Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – VII

Bir önceki yazıya buradan

İmam Gazali antik çağ felsefik kitapları okumuş, dönem içinde yaşayan filozofların düşünce yapılarını incelemiş, bunların İslam ile uygunluklarını masaya yatırmış, Aristotales düşüncesini benimseyen İbni Sina ve Farabi’yi eleştirmiştir.

İmam Gazali’nin kısaca “eğer akıl ile kanıtlanamıyor ise vahiy temel alınmalıdır” felsefesi gelecek İslam Bilimi’nin önünü tıkayan ana etkendir. Benzeri antik Yunan filozoflarında Sokrates’ten sonra görülmektedir.

Felsefe biraz karışıktır ki basitçe şöyle özetleyelim; Sokrates atıyorum “sürekli kıyıya vuran dalgalara” bakmış ve “bu dalgalar niçin oluşturulmuştur?” demiş ve bunun üzerinden felsefe yapmıştır. Sokrates öncesi öncesi doğa felsefecileri ise “sürekli kıyıya vuran dalgalara” bakmış ve “bu dalgalar nasıl oluşuyor?” demiş ve bunun üzerinden felsefe yapmıştır. Doğa filozofları (örneğin Thales) doğa yasalarını anlamaya, nasıl meydana geldiklerini tartışarak ispat etmeye, ispat ettikleri şeyi eleştirmenin önemine ve gerçeği aramaya doğru uzanan ilk bilimsel düşüncenin temellerini atmışlardır. Sokrates ise doğa kanunlarının nasıl olduğu ile ilgilenmekten ziyade tanrı tarafından yaratılan insana nasıl bir faydası olduğunu düşünerek felsefi düşüncesini buna yöneltmiştir.

675px-Persian_Scholar_pavilion_in_Viena_UN_(Avicenna).jpg
İbni Sina

İşte benzer bir felsefik düşünce ile sürekli sorgulayan, merak eden, tartışan, doğayı tanımaya çalışan büyük islam felsefecilerini oluşturan yapı İslam Bilimi’nin altın çağı olmuştur (keza antik Yunan tarihinin ilk safhaları gibi). İslam Dünya’sı küçümsenen, yakılan ve yok edilen Antik Yunan felsefesinin koruyucusu olarak eserleri arapçaya tercüme etmiş, kopyalar çıkartmış, latince öğrenmiş ve bilimde önder olarak uygarlığı elinde tutumuştur. Lakin Özellikle Sünni İslam geleneğinde önder kabul edilen El-Eşari ve peşi sıra gelen El-Gazali (İmam Gazali) ise doğa bilimlerinin dinden ayrı düşünülemeyeceğini savunarak (Sokrates gibi) bunu yapanları eleştirmiş hatta dinsiz ilan etmiştir (İslam Bilim’i ile ilgili eserler için Fuat Sezgin’in kitaplarına bakmanızı tavsiye ederim). Bunun ile kalmamış fikirlerinden bazıları saptırılmış bazıları ise doğrudan alınarak bilimin önü tıkanmıştır.

İmam Gazali’nin örneğin Matematik hakkında yazdığı şu cümlelere dikkat edelim;

“Matematik; hesap, hendese ve heyet ilimlerinden ibarettir. Bunların hiç birinde ne müsbet, ne de menfi cihetten dine taaluk eden bir cihet yoktur. Bunlar akli delillerle ispat olunan şeylerdir. Anlaşılıp öğrenildikten sonra inkara mahal kalmaz. Fakat bunlardan iki fenalık doğmuştur. Birincisi şudur: bu ilimleri mutaala eden kimse oradaki incelikleri ve delilleri hayret ve taacüp ile karşılar. Bu yüzden felsfecilere karşı içinde takdir hissi uyanır. Zanneder ki felsefecilerin bütün ilimleri açık olmak ve kuvvetli delile dayanmak hususunda bu ilim gibidir. Sonra felsefecilerin bu küfürünü, Allah’ı inkar ettiklerini, maneviyata kıymet vermediklerini şundan bundan işitir, sırf onları taklit etmek sebebiyle kafir olur. Kendi kendine “din hak bir şey olsaydı, matematiği bu kadar incelemiş olan bu büyük adamlarca malum olurdu, gizli kalmazdı” der, onların küfürünü, inkarını işitince dini inkar etmenin doğru olduğuna kanaat getirir. Başka hiç bir dayanağı olmadığı halde , yalnız böyle bir düşünce ile doğru yoldan çıkan nice adam gördüm.

Bazan bunlar başka ilimlerde de cahil ve ahmak durumuna düşerler. Eskilerin matematiğe ait sözleri delilleri vardır. Fakat ilahiyatta tahminidir. Bunu ancak tecrübe eden, onunla meşgul olan anlar.

Bu sebeple bu ilimlerle fazla meşgul olanları men etmek vacip olur. Çünkü bu ilimler dine taaluk etmezler. Ancak felsefecilere ait ilimlerin başlangıcı olduğu için, felsefecilerin fenalığı ve uğursuzluğu, okuyana sirayet eder. Bununla fazla uğraşanlar içinde dinden çıkmayan, takva gemini başından atmayan pek az kimse vardır.”

EL-MÜNKIZİ MİN-AD-DALLAL – El-Gazali

İmam Gazali’nin bu ve benzer doğa bilimlerini tehlikeli görmesi, peşi sıra yunan filozoflarını dışlayarak dinsizliğe yolların çizileceğini açıklaması neticesinde İslam Bilimi (ister onun dediğini ters anlasın ister anlamasın) 11 y.y.’dan itibaren modern bilimlere soğuk bakmaya başlamıştır. Peşi sıra gelen eleştirel düşünce ve filozoflar arap dünyasında “dinsizlik” ile eş tutulmaya, Allah’ın yarattığı doğayı insan aklı ile sorgulamaktansa vahiye dayandığı söylenen sahte hadis ve hurafelere kaymaya, Kuran’ın ayetlerindeki anlamı özümsemektense ezberleyerek şekilci bir inanışa doğru geçmişlerdir.

Bu sebeple Türklerin kendi kültür ve gelenekleri ile yoğurduğu Türk-İslam tasavvufu arap dünyasında hızla dışlanmıştır. Türkler arap dünyasında “Kötü müslüman” olarak görülmüş hele ki Yavuz Sultan Selim’in halifeliği kılıçla almasından sonra bu nefret daha da artmıştır.

Türklerin geçmiş yazımızda da belirttiğimiz İslam’i değerleri tekrar hatırlması ise çok uzun sürmemiştir. Bahsettiğimiz sebeplerden dolayı devlet ve şehir kadrolarından uzaklaştırılan Türk-Ahi tarikat yapısı yine anlattığımız Gazali ekolüne sahip Sünni Arap tarikat geleneğine doğru kaymıştır.

162432_m.jpg

Arap dünyası ve peşi sıra geleceğimiz Osmanlı toprakları 1550’li yıllarda (Kanuni Sultan Süleyman devrinden bahsediyorum gerileme dönemi cart curt değil daha öncesi) artık doğa bilimlerinin günah olup olmadığını düşünen sapık tarikatların eline geçmiştir. Osmanlı medreselerinde 1550’li yıllardan itibaren hızla artan ve tamamına yayılan Kadızade tarikat kültürü neticesinde Matematik, Coğrafya ve Felsefi bilimlerle beraber doğa bilimler, modern bilimler, fizik, kimya, astronomi vs. medreselerden ve eğitim sisteminden tamamen çıkartılmıştır. Çıkartılan ve öğrenilmesi günah kabul edilen bu derslerin yerine güzel yazma, konuşma, dini düşünce, dini hadis, dini toplum yaşantısı vb. tamamen din eksenli bir eğitim müfredata sokulmuştur. Cahil insanlara “Din eğer eğitimde fazla öğretilmez ise çocuk dinden uzaklaşır ve dinsiz olur. İlk önce müslümanlığı öğrenecek (ilimi) sonra ise gerektiği kadar bilimi öğrenecek” denerek ayetlerin anlamını bilmeden tekrarlandığı, türkçe kuran ayetlerinin öğrenilemeyeceği, matematik/fizik/kimya iyide fazla düşünülmemesi gerektiği (çünkü fazla düşünürsen dinden çıkarsın) vs. anlatılmıştır. Bu arap tarikat düşüncesi kendi yaptığı rüşvet, taciz, hırsızlık, adam kayırma, cinsel istismar vs. olaylarına yine hadisleri veya ayetleri çarptırarak dillendirmiş kısaca; İslam’ı kendi yaşamına değil, kendi yaşamını İslam’a oturtmuştur!

Sonuçta buradan mezun olan veya içinde yaşayan hacı hoca takımı İslam’ın felsefesini öğrenmenin anlamsız olduğunu kabul ederek, ezber yaparak namaz kılmış, rüşveti, sapıklığı, torpili, iki yüzlülüğü İslam gibi topluma anlatarak hem İslam dinini tahrip etmiş hemde İslam Bilimi’nin tam anlamıyla içine etmiştir.

Osmanlı Padişahları kötü dönemlerde Avrupa’da ki kadar olmasa da tarikatları ve atadıkları din adamlarını kullanarak halkı kontrol altında tutmaya çalışmışlardır. Haliyle sonuç olarak siyasete giren her din gibi kendi din adamlarını yetiştirmeye başlamış ve dinen farklı bir noktaya gelinmiştir. Peki ama bunun ne ilgisi var Laiklik ile diyorsunuzdur? Artık gelelim zurnanın öttüğü noktalara ve tarikat-vakıf ilişkilerine. Nihayet diyenlere;

Osmanlı devletinde ilk yıllarda olsun Selçuklu’da olsun rüşvet veya çıkar ile zengin olduğu tespit edilen devlet adamı veya vezirler boğdurulur ve mallarına el konulurdu. Çünkü mal rüşvet ile kazanıldığı için hazineye aktarılmasında bir sakınca görülmezdi. Kazanç “helal” olmadıktan sonra hayrının gelmeyeceği kabul edilir, yapan kınanır, hor görülürdü. Bu düşünceyi uzun uzadıya Türk-Ahi yani Anadolu Aleviliği yaşatısı olarak adlandırmıştık. Zamanla Ahi geleneğini kaybeden çoğu devşirme adamlar piyasayı kontrol etmeye başlamıştır. 1550’li yıllarda Sünni Arap geleneğinin bilimi kenara atarak boşalan Osmanlı kültürüne yerleşmesi sonucu toplum bozulmuş haliyle rüşveti normal görmeye başlamıştır. Kendisi de bulabilirse birilerini tokatlamaya, taciz etmeye, yanındakini batırmaya, piyasayı ele geçirip tefeciliğe başlamıştır. İşte bu rüşvet mekanizmasına yakalanmamak amacıyla tarikatlarla beraber kurdukları farklı bir rüşvet aklama mekanizması yaratmışlardır. Bununda adına ne dediler?;Vakıf…

Bir sonraki yazıda bozulan İslami geleneğe bağlı vakıfları anlatıp artık konuyu yavaştan bağlayacağız arkadaşlar.

Hoşçakalın.

Sonraki yazıya buradan

Reklamlar

“Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – VII” için 3 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.