Doğu Avrupa Turu – II – Budapeşte

Geldiğimiz yer Belgrad için buradan

Budapeşte

Belgrad sınırından çıkış yapacağımız gün ne yazık ki Macar toprakları bizi hiçte sıcak karşılamıyor. Neredeyse 3 km’yi bulan kuyrukta bütün günümüz heba olurken ancak akşam olunca geçiş yapabiliyoruz. Tam anlayamadığımız bu bekleme muhtemel bir iş yavaşlatma eylemi. Budapeşte şehrine ancak akşam ulaşabiliyoruz. Tabi gece ekip boş durur mu? Düşüyoruz yollara çıkıyoruz sokaklara. Bu arada daha fazla fotoğraf koymam istendiği için ona göre ekleme yaptım.

_SAM0479-min.JPG
Budapeşte niçin dünyada en güzel ışıklandırılan şehirlerinden birisi olduğunu bize kanıtladı

Çıkmadan evvel Macaristan’ın başkenti Budapeşte hakkında da kısa bir bilgi verelim. Belgrad’ın alınmasının peşi sıra 1526 yılında yine Kanuni Sultan Süleyman tarafından ele geçirilmiştir. O zamanki adı Budin olup elimizde Karlofça Antlaşmasına kadar kalmıştır diyebiliriz. Yani neredeyse 150 yıl bizimkilerin yararlandığı ileri uç şehirlerdendir. Tarihte Budin yani Buda tarafında yerleşim olup, yüksek bir mevkide konumlanmış bölgenin tepesinde de Budin Kalesi bulunmaktadır. Geçmişte yaşam Tuna nehrinin hemen yandan kestiği noktada sürmektedir. Nehrin karşı tarafında ise geçmişte büyük bir bataklık olan Peşte tarafı yer almaktadır.

_SAM0030-min.JPG
Buda Tarafından Bakış

Efendim Buda sakinleri daha doğrusu Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun 1867 yılında başkent olmasıyla (iki başkentlidir) şehir vizyonu değişime uğramıştır. “Yahu karşı taraf bataklık şurayı kurutalım ve güzel bir şehir dizayn edelim. Böyle gelişmiş modern Avrupa şehirlerine benzesin” diyen Macarlar kolları sıvayıp dediklerini yapmışlar. Bataklıkların hızla kurutulması ve modern bir şehir isteği sonucu dümdüz bir Peşte ortaya çıkmış. Bildiğimiz kalemle çizilmiş uzun ve geniş yollar, tren hatları, Tuna nehrinde gezi yolları, modern kültürel ve dini yapılar Peşte tarafında yükselmeye başlamış. Dönem içinde o kadar rağbet görmüş ki neredeyse bütün Macarlar şehre akın etmiş. Günümüzde de zaten Macar topraklarında ki 5 insandan 1’i Budapeşte’de yaşamakta. Böyle güzel bir şehre güzel köprüler yapılmış sonra. En sonunda da bu iki yaka birleşmiş ve adı “Budapeşte” olmuş.

_SAM0066-min.JPG

Kısa gece turumuzu takiben barda iki tek atıp otelimize geri döndük. Sabah uyandıktan sonra ise Budapeşte’nin en ünlü yapıtlarından olan Matthias Katedrali’ne yöneldik. Katedralin eski hali 1250’lerde yapılmış olup bütün Macar krallarının falan taç giydiği önemli bir merkez. Sonradan (19.y.y.) büyütülüp şimdiki hale gelmiş tabi belirtelim yeni bir yapı. Zamanımız olmadığı için katedrali dıştan gezdikten sonra hemen kenardan eşsiz bir Budapeşte manzarasını seyre dalıyoruz.

20171009_093731-min.jpg
Matthias Katedrali Bahçesi

 

Peşinden tarihimizde yine önemli bir yere sahip olan Estergon Kalesi’ne doğru yola çıktık. Kale şehre yaklaşık olarak 1 saatlik bir mesafede bulunuyor. Kaleye gelince açtım Estergon Marşını indim arabadan veriyorum mehteri.

_SAM0316-min.JPG
Estergon Kalesi

Kale üzerinde bulunduğu tepede hakim noktada ve yanından da Tuna nehri geçmekte. Sürekli kuşatılan, oldukça fazla el değiştiren kalemizin altında (eskiden kale mahzenlerinin bulunduğu yerde) güzel bir şarap restoranı bulunmakta. Merdiven veya asansörle çıkılan üst kısımda ise büyük bir katedral yapılmış. Madem tarihi öneminden bahsettik burası hakkında da bir iki kelam edelim bari;

 

 

20171009_125021.jpg

Estergon kalesi Macaristan’ın kuzey batısında dediğimiz gibi bir saatlik mesafede bulunuyor. Şehri önemli kılan şey Macaristan krallığının idari ve dini yönetim merkezi olmasıdır. Fakat Moğolların istilasından sonra (1241) kral burayı terk ederek bahsettiğimiz Budin’e taşınıyor. Burası yine dini merkezlerden birisi olarak kalıyor tabi. Osmanlı Devleti’nin en kuvvetli olduğu zamanlarda ve yine Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1543 yılında ele geçiriliyor. Kale Lala Mehmed Paşa’nın zorda kalıp teslim olmasıyla 1595 yılında elden çıksa da 10 yıl sonra yine Lala Mehmed Paşa tarafından ele geçirildi ve 100 yıla yakın elimizde kaldı. II.Viyana kuşatmasında başarısız olunmasına müteakip kale Macarların eline geçti ve bir daha da alınamadı (1683).

 

 

20171009_125931.jpg

Estergon kalesi Osmanlı Devleti’nin en uç kalesi olup bunun ötesine gidilememiştir. Yardım ve yakın saldırılara çok açık olması sebebiyle kale muhafızları gönüllü, savaşmada maharetli birlikler ile savunulurdu. Kale içerisinde at ve ok kullanmada oldukça maharetli ve nam salmış Akıncılar yaşardı. Akıncıların çevre kasaba ve hanelere saldırıları, azimleri ve durdurulmaz oluşları çevre halkını bezdirmişti. Yöre halkı beddua ederken “Köyünüze/evinize Estergon Akıncıları dadansın!” dermiş diye söylerler. Tabi bu yıllar Osmanlı Devleti’nin oldukça kuvvetli olduğu yıllar.

_SAM0280-min.JPG

Efendim kale içerisine sonraki yıllarda oldukça büyük bir katedral inşa edilmiştir. Katedral içerisinde dini motifler ve ayin kısımları bulunmakta. Bunun dışında zemin katta ek giriş ücretiyle beraber tarih boyunca orada yaşamış olan din adamlarının veya görevlilerin mezarlarını, Katedral harici askeri müze içerisinde ise dönem için kullanılan savaş alet ve zırhlarını görebilirsiniz. Ne yazık ki sonbahar döneminde müze kapalıymış. Eğer görmek isterseniz yaz döneminde gelmeniz gerekiyor. Fakat müzenin hemen solundan aşağıya giderseniz orada tarih boyunca kilise de kullanılmış çanları fark edeceksiniz.

_SAM0230-min.JPG

Çan demişken yine tarihi bir bilgi paylaşalım. Dönem içinde Osmanlı Devleti’nin askeri hareketini özel kılan şeylerden bir tanesi ağır toplarını taşımamasıydı. Kuşatılan şehirden elde ettiği metalleri ergiterek topları hemen orada döker ve kullanırdı. Kale veya şehir alındıktan sonra ise toplar yine bırakılır ve böyle böyle ilerlenirdi. Metalürji yani döküm tekniği ve bilgisinde oldukça maharetli ustalara sahip olunduğu bilinmektedir. Elbette bu durum Avrupa devletleri tarafından da bilinirdi. Kap kaçak hadi neyse de, dökümü bir zahmet, tepeye çıkartılması bir zahmet olan kilise çanlarının da bu ergitmede en önemli hammaddeyi sağlaması çözüm arayışlarına sevk etti. En önemli çözüm yolununda ya suya atıp yok etmek ya da gizli bir yere gömmek olduğunu söyleyelim. Bahsettiğimiz gibi terk edilen yerlerde gizli işaretli yerlere çanlar, silahlar veya toplar gömülürdü. Yıllar yıllar sonra tekrar ele geçirme durumunda bu gömülü malzeme çıkartılır ve kullanılırdı. Tabi burada en önemli malzeme kilise çanıdır. Çünkü çanlara genellikle törenlerle isimler verilir ve çana kutsal bir nesne gibi hörmet gösterilirdi. Kafir Türkler ne bilsin döküp ergitir tabi.

WhatsApp Image 2018-04-20 at 00.33.10.jpeg

Sola inip göreceğiniz çanlar işte bu çanlardan bazılarıdır. Birçoğu yüz yıllar öncesinden gömülen çanlar olup Osmanlı Devleti’nden kalan üç topta yine benzer şekilde gömüden bulunmuş. Bazen tekrar ele geçirildiğinde çanın ergitilip top yapıldığı bilindiğinden yine ergitip çan yapıldığı da bilinmektedir. Amma çana bağladık geçelim isterseniz.

Efendim Estergon Kalesi enfes bir manzaraya sahip. Kenar yapılaşması çok olmamakla beraber yine de kentleşmiş ve turistik hale gelmiş. Kale için ölen bütün milletten insanlara rahmetlerimizi diliyor ve öğle yemeğini yemek için hemen yakında küçük bir kasabaya Visegrad’a hareket ediyoruz.

_SAM0342-min.JPG

Visegrad Tuna nehri kenarında şirin bir kasaba. Bazı önemli imza toplantılarının da yapıldığı bu güzel şehrin hemen üzerinde küçük birde kalesi bulunmakta. Ben kaleye çıkmaktansa Tuna kenarında dolaşmayı ve manzarayı seyretmeyi tercih ettim. Yemekten sonra Budapeşte’ye öğlen sonu gibi ulaşıyoruz. Şehir merkezini dolanıp hediyelik alışverişlerimizi yaptıktan sonra tekneyle Tuna Nehir turunu bazı arkadaşlarla pas geçip bir yere yemek için oturuyoruz. Macarların meşhur gulaş çorbasını yemeden dönmek olmaz. Yoğun baharat ve acı bulunan bol salçalı etli bir çorba (daha doğrusu yahni gibi bir yemek) gerçekten çok leziz. Mutlaka denemenizi tavsiye ediyorum. Biz şehir merkezinde nispeten kaliteli bir yerde yedik. Fiyatlar kaliteye göre 15-25 tl arası değişmekte.

20171009_195728-min.jpg
Gulaş Çorbası bildiğimiz baharatlı yahni gibi ama daha güzeli diyeyim (Müslümanlar merak etmesin domuz etinden yapılmıyor)

Akşam olduğu için pek müzeye falan gidemedik. Fakat Budapeşte’yi iyi gezdik diyebilirim. Turistlerin yoğun olduğu ortamdan uzaklaşıp arka sokaklara dolandık. Kahramanlar Meydanındaki tarihi heykelleri ne yazık ki polis çemberinde olduğu için tam anlamı ile seyredemedik. Aslında gezdik derken buralarda en az 4-5 gün geçirmeniz şart arkadaşlar belirteyim. Müzesiydi kilisesiydi bitmiyor. Değişik milletten insanlar ile muhabbetler ettik. Genel itibari ile bizi ilk etapta İtalyana benzetiyor sonra Türk olduğumuzu öğrenince seviniyorlar diyebilirim. Sevinmelerinin sebebi (sevmelerinin yani) kendilerinin de Atilla’nın soyundan olduğunu kabul etmeleri. Yani kadim bir ırksal bağ var aramızda. Kendisi de bir Macar hatunla (pardon hanımla) evli olan arkadaşımla bu arada ne yazık ki görüşemedim (Barış’a selam olsun). Tabi Macarların bir diğer özelliği de hatunların (pardon hanımların) çok güzel olması. Yani o denli ki sanırım çirkin olan kızları imha ediyorlar. Önemli olan ruh güzelliği efendim diyoruz da yani ben böyle bir şey görmedim. Bir de insanlar sıcak ve muhabbete hazır durumdalar. Öğrendiğimize göre diğer şehirlere nazaran oldukça güvenli yerlermiş. Bu sebeple burası olsun gideceğimiz Prag olsun veya Viyana olsun insanlar güven içerisinde seyahat edebiliyor dolaşabiliyor. Kızlarda güzel ve içten. Daha ne olsun ya?

20171009_232133-min.jpg
Evet yorgunluğumuzu Macar biraları ile atıyoruz (Bu arada Ersin nereye bakıyorsun abi?)

Budapeşte benim gönlümde taht kurdu. Tekrar mutlaka geleceğim diyebilirim. Nehir kenarı yapıları, merkez mimarisi, yolların düz/geniş oluşu ve insanların yakınlığı çok hoşuma gitti. Bira falan da ucuz. Kızlar güzel demiştim değil mi? Gece 3 gibi Buda tarafına yürüyerek geçip şehrin ünlü Zincir Köprüsünden Tuna nehrini seyrediyoruz. Muhteşem manzarayı tekrar görüyoruz ve hava da bir o kadar güzel. Belki de turumuzun en güzel akşamını yaşadık diyebilirim. Çünkü Budapeşte akşamları da oldukça güzel bir şehir.

_SAM0049-min.JPG
Özgürlük Heykeli

Otelimize varıp sabahın köründe yeniden yola çıkıp yukarılara Gellert Tepesi’ne ulaşıyoruz. Burada 1947 yılında Nazi işgalinden kurtulma şerefine dikilmiş olan Özgürlük Heykeli ve yine güzel bir Budapeşte manzarası bizi bekliyor.

Ne yazık ki zamanımız kısıtlı olduğundan artık yola çıkmamız gerekiyor. Bazı kalelerine, Parlamento Binası’na, Opera Binası’na, Sanat Müzesi’ne ve Aziz Stephan Bazilikası’na doya doya bakamadan şehre veda ediyoruz. Ne yalan söyleyeyim kalbim Budapeşte’de kaldı. 4-5 saatlik bir yolculuktan sonra yeni bir ülkeye ve şehre ulaşacağız. Çek Cumhuriyeti’nde tarihi yapıları ve kültürüyle ünlü, güzel başkenti Prag bize merhaba diyecek.

 

Reklamlar

Doğu Avrupa Turu – I – Belgrad

Arkadaşlarımız ile 2017 sonu itibariyle organize ettiğimiz Doğu Avrupa turumuzu yakın bir süre evvel tamamladık. Beni bu uzun seyahate çıkartan ana etken elbetteki tarihi iki şehri yani Viyana ve Prag’ı dünya gözü ile görmek idi. Fakat bir diğer ilgi çekici nokta ise yolculuğumuzu kara yoluyla yapacağımız için sadece geçeceğimiz ülkelerin turistik merkezlerini değil yerel köy ve kasaba yapılarını, nehir ve göl kenarlarını, alt yapı çalışmalarını vs. gözlemlemek yani ülkeyi tam anlamı ile görme fırsatı yakalamaktı. Yolculuk boyunca yakından tanıdığım bir çok arkadaşımın da yanımızda olması beklediğimiz gibi uzun yolculuğun yükünü büyük ölçüde atmamızı sağladı. Zaten uzun olacak yazı dizimizi daha fazla uzatmadan gezimizde izlediğimiz yolu ve genel tecrübelerimizi anlatmaya başlayalım. Doğu Avrupa’yı merak edenler ve nerede neler yapılır bilmek isteyenler için tarihi bir tur rehberi olacağını düşünüyorum. Nerede yemek yerim diyenler başka yazıları incelesinler. Burada daha çok gezilecek yerler hakkında tarihi bilgiler vereceğim.

Adabazar-İstanbul-Filibe-Sofya-Belgrad

Gece çıktığımız yolculuk bizi şen şakrak bir şekilde İstanbul’a ulaştırdı. Yolda diğer bazı misafirlerimizi de aldıktan sonra sınır kapısından geçip sabaha doğru Bulgaristan’ın sanırım 3. veya 2. en büyük şehri olan Filibe’ye ulaştık. Sabah kahvaltısı sonrası beklemeden Sofya’ya oradan da akşama doğru Belgrad’taki otelimize yerleştik. Akşam yemeğinden sonra çoğu kişi odasına dinlenmeye çekilirken aramızdan genç olanlar elbetteki otelde uyuyacak değil vurduk kendimizi Belgrad sokaklarına…

22221729_10155594694737211_8408184732151741053_n.jpg
Filibe Kahvaltısı

Vurduk derken ana caddelerinden bir tanesinde şöyle bir tur attık. Marketlere gidip et, süt, bira fiyatlarını falan kontrol ettik. Zaten gece yarısı da olduğundan fazla dolanmadan ara barların bir tanesinde goy goya düştük. Garson kıza da bahşişini verdik elbette. Güzel sıcak bir yerdi.

Ertesi sabah ekipçe Belgrad’ı şöyle bir dolaştık. Ankara gibi bir yere benziyor. Şehir merkezi yakınlarında ABD uçaklarının bombaladığı binaları ibret için hala tamir etmemişler (Bosna Savaşında). Bildiğiniz gibi Sırbistan özellikle bu sebepten Avrupa Birliğine alınmadı. Biz oradayken İngilizce ve Sırpça NATO ve ABD aleyhinde pankartlar asılı duruyordu (En tepede ki fotoğrafta görebilirsiniz).

Buradan tarihte önemli ve merkezi bir yer olduğu için uzun süre Osmanlı Devleti’nin elinde tuttuğu Belgrad Kalesi’ne geçtik. Kale şehrin tam merkezinde bulunan bir parkın kenarında bulunuyor. Parkın ismi bize yabancı gelmeyecek; Kalemegdan. Birde tabi parkın içinde bulunan saat kulesinin ismi var oda Sahat Kula. İçerisinde değişik heykeller ve çeşmeler bulunan parkın kalabalığa şehir nüfusuna nefes aldırdığını görüyoruz. Demek ki her yere bina dikmeye gerek yok. Özellikle büyük ve kalabalık şehirlerde bu tür yaşam alanlarının korunması gerektiği çok açık.

WhatsApp Image 2018-03-19 at 13.48.14 (1).jpeg
Kalemegdan

Parkta bu konu ve geçmişteki savaş tekrar aklıma geldi. Yakın tarihte yaşanan üzücü iç savaşlar ve kanlı olaylardan dolayı Sırp halkı ile Müslüman coğrafyanın arası biraz limoni. Son yüzyılda artan ırkçı milliyetçiliğin etkilerinden uzaklaşmak için tarihin sayfalarında göz gezdirdiğimizde ise ilginç bir şekilde Sırp-Osmanlı dostluğunu görmekteyiz. Dostluk derken bizimkilerin boyunduruğu altında geçen uzunca bir süreden bahsediyoruz. Dolayısıyla Sırp diline bir çok Türkçe sözcük girmiş bulunuyor. Sırpların bizimkiler ile iyi geçinmesinin bir diğer sebebi de kuvvetlenen Vatikan Papa’larının oluşturduğu Katolik Hristiyanlığı’na karşı kendilerinin Ortodoks Hristiyanlığı’nı benimsemiş olması. Osmanlının ilk dönem yayılmacı balkan ilerlemesinde şehirlerin çoğunu savaşmadan ele geçirmesinin sebeplerinden bir tanesi bu mezhepsel çatışmayı kullanmasıydı. Ortodoks Hristiyanlığı zayıf haldeyken sığınacak bir liman olarak gördüğü Müslümanların boyunduruğuna girmiş ve üzerilerine yapılan Katolik Hristiyan akınlarına karşı beraber kılıç sallamışlar. Bu birliktelik o denli ileri ki Sırp askerleri Osmanlı Ordusunun sayıca fazla askeri unsurlarından ve değişmez birliklerinden bir tanesini oluşturmuş. Zaten Osmanlı Devleti sonraki dönemde Türk devletinden ziyade emperyal çok uluslu bir imparatorluğa dönecek. Neyse konuyu uzatmadan gezimize geri dönelim. Bu arada tarihi akışı anlatıyorum ki gelecekseniz bunları bilerek gezmeniz daha keyifli olacaktır diye düşündüğümden.

WhatsApp Image 2018-03-19 at 13.48.14 (2).jpeg
Solda Sava nehri ve Belgrad Kalesi’nin arka tarafı

 

Eski surları ve parktaki anıtsal bazı heykelleri dolaşıp geçmişte yıllarca elimizde kalan güzel kaleden, dönem için alınmasını çok zorlaştıran Sava nehrini doyasıya seyrederek gezimize devam ettik. Kale içinde eski surlara dokunmak ve geçitlerden geçerken ister istemez heyecanlandığımı fark ettim. Bir çok kez tadilat görse de eski sur bölümündeki taşlara dokunmak sanki tarihi avucunuza almak gibi.

Burada ayrıca tarihimizin belkide en önemli veziri diyebileceğimiz Sokullu Mehmed Paşa’nın çeşmesi bulunuyor. Kanuni Sultan Süleyman devrinde de veziri azamlık yapan bu büyük Osmanlı veziri aslen de Sırp-Boşnak asıllı bir devşirme.

Kale içinde Damat Ali Paşa’nın da türbesine rastlıyoruz. Bazı yerlerden duydum “Mora fatihi” falan deniyor ama hiç alakası yoktur. Saraya evlenerek giren ve entrikalar ile veziri azam olan, son derece bencil, her şeyi bilen vs. veziri azamımız günümüzün Fatih Terimi veya Tayyip Erdoğan’ı gibidir. Yani her şeyi en iyi o yapar her şeyi en iyi o bilir. Madem bahis açıldı türbesi önünde bahsettim burada da anlatayım bari;

WhatsApp Image 2018-03-19 at 13.48.14 (3).jpeg
Damat Ali Paşa Türbesi

Damat Ali Paşa durup dururken Avusturya’ya savaş açıyor 1715 yılında. Ne hazırlık yapılmış, ne kimsenin fikri alınmış… Aklı sıra başka cephelerde de savaşan Avusturya’yı köşeye sıkıştıracak ve fırsattan istifade 1699 Karlofça ile kaybettiğimiz toprakları geri kazanacak. Vezirimiz hala savaşların 1400’lü yıllardaki gibi kılıç, ok ve at ile yapıldığını zannettiğinden veya 1699 yılı öncesindeki büyük bozgunları unuttuğundan mı artık bilemiyoruz hiç anlamı yok iken savaşa tutuşmak istiyor. Elbette Avrupa’daki gelişen askeri teknoloji ve taktikleri bilen bazı vezirler veya devlet adamları bu duruma tepki gösteriyor. Gösteriyor ama dinleyen kim? Damat Ali Paşa kendisini savaşa girilmemesi için ikna etmeye çalışan Rumeli Kazaskeri’ni görevinden alıyor ve her gelene yolu gösteriyor. Halk başlıyor savaş dolayısıyla homurdanmaya. Bakıyor ki olmuyor gidiyor Şeyhülislama. Çıkart diyor bana bir fetva; “Avusturya ile savaşmamızı istemeyen veya eleştiren her kim var ise vatan hainidir/dinsizdir”. Şeyhülislam bu saçma isteği kabul etmeyince “Sende vatan hainisin demek ki” deyip (Fetöcü Şeyhülislam) görevinden aldığı gibi kendi adamını koyup fetvayı alıyor. Fetva yurt genelinde camilerde vaazlar ile okutulup muhalefetler susturuluyor.

Uzatmayalım.. “Sen kimsin, asıl sen kimsin lan?” ile geçen vezirliğini, orduyu tam hazırlamadan Belgrad yoluna çıkartarak devam ettiriyor. Belgrad yakınlarında ordunun bir kısmı arkada kalmış, bir kısım mühimmat daha gelmemiş, askerin yarısının karnı aç vs. çıkıyor Avusturya birliklerinin karşısına. Karşıda 60 bin Avusturya’lı bir yanı dağ, bir yanı bataklık muazzam bir mevkide konuşlanmışken yine kimseyi dinlemeyip bu durumda saldırıya geçiyor. Savaş sırasında orduyu komuta edemediği gibi donup kalıyor (Bildiğiniz Kal gelmiş paşaya). Emir falan veremeyerek koskoca orduyu mahvediyor. Sonra ağlaya ağlaya kılıcını çekip düşmana saldırırken de daha hemen çıkışta alnından kurşunu yiyerek ölüyor. İşte “Fatih” falan dediğimiz adamın türbesi bu arkadaşlar.

Kalemegdan içinde yine tarihi Paşa Konağı var. Eski paşalar Belgrad’a geldiklerinde burada kalırmış ama içine giremedik.

WhatsApp Image 2018-03-19 at 13.46.37.jpeg

Kale içinde I.Dünya Savaşı sırasında kullanılan obüs ve tanklar bulunmakta. Bunlar hakkında merakım olduğum için eski tankları görmek sürpriz oldu. Tabi birde İstanbol kapısı ve bazı tenis kortları ile beraber dinozor heykellerini de görmek biraz tuhaf oldu. Melih Gökçek’e selam olsun. Demek ki sadece bizim ülkede yok böyle insanlar. Tarihi bir kale içerisinde maketten dinozorların veya tenis kortlarının işi nedir? Muhtemelen uzun müddet bizim boyunduruğumuz altında kalmış olmalarından dolayı tam anlamı ile kafa yapısını değiştirememişler.

WhatsApp Image 2018-03-19 at 14.12.07.jpeg

1521 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından alınan Belgrad kalesi bazı zamanlar elimizden çıksa da hep geri alınmış. Ancak 1867 yılında tam anlamıyla elimizden çıktığını söyleyebiliriz. Dile kolay neredeyse 350 yıl bizde kalan şehre bizde güzel kale manzarası ile beraber hoşçakal diyoruz.

Ne yazık ki turumuz Belgrad’ı geniş ölçeği ile kapsamıyor. Bu sebeple gezi yolculuğumuza devam etmek için önümüzdeki durak olan Macaristan’ın Budapeşte şehrine hareket edeceğiz. İkinci yazımızda görüşmek dileğiyle hoşçakalın.

Sonraki durak Budapeşte

 

Osmanlıda Bir Papaz

Kitap yayınları oldukça iyi bir indirime girince 5-6 adet kitaplarından satınaldım. Tarihi anıları veya seyehatnameleri okumak dönem için oldukça keyifli ve bilgi vericidir. Elbette yazarın yazı dili ve gerçek gözlemlerinin hurafelerden arındırılmış bir halde olması eserin değerini daha da artırır.

Gerçekte bu objektifliği tam olarak yakalayamasa da Papaz Sofroni’nin eğlenceli hayat hikayesi yine de oldukça değerli. Eser Bulgar edebiyatının ilk modern yazım eserlerinden bir tanesi olup klasik olarak adlandırılıyor. Aslında çevrilmiş olan eserin altında küçük notlar ile bilgiler verilirken, sonda genel kitap değerlendirmesi ile anlatılanlardan yanlış olanlar objektif bir dille tekrar ele alınmış.

Sonradan kilise tarafından aziz ilan edilen Sofroni muhtemelen eserini de ileride aziz olmak için yazmış gibi görünüyor. Yinede anlattığı hikayesinde başına gelenleri kendi yaptığı kahramanlıklarla süslemektense, güçsüz ve kendi halinde bir ihtiyar olarak anlatarak insanda hoşgörü oluşturuyor.

1800’lü yıllarda yaşlılığını geçiren papazımız dönem çöküş ve karmaşa içerisindeki Osmanlı topraklarında yaşadıkları yağma, zulüm, eziyet vs. konularını güzel anlatmış. Öyle ki ele geçirilen köyünün eşkıyalar tarafından yağmalandığını sonra burayı kurtarmaya gelen Osmanlı Paşa ve askerleri tarafından tekrar yağmalandığını ve sonra tekrar eşkıyalar tarafından yağmalandığını vs. kaleme almış. Dönem içindeki karışıklık, savaş ve kıtlık gözler önüne sergilenirken diğer yanda rüşvet ile alınan piskoposlukları da yazmayı ihmal etmemiş.

Papaz Sofroni tarihi anıları sevenler için okunula bilecek bir eser. Tavsiye ediyorum.

Hoşçakalın.

Benim Adım Kırmızı

Uzak kaldığım Türk edebiyatının çok beğenilen ve bir o kadar da çok tartışılan yazarı Orhan Pamuk’un büyük eseri Benim Adım Kırmızı kitabını geçenlerde bitirdim.

Baştan söyleyeyim ön yargılardan uzak bir okuma sağlayabilirseniz gerçekten kaliteli bir roman ile karşı karşıya olduğunuzu söyleyebilirim. Hatta benim ilk beş romanımdan bir tanesi oldu desem yeridir.

Kitap 17.y.y. başlarında Osmanlı İstanbul’una bizi misafir ediyor. Frenk usulü (portre tarzı yani) bir eserin oluşturulması için emir veren padişahımız daha sonra büyük bir karmaşanın içine düşüyor. Frenk usulü ile resim yapmanın günah kabul edilmesinin yanında bunu ve diğer kötü giden şeyleri halkın günah işlemesinde bulan, elbette bu günah seviyelerini de kendi din anlayışında gören vaizin müritleri ile padişahın emrini gizlice yerine getirmeye uğraşan usta nakkaşların bazen durağan ama çoğunluk doyurucu bir bilgelik sunan hareketliliği göz kamaştırıcı.

Artık yüzyıllar süren nakkaş geleneğinin eskidiği ve değer görmemeye başladığı yıllarda hem imrenilen Frenk tarzındaki günahkarlık ile eski geleneğin yok olduğunu gören usta nakkaşların hayatlarını anlatan güzel bir hikaye. Roman içerisinde adı geçen nakkaşların dönem içinde gerçekten yaşadığını, Orhan Pamuk’un roman yazımı için seçtiği dönemi anlamak için saatlerce kütüphanelerde kitapları kurcaladığını ek olarak belirtelim. Yani konu (elbette kurgu gerçek değil) temelde gerçek bir olayı yansıtıyor; Geleneksel nakkaşın ölümü..

orhan-pamuk-egoistokur-gulenay-borekci-yky-1.jpg

Ne dersek diyelim neresinden tutarsak tutalım hem sanat tarihi açısından hem hikaye ve kurgu açısından mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.

Bırakın “Ama Ermeni soykırımı var” dedi cümlelerini. Bende katılmıyorum bunlara lakin edebi eserin kalitesine ve kaleminin gücüne hayran olmamak elde değil.

Herkese tavsiye edebileceğimiz muazzam bir kitap yaratılmış. İyi okumalar diliyorum.

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli – Piri Reis/Dünya Haritacılığı ve Takiyüddin Efendi – IV

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli-Piri Resi/Dünya Haritacılığı ve Taküyiddin Efendi yazı dizisi 4 (yazıdan) oluşmaktadır;

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli-Piri Resi/Dünya Haritacılığı ve Taküyiddin Efendi-I

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli-Piri Resi/Dünya Haritacılığı ve Taküyiddin Efendi-II

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli-Piri Resi/Dünya Haritacılığı ve Taküyiddin Efendi-III

Hemen önceki yazımızın sonunda Müslüman coğrafyasının İslam Aydınlanmasından bir süre sonra gözleme dayalı felsefi biliminden inanca dayalı hayali bilime geçtiğinden bahsetmiştik. Bunun ayrıntılarını dediğimiz gibi Seküler Devlet Tarikat-Vakıf-Ticaret yazılarımızda bulabilirsiniz. Şimdi biraz özetleyelim;

Arap halkları 11.y.y. itibari ile İmam Gazali’yi felsefe olarak daha çok benimsemiş, açıklayamadığı doğa olaylarını akıl ile değil vahiy veya hadis yoluyla öğrenmeye çalışmıştır. Bilmediği şeyler için örneğin “gökyüzü neden mavidir?” diye düşünmüş sebebini araştırmaktansa “fazla kurcalamayalım dinden çıkarım” düşüncesini hayatına yerleştirmiştir. Gazali modern bilimlerin kısmen öğrenilmesi, dahasının dinden çıkmaya götürebileceğini söyleyerek gelişen bilimsel metotların öğrenilmesini de engellemiştir.

Gazali’nin 16.y.y.’da Osmanlı Devleti’nde artan etkisine şaşırmamak gerekmektedir. Medreseler Türk-İslam sentezinden bu ekollere kaydığı için 1550’li yıllardan itibaren Matematik, Coğrafya, Modern Bilimler, Astronomi, Fizik vb. dersler tümden kaldırılarak içi boş din derslerine geçilmiştir. Doğa ve gözlemden uzaklaşan bilim tarikatların amacını saptırmış dini şimdi de gördüğümüz haline getirmiştir. Bu sebeple uygulamalı bilimlerden uzak bir dini inanışın yetiştireceği gençlik gördüğüne inanan, yapılan yanlışı sorgulamayan, hırsızlığa/cinayete/tecavüze sessiz kalan ve zamanla dini yaptırımları çarptırarak kendi dini kanunlarını dinmiş gibi yaşayan insanlara dönüşmüştür. Zaten 400 yıl evvelki hadiseler günümüzde de gözlerimizin önündedir.

Neyse dönelim 1554 yılına. Öldürülen Piri Reis’in yaptığı coğrafya araştırmalarının değerlendirilmemesinin, bir adım daha atılmamasının asıl sebebi budur. Piri Reis cinayetinden sonra Osmanlı Bilim’i ikinci darbeyi hemen peşi sıra ünlü bir astronoma yapacaktır.

Medreselerden modern bilim dersleri günah diye çıkartılırken geçmişten gelen bilimsel tecrübeleri ile büyük bir matematikçi ve astronom olan Taküyiddin Bin Maruf-i sahneye çıkmıştır.

Dönem padişahı III.Murad’ın şehzade iken lalası olan Hoca Saadettin ve büyük veziri Sokullu Mehmed Paşa dönüştürülen medreselerin aksine modern bilimi destekliyorlardı. Bu sebeple sarayda müneccim olarak çalışan Taküyiddin Efendi’nin gökyüzünü incelemesi için büyük bir rasathane yapılması konusunda padişahı ikna ettiler. Aslında ikna etmenin en büyük sebebi namaz vakitlerinin, ramazan zamanı, günlerin ölçümü ve gelecek hakkında bilgi verilme vb. konularının tam anlamıyla tekrar kontrol ve ölçülmesinin istenmesiydi. Daha doğrusu padişaha bu şekilde anlattılar ve köstek olanlara da bu şekilde durumu naklettiler. Padişah ana amacın bu olması yanında araştırmalarında destekçisi olarak rasathane kurulması için tam 10 bin altını Taküyiddin Efendi’ye verdi.

Taküyiddin Efendi bütün parayı harcayarak 1577 yılında o zaman için dünyanın en büyük gözlem evini inşa ettirdi ve çalışmalara başladı. Taküyiddin Efendi sadece gelecek ile ilgili atıp tutan bir adam değildi. Mühendis ve mucitti…

Mekanik saat, gönye, kum saati, gök küreleri, pergel ve cetvel gibi mesleki araçlarla doldurduğu rasathane aletlerini bizzat kendisi imal ettiği gibi içine güzel de bir kütüphane yaptırmıştı. Trigonometri alanında bir çok çalışma yapmış, şimdi bile kullandığımız sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjantın tanımlarını verdiği gibi ispatlarını yapmış ve cetvellerini hazırlamıştır. 10’lu sistemle çarpma, bölme, karekök alma yollarını ortaya koydu. Gezegenleri, ayı, meteorları ve güneşi izliyor güneş sistemi ile ilgili çalışmalar yapıyordu.

Evet Osmanlı Devleti dönem içinde bu tip çalışmaları bireysel gayretler ile devam ettirirken ne yazık ki medreselerde uygulamalı dersler günah olduğu için kaldırılırken kafamızı batıya çevirelim şimdi. Taküyiddin efendi niçin rasathane kurdurup araştırmalarını buna yoğunlaştırmak istiyor cevabını bulacağız;

kopernik-1-.jpg
Nicolaus Copernicus (Kopernik)

1543 yılında Nicolaus Copernicus “De revolutionibus orbium coelestium” (Göksel kürelerin devinimleri üzerine) isimli yapıtıyla “Güneş Sistemini” tanımlamış yer yerinden oynamıştır. Copernicus (Kopernik) uzun süre önce bir çok kez kanıtlamaya çalıştığı teorisini büyük bir tepki çekeceği için yayınlamaktan korkmuş, dine karşı geleceği için aforoz edilmekten endişe etmiştir. Bu sebeple ancak tam öleceği zaman kitabını basım için teslim etmiş, 70 yaşında kitabı bastırıp hayata veda etmiştir. Bilim dünyasında eleştirel düşünce “yoksa Dünya evrenin merkezinde değil mi?” noktasına kayarken doğuda 1577 yılında Taküyiddin bu çalışmaların devamını getirmek istemektedir. Çünkü batıda ki dini yobazlık bu çalışmaları “Kutsal kitaba aykırı” diyerek kabul etmek istememiştir. Devamını getirmek isteyen bilim adamının adı; Taküyiddin Bin Maruf-i’dir!

Getirmektedir ama yobazlık, cahillik ve ikiyüzlülük ne yazık ki söylemek istemiyorum lakin tarikat adamları yüzünden araştırmaları engellenmiştir. Olayların başlangıcı Kasım 1577 tarihi başlarında yaşanan bir dizi olaydır. Gökyüzünde izlenen yıldız kaymasını yorumlayan Taküyiddin Efendi bunu “hayra olacak, güzel günler göreceğiz” şeklinde sallamış lakin peşi sıra veba salgını başlamıştır.

Taküyiddin Efendi’nin en büyük destekçisi Hoca Saadettin ile dönem şeyhülislamı Ahmed Şemseddin Efendi kavgalıydı. İşte bu iki olay dolayısıyla yeni yapılan rasathane hakkında “Rasathanede meleklerin bacakları gözlendiği” için bunların olduğu halk arasında konuşulmaya başlandı. Şeyhülislam Ahmed Şemseddin Efendi padişaha sürekli yapılan bu araştırmaların günah olduğunu, modern bilimlerin ancak felaket getireceğini telkin etmiştir. (Anlattığımız Tarikat yazılarımızda ayrıntılı bir şekilde bu dönemi işledik arkadaşlar)

“Gözlem yapmak uğursuzluk getirir. Meleklerin sırlarını küstahça anlamaya çalışmanın vahim sonuçları çok açıktır. Gözlem yapılan hiçbir memlekette işler yolunda gitmemiş ve devlet yapısı mutlaka zelzeleye uğramıştır.”

Şeyhülislam Ahmed Şemseddin Efendi

Böyle mücadeleler ile geçen kısa bir süre zarfında yapabildiği kadar araştırma yapan Taküyiddin Efendi’ye son darbeyi 1580 yıllarında yaşanan küçük bir deprem yaşatmıştır. Depremin “Rasathanedeki gözlem aletleriyle meleklerin bacaklarını dikizledikleri yüzünden” olduğuna inananın halk galeyan ile ayaklanmış ve saray önünde gece yarısı toplanmıştır. Yine hamile bir kadının rasathane önünden geçtikten sonra düşük yapması da bu galeyanın etkilerindendir.

III.Murad sonunda ikna olarak Kaptanı Derya Kılıç Ali Paşa’ya emir vererek gecesinden top atışlarıyla rasathaneyi yıktırtmıştır. Bütün araştırma aletleri yok edilmiştir. Taküyiddin ise dışlanmış zaten kısa bir süre sonrada kahrından 1583 yılında ölmüştür.

36290_08_1024.jpg
Galileo Galilei

Bilim işte bu tarihte Osmanlı Devleti için tam anlamı ile biterken batıda ünlü bilim adamı Galileo Galilei 1500’lü yılların sonunda Taküyiddin’in yaptığı çalışmaların üzerinden devam etmiş ve Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü kanıtlamıştır! Sadece Galilei değil hep bahsediyoruz artık Avrupa (yani batı) kısmi bağımsız üniversiteler ve aristokratlar sayesinde bağnazlığa karşı mücadeleyi kazanıyordu. Copernicus bir rahipti ve kiliseden korktuğu için çalışmalarını saklamak zorunda kaldı. Fakat bir çok yerde bu araştırmaları bulup okuyan ve devamını getiren bilim adamları vardı. Almanya’da Johannes Kepler, İngiltere’de Thomas Digges ve Oxford Üniversitesinden Thomas Harriot, İspanya’da Dieogo De Zuniga, İtalya’da bahsettik Galileo Galilei ve Giordano Bruno.. ve daha ismini yazmadığım niceleri özellikle Alman bilim adamları bu görüşe sahip çıktılar.

Günümüzde bile hala modern uygulamalı bilimlerin önemi ve halk tarafından benimsenmemesinin sebebi işte bu Gazali ekolünün hayatın içine sokulmasından kaynaklanmaktadır. Etrafınızda duyduğunuz “fizikteki dalga hareketi ne işime yarayacak?” veyahutsa “sinüsü öğrenip ne yapacağım araba mı aldıracak?” tarzı düşünce yapısı bu sakat zihniyetten kaynaklanmaktadır. Gazali ekolü modern bilimleri öğrenmeyi gereksiz kıldığından  (Elbette Gazali’yi öyle anlama isteği) İslam devletleri 1000 yıldır bilimde, teknolojide, coğrafyada, tıpta ve dolayısıyla sanatta geri kalmıştır ve geri kalmaya da mahkumdur!

Copernicus’in teoremini bağımsız üniversitelerde tartışıp cesurca “evet doğrudur” diyen bilim adamları sebebiyle Almanya büyük bir devlet olmuş, bu sebeple son 200 yılın en başarılı bilim adamları bu yörelerden çıkmıştır. Yani “Alman yapıyor işte yauw” deyip fırsat bulunca da batıyı her aşağılamamızdaki iki yüzlülük o rasathanenin yıkılmasında gizlidir.

Kendi beceriksizliğimiz ve bağnaz İslam’i öğretimiz neticesinde bilimsel bir teorem bile çıkartamayacak, söyleyeceğimiz tek şey “batı bize engel oluyor” dan öteye gidemeyecektir.

Kendi beceriksizliğimiz ve bağnaz İslam’i öğretisi neticesinde üreteceğimiz tek şey zikirmatikler, hacca giden robotlar, papaz eriklerinin imam eriğine çevrilme projeleri olacaktır.

Kendi beceriksizliğimiz ve bağnaz İslam’i öğretisi neticesinde felsefeyi bilmeden öğrenilmeye çalışılan dinin gittiği yer kadercilik, hurafe, sorgulamadan üzerine atlanan hadisli ezbercilikten öteye gidemeyecektir.

1550’li yıllarda terk edilen modern bilimsel eğitimlerin yeni kurulan cumhuriyet ile bir miktar tekrar canlanırken (Yakın Kültür Tarihi) şu anda artık terk edildiğini görüp kahrolmamak, ülkemizin geleceği hakkında endişe duymamak elde değildir. Hep söylediğimiz gibi tarih tekerrürden ibaret olup ülkenin seçtiği bağnaz yoldan hayır gelmeyeceğini söylüyor ve bu yazı dizisini de sonlandırıyorum.

Bilim ile kalın hoşça kalın.

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli – Piri Reis/Dünya Haritacılığı ve Takiyüddin Efendi – III

Bir önceki yazımızda Piri Reis’in haritasını kısım kısım incelemiş ve tuttuğu notları yorumlarımızla bilginize sunmuştuk. Kendi notlarıyla bile haritanın nasıl yapıldığı anlatıldığı halde günümüzde hala bir gizemin, perinin, cinin, hurafenin ve yalanın devam ettirildiği gerçeğini görmek insanı hayrete düşürmektedir. Hatta açık bir şekilde diyebiliriz ki; Piri Reis muhtemelen dönem içerisindeki diğer büyük haritacıların bilgilerinden de yararlanmış fakat dönem içinde bile kabul edilebilecek yeni bir çizim ortaya koyamamıştır. Kendisinden çok daha eski haritalar (kendisinin ki 1513) günümüzde müzelerde veya kütüphanelerde orjinal halleriyle beraber bulunmaktadır. Bazı Adabazarlı arkadaşlarımız “Sen ne anlatiyun?” demiş olabilir. Şimdi isterseniz kısaca bahsettiğimiz kişilerin haritalarını ve yapım tarihlerini inceleyerek bizim efsanemizi daha yakından tanıyalım;

1500_map_by_Juan_de_la_Cosa_rotated.jpg
Juan De La Cosa Haritası – 1500

İlk haritamız Madrid Deniz Müzesi’nde bulunan ve 1500 yılında Juan De La Cosa tarafından yapılan eserdir. Haritacı ve denizci olan De La Cosa elimizde bulunan en eski Amerika Kıtasını gösteren haritadır.

İspanya sahillerinden dünyayı dolaşmak için yola çıkan Kristof Kolomb dönem içinde bu ve benzeri haritaların varlığını biliyor, bunlara dayanarak yola çıkıyordu.

1200px-Cantino_planisphere_(1502).jpg
Cantino Haritası – 1502

İsmini Portekizli denizci Alberto Cantino’dan alan Cantino Haritası zamanla Papa tarafından koruma altına alınmıştı. Lakin 1859 yılında korunduğu saray yağmalanmış. Modena Estense Kütüphanesi müdürü Guiseppe Boni şans eseri bir kasapta haritayı görmüş ve kütüphaneye götürmüştür. Şu an hala aynı kütüphanede saklanmaktadır.

1502 yılında çizilen bu haritada Amerika Florida kıyılarını ve Karayipler çok güzel bir hassasiyetle resmedilmiştir. Keza Brezilya kıyıları ve Avrupa’nın oldukça detaylı ve güzel çizimi görülmektedir.

Caverio_map_medium_res.jpg
Nicolay De Caveri Haritası – 1504-1505

Nicolay De Caveri tarafından çizilen bu harita Bibliothèque Nationale De France yani Fransa Ulusal Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Harita hemen önce çizilen haritalardan biraz daha fazla ayrıntı ve renklendirme içermektedir.

Bu haritanın en önemli özelliği ise Piri Reis’in haritası ile neredeyse aynı olmasıdır. Öyle ki haritada yapılan bazı hataları Piri Reis kendi haritasında da tekrarlamıştır.

1200px-Waldseemuller_map_2.jpg
Martin Waldseemüller Haritası – 1507

Alman kartograf Martin Waldseemüller tarafından meydana getirilen bu harita Wolfegg Şatosu’nda bulunmaktadır. Devasa boyutlarda ve oldukça ayrıntılı çizilmekle beraber Kuzey Amerika kıyıları resmedilmemiştir. Haritada ilk defa Amerika ismi kullanılmıştır.

Sadede Gelir İsek

Sanırım bu kadar örnek harita yeterli arkadaşlar. Verdiğim haritalar Piri Reis’in 1513 yılında çizdiği haritadan 6-15 yıl daha eski haritalar olduğu gibi son çizilen Martin Waldseemüller haritasından da daha hatalı ve eksik durumdadır. Muhtemelen Piri Reis çizilen bu haritadan ve yeni coğrafi gelişmelerden (son 10 yıl içinde) habersiz olmalıdır. Çünkü bir önceki yazımızda belirttiğimiz gibi (9.Madde) yaptığı haritanın “Eşinin Olmadığını” söylemektedir. Piri Reis iyi bir bilim adamı olup yalan söylemeyeceğini de düşünürsek gelişmelerden habersiz olması en güzel cevap olacaktır.

Peki habersiz olması Piri Reis’in suçu veya beceriksizliği midir? Elbetteki hayır. Bahsettiğim gibi amcasının öldürülmesi dolayısıyla biraz dışlanmış ve itibar edilmemiş bir kişidir. Bu sebeple dönem tarihini masaya yatırmamız ve neler yaşandığını gözlerimizde canlandırmamız gerekiyor. Şimdi kameralarımızı 1513 yılına çevirelim bakalım neler yaşanmış;

Piri Reis 1513 yılında çizdiği bu haritayı ancak 1517 yılında o da Mısır’ın fethinde İskenderiye’yi düşürdüğü için huzura alındığından Yavuz Sultan Selim’e takdim edebilmiştir. Mısır’ın zenginliklerini ele yeni ele geçirip (neredeyse hazineyi ikiye katlayan) gücünün doruklarına sıçrayan padişah için uzak diyarlarda ki fetihler pek bir anlam ifade etmemiştir (1513 harita notlarında Kolomb’un bu diyarlardaki bahislerinden ve madenlerin zenginliğinden bahsetmiştir halbuki).

Fakat çalışkan bir bilim adamı olan Piri Reis elindeki imkanlar ile dönem için oldukça değerli bir eseri olan Kitab-ı Bahriye isimli çalışmasını 1521 yılında tamamlasa da kimseye sunamamıştır! 1524 yılında İbrahim Paşa yanına Mısır fethine seferci olarak atandığında kitabını gösterme fırsatı bulmuştur. Kitabı beğenen İbrahim Paşa çoğaltılmasını ve yararlanılması gerektiğini söyleyince heveslenip daha ayrıntılı ve güzel nüshasını 1526 yılında tamamlamıştır. Ne yazık ki padişah Kanuni Sultan Süleyman’a sunulan bu eserin her hangi bir heyecan veya hedef göstermediği görülmektedir.

Çünkü Piri Reis 30 yıl daha yaşadığı halde her hangi bir ek girişim (coğrafi anlamda) yada keşiflere ilgi görülmemiştir. Peki niçin hedef göstermemiştir? Çünkü bu tarihler zaten Osmanlı devletinin bilimden uzaklaştığı, adam kayırma ve rüşvetin yaygınlaşmaya başladığı yıllardır. Onunda tarihi gidişatını anlatalım isterseniz. Ayrıntılı olarak Kanuni Sultan Süleyman döneminden okuyabilirsiniz. Buraya kısa bir özetini geçiyorum;

Kanuni Sultan Süleyman Dönemi Olayları

1553 yılından hemen önce Osmanlı iç ilişkileri karıştı. Bir yandan Hürrem Sultan çocuklarını geleceğin sultanı yapmak için entrikalar kuruyorken diğer yandan diğer Sultan çocukları hayatta kalma adına mücadele veriyordu. 1553 yılında saraydan uzaklaştırılan en kuvvetli oğlan Şehzade Mustafa satın alınan adamlar ile beraber Hürrem Sultan komplosuyla öldürüldü. Öldürme sorumlusu olan veziri azam Rüstem Paşa (Sapanca^da camisi olan zatı muhterem) Mısır’a sürüldü (2 yıl sonra bir Ramazan etkinliğine çağırtılıp Hürrem’in Kızı Mihrimah Sultan ile evlendirilecek ve (burada da başka bir efsane vardır; Mimar Sinan) tekrar veziri azam yapılacaktı). Peşinden 1553 yılında diğer şehzade Cihangir komployu öğrenince hastalanıp öldü. Yani Hürrem’in çocuklarından başka güçlü kimse kalmadı, 1554 yılına gelindiğinde hepsi öldürüldü!

Piri Reis 1554 yılının buhranlı döneminde böyle bir ortamda harcanacaktır. Hürmüz adasını ele geçirmek için yaptığı savaşta, kalesi iyi korunduğu ve ada halkı da bu korumaya destek verdiği için kaleyi alamayacağını anladı. Yardım ettiği için ada halkına askerleri saldırttı ve mal/kadınların bir kısmını alıp götürdü. Bu sebeple şikayet edildi. Sığındığı limana Portekiz gemilerinin geldiğini geç öğrenince gizlice kaçıp Süveyş’e asıl donanma merkezine gitti.

Bu iki olay dolayısıyla bahane edilerek 1554 yılında öldürüldü ve sanki hırsız gibi bütün mallarına da el konuldu. 1554 yılı Saray’da elle tutulur devlet adamlarının artık yavaş yavaş temizlendiği yıllardır. Şehzade Mustafa’ya arkadan saldırıp boğan sıradan bir ağa (Hürrem’in adamı) Zal Mahmud ağa mesela saraya vezir yapıldı! Ehil kişiler saraydan uzak yerlere sürgüne gönderilirken yerlerine Hürrem Sultan’ın yandaşları doldurtuldu.

Peşi sıra Osmanlı Devleti bilimden uzaklaşarak çöküş sürecine doğru rotasını çevirecekti. Bunun ile alakalı olarak Seküler Devlet Tarikat-Vakıf-Ticaret yazılarımıza bakabilirsiniz.

Bir sonraki yazımızda buna da değinelim ve artık Takiyüddin Efendi’nin durumunu inceleyerek serimizi sonlandıralım.

Hoşçakalın.

Sonraki yazıya buradan

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli – Piri Reis/Dünya Haritacılığı ve Takiyüddin Efendi – II

Anlatmadan evvel amacımın ne Piri Reis’i aşağılamak ne de dönem tarihimizi karalamak gibi bir şey olmadığını söylemek istiyorum. Çünkü bilim doğruyu göstermeyi ve efsaneyi/hurafeyi ortadan kaldırmayı amaçlar. Bir önceki yazıda Piri Reis’e gelene kadar kısa bir bilgi vermiştik ve Piri Reis’in bir Dünya Haritası yaptığını söylemiştik.

Piri Reis’in 1513 yılında çizdiği bu haritanın 1/3’ü (yaklaşık olarak) şans eseri Topkapı Saray arşivlerinde bulunmuştur. Haritayı bulan Afet İnan hoca ilk izleniminde  muhtemelen üzerinde yemek yenildiğini düşündüğünü ve “üzerinde örtü olarak kullanıldığını belirten yemek kırıntıları” bulunduğundan bahsetmektedir. Diğer bir Piri Reis haritası ise 1528 yılında çizilmiş olup ancak 1/6’sı günümüze kalmıştır.

Piri Reis’in 1513 yılında çizdiği ve bizim efsaneleştirilen haritada Afrika ve Avrupa’nın batı kısımları ile bilinen Güney Amerika ve Kuzey Amerika kıyıları gözükmektedir. Yine haritada açık bir şekilde rüzgar gülleri ve sol/aşağı kenarlarında bir çok yazı bulunmaktadır.

Ancak Uzaydan Bakarsan Hatasız Çiziliyormuş… Yersen

Yazılar Arap harfleriyle Türkçe yazılmış olup günümüzde bütün kısımlarıyla tercüme edilmiştir. Şimdi isterseniz bunların tercümesi ve neler yazdığını ayrıntısı ile inceleyelim;

ilk
Piri Reis’in Dünya Haritası (~1/3)

Harita kısımları numaralandırılmış olup numaralarda neler yazdığını ise zaten bazı yerlerde bir çok kişi paylaşmış. Bunları bulamayan için bende yeniden eklemeler yapacağım ve önemli yerleri siyah ile benim yorumlarımı ise yatık halde hemen yanlarında göstereceğim;

  1. Burada vakami denilen bir çeşit boya bulunur, ilk bakışta göremezsiniz, çünkü uzaktadır. dağlarda zengin maden yatakları vardır. İpek benzeri yünleri olan bazı koyunlar vardır.
  2. Bu yörelerde medeniyet yoktur. Tüm halkı çıplak gezer.
  3. Bu diyarlara Antilya derler. Burada dört cins papağan olur; beyaz, kırmızı, yeşil ve siyah. Halk papağan eti yer ve taçlarını papağan tüyünden yapar. Burada mihenk taşına benzer siyah bir taş bulunur. Çok sert olan bu taşı balta olarak kullanırlar.
  4. Bu haritayı “Kemal Reis’in erkek kardeşinin oğlu” olarak tanınan Hacı Mehmet Oğlu Piri, 919 yılının muharrem ayında (1513 senesinin mart-nisan ayları), Gelibolu’da çizmiştir. (Piri Reis haritasını çizdiği yeri ve zamanı tam olarak burada veriyor)
  5. Bu diyar ki dağlarında bu şekilli canavarlar olurmuş.
  6. Bu kıyılar Antiller adını alır. Hicri takvimin 869 yılında (1493) keşfedilmişlerdir. İsmi Colombo olan Cenovalı bir kafir tarafından keşif edildikleri bildirilmiştir. (Piri Reis peşi sıra bahsettiği gibi keşfi yapan ünlü kaşif Kristof Kolomb’dan burada bahsediyor ve muhtemelen bu kısımları da onun kayıp olan haritasından almış)
  7. Bu canavarlar 7 kulaç uzunluktadır. İki gözü arası 1 kulaçtır. Fakat bunlar zararsız yaratıklardır.
  8. Bu yerde tek boynuzlu sığır ve bu şekildeki canavarlar olur.
  9. Bu harita benzeri bir harita bu asırda kimsede yoktur. Bu fakirin çizimi itibarıyla bir temel oluştu. 20 harita ve Büyük İskender zamanında çizilen haritaların sekizinden (ki Dünya’nın insan yerleşimli bölgelerini gösterir ve Araplar onlara caferiye der) Arapların bir Hindistan haritasından ve Portekizlilerin zamanımızda çizdikleri dört Asya haritasından ve Colombo’nun batıda çizdiği haritadan faydalandım. Bunları karşılaştırmalı olarak inceleyip çıkarımlarda bulunarak bu haritayı ortaya çıkardım. (Piri Reis haritayı topladığı başka haritalardan derlediğini ve bunlardan bütün bir harita yaparak böylece hiç gitmediği yerleri tanımladığını bu madde de anlatıyor. Yani cin, melek veya uçarak uzaydan değil böyle çiziyor haritasını. Ne yazık ki böyle bir harita kimse de yoktur derken yanılıyor. Döneminden 15 yılki haritalar bile kendi haritasından daha iyi durumda. Bunları ileride açıklayacağım).
  10. Portekizli bir kafirin anlattığına göre, bu noktada gece ve gündüz en kısa olduğunda iki saat, en uzun olduğunda yirmi iki saat sürermiş. Fakat gündüzler pek sıcak, geceler de pek rutubetli olurmuş. (Yine yakalanan kölelerden oraları hakkında aldığı bilgileri görüldüğü gibi işlemiş)
  11. Hindistan ülkesi yoluna giderken bir Portekiz gemisi, kıyıdan esen ters bir rüzgara yakalanır. Fırtına yüzünden güney yönüne savrulan gemidekiler uzaklarda bir kıyı görerek ona doğru ilerledi. Bu yerlerin demirlemek için uygun olduğunu gördüler. Demir attılar ve kayıklarla kıyıya çıktılar. Tümü çıplak olan yürüyen insanlar gördüler. Fakat uçları balık kemiğinden yapma oklar atıyorlardı. Orada 8 gün kaldılar. Bu insanlarla işaretleşmek yolu ile ticaret yaptılar. Bu gemi bu yerleri gördü ve hakkında yazdılar…. söz konusu gemi Hindistan’a gitmekten vazgeçip Portekiz’e döndü ve ulaştıklarında haberi verdiler. Bu kıyıları ayrıntısı ile açıkladılar. Oraları keşfettiler. (Piri Reis bir kaç madde yakaladıkları Portekizli kölelerden edindiği bilgileri aktarıyor)
  12. Portekizlilerin haritalarına yazdıklarına göre, bu ülkede beyaz tüylü ve bu şekildeki canavarlar ve altı boynuzlu sığırlar varmış.
  13. Burası bir kayıp ülke. Her şey yerle bir olmuş ve dediklerine göre her yan yılanlarla doluymuş. Bu yüzden Portekiz kafirleri bu kıyılara yaklaşmadılar ve söylediklerine göre bu kıyılar çok da sıcakmış.
  14. Fırtınaya kapılıp buraya gelen Portekiz gemisi budur. Ayrıntısı kenarda yazılmıştır (10.açıklama)
  15. Bu dört gemi Portekiz gemisidir. Şekli de çizilmiştir. Hindistan’a gitmek için mağrip diyarından (İspanya ve çevresi) Haber Burnu’na (Aden Körfezi’nin Afrika ucu) geçerler.
  16. Bu kıyılardaki kule ….
    Her nasılsa ….
    Bu iklimde altın ….
    Bir ip alarak ….
    Söylendiğine göre ….
    (bu kısımda yazılanların devamı yoktur)
  17. Bu gemi fırtınaya kapıldı. Nikola Di Cuvan denen kişi bu adaya düştü. Adada çok miktarda tek boynuzlu sığır vardır. Bu sebeple adanın adı izle vakai, yabani sığır adasıdır.
  18. Nikola Di Cuvan, haritasına bu ırmakların çoğunda altın olduğunu yazmış. Irmağın suyu çekilince kum içinden çokça altın toprağı toplarlarmış.
  19. Bu adaya Antilya adası derler. Canavar ve papağan çoktur. İmar edilmiş değildir. (Günümüzün Barbados adaları)
  20. Portekizliler buradan gün batısı yönüne geçmez. O taraf tamamen İspanya’nındır. İkisinin yaptığı anlaşmaya göre, Septe Boğazı’nın 2000 mil gün batısı sınırdır. Portekiz o tarafa geçmese de Hint tarafı ve güney tarafı tamamen Portekiz’indir. (Sınır bildiğiniz rastgele göz kararı bir cetvel çizimi ile belirlenmiştir tıpkı Afrika’daki bazı ülke sınırları gibi ve Piri Reis bu keşiflerden sonra orada başlayan sömürgecilikten haberdar olduğunu göstermektedir ki elbette yakaladığı kölelerden bunları öğreniyor veya haritalardan)
  21. Bu geminin kaptanının adı Mesir Anton Cineviz’dir, ancak Portekiz’de büyümüştür. Gemisini fırtına bu adalara sürüklemiş. Adalarda çok miktarda zencefil varmış. Bu bilgileri kendisi yazmıştır.
  22. Bu denize mağrip denizi derler. Ama Fransızlar Mer De İspanya, yani İspanya Denizi der. Şimdiye dek bu adla bilinirdi. Ancak Colombo bu denize açılınca bu adayı (Amerika) o bilinir hale getirdi. Anlaşmalara bağlı olarak Portekizliler de Hint diyarına açıldı. İkisi bu denize bir isim verme kararı aldı. Buranın adını Ovosano koydular. “Sağ yumurta” demektir. Daha önce bu denizin sonu olmadığını, ötesinin karanlık olduğunu düşünürlermiş. Şimdi bunca kıyının denizi kuşattığını, denizin bir göle benzediğini görünce ona sağ yumurta adını verdiler. (Piri Reis bu notunda Kristof Kolomb’un kayıp olan ilk haritası yardımı ile bazı bilgiler veriyor denir. Zaten Piri Reis haritasının değeri de bu verdiği bilgilerdir yani kopya çizimlerdir)
  23. Ve Felemenkten (flanders) gelen Ceneviz gemisi fırtınaya tutuldu. Bu adalara sürüklenip geldi, bu sayede bu adalar bilinir oldu.
  24. Rivayete göre, çok eski zamanlarda ismi Sanvolrandan (Santo Brandan) olan bir rahip yedi denizleri (tüm dünyayı) dolaşmış. Bir gün adı geçen rahip bu dev balığa rast gelmiş. Bir kara parçası olduğunu sanıp bu balığın üstüne çıkıp, bir de ateş yakmış. Balığın sırtı yanmaya başlayınca silkelenip bunları denize dökmüş. Kayıklarına geri binip gemilerine geri kaçmışlar. Bu olay Portekizli kafirlerce anlatılmadı, bunu antik dünya haritasından aldım. (Piri Reis bu hikayeyi kölelerden değil antik bir dünya haritasından aldığını yine kendisi dile getirmektedir)
  25. Bu parça adalara Undizivercine adını vermişler.

Piri Reis’in kendi notlarında da gördüğümüz gibi (25 kısımlı) hiç gitmediği Güney Amerika ve dolaylarının çizimlerini Portekizli denizci haritalarından/kölelerinden ve Kolomb’un şu an olmayan (1500’lü yıllarda çizilmiş) haritasından aldığını anlatmaktadır. Bu sebeple haritanın tarihi değeri olağanüstü gizemlerinden ziyade Kristof Kolomb’un bulunamayan eski bir haritasından ipuçları içermesidir!

Peki aralarda bahsettiğimiz (9.Madde) Piri Reis’in çizdiği haritanın dönem için eski bir harita olduğu gerçeğini açıklayalım. Bu uzun kısmın devamını diğer yazımızda yapacağız.

Hoşçakalın.

Sonraki yazıya buradan