Bizim Evlatlarımız

Bildiğiniz gibi I.Dünya savaşı içinde 1915-16 yılları arasında gerçekleşen Çanakkale Savaşı tarihte eşine az rastlanır bir mücadeleye sahne olmuştur. Savaş sonunda toplam yarım milyona yakın insanın öldüğü ve bir çok insanın da sakat kaldığı unutulmaz mücadele sonucunda Osmanlı birlikleri tarihin en büyük donanmalarından bir tanesini deniz ve karadan geçirmeyerek tarihte dönüm noktalarından bir tanesini gerçekleştirmiştir.

Ayrıntılı olarak savaşı anlatmamıza artık bu bilgi çağında gerek yoktur diye düşünüyorum. Çanakkale savaşında daha da sivrilen ve yurt içi-dışı bütün gazeteler tarafından “Çanakkale Kahramanı” olarak ün salan unutulmaz önderimiz Mustafa Kemal Atatürk daha sonra yine bildiğiniz gibi savaş sonrası Anadolu topraklarında kurtuluş savaşını başlatarak özgür ve tam bağımsız bir Türk Cumhuriyeti kurma şerefine nail olacaktır.

Cumhuriyet kurulduktan sonra çeşitli günler bayram olarak kutlanmakla beraber tarihe damga vuran bu savaşta unutulmamış ve anma etkinlikleriyle günümüze kadar gelecek şekilde yadedilmiştir.

18 Mart 1934 tarihinde gerçekleşen Çanakkale Anma etkinliklerinde ise Mustafa Kemal Atatürk’ün neredeyse yeniden tarihe damga vuran şu sözleri, savaşı anmanın ötesinde büyük bir devlet adamının, liderin ve belki de “Örnek Deha” olarak nitelendirebileceğimiz önderimizin insanlığa bıraktığı hediye olmuştur.

Sadece ülkemizin değil bütün Dünya devlet adamlarının kulağına küpe olması gereken sözleri tekrar hatırlamak ve gerekli dersler çıkarmak hepizin borcu gibi duruyor. Her sözü ve düşüncesi ile çağın ilerisindeki dehasını gözler önüne seren Gazi Mustafa Kemal Atatürkü bir kez daha minnetle anıyorum.

Saygılarımla;

“Bu memleket topraklarında kanlarını döken kahramanlar! Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, mehmetçiklerle yanyana koyun koyunasınız.

Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahta rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

Mustafa Kemal Atatürk – 18 Mart 1934

Elbette Yapma Diyoruz

Osmanlı son dönemlerinde olsun, cumhuriyetin ilk yıllarında olsun özgür bir anayasa isteyen Mehmet Emin Yurdakul ilk anayasa sonrası şöyle diyor;

“Artık padişah yok millet var, saray yok vatan var, keyif yok kanun var, zulüm/esaret yok hak/hürriyet var..”

Nereden nereye gelmişiz..

Elbette Mehmet Emin Yurdakul’un bahsettiği gibi bu değerler öyle hızla hayata geçirelemedi. Eksik kaldı, uygulanamadı, tatbik edilmesinde sıkıntılarla karşılaşıldı.

Lakin devlet yönünü otokratik tek adam rejiminden özgür demokratik cumhuriyete çevirdi..

“Ahhh neler neler yaşandı” diyen kardeşim yaşanmıştır belki evet belki haklısın yanlıştır kabul etmek gerekir. Ama bu “özgür demokratik cumhuriyet” in suçu değil tatbik etmeye çalışanların kişisel beceriksizliğinden veya hırsındandır.

Yumurta yuvarlanıp tekrar kurmak istediğin otokratik tek adam rejimi bu ülkede yürümez. Zaten dünyada yürüyen 3.sınıf diktatörya ülkelerinin durumu ortadadır.

“Sen diktatorya diyorsun ama nereden biliyorsun hebele..” diyorsan dünyada yayınlanan bağımsız yargı, insan hakları, hukuk kriterleri veya basın özgürlüğü raporlarını inceleyeceksin.

Elbette bu da diğer bir seçeneği doğuruyor. “Bütün dünya bize düşman iken bu raporlara mı güveneceğiz?” diyebilirsiniz.

Güvenmeye bilirsiniz. O zaman bilim adamlarını dinleyeceğiz. Uluslararası alanda değer gören profesörlerimize soracağız durumu.

Elbette buna da “O adamlar okuyor ama görmüyor hem uluslararası camiada boşuna mı değer görüyor demek ki oda yalancı” diyebilirsiniz.

O zaman kendiniz etrafınıza bakacaksınız. Özgür bir düşünce ortamı, haksızlıklar, gereksiz tutuklamalar, birbirini ispiyon etmeler, diktatöre yaranmak için suç duyurusunda bulunmalar vs. yaşanıyor mu diye.

Elbette buna da “Birlik ve beraberliğimizi bozmaya çalışan hainler..” de diyebilirsiniz.

Demek ki yapacak bir şey yok arkadaşlar. İnanın hiçbirinizin geleceği benim pek umurumda değil. Sıkıntı bu geleceğin bizim ile beraber kurulacak olması. Tıpkı bir çocuğa sürekli “yapma yaparsan böyle olacak yapma etme..” deyip çocuğun çakmakla halıyı tutuşturması sonra evin yanması gibi dışarıdan evimize bakacağız ki büyük bir yangın sonucu kül oluyor.

Sonra sen çakmağa bakıp “demek ki halıyı yakmaya çalışırsan yanıyormuş..” diyeceksin.

Eminim ki yeniden kuracağımız derme çatma evimizde (ki kurabilirsek) yakacağımız sobanın küllerini yine sen çocuk gibi karıştıracaksın. Közleri sağa sola sıçratacaksın. “la yapma bak köz sıçrıyor yine yanacak kulübe” dedikçe “benim oyun oynamama izin verilmiyor” diyeceksin.

Vallahi ne diyeyim insan dövmemek lazım ama ağaç yaşken eğilir diyerek hakettiğin sopayı o zaman yiyeceksin belkide.

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – IX

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi yazı dizisi 9 (dokuz) yazıdan oluşmaktadır.

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi-I

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-II

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-III

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-IV

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-V

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-VI

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-VII

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-VIII

Uzun yazı dizimizin sonunu bağlayalım arkadaşlar artık. Ne diyorduk? Osmanlı devlet mekanizmasını ele geçiren toprakları, madenleri, kervansarayları, gemileri olan Tarikat Vakıfları diyorduk. Bunlar cami, medrese veya okullar yaparak sözde dindar görünürler. Amaçları paradır dedik. Sonunda geldik Laiklik mevzusuna. Kardeşim niçin Mustafa Kemal Laik sistemi tercih etti?

Ula anlattık işte. Osmanlı Devleti’nin nasıl çöktüğü ve oluşturulan Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgenin 1900’lü yıllardan çok önce başlamış olduğu gün yüzündeydi zaten. Toplum Sünni Arap ekollü tarikatlar (aslında Sünni ekol bu değildir Sünni’lik bu hale getirilmiştir ki başka konudur) ile beraber ahlaki olarak çökertilmiş, bilimden uzaklaşarak ilimide unutmuştu. Mustafa Kemal hep söylüyorum hayatı boyunca okuduğu kitap sayısı resmi olarak 3997 adettir! Hayatını kuran öğrendiği mahalle mekteplerinden sonra kitap okuyarak geçirmiştir. Teğmenken parasının yarısı ile kitap alıp okumasıyla arkadaşları dalga geçmiştir. Böyle bir insandır. Sonunda araştırmaları neticesinde anlamıştır ki;

“Eğitimini tamamlamamış, kitap okumayan orta çağ toplumlarının tek kurtuluş yolu akıl ve bilimi takip etmektir. Bu sebeple rüşvet mekanizmaları ile şekillenerek devlet kurumlarını ele geçiren sözde din tarikatlarının ve vakıfların varlıkları son derece tehlikelidir. Önlem alınmaz ve hoş görü gösterilir ise bu zengin tarikat ve vakıflar tekrar kurumlarımızı ele geçirecektir.

Halifelik müslüman aleminde için içi boş süslü bir vazodur. Dünya medeniyeti ve gücünden uzaklaşmış olan devletin, bilimi neredeyse 500 yıl evvel terkeden topluma karşı halifelikten beklentisi zaten olmamalıdır. Bu sebeple yönetim için en uygun sistem seküler bir devlet yapısı tercih edilmelidir…

Sonuçta yeni kurulan ve beş kuruş parası olmayan Cumhuriyet, Laik ve Seküler bir devlet anlayışını benimsemiş peşi sıra zaten rüşvet mekanizması ile tarihte zenginleşen ve devlet kurumlarına yerleşen bu yapıları da yasaklayıp el koyarak hazineye bir çırpıda aktarmıştır.

İşte aslında “dinsizlik geldi ahhh kuran okuyamadık din adamlarını astılaaaaar” cümlelerinin temel taşları yıllarca Tarikat ve İslam ayağına ticaret yaparak devlet kadrolarını kendi adamlarıyla doldurarak halkı sömürenlerdir! Bu adamlar hiç bir yere gitmemiş hala günümüzde dini vakıfları tekrar yüceltip tarikat geleneğinin içlerini boşaltarak halkı sömürmek istemektedirler.

2016100418283319_36c0a64c7ef1e149f2111c338978151b.jpg

Cumhuriyetin ilk yıllarından sonra, 400 yıl süren Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgeni içerisine yerleşmiş olan ve Vakıf isimli bu yapılar yasaklanıp bütün mal varlıkları bir anda devlet tarafından ele geçirilince bunlardan nemalanan çoğu ağa – din adamı – devlet görevlisi ve eşkiya “dini yasakladılar” diyerek sömürdükleri halkı galeyana getirmiş bir çok isyan başlatmışlardır.

Toparlar isek Osmanlı Devleti daha doğrusu İslam’i kabulleniş tarihinde bir Vatikan ve onun kurumları bulunmamaktadır. Lakin bulunmaması rüşvet ve siyaset/tarikat ilişkisi olmadığı anlamına gelmemektedir. Burada sorulması gereken soru ilk yazımızda belirttiğimiz “Gelenekten Geleceğe” programı yorumcusu ve Cumhurun baş danışmanı olan Dr.Savaş Barkçin’in niçin “Fatih vakfı devletten para almazdı din adamlarına ve imamlarına kendi içinden para verirdi, öğrenciler yetiştirirdi mesela Mehmet Akif efendim” demesidir?

Yani Savaş hoca Avrupa’daki Vatikan sömürgesini çok güzel anlatırken Osmanlı Devletindeki Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgeninden neden bahsetmemekte ve ısrarla “Vakıfların değeri” adı altında “Cumhuriyet bunları kapattı işte” demektedir? Niçin Osmanlı Devlet mekanizmasını ele geçiren, bir süre sonra ise emperyalist sömürgeci devletlerle beraber çalışan ve rüşvet ağları kuran Tarikat-Vakıf ilişkisini tekrar öne çıkartmakta, bundan kurtulalım diye Mustafa Kemal’in kurduğu “Laik ve Seküler” devlet sistemini tartışmaya açmaktadır?

Sanırım bu soruların cevaplarını yazılarımdan sonra çok daha iyi cevaplayabilirsiniz arkadaşlar. Tarikatların isimleri önemli değildir, önemli olan tarihi süreçte açtığı yaraların iyi takip edilmesi ve gelecekte benzer hataların yapılmamasıdır.

Tarihin öğrettiği en önemli şeylerden bir tanesi cidden tekerrür etmesidir. Bir diğer şey ise “Geçmişinden ders almayan toplumların yok olmaya mahkum” olduklarıdır. Ne yazık ki ülkemiz bu konuda hem bilgisiz hemde isimlere fazla takılmakta ister parti ister vakıf veya tarikat olsun bu hataları görmekten ziyade partizan bir şekilde savunmaktadır.

Kendi adıma güzel bir yazı dizisini sonlandırmış bulunuyorum. Soru ve görüşlerinizi bekliyorum.

Hoşçakalın doğru yolda kalın.

Selametle..

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – VI

Önceki yazıya buradan

Osmanlı devleti neredeyse 200 yıl süren Tasavvufi İslam ve Türk Ahi geleneğini devam ettirmiştir. Ahi geleneği ile hareket eden devlet adamları türk müslüman anlayışını islami kültürü ile birleştirmiştir. Artık bununda adını koyalım bu Türk İslam geleneği yani Anadolu Aleviliği’dir.

Aleviliğin ülkemizde çeşitleri olduğu için derinlerine hiç girmeyeceğim. Fakat anlattığım Anadolu Aleviliği bu düstur üzerine inşa edilmiştir. Ne demiştik?; Fatih Sultan Mehmed gelene kadar bu böyle gitmiştir. Peki ne yapmıştır Fatih Sultan Mehmed?

Osmanlı tarih yazılarımızda ki Fatih bölümünde bunun ile ilgili bilgi vermiştik aslında. Babasının da veziri olan Osmanlı Tarihi’ndeki en kuvvetli ve zengin adam olan Ahi Çandarlı Halil Paşa İstanbul fethinden sonra hemen tutuklatıldı peşinden hapse atılıp öldürüldü. Ayrıntılarını orada yazdım. Bunun ana sebebi Türk Müslüman olan Çandarlı Halil Paşa’nın tahtın varisliğine karşı çok kuvvetlenmesiydi. Devleti o idare ediyor, her atamayı o yapıyor, mal varlığıyla dudak uçuklatıyordu. Bundan çok korkan Fatih Sultan Mehmed (geçmiş yazılarımızda anlattığımız türk-müslüman bir ailenin tahtı ele geçirebilmesi Avrupa’daki gibi) hem bahane ile Çandarlı Halil Paşa’yı öldürtmüş hemde devşirme sistemini getirerek çok kuvvetlenen Ahi teşkilatını çökertmiştir. Peki ama nasıl çökertmiştir?

Küçük yaşlarda alınan devşirmeler etraftan toplanıp sarayda eğitildikten sonra yavaş yavaş devlet kademelerinde bulunan Ahi-Türk çalışanların yerlerine atanmaya başlamıştır. Türk müslümanlığından gelen daha doğrusu Anadolu Alevi inancına sahip olanlar devlet kademelerinden el etek çektirilerek kadrolar devşirmelere bırakılmaya başlanmıştır. Bunun en büyük sebebi türk-müslüman bir ailenin tahtı ele geçirmemesini sağlamaktır. Bu anlayış o kadar ileri boyuttadır ki ticaret ve kolay para kazandıran işlerde bile Ermeni veya Yahudi tüccarlar avantajlı konuma getirilerek burada bile nefes almalarına izin verilmemiştir.

alevi-dervisleri-638x359.jpg

Yani Osmanlı Devleti Türk-Tasavuufi geleneğine sahip olan Türk Alevilere demiştirki “gidin kardeşim tarımla uğraşın çobanlık yapın veya asker olun savaşın fazla devlet erkanına girmeyin”. İşte zamanla gittikçe zayıflayan ve temizlenen kadrolar ile tahtını tehlikeden koruyan Osmanlı Hanedanlığı farklı bir tehlikenin odağında yaşamaya başlamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun başlangıcı Türk-Alevi kökenli olup daha sonradan Türklüğü dışlamış ve bu geleneği bırakarak mezhepçi sünni müslüman akımını tercih etmiştir. Günümüz hala bu uzantıların ceremesini çekmektedir. Bu sebeple ülkemizin yobaz kesimi kulaktan duyduğu şeylerle Alevi denilince irkilir ve iftiraları anlatır. Burada asıl hedef Türk geleneğidir, yaşantısıdır, ahlakıdır, hayat tarzıdır…

“Ben Sultan Beyazıt oğlu Sultan Selim, sen ki ey eşek Türk…”

Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Savaşında karşılaşacağı Şah İsmail’e yazmalarından bir cümle

Toplum geleneksel Ahi teşkilatını zamanla kaybedecek, ticari yaşamı ele geçiren yabancı devşirme kişiler piyasayı kontrol edecektir. Vurgunculuk, bozulan Tımarlı sistemi, rüşvet ve adam kayırma baş gösterecek kısacası ekonomik düzen ve en önemlisi toplumun ahlaki seviyesi düşecektir. Dağlardan arada şehre inen Türkler aşağılanacak, hor görülecek ve toplumdan dışlanacaktır. Sanıldığının aksine Osmanlı vatandaşı kendisini Türk olarak tanımlamaktan kaçınacaktır. Devlet-i Aliyye mensubuyum diyerek Türk’leri dışlayacaktır hor görecektir. Bunlar ilgili bir çok yazı, görüş, yazma, konuşma, hikaye vs. bulunmaktadır. (Örnek olsun diye yukarıya Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail ile girdiği savaştan önce yazdığı mektuptan bir kısım koydum ama çok var koymuyorum).

isid-el-kaide-ve-boko-haramin-osmanlidaki-ornegi-kadizadeliler_1163425_720_400

Orta çağ devletleri içinde kurulan mükemmel sistematik yapı ve Türk-Alevi tarikat ahlakı sayesinde uzun müddet ayakta kalabilen Osmanlı Devleti zaman sonra terk ettiği tasavvufi türk tarikatlarının yerlerine farklı tarikatları geçirmeye başlayacaktır. Bu tarikatlar geçmişteki “ne olursan ol gel” düsturundan ziyade “benim gibi namaz kılacaksın kılmazsan sen kafirsin” düşüncesiyle hareket eden arap tarikat ekolunü sistemimizin içine sokacaktır. Bunun ile iligli de bir Tarikat doğuşu yazısı yazmıştım okuyun mutlaka.

“Fakilerden bir zengin, güzel bir delikanlıya cinsi münasebette bulunurken, ikrahla yüzünü buruşturarak sesleniyor; Topla şu ipek uçkurunu, haram şey değmesin mübarek vücuduma.”

Mevlanadan Sonra Mevlevilik – Abdülbaki Gölpınarlı

Tarikatlar ile iligli yazdığım yazıya örnek olması bakımından yukarıda artık sapkınlıklarını anlattığımız Kadızadeler ve peşi sıra gelen tarikat düşüncesinin dayandıkları gelenek ne yazık ki İmam Gazali felsefesi olmuştur.

İslam dünyasındaki bu gerileme İmam Gazali’nin genel düşünce ve geliştirdiği hayat felesefesi sebebiyle olduğu kabul edilmektedir. Ben İmam Gazali’yi direk suçlamamakla beraber İslam biliminin kendisinden sonra gerilemesinin baş aktörlerden bir tanesi olduğunu düşünüyorum.

Şimdi devam etmeden evvel İslam dünyasında kısa bir felsefi gelişim turuna çıkalım arkadaşlar. Onuda bir sonraki yazımızda anlatalım. Uzun ve dallı budaklı gidiyor biliyorum lakin bunları bilerek Vakıf sistemine gelir isek daha sağlıklı yorumlamada bulunabileceğiz. Yani Vakıf-Ticaret-Siyaset ilişkileri toplumun ahlaki bozulması, İslam coğrafyasının bilimi reddetmesi peşi sıra gelen bir oluşumdur. Anlatacağız acele etmeyin..

Hoşçakalın..

Sonraki yazıya buradan

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – IV

Bir önceki yazıya buradan

Evet arkadaşlar Avrupa’nın laik devlet sistemine geçişini ve yaşadıklarını kısaca anlattık. Şimdi gelelim bizim durumumuza. Avrupa’da soylu kesim fakirleri din adamları ile milleti yontarken bizimkiler ne yapıyordu?

Çok ayrıntıya girmeden İslam’ın doğuşu ile işe başlarsak cevabı bulacağız aslında. Avrupa’da hristiyanlık ana din olarak kendini gösterdiği M.S.600 yılların başında Orta Doğu topraklarında yeni bir din ortaya çıktı; Müslümanlık.

Bir önceki yazımızda anlattığımız Din-Tarım devletleri bu topraklarda da hüküm sürmekteydi. Kilise papazları dahil diğer din adamları veya dinsel gelenekler ile bu sağlanmaktaydı. İslamın doğuşu bu geleneklerin ve sözde özgür yaşanan feodal soylu/soysuz yaşam kurallarının kalbine hançer gibi saplandı.

İslam tarihini çocuklarımıza ve insanlarımıza “Peygamber efendimiz Hira dağındaydı sonra ışığı gördü…” şeklinde habire efsaneleştirerek ballandıra ballandıra anlattığımız için bu kısımlardan bahis edilmez. İslam’ın en büyük etkisi toplum yaşantısına katkılarıdır. İslam; din bezirganlarına ve sahte hurafelerden beslenen zengin kesime karşı bir başkaldırıdır aslında. Hz.Muhammed ve ona gelen emirler bu başkaldırının ve sömürü düzeninin kırılmasını sağladı. Peki ama nasıl sağladı?

Hz.Muhammed özet olarak dedi ki;

“İnsanlar dünyada farklı zenginlikte, cinste, renkte ve ırkta olabilir. Fakat onlar Allah katında birdir. Hiç biri bir ötekinden üstün değildir. Hiç bir insan alınıp satılmamalı, hiç bir kadın sırf kadın olduğu için öldürülmemeli hor görülmemeli, hiç bir hayvan zevk için katledilmemeli, hiç bir bitkiye zarar verilmemeli ve korunmalıdır. Tefecelik ile zengin olunmaz, savaşa sadece Allah yolunda sevdiklerinizi korumak için gidilir yani para için birisi uğruna ölünmez. Müslüman fakirlere yardım eder, elindekileri belli oranda dağıtır, zulüm yapmaz vs..”

Dönem içinde kendi çıkarları doğrultusunda yarattıkları tanrılarla alt sınıfı kandıran soylu yöneticiler bu büyük tehlikeyi hemen fark etmişler ve İslam ile savaşa girişmişlerdir. Bu sebeple paralı ordular kurmuşlar fakat İslam yani adalet simgesi ile yaptıkları mücadeleyi kaybetmişlerdir. İslam o kadar hızlı ve etkili bir şekilde alt kesim tarafından benimsenmiştir ki tarihte eşi benzeri yoktur.

cuma-hutbesi-tövbe

Fakat bu yayılmanın ve benimsemenin tek sırrının kelimeler ve ayetler olduğunu söylemek doğru olmayacaktır. Toplumsal olarak kendilerini mecburen alt tabaka gören proleterya sınıfı İslam ile soylu sınıfla aslında eşit olduğu fikrine sıkı sıkıya sarılmıştır. Köle ile zengin beraber camide saf tutmuş ve namaz kılmıştır. Elbette bu belli bir süre gidebilmiştir. Tam olarak anlatılmayan 4 halife dönemi ve sonrasında emeviler ile yaşanan İslami tahribat sonucu günümüze gelen anlayışın da bozulmasına sebebiyet vermiştir. Halife dönemi ile ilgili bir dizi yazı yazmıştım oradan ayrıntılara bakabilirsiniz.

İslamiyet inancını benimseyen atalarımız türkler (ki 200 yıl müslümanlarla savaşlardan sonra benimsemişlerdir) kendi kültür ve geleneklerini İslami usül ve kaideler ile harmanlamışlardır.

Kralların ve filozofların elinde dönüşüm geçirerek farklı mezhep ve fikir ayrılıklarına giren İslamiyetin Türkler tarafından kabulü elbette kısmettir. 1100’lü yıllarda Türkistan topraklarında (şimdiki türk devletleri diyebiliriz) yaşayanlar bahsettiğimiz türk kültür ve geleneğini İslamiyet ile beraber yaşayarak dönem için örnek bir yaşam ve felsefe yapısına sahip olmuşlardır.

Araplar ise 11.y.y. itibariyle İmam Gazali etkisine girecek ve düşünce fikirlerini benimseyerek bilimsiz bir ilimi takip etmeye başlayacaktır.

Bir sonraki yazımıza Türklerin İslamiyet ile beraber yaşam geleneklerini ve İmam Gazali’yi de kısaca anlatıp dönem sonrası Osmanlı’da nasıl dönüşüm geçirdiğini ele alacağız.

Hoşçakalın..

Sonraki yazıya buradan

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – III

Bir önceki yazıya buradan

Kısacası bile 3-4 yazı sürüyor ama ne yapalım arkadaşlar. Okumayanlar gitsin televizyonda kutu falan açsın birilerine karı bulsun. Ne diyorduk? Martin Luther…

Bu Alman soylusu okuduğu incilin kilise öğretileriyle uyuşmadığını söyleyerek kiliseyi eleştiriyor arkadaşlar (ayrıntıya girmiyorum). Kısaca Luther;

“Eyyy kilise, din adamları ve Papa; Siz diyorsunuz ki İncil tanrının buyruğudur ve bizim söylediklerimiz tanrının sözleridir. Ben bu kitabı okudum ve sizin söyledikleriniz ile bir ilgisi yok! İnsanlara İncilin Almanca veya İngilizce veya herhangi bir dilde olamayacağından bahsettiniz ve dediniz ki; “Siz İncili anlayamazsınız çünkü din adamı değilsiniz”. Ben bir çok bilimsel çalışmayı yaptım ve hala yapıyorum. Merak ediyorum? Tanrı insanlara bir din gönderdi ve kitap haline getirildi. Neden ortalama üstü zekam ile bunları anlayamayayım? Niçin tanrı kendisini takip etmesini istediği insanların anlayamayacağı bir kitap göndersin? Tanrı neden bir Almanın anlaması için incili almancaya çevirtmesin ve başka bir dile? Siz insanları kandırıyorsunuz!”

Luther bu suçlamaları yapınca uyarıldı ve sonrasında da afaroz edildi (dinden çıkartıldı yani). Luther ise kiliseye savaş açtı, düşünce ve fikirleriyle yeni bir mezhebin yani Protestanlığın doğuşunu sağladı.

Avrupa tarihine çok derinlemesine girmeden bakacak olursak; Osmanlı devletinin yükseldiği ve sağı soğu maymun ettiği yıllarda Luther bu zaferlerin suçlusu olarak Papalığı hedef tahtası haline getirdi. Çünkü ona göre Papa dahil din adamları kralların köpeğinden farksızdı. Papa’lık kendisine karşı olanları afaroz ederek büyük bir iç savaşın meşalesini böylece yaktı. Avrupa’nın neredeyse her noktası uzun yıllar büyük mezhepsel iç savaşlara sahne oldu.

Sonunda Papa’lık Protestanlığı kabul ederek savaşı kaybetti. Protestanlar ve geçmişten gelen düşmanlıklarıyla ortaya çıkan ortadokslar artık devlet mekanizmasını yeniden şekillendirmek, sömürülen halkın refahı ve kendi çıkarları için çalışmasını istiyordu. Bu düşünce tarzı ve sonraki devrimsel gelişmeyi Modern Fransa Tarihi serisinde anlatmıştım.

philippoteaux_lamartine

Yıkılan monarşi imparatorlukları yerine yine binbir iç savaş ve çatışmalar ile Demokratik Cumhuriyet rejimleri kuruldu. Bu rejimlerin belkide en keskini Fransa’da kurulan devlet yapısıdır. Bu devlet yapısı yüzyıllar süren kral ve halkı din adamlarıyla sömürge maşası haline gelmiş kişilerden/kurumlardan tam bir temizleme gayreti içinde oldu. Avrupa’da bir çok devlet Fransa kadar keskin olmasa da anayasal düzlemde devlet yapılarını “Laik” sistemler içerisinde bulundurdu. Bu olay bilim/sanayi patlamaları ve neticesinde kendi halkından başka halkları sömürge sistemine geçiren yapıya dönüştüler ki adına vahşi kapitalizm diyoruz. 

Ha devrimi gerçekleştiren burjuva kesimi sonradan kendi halkını sömürmedi mi? Sömürdü ama o başka konu girmeyelim.

Yani konu Avrupa’nın başka devletleri sömürmesi değil aslında. Konu devlet yapısıdır. Yoksa Avrupa kendi vatandaşını zamanla tanır ve korur oldu bu sistemde. Başka ülkeleri fazla önemsemez (mümkün mertebe öyle görünür). Kendi halkının refahını, kalkınmasını ve güvenliği öne alır vs.

Yazının Avrupa ayağını burada noktalarken “Laiklik nasıl çıktı? Neden Avrupa devletleri laik ve seküler sistemi tercih ediyor?” sorularına ışık tuttuğumu düşünüyorum. Önümüzdeki yazı ile bizdeki din ve toplum bakışını masaya yatıracağız.

Hoşçakalın…

Sonraki yazıya buradan

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – II

Bir önceki yazımızda kısaca değindiğimiz ve sahte tarihçiler ile süslenip bezenen “Laiklik ve Sekülerizm” kavramlarının can damarını vurmaya hazır mıyız arkadaşlar?

Size geniş bir yazı dizisi şeklinde yazacağım “Papalık Tarihi” kısmında Papa ve vatikan hakkında ayrıntılı bilgiyi zaten yakın bir zamanda okuyabileceksiniz. Malum kış geldiği için daha fazla evde vakit geçireceğiz. Dolayısı ile Avrupa’daki durumu kısaca şu şekilde anlatabiliriz;

Avrupa için hristiyanlık M.S.500’lü yıllarda dünyada merkez haline geldi. Peşi sıra kurulan ve sanıldığının aksine ilk dönemlerde güçsüz olan din adamları zamanla devlet yönetim sistemlerine karışmaya ve vergi toplayıp kralları kontrol etmeye başladı. Biz buradaki yaklaşık 1000 yıllık dönemi yani M.S.500-1500 dönemini orta çağ olarak adlandırıyoruz.

Bu zaman dilimi arası geçmişte de sıkça kullanılan lakin ilk defa bu denli kuvvetli kullanılan Din-Tarım devletlerinin zirve noktasıydı. Peki Din-Tarım devleti ne demektir?

Geçim kaynağı genel anlamıyla yüksek oranda tarımsal üretime veya hayvancılığa dayanan, genel anlamıyla monarji ile yönetilen (kral-padişah-bey) ve genelde tek din eksenli (bazen pagan) devlet yönetimlerine Din-Tarım devletleri denir. Böyle yönetim anlayışına sahip olmayan ve bu bağlamda yaşayan küçük şehir devletleri de yine ender de olsa bulunmataydı (Mesela Venedik Cumhuriyeti bunlardan birisidir ve deniz ticareti/korsanlığı ile geçinir).

Din-Tarım devletleri yine geçmişten gelen sınıfların zirve yaptığı dönemlerdir. Bunlar soylular ve alt sınıfı oluşturan sıradan insanlardır. Bu soylu sınıfları günümüzde bile kullanılmak ile beraber (biz soylu bir aileden geliyoruz) ciddi anlamda bir sınıfsal ayrımı işaret etmektedir. Bu ayrım genelde “kan” eksenli olup elbette güçlü parasal destek ile tamamlanırdı. Yani kısaca zenginseniz soylusunuz kardeşim.

picture_of_the_middle_ages-wallpaper-960x600

Efendim bu Din-Tarım devletlerinde çalışan alt sınıfların ürettiklerinden vergiler alan zenginler bunun kaymağını yerken (krallar ve soylular) alt sınıfları idare etmek zorundalardı. Tarihte bu sınıflara Proleterya denir. Peki Proleterya tam olarak ne demektir?

Kısaca yine “Savaş zamanı ön cepheye gidip savaşan ve ölerek soylulara şan/şöhret/onur, barış zamanı ise sürekli çocuk yapıp eşek gibi çalışarak soylulara mal/mülk/para kazandıran sözde bağımsız özde ise köle olan alt sınıf soysuzlardır”. Yani günümüze vurur isek oğlunu askere göndermeyip çürük raporu alan veya yurt dışında okutan veya parayı yatırıp gitmeyenler soylular/zenginler ile siyasi gaz ile savaşa giden asgari ücret ile eşek gibi çalışanlar yani soysuzlar/fakirler diyebiliriz.

Bu böyle gelmiş böyle giderken arada bazı isyanlar çıkmıştır. İsyanlarda “eahh yeter ibneler hep biz ölüyoruz siz saraylarda yatıryorsunuz lan” diyenlere karşı ise bahsettiğimiz en kuvvetli silah ortaya konmuştur; Din…

Büyük dinler dahil çoğu din aslında toplum bireylerinin eşit şartlar altında yaşamasını, ahlakı ve dürüstlüğü ön plana çıkartırken ne yazık ki yine cahil ve eğitimsiz alt sınıfları en rahat yönetme aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Peki ama din tam olarak nasıl bu şekilde kullanılmaktadır?

Dinler din adamları ile beraber süregelmektedir. Soylu kesim yani zenginler vergiden isyan eden, savaşa gidip artık ölmek istemeyen veya daha çok özgürlük isteyen kişilere karşı bu din adamlarını dinlemeleri gerektiğini salık vermektedir. Din böylece yaşanılması gereken eşitlikçi ahlakından sıyrılarak zengin yöneticilerin satın aldığı ve kendi çıkarları adına dönüştürdüğü din adamlarının eline geçerek eğilip bükülmeye başlamıştır.

george-whitefield-field-preaching-internet-archive

Din adamları alt tabaka insanları “kralınıza isyan eden, savaşa gitmeyen, vergi vermeyen kişiler dinsizdir sonra öbür dünyada cehennemde yanarsınız haaa!” diyerek korkutmuş, seslerini kestikten sonra “kralınız adına isyan etmeyen, savaşa giden, vergi veren kişiler evet siz tanrının en kutsal yerine cennete gideceksiniz olm” diyerek gaza getirmişlerdir. Haliyle barış zamanı eşek gibi çalışıp kralının göbeğini büyüten bu fakirler savaşlarda ölmüşler ve din adamlarının dürtmeleriyle “gidin savaşta ölünce cennette huriler sizi domalmış bekliyor” tarzı yalanlarına kanarak saf düşüncelerle kanlarını akıtmışlardır.

Kısaca toparlarsak Krallar ve soylular kendi çıkarları doğrultusunda gariban halkı sömürmüşler ve bu sömürüde en fazla da dini ve dolaylı din adamlarını kullanmışlardır. Kendi adamlarını din adamı yapmışlar veya rüşvetle satın almışlardır.

Bu böyle ağırlaşan bir şekilde 1000 yıl devam ederken bir Alman soylusu olan Martin Luther 1500’lü yılların başında döngüyü en fazla sorgulayan insan olarak tarihe adını yazdırmıştır. Onuda önümüzdeki yazıda anlatmaya devam edelim arkadaşlar.

Hoşçakalın..

Sonraki yazıya buradan