaç kökü içi oyulur ve mahkum ne ayakta dikilebileceği nede tam oturabileceği derinlikte bırakılığı içine konulduktan sonra üstten zincirlenir. Mahkum bol su ve yemek ile beslenir. Zaman ile mahkum kendi pisliği içerisinde yavaş yavaş çürüyerek ölür…

Nasıl adam öldürme deyince ceddimizi hafife almamak lazım. Elbette asyayı ve bir ödül verilmesi gerekiyor ise Vatikan klisesini unutmamak lazım bu ceza ve işkenceler adına. Peki ne olmuş en azından bizim için Osmanlı devletinde korsanı veya haramiyi bağırta bağırta yağlı kazığa oturtmuşlar, isyan edeni canlı canlı gömmüşler de Devleti Cihanda artık korsanlık bitmiş, kimse cinayet işlememiş, hırsızlık yapmamış veya tecavüze yeltenmemiş midir? Yani daha ne yapılabilir bir insanı caydırmak için? Cevabı ben vereyim; Caydırmamıştır!

Bunun sebebi ise yine insanın doğasındaki açgözlülük, para ve mevki hırsıdır. Bunu elde etmek için yani gücü elde edebilmek için en yakınlarına ihanet etmekten, kendi kardeşlerini öldürmekten veya bebekleri boğazlamaktan vazgeçmemişlerdir ve hiç bir zaman bazı insanlar vazgeçmeyecektir…

Toplumsal statü şu şekilde işlenmektedir; Bir hırsız, tecavüzcü, katil, rüşvetçi vs. yakalanır ve öldürülür. İbret için bunları yapmamaları için halka idamlar seyrettirilir. Lakin bu başka katil veya rüşvetçi davranışları engellemez. Çünkü önlerindeki muhtemel rakiplerinden bir tanesi gitmiş yeni bir mevki boşalmıştır. Yani mahallenin hırsızı ölür ise muhtemelen kolay yoldan zengin olacak başka bir hırsız yerini alacaktır. Özellikle devlet görevlerinde gücün ve paranın çekiciliğini hiçbir güç engelleyememiştir. Bu sebeple soygun girişimleri ve koltuk sevdası siyasetçilerimizde hala görülmektedir. Hayatları boyunca kazanamadıkları paraları kazandıkları halde o güç ve ihtirası terk edemezler. Bu insanın doğasıdır ve açgözlülüğüdür.

Bu sebeple demokratik toplumlar ve bilim adamları tarihsel veri ve bulgulara dayanarak suç işleyen ve suça meyilli insanları öldürmeyip rehabilite etmeye çalışmaktadır. Ne yapalım adamları serbest mi bırakalım? Hayır öyle bir şey demedim. Son derece caydırıcı cezalar ile bu durumu düzeltmeye çalışmalıyız. Bilimsel araştırmalar bize göstermiştir ki; Büyük caydırıcı cezalar ve yakalanma korkusu bu tip olaylarla mücadelede çok daha etkili olmaktadır. Daha doğrusu olayın sonucuna değil, gelişimine ve sebeplerine odaklanmalıyız. Gerçi toplumumuzda bu sebep algısı genelde kadınlıktan tabir ettiğim sebeplere gidiyor ne yazık ki. İşte mini etek, kot pantolon, tayt artık aklınıza ne gelirse sebep olarak gösterilebiliyor..

Kadına yönelik şiddet ve daha doğrusu şiddetin toplumda yerleşkesi çok eskiye dayanıyor bizim kültürümüzde. Kadın türk kültüründe ve müslümanlık algısında “bacı” kavramında görülse de ikinci sınıf vatandaş muamelesine maruz kalmakta. Arkadaşımla konuşurken içinde bulunduğumuz toplumsal algıların değişkenliğini konuşmuştuk. Mesela kadına şiddet vardır ülkemizde lakin sokakta tartıştığınız ve tanımadığınız bir kadına vurmak kolay değildir. Çünkü kadına yönelik bu saldırı tepki çeker bu bilinir. Fakat tartışan kişi kendi kızı, karısı veya aileden birisi ise bu fiziksel şiddete büyük ihtimal karışılmaz. Bunun aile içerisinde olduğu kabul edilir. Diyeceğim toplumumuzun doğası gereği kadın ikinci sınıftadır ve belli tabu/kültürler üzerinden bu tip olaylar değerlendirilir.

Gelişme döneminde kendi ailenizden de gördüğünüz kadının ev içerisinde hizmete odaklı yaşaması (temizlik, yemek, çamaşır, çocuk bakımı, çalışmamak vs.) ve kapalı toplum yapısına uygun bir şekilde erkekten daha aşağıda görülmesi tarihimizden ve kültürümüzden gelen bir anlayışın ürünüdür. Bunun kırılması ve erkek egemen toplumun değişmesi son derece zordur. Son olaydaki gibi toplumsal tepkilerin, eğitim hayatında, dini ve siyasi hayatta söz sahibi kişiler tarafından tekrar tekrar dile getirilmesi ile bu yapı değiştirilmeye çalışılmalıdır.

Siz ne aile yapısını, ne kültürel kalıtımı, ne dini gelenekleri, nede eğitim yapısını değiştirmeye çalışmadan bu şiddet olaylarını engelleyemezsiniz. İster idamı getirin, ister kazığa oturtup çıkartın değişmeyecektir. Şiddet yüklü toplumlarda zayıf olan kanattaki kadınların daha çok ezilmesi de son derece normal oluyor haliyle.

Balık baştan kokar derler. Siyasi arenadakiler her gün hakaret ve küfürler ile kavga eder, içindeki stresi atmak için seyredilen futbol maçında kavga ve küfür edilir, ailesinde anne baba sokakta çocuklar kavga eder, okula gider hocası döver falan yani ne bekliyorsunuz?

Bir insana tecavüz edilmesi sebep değil sonuçtur. Bu sebeplerin ortaya konulması ve bilimsel çözüm yollarıyla sonuçların değiştirilmesine çalışılmalıdır. Kolay değildir fakat takip edilmesi gereken yol kesinlikle budur.