İstanbul’a Bir Yolculuk 1657-1658 – Claes Ralamb

İstanbul’a bir yolculuk isimli eser, 1657 yılında İsveç ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ikili ilişkileri kuvvetlendirmek için İstanbul’a gönderilen Claes Ralamb’ın gözlemlerini içermekte.

Genç yaşta kralın gözüne giren soylu, bir çok dil bilen, eğitimli ve zeki bir adam olan Ralamb yolculuğuna gizlenerek başlıyor. Çünkü Osmanlı’nın desteğini isteyen İsveç Kral’ı düşmanlarından bu birlikteliği saklamak niyetinde. Bu sebeple kendisini yol boyunca genelde tüccar gibi tanıtıp farklı ulaşım araçlarıyla Osmanlı sınırına kadar geliyor. Kendisini bekleyen paşa ve ekibinin karşılamalarından sonra ise nihayet İstanbul’a ulaşıyor.

Osmanlı Devlet’inin bozulan devlet sistemini ancak 1623 yılında padişah olan IV.Murad toparlayacaktır. Fakat erken yaşta ölümü ile beraber tahta Deli İbrahim oturacaktır (Bu tarihsel gelişmeleri ayrıntısına girmeden ben yazmıştım isteyen gidip okuyabilir). Deli İbrahim haliyle bir çok kırıklık ve dengesizlikler yaptığı için devlet yeniden saçmalayarak karmakarışık hale girmiştir. Çocuk yapması için sürekli uğraş verilen İbrahim muhtemelen de kısırdır. Lakin çocuğu birden oluveriyor. Buhranlı dönemde çöken devlet sistemi artık daha fazla dayanamayarak askeri bir ayaklanmayla İbrahim’in küçük oğlunu tahta geçirecektir. 1648 yılında 7 yaşındayken tahta geçirilen IV.Mehmed ise sadece bir kukladan ibret yaşamını sürdürür. Saray yandaş çekişmeleri ve kavgaları ile mücadele halindeyken sahneye I.Ahmed’in kocası ve hem IV.Murad ve Deli İbrahim’in annesi olan 80 yaşındaki Kösem Sultan çıkacaktır. Deli oğlunu istediği gibi kontrol eden, fakat darbeyle tahtan inen oğlunu tekrar koltuğa oturtmak için kolları sıvayacaktır. Lakin erken davranılacak ve Deli İbrahim boğdurularak öldürülecektir. Kösem bunu unutmaz ve sultanı öldürmek için girişimlerde bulunur. Ancak planladığı gece baskını haber alındığı için başarısızlığa uğrayacak ve Saray içinde korkunç bir şekilde can verecektir. 1651 yılında yaşanan bu son girişimi, henüz 10’lu yaşlarında gözleriyle gören IV.Mehmed uçan kafaları ve parçalanan bedenleri unutmayacaktır. Zaten hafif salak olan IV.Mehmed devlet idaresinde kuklalıktan hiç bir zaman kurtulamayacaktır. Ancak devleti toparlaması için bir çok büyük yetkiyle (adeta padişah yetkileriyle) baş vezirliğe gelen yaşlı kurt Köprülü Mehmed Paşa imdada yetişmiştir. Artık kendi güvendiği adamları ile devleti tekrar toparlamaya çalışan Köprülü Mehmed Paşa 1657 yılının yaz ayında bir yandan devlet içerisinde rüşvetçileri ve rakiplerini temizlerken, bir yanda artık güçlenen batı devletinin elçileri ile diplomatik bir savaş vermektedir.

Kitapta Ralamb 1657 yılında İsveç elçisiyken yukarıda anlattığım tarihsel olayları büyük bir doğruluk ile bize anlatmakta ve Osmanlı Devleti’nin durumunu iyi bilmektedir. Artık 17 yaşında olan padişahın pek bir önemi olmadığını anladığı için Köprülü ile temasın önemine dikkat çekmektedir. Bu görüşmeler ise İsveç’e düşman veya olası dostluğu istemeyen elçiler tarafından engellenecek, Ralamb tarafından da bu durum eleştirilecektir.

Yazarın kuvvetli gözlem yeteneği toplum ve devlet yapısındaki çarpıklıkları da kitabına taşımıştır. Madde madde Osmanlı Devleti’nin eskisinden nasıl farklı bir yapıya büründüğü anlatılmış ve son olarak da yakın bir gelecekte çökeceklerini öngörmüştür.

ali-ufkc3ae-bey-bobowski-klasik-tc3bcrk-musikisi-bestekc3a2rc4b1-santc3bbrc3ae-mc3bczikolog-ve-mecmua-i-sc3a2z-c3bc-sc3b6z-adlc4b1-nota-ve-gc3bcfte-mecmuasc4b1-mc3bcellifid

Bunun dışında ilginç bir rastlantı eseri Venedik Savaşı’nda tutsak olan büyük bir sanatçıyla tanıştığını anlatıyor. Adının Albertus Bobovius olduğundan bahseden Ralamb sarayın durumunu ve anlattığı tarihi bilgileri ondan öğreniyor. Asıl adı Wojciech Bobowski olan bu büyük sanatçının ismi ise daha önce bir yazı ile işlediğimiz Ali Ufki Bey‘den başkası değildir. Onun anlatımları ve 24 Eylül 1657 yılındaki alay geçidi sayesinde 24 adet renkli resimler çizerek bir albümde hazırlamıştır. Meraklıları bu muazzam albümü Alay-ı Hümayun isimli kitapla aynı yayın evinden temin edilebilir.

İlişkilerini, saray adamlarını kontrol eden diğer elçiler yüzünden daha fazla geliştiremeyen Ralamb zar zor iknalar ile İstanbul’dan yaklaşık bir yıl sonra hiç bir sonuç alamadan geri dönecektir. Ralamb, Osmanlı sarayının diğer elçilerin dostane görünümleri ile kandırıldığını ve ileride bunun cezasını çekeceklerini de düşünür. Ralamb gerçekten İsveç ile Osmanlı Devleti’ni dost yapmak için gelmiş fakat başarılı olamamıştır. Tarih Ralamb’ın sözlerini haklı çıkartacak ve elçiler tarafından kandırılan Osmanlı Devleti önümüzdeki yıllarda bir çok cephede savaşmak zorunda kalarak 1699 yılında Karlofça’yı imzalayacaktır.

Ne diyelim?

Devleti ehline vermez de yandaşa peşkeş çekersen kimin dost kimin düşman olduğunu anlayamazsın işte ve sonunda madara veya köle olursun.

400 yıl önce ülkemizde sadece bir yıl kalan bir İsveç’linin nokta gözlemlerinin hala geçerli olması gerçekten utanç verici bir durum sanırım.

Hoşçakalın.

Reklamlar

Osmanlı’da Bir Köle – Michael Heberer

Bretten’li Michael Heberer’in 1585-1588 yılları arasında tutsak olarak yaşadığı Osmanlı Devleti’nde yazdığı anıları ihtiva eden Osmanlı’da Bir Köle eserini bitirdim.

Ne yazık ki hala toplumumuzun büyük bir kısmı Osmanlı Devleti’nin orta çağ devletlerinden bir tanesi olduğunu ve dolayısıyla köleliğinde yaşam standartları arasında kabul edildiğini bilmiyor. Genel geçer tarih araştırmaları savaş ve çıkan önemli olayları anlatırken, bu tip kitaplar ise yaşanılan yılların toplum yapısını, giyimini, örfünü, geleneğini dile getirir. Elbette anlatıcının objektifliği ve bilgi seviyesi bize en doğru şekilde bu dönemi yansıtır. Yazar köle olarak yakalanmadan evvel soylu bir kişinin hizmetinde yaşayan ve dönem için (aslında şimdiki dönem için bile) oldukça bilgili/kültürlü bir adam.

İngilizce, Almanca ve Latince’yi çok iyi bilen Heberer zaten yolculuğuna Fransızca’sını biraz daha geliştirmek için çıkıyor. Buradan ise Malta’ya şovalyelerin yanına giderek dini adına savaşma isteğini dile getiriyor. Malta’ya ulaşmadan evvel çıktığı Marsilya limanında ise artık ayyuka çıkan Protestan-Katolik mezhep çatışmalarına şahit oluyor. Koyu bir katolik olan Heberer yine de Protestan’lara şehirde bulunduğu sırada yapılan katliamdan çok rahatsız olmuş.

“Bir çok dürüst, işinde gücünde ve namuslu yaşayan protestan sadece protestan oldukları gerekçesiyle evlerinden zorla çıkartıldı. Dövüldülüp tecavüz edilenlerin haricinde malları yağmalandı ve evleri yakıldı. Yüzlerce protestan boğazları kesilip limandan denize atıldı. Biz her ne kadar katolik olduğumuzdan güven de olsak ta vahşeti gözlemledik ve evden çıkamadık.”

Heberer bazı yerlerde uzunca bu çekişmeyi ve sebebini anlatırken müslüman topraklarında insanların çok daha rahat yaşadığını başkasının dinine mezhebine Avrupa’da ki kadar karışılmadığını zaten böyle olması gerektiğinden bahsediyor. Nereden nereye gelen Avrupa ve nereden nereye gelen müslüman coğrafya işte..

a373e5de-9a14-4639-afcd-3b6f130e902f.jpg

Heberer Malta’ya ulaşıp hemen yakın tarihlerde savaşırken araplara esir düşüp İskenderiye’de köle olarak alıkonuluyor. Zayıf ve kısa boylu olmasına rağmen kürekçi olarak çalıştırılan Heberer sürekli tanrıya dua ettiğini anlatırken bazı kölelerin sırf kurtulmak için din değiştirip müslüman olduğunu acı bir dille anlatmış. Anlatımlarında zaten sürekli “Tanrının iziyle gemiye bindik..” veyahutta “Tanrının izniyle bu günde karnımızı doyurduk rahmetini esirgemesin..” tarzı oldukça muhafazakar bir çizgi çizmekte.

Köleliğe dayanamayıp etrafta yaşananlardan dolayı ölen arkadaşlarına acırken dışarı çıktığında gerek ticarete gelen yabancılar olsun gerek dönme müslümanlarla olsun istibat kurup kurtulmak için çaba sarfediyor. Yine gezip gördüğü yerlerde paşaların yaptığı zulümleri yazdığını görüyoruz.

aa5919e9-5a78-4e95-9b82-ac5ebedefb92.jpg

Peki Heberer sürekli köle olduğu için Osmanlı Devleti’ni bilerek karalıyor mu? Anlatımına bakılırsa pek öyle değil gibi. Mesela yukarıdaki sayfada hükümdarın tahrip edilen kilise dolayısıyla Araplara kızdığı ve tamir ettirdiğini görmüş. Bu davranış Osmanlı Devleti içerisindeki dinsel özgürlüğün ve politik dengenin bir kanıtıdır.

f0faa47e-f983-4c0f-9bcf-11a6189ea70e.jpg

Yine bir diğer örnek ise yüksek rütbeli bir paşanın emrinde olan gemi reisinin daha hızlı kürek çekmedikleri için kölelerin kırbaçlanmasını istemesi üzerine verdiği tepkiyi cesurca yazmış. Bu da Osmanlı Devleti’nde köle olsalar bile onların insan olarak bir bakıma vicdanen korunduğunu bize anlatıyor.

Fakat elbette bu efsaneleştirilen “Osmanlı’da herkese eşit muamele” gibi bir şey değildir. Gavur gavurdur köle de köledir. Zaten Heberer girişimlerinden sonra 1585 yılında nihayet Fransız elçisinin yardımıyla kendi özgürlüğünü satın alır. Serbest kaldıktan sonra özgürce dolaştığı Konstantinopolis’i (İstanbul) gezer ve gördüklerini kısa da olsa kitabında anlatır.

022968d9-4677-4200-9d84-e0b468fe4ce3.jpg

Bunlar dışında kölelik zamanında ek bir şeyler yaparak (örneğin yün çorap) çarşıda satmalarına izin verildiğinden, bazı yerlerde ise (örneğin kasap manav) çalınan yiyecekler için sadaka diye hiç bir şikayette bulunulmadığından behsediyor. Hatta Heberer bir yerden öküz çaldıklarını ve yediklerinden bahsetmiş. Öküzün sahipleri bunları suçüstü yakalamışlar. Bakmışlar ki öküzü çalanlar köle basmışlar kahkayı ve gülerek uzaklaşmışlar. Muhtemelen hayır için gitmiş diye düşünmüşlerdir.

414b1890-b151-483b-9abb-0b77197ea619.jpg

Kitabın sonlarında ise giyim kuşam ile ilgili kısada olsa bazı notlar bulunuyor. Yani gerçek anlamda 1585 yılını yaşayamasanız da toplum ve giyim tarzı hakkından tutunda yaşayış tepki vb. şeylere olaylar vasıtasıyla hakim oluyorsunuz.

Kitabı dönem toplum yapısını bilmek isteyenlere mutlaka tavsiye ediyorum. Çeviren ekibe ve yayınevine de yine teşekkürlerimi sunuyorum.

Hoşçakalın..

Doğu Avrupa Turu – IV – Cesky Krumlov-Hallstatt-Viyana

Bir önceki yazıya

7.Gün Cesky Krumlov-Hallstatt-Viyana

Prag’a yaklaşık 200 km uzaklıktaki şehre yaklaşık 2,5 saat sonra varabildik. Varınca da sanki zaman tünelinde yolculuk etmiş gibi hissettim kendimi. Bir şehir bu kadar mı güzel korunur be kardeşim? Salak saçma bir tane mimari yok. 1300 yılında neyse o şu an orada gibi.

Şehir yüksek bir tepede bulunan Krumlov Kalesi dibinde yaşamakta. Kale kıvrılan Vltava nehri ve hemen yükselen tepe üzerinde oturtulduğundan oldukça korunaklı bir konumda. Şehir ünlü bir aile olan Rosenberg’lerin merkezi. O zamanlar elbette buraları Bohemya olarak geçiyor. Bu aile ise 1300-1600 yılları arasındaki en kuvvetli soyluları barındırıyor. Zaten dönem içinde yapılan evler hala ayakta durmakta. Adamlar basmış parayı yapmış hacı. Tabi bunlar soylu olduğundan para mühim değil. Bu aile taaa I.Dünya Savaşı’na kadar şehri yönetiyor. Komünistler ise yönetimdeyken zenginlerin mallarına el konuluyor ve soylu kesimi de şehirden kovuluyor. Ahhh dinsiz komünistler neler neler yaptılar!

Sen git 1000 yıllık soyluları kovup şehir evlerini falan fakirlere ver iyi mi? Genellikle komünizm dolayısıyla evlerin bakımsızlığından bahsedilir mutlaka. Ama bütün fakir fukarayı da ev sahibi yapmaya çalıştığından bahsedilmez. Neyse şimdi ona girmeyelim. Komünizm yıkılınca (ahh neler neler yaptılar? Eğitim hastane falan bedava oldu herkesin evi oldu ahh) kadife devrimi ile buralar yeniden yapılandırıldı. Renk renk binalar tekrar restore edilip turistlerin hizmetine sokuldu. Fakat o da ne? Rosenberg ailesi “Kardeşim buraları bizim dededen kalma topraklarımız geri istiyoruz” diye ortaya çıkmasın mı? “Biz kahrolası dinsiz komünistlerin yüzünden binlerce dönümlük arazilerimizi geçtim kos koca kalemizi kaybettik şimdi küçük bir şatoda yaşamak zorunda kaldık elinizi vicdanınıza koyun efendim” diyerek mahkemeye başvuruyorlar. Mahkeme devam ediyor galiba. Alırlar kalenin 3’te birini bu saatten sonra.

20171012_113958.jpg

 

Efendim kaleye doğru tarihi sokaklarda gezerek çıkıyorsunuz. Turist sayısı Prag kadar olmasa da yine epey var. Tarihi aile armalarını falan burada görebiliyorsunuz. Kaleye çıkınca pencerelerden şehir manzarası mükemmel gözüküyor. Ben üşenmeyip en tepeye kadar çıktım. Orada kale bahçeleri bulunuyor. Kim bilir genç Lord III.William aha şu ağacın altında hizmetçileri yakalamaya çalışıyordu? Gelsin meyveler gitsin kuzular..

Efsane bir kale bahçesi, efsane bir manzara, efsane bir hava var burada. En az 100 yıl yaşarsınız yemin ediyorum. Lord isen daha uzun yaşarsın. İşte bu güzel hayat komünistler yüzünden bozulmuş ve dediğim gibi fakir fukaraya verilmiş  ve devletleştirilmiş araziler. Neler neler yaptılaaaağr ahh.

Ha bu arada arabaya giderken fırsat bulup “Bakalım kasabalı adamlar trafik kurallarına uyacak mı?” diyerek bir yaya kaldırımı testi yapayım dedim. Yaya geçidi önüne gelip durdum. Adımımı atmadan bekliyorum. Haliyle insan sol tarafa bakıyor gelen duracak mı diye. Bir baktım ki sağ taraftaki araba ben dikilince durmuş bana bakıyor. O an sağ taraftaki araba da gelip duraklayınca bende mecburen karşıya geçtim. Arabalar akıp gittikten sonra tekrar denedim. Sonra bir kez daha deneyip yeniden geçtim. Her seferinde de benim yola dönük yüzümü gören araçlar hızlarını düşürüp geçmem için 4-5 metre uzakta durakladı ve beklediler. Çok üzüldüm ülkem adına. Biliyorsunuz eğer yaya olarak karşıya geçmeye meyil ederseniz ülkemiz şoförleri daha da gaza abanıp bu girişimleri bastırmaya uğraşıyorlar. Yaya geçidi falan hak getirirken kırmızı ışık yanıp sönerken hız keseceğine daha çok gaza basan insanlarız. İnsanlarız derken bilinçli arkadaşları tenzih ederim. Fakat cidden üzüldüm. Hele ki yaya kaldırımının 20-30 metre önünden yola koyun sürüsü gibi atlayan turist grubunun geçişi (biliyorsunuz biz her yerden her an karşıya geçeriz) çok komikti. Yoldan ani geçişte şaşırıp ne yapıyorsunuz der gibi bakıyordu şoförler.

20171012_155131.jpg

Efendim enfes şehir turundan sonra hızla başka harika şehir Hallstatt’a doğru yola çıkıyoruz. Artık ülke değiştirdiğimizi de evlerden anlamaya başlıyoruz. Malumunuz kişi başı milli gelir bakımından artık üçe katlandık. Bildiğin villalarda inekler bir yandan otlarken, traktör süren çiftçileri gözlemliyoruz. Hemen parkında da Mercedes arabası var. Çiftçi mi zengin yoksa bunlar zevkine mi inek besliyorlar anlayamıyoruz. Ülkemin çiftçisi köylüsü görse ne derdi acaba? Kesin batı bizi kıskandığı için derdi ne diyecek?

20171012_170534.jpg

Bu arada belirtelim yolculukta şehirler arasında neredeyse hiç bir saçma sapan ev yapılmamış. Her yer tarım arazisi ve ekili durumda. Gavur yapmış anlayacağınız. Bir de otobanlarda mutlaka ses bariyerlerini koymuşlar. Tabi bunlar parasal şeyler ne diyeyim. Hallstatt kasabası göller bölgesinde. Burada bir çok doğal irili ufaklı göl var. Etrafları genelde dik dağlardan oluşurken hemen kıyı şeritlerine kısmen yaşam izni vermişler. Şehre oldukça dar bir yoldan ulaştık. Nüfusu sorduk; 756 kişi olan kasabada turistten geçim sağlanıyor. Tarihin en eski yaşam sürülen yerlerinden olduğu içerisindeki tuz madenlerinden bulunun insansı fosillerden ortaya çıkmış. Yakın tarihte oldukça değerli olan tuz buralardan elde edilirmiş. Yine hemen yukarıda teleferik ile kayak yapma imkanı bulunuyor. Ben kalabalıktan uzaklaşıp arkadaşım ile turistlerin olmadığı öbür uca geçerek, genç Hallstatt’lı Avusturyalılar ile takılalım dedik. Lakin bunlarda çok genç imiş. 7-8 genç kızlı erkekli oturmuşlar çimenlere hoparlör getirmiş müzik dinliyorlar. Galiba müzikti tam anlayamadım. İçkiler falan çok ayıpladım çok yadırgadım. Biz sakinliğe geldik bunlar da bunalmışlar galiba. Bende müzik ile beraber galiba hafifte alkolün etkisi havalara uçtum biraz. Kimseye söylemeyin!

20171012_172641.jpg

Burası da orta çağdan kalma bir şehir havasında. Ev yapılamıyor çünkü zaten yer yok. İyi olmuş ormanlarını topraklarını Araplara satan yurdum Sapanca’lılar gibi zevksiz mimariden uzak kalmışlar böylece. Gerçi satabilseler de yaptırmazlardı galiba. Gençlerden uzaklaşıp yukarılara doğru çıkıyoruz.

_SAM0572.JPG

Küçük evler önünde genel yaşlı insanların evleri bunlar. Patikalar ile birbirine bağlantılar yapılmış. Küçük bir kilise ve mezarlığına göz atıyoruz. Orada yaşayıp ölenlere çok güzel mezarlıklar yapılmış. Bazıları karı-koca beraber gömülmüş resimleri veya eşyaları orada duruyor. Bizde belki böyle gömülürüz. Sonra gelip toplu olarak mezarları kaldırırlar orayı da imara açıp satarlar galiba. Bu düşünceler ile göl manzarasına bakarak arabamıza doğru gidiyoruz. Yöreye uygun şarap ve biraları var. Biz denedik fena değiller.

20171012_181152.jpg

Gerisin geri gidip uzun bir yolculuktan sonra Viyana’ya geç vakitlerde ulaşıyoruz. Otelimize girip yatalım derken yine dayanamıyor ve dışarı çıkıyoruz. Böyle tuğla fabrikası yanında şehrin dışında bulunan otelimiz etrafını keşfedeceğiz. Bakıyoruz ki tuğla fabrikasından müzik sesleri geliyor. “Siz hayırdır?” diyerek fabrikaya giriyoruz. Ne de olsa mühendis adamız ortamlara alışkınız hacı. Genel gençlerden oluşan parti veriliyor. İçki içen dans eden öpüşenler falan. Belki 10 yıl önce olsa güzel ortam diyeceğim de bize gelmez deyip çıkıyoruz. İşte batının ahlaksızlığı artıyor diye düşünüyorum. Bizim ülkemizde böyle şeyler kattiyen yaşanmadığı gibi bir genç kızın erkeklerle bara gitmesi ve eğlenmesi söz konusu bile olamaz. Ne güzeldir bizim ülkemiz. Kardeşim böyle bangır bandır olmaz. Gizli saklı olacak tadı burada. Yani yapmıyormuş gibi yapıp aslında yapacaksın ki tadı çıksın. Ülkemizin yerini hiç biri tutmuyor arkadaşlar. Çok yorulduk deyip otele dönerek sabah uyandıktan sonra ünlü sarayları gezeceğiz.

8.Gün Viyana

Sabah ilk işimiz erkenden kalkmak oldu. Arkadaş ben bu kadar erken ve sık en son Asteğmen okulunda kalkıyordum. Kahvaltıdan sonra ünlü Belvedere sarayı önüne geliyoruz. Şansımıza bütün gezilerimizde hava açık ve güneşliydi. Yine güneşli bir sabahta güzel bahçesiyle Belvedere sarayı gözümüzü alıyor. Savoy Prensi Eugen tarafından 1745 yılında yaptırılan yapının bizim tarihimiz açısından da önemli bir yeri var. Memleketlim Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın yönettiği II.Viyana kuşatması işte bu sarayın hemen arkasında bulunan yerde savunuluyor. Elbette şehir surlar içinde bulunuyor ve başarıyla savunulurken buna ana sebep olarak Kara Mustafa Paşa inatçılığını ve “Sen kimsin yeaaa ben bilirim” bir insan olduğunu söylememiz gerekiyor. Merak edenler yazdığımız II.Viyana kuşatması kısmını okuyabilir. Gerçi yayınlamamışım henüz. Osmanlı Tarihi kısmını düzenleyeceğim tekrar baştan toparlayacağım o zaman okursunuz.

_SAM0021.JPG

Efendim Prens Eugen bu kuşatmanın kırılmasında çok başarılı olunca ve Osmanlı askerlerinden şehrin kurtarılmasına yardımları dokununca saray toprakları ona veriliyor. Prenste kendisine yakışan bir şekilde buraya modern bir sayar yaptırıyor. Bu yıllar Avrupa sömürgeciliğinin kaymak yeme yılları oluyor. Osmanlı devletinin suyu ısınmışken sömürgelerden gelen paralar, bilim ve sanatın gelişmeye başlaması ile beraber hanedanlar kendilerini göstermeye çalışıyor. Fransa veya İngiltere hanedanlığı ve şaşası ile mücadeleye başlayan Avusturya İmparatorluğu bu dönemde şehrin surlarını kısmen yıkacak, peşinden de saraylar inşa etmeye çalışacak. Belvedere Sarayı bu şaşanın saraylarından bir örnek. Altın varaklar, ayı postu serilmiş şömineler, Fransız usulünde tasarlanmış modern bahçeler. Aşağı Belvedere ile yukarı Belvedere diye ikiye ayrılmış bu büyük arazi. Açılışıyla beraber ilk fiyakasını da büyük düşmanları Osmanlı elçisine yapmış. Ağırlanan elçi saraydan etkilenmiş ve büyük imparatorluğu ballandıra ballandıra anlatmıştır.

Çünkü orta çağda devletin şaşası ve büyüklüğü inşa ettiği saraylar, ikram edilen yemekler, takılar, kadehler yok büstler veya bahçeler ile belirlenirdi. Giden bunlardan etkilenip “vay be demek baya baya büyük ve zengin bir devlet bunlar” derdi. Gösterişin karşı değeri bu olurdu. Sizden bu sayede elçi raporlarıyla çekinirler veya uğraşmak istemezlerdi. Ne yazık ki bu orta çağ kafası bazı ülkelerde hala devam etmektedir. Zannedilir ki büyük bir saray yaparsam veya geleni törenle bandoyla karşılayıp yedirip içirirsem benden korkarlar. Aslında kendi kafasında olanlar böyle düşünebilir. Fakat modern devlet yapısı bu kafayı sadece görgüsüzlük ile itham edecektir. Zaten bu ülkelerin yöneticileri kendi saraylarında altın koltuklarda oturup gerinirken genel olarak halkı barakalarda yaşar ve fakirdir. Neyse işte sarayın hikayesi budur. İçi sömürülen ülkelerden elde edilen gelirlerle alınmış altın, elmas işlemeli şeylerle ve diğer sanat eserleriyle doludur. Biz içine girmeyip öğleye doğru bir başka büyük saraya yani Shönburnn’e gidiyoruz.

_SAM0216.JPG

Shönburnn Sarayı bahsettiğim gibi bu şaşa ve zenginliğin gösterişi açısından oldukça önemli bir yapıydı. 1730 yıllarında kuvvetli bir imparatoriçe olan Maria Theresia tarafından yapılmıştır (Tam tarihi de bilmiyorum çok önemli değil). Yazlık olarak kullanılan yapının hemen arkasında oldukça güzel ve büyük Saray Bahçeleri bulunmaktadır. Aslında sarayı Paris Hanedanına rakip olarak yapıyorlar. Ama tabi oldukça yüksek ücretler çıkınca biraz daha mütevazı bir yapıya dönüşüyor. Mütevazı sarayımız sadece 1441 odalı olup 40 civarında hizmetçinin hizmet verdiği 500 hektarlık bahçeye sahip. Ne diyelim yazık paralar yetişmemiş.

Arka bahçesindeki tepede Gloriette Kemeraltı isminde 1775 yılında yapılmış bir yapı var. Prusya zaferi dolayısıyla yapılmış. Yine oraya giderken ünlü Neptün çeşmesini görmemek mümkün değil. Neptün çeşmesinin sağında labirent bahçelerinde kaybolabilir veyahutta büyük bahçelerinde saatlerce dolaşabilirsiniz arkadaşlar. Tek kelimeyle her noktası mükemmel olan buranın gezilmesi görülmesi için sabahtan akşama tam bir güne ihtiyacınız var diyebilirim. Biz neredeyse koşarak dolaştık. Hiç olmazsa bir daha gelirsek ne neredeydi biliyoruz diyelim teselli edelim kendimizi.

SAMSUNG CSC

 

Buradan öğle sonrası şehrin merkezine Habsburg Hanedanlığının kalbine yani Hofsburg İmparatorluk Sarayına gideceğiz. Demin anlattığım yazlıktı arkadaşlar. Millet buraları gezerken genelde şaşkın gezer ve yapıların nasıl yapıldığına hayretle bakar. Ben söyleyeyim; Sömürülen ve tecavüz edilen milyonlarca ülke insanlarının üzerilerine basılarak yapıldı. Ama yapmış adamları canım. Geldik mi Hofsburg Sarayı önüne geldik. Onu da sonraki yazıyla anlatıp turumuzu sonlandıralım artık.

Haydi Viyana’da müzeye gidelim

Padişahın Huzurunda – Adam Werner

Kitabın yazarı Crailsheim’li Adam Werner Osmanlı topraklarında görev yapan (1616-1618) Avusturya elçisinin katibi olarak karşımıza çıkıyor. Uzun süren bir barış döneminin uzatılması için görüşmeye gelen elçi ile, yolda başlarına gelen ve başkent Konstantiniyye’de gördüklerini oldukça açık ve anlaşılır bir dil ile kalem almış. Kitapta hem şehir yaşamı hem de halkı anlatma bakımından yapılan gözlemlerden ilginç olanları nakledeceğim;

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.05 (3).jpeg

Şehre elçilik heyeti ile gürültülü bir şekilde girilmesi başkent halkını şoke etmiş. Böyle bir girişin mümkün olmayacağını düşünemeyen Osmanlı Çavuşbaşı’nın görevden atılması istenmişse de ricalar ile engellenmiş. Werner girişteki bu fiyakadan dolayı oldukça mutlu olduklarından bahsediyor.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.05 (1).jpeg

Bunun dışında şehirde bahsedilen Türk kelimesinin anlamını yine buraya koymak istedim. Osmanlı Devleti kendi vatandaşına “Türk” demezdi (Bloğumu takip edenler bilecektir. Merak edenler Fatih Devrin‘e şöyle bir gidip baksın). Devlette yaşayanlar kendilerini “Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye vatandaşı” olarak görürlerdi. Bu devlet yapısı din veya millet ekseninden ziyade karışık ulus ve dinlerin bütünlüğünden oluşmuştur. Ne yazık ki günümüzde siyasi propagandalar dolayısıyla bunlar bilinmemektedir. Şehirlerde bu sebeple mahalle terziniz Rum bir Ortodoks, satıcısı Karaman’lı bir Müslüman ve elbiseyi kervan ile getiren Yahudi bir tüccar olması son derece sıradan bir olaydır. Şehirde dini olarak sürekli baskı uygulamak gibi bir durum olamayacağı gibi kurulan devlet yapısında zaten istenmeyen bir durumdu. Neyse efendim bunun dışında Müslüman halk kendisine “Türk” demezdi dedik. Çünkü “Türk” dediğimiz kişiler yine Osmanlı Hanedanı’nın planları doğrultusunda dağlarda çobanlığa itilmiş, devlet kadrolarına alınmamış ve sürekli vergi/askere alma baskısıyla ezilmişlerdir. Werner dikkat ederseniz “Bu halkta bir zamanlar böyle bir yaşam sürmekteymiş” deyip “Türk’lerin aşağılanmadığını” söylese de zaman sonra bozulacak olan devlet yapısında artık iyice şehir hayatından dışlanan Türk’ler (günümüzün Yörükleridir bazı Türkmenlerdir) hor görülecek aşağılanacaktır. Ne yazık ki Osmanlı Devleti hanedanı ve halkı ile temeline yaslandığımız Türk kelimesinden zerre hazetmeyeceklerdir. Ne zamana kadar? Tekrar yeni milli bir devlet kurmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar. Bunları da öğrenmeniz iyi oldu devam edelim.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.04 (3).jpeg

Yıllarca savaşan ve isyanlar ile mücadele eden Osmanlı Devleti’nde İranlı’lara “Kızılbaş” dendiğini biliyoruz. Bu Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail ile yaptığı savaştan sonra artarak devam etmiştir (Merak edenler Yavuz Sultan Selim dönemini okuyabilir). Hatta ünlüdür Yavuz Selim’in Şah İsmail ile olan yazışmaları kitap halinde de basılmıştır. Şah İsmail’e karşı ne diyor Yavuz? ” ….Ben Sultan Beyazıd oğlu Sultan Selim, sen ki ey eşek Türk…”.

Bunlar dışında toplumumuzdaki Arap seviciliği ve aslen Osmanlı’da yaşayanlardan daha Türk olan İran dolayları (Kuzeyi) ve Azerbaycan sürekli aşağılanır ve “Kızılbaş” diye alay edilir. Günümüzde de İran düşmanlığının, Alevi’yi aşağılama manasında “Kızılbaş” demenin ve Türk’lüğün benimsenmek istenmemesinin sebebi bu tarihsel gelişimdir.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.05 (2).jpeg

Bir çok eserde defalarca tekrar ettiği, dönem şahitlerinin de defalarca belirttiği gibi aslında Siyah ve Koyu Renkli elbiseler giyenler Hristiyan veya Yahudi halkıdır. Müslüman olanlar renkli elbiseler giyer ve farklı şapkalar takarlardı.

Elbette yine günümüzde toplumumuza yerleştirilen Arap seviciliği sebebi ile gidip Hristiyan/Yahudi elbiseleri sanki Müslüman cemaatine aitmiş gibi monte edildi. Yani Türk gibi giyinmede nasıl giyinirsen giyin. Uzatmayayım görüyorsunuz zaten durumu.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.04 (2).jpeg

Bazı arkadaşlarımız dahil hala koskoca hocalar falan ekranlarda kölelik olmadığını dile getirmektedir. Bir çok yerde yine defalarca belirtildiği gibi büyük şehirlerde elbetteki köle pazarları vardır. Bu pazarlardaki köleler Cumhuriyet kurulması sırasında bile bulunmaktaydı. Bu kölelerin fiyatları, alanın ödeyeceği vergilerden tutun nasıl davranılması gerektiği kanunlarla belirtilmiştir. Yukarıda pazarın nasıl olduğunu gözünüzde canlandırabilirsiniz.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.04 (4).jpeg

Şans eseri (daha doğrusu tarihin denk gelmesi) yapımı biten Sultan Ahmed camisinin açılışına da katılmışlar. 8 Haziran 1616 yılında açılan Sultan Ahmed cami günümüzde hala önemli bir tarihi miras olarak durmaktadır. Açıkçası Sultan Ahmed’in yerleştirdiği son taşı çok merak ettim. İşaretlenmiş olabilir.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.04.jpeg

Son olarak bizim milletin kaderciliğine atıf yapılmış. Geri dönüş yolunda konakladıkları kalenin paşası bahsi geçen olay neticesinde ölüyor. İşte görüldüğü gibi açık bırakılan çukura düşmüş. Halk “Çukur niçin açık bırakılmış, eğer açık bırakılmasaydı paşa ölmezdi” diyeceğine “Demek her şeye kadir olan ulu Tanrı, Paşanın burada ölmesini uygun görmüş” diyor. Bu olayı yine şaşırarak aktaran Werner’e 400 yıl sonra sesleniyorum;

“Doğu cephesinde değişen bir şey yok…”

Hoşçakalın..

 

Doğu Avrupa Turu – II – Budapeşte

Geldiğimiz yer Belgrad için buradan

Budapeşte

Belgrad sınırından çıkış yapacağımız gün ne yazık ki Macar toprakları bizi hiçte sıcak karşılamıyor. Neredeyse 3 km’yi bulan kuyrukta bütün günümüz heba olurken ancak akşam olunca geçiş yapabiliyoruz. Tam anlayamadığımız bu bekleme muhtemel bir iş yavaşlatma eylemi. Budapeşte şehrine ancak akşam ulaşabiliyoruz. Tabi gece ekip boş durur mu? Düşüyoruz yollara çıkıyoruz sokaklara. Bu arada daha fazla fotoğraf koymam istendiği için ona göre ekleme yaptım.

_SAM0479-min.JPG
Budapeşte niçin dünyada en güzel ışıklandırılan şehirlerinden birisi olduğunu bize kanıtladı

Çıkmadan evvel Macaristan’ın başkenti Budapeşte hakkında da kısa bir bilgi verelim. Belgrad’ın alınmasının peşi sıra 1526 yılında yine Kanuni Sultan Süleyman tarafından ele geçirilmiştir. O zamanki adı Budin olup elimizde Karlofça Antlaşmasına kadar kalmıştır diyebiliriz. Yani neredeyse 150 yıl bizimkilerin yararlandığı ileri uç şehirlerdendir. Tarihte Budin yani Buda tarafında yerleşim olup, yüksek bir mevkide konumlanmış bölgenin tepesinde de Budin Kalesi bulunmaktadır. Geçmişte yaşam Tuna nehrinin hemen yandan kestiği noktada sürmektedir. Nehrin karşı tarafında ise geçmişte büyük bir bataklık olan Peşte tarafı yer almaktadır.

_SAM0030-min.JPG
Buda Tarafından Bakış

Efendim Buda sakinleri daha doğrusu Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun 1867 yılında başkent olmasıyla (iki başkentlidir) şehir vizyonu değişime uğramıştır. “Yahu karşı taraf bataklık şurayı kurutalım ve güzel bir şehir dizayn edelim. Böyle gelişmiş modern Avrupa şehirlerine benzesin” diyen Macarlar kolları sıvayıp dediklerini yapmışlar. Bataklıkların hızla kurutulması ve modern bir şehir isteği sonucu dümdüz bir Peşte ortaya çıkmış. Bildiğimiz kalemle çizilmiş uzun ve geniş yollar, tren hatları, Tuna nehrinde gezi yolları, modern kültürel ve dini yapılar Peşte tarafında yükselmeye başlamış. Dönem içinde o kadar rağbet görmüş ki neredeyse bütün Macarlar şehre akın etmiş. Günümüzde de zaten Macar topraklarında ki 5 insandan 1’i Budapeşte’de yaşamakta. Böyle güzel bir şehre güzel köprüler yapılmış sonra. En sonunda da bu iki yaka birleşmiş ve adı “Budapeşte” olmuş.

_SAM0066-min.JPG

Kısa gece turumuzu takiben barda iki tek atıp otelimize geri döndük. Sabah uyandıktan sonra ise Budapeşte’nin en ünlü yapıtlarından olan Matthias Katedrali’ne yöneldik. Katedralin eski hali 1250’lerde yapılmış olup bütün Macar krallarının falan taç giydiği önemli bir merkez. Sonradan (19.y.y.) büyütülüp şimdiki hale gelmiş tabi belirtelim yeni bir yapı. Zamanımız olmadığı için katedrali dıştan gezdikten sonra hemen kenardan eşsiz bir Budapeşte manzarasını seyre dalıyoruz.

20171009_093731-min.jpg
Matthias Katedrali Bahçesi

 

Peşinden tarihimizde yine önemli bir yere sahip olan Estergon Kalesi’ne doğru yola çıktık. Kale şehre yaklaşık olarak 1 saatlik bir mesafede bulunuyor. Kaleye gelince açtım Estergon Marşını indim arabadan veriyorum mehteri.

_SAM0316-min.JPG
Estergon Kalesi

Kale üzerinde bulunduğu tepede hakim noktada ve yanından da Tuna nehri geçmekte. Sürekli kuşatılan, oldukça fazla el değiştiren kalemizin altında (eskiden kale mahzenlerinin bulunduğu yerde) güzel bir şarap restoranı bulunmakta. Merdiven veya asansörle çıkılan üst kısımda ise büyük bir katedral yapılmış. Madem tarihi öneminden bahsettik burası hakkında da bir iki kelam edelim bari;

 

 

20171009_125021.jpg

Estergon kalesi Macaristan’ın kuzey batısında dediğimiz gibi bir saatlik mesafede bulunuyor. Şehri önemli kılan şey Macaristan krallığının idari ve dini yönetim merkezi olmasıdır. Fakat Moğolların istilasından sonra (1241) kral burayı terk ederek bahsettiğimiz Budin’e taşınıyor. Burası yine dini merkezlerden birisi olarak kalıyor tabi. Osmanlı Devleti’nin en kuvvetli olduğu zamanlarda ve yine Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1543 yılında ele geçiriliyor. Kale Lala Mehmed Paşa’nın zorda kalıp teslim olmasıyla 1595 yılında elden çıksa da 10 yıl sonra yine Lala Mehmed Paşa tarafından ele geçirildi ve 100 yıla yakın elimizde kaldı. II.Viyana kuşatmasında başarısız olunmasına müteakip kale Macarların eline geçti ve bir daha da alınamadı (1683).

 

 

20171009_125931.jpg

Estergon kalesi Osmanlı Devleti’nin en uç kalesi olup bunun ötesine gidilememiştir. Yardım ve yakın saldırılara çok açık olması sebebiyle kale muhafızları gönüllü, savaşmada maharetli birlikler ile savunulurdu. Kale içerisinde at ve ok kullanmada oldukça maharetli ve nam salmış Akıncılar yaşardı. Akıncıların çevre kasaba ve hanelere saldırıları, azimleri ve durdurulmaz oluşları çevre halkını bezdirmişti. Yöre halkı beddua ederken “Köyünüze/evinize Estergon Akıncıları dadansın!” dermiş diye söylerler. Tabi bu yıllar Osmanlı Devleti’nin oldukça kuvvetli olduğu yıllar.

_SAM0280-min.JPG

Efendim kale içerisine sonraki yıllarda oldukça büyük bir katedral inşa edilmiştir. Katedral içerisinde dini motifler ve ayin kısımları bulunmakta. Bunun dışında zemin katta ek giriş ücretiyle beraber tarih boyunca orada yaşamış olan din adamlarının veya görevlilerin mezarlarını, Katedral harici askeri müze içerisinde ise dönem için kullanılan savaş alet ve zırhlarını görebilirsiniz. Ne yazık ki sonbahar döneminde müze kapalıymış. Eğer görmek isterseniz yaz döneminde gelmeniz gerekiyor. Fakat müzenin hemen solundan aşağıya giderseniz orada tarih boyunca kilise de kullanılmış çanları fark edeceksiniz.

_SAM0230-min.JPG

Çan demişken yine tarihi bir bilgi paylaşalım. Dönem içinde Osmanlı Devleti’nin askeri hareketini özel kılan şeylerden bir tanesi ağır toplarını taşımamasıydı. Kuşatılan şehirden elde ettiği metalleri ergiterek topları hemen orada döker ve kullanırdı. Kale veya şehir alındıktan sonra ise toplar yine bırakılır ve böyle böyle ilerlenirdi. Metalürji yani döküm tekniği ve bilgisinde oldukça maharetli ustalara sahip olunduğu bilinmektedir. Elbette bu durum Avrupa devletleri tarafından da bilinirdi. Kap kaçak hadi neyse de, dökümü bir zahmet, tepeye çıkartılması bir zahmet olan kilise çanlarının da bu ergitmede en önemli hammaddeyi sağlaması çözüm arayışlarına sevk etti. En önemli çözüm yolununda ya suya atıp yok etmek ya da gizli bir yere gömmek olduğunu söyleyelim. Bahsettiğimiz gibi terk edilen yerlerde gizli işaretli yerlere çanlar, silahlar veya toplar gömülürdü. Yıllar yıllar sonra tekrar ele geçirme durumunda bu gömülü malzeme çıkartılır ve kullanılırdı. Tabi burada en önemli malzeme kilise çanıdır. Çünkü çanlara genellikle törenlerle isimler verilir ve çana kutsal bir nesne gibi hörmet gösterilirdi. Kafir Türkler ne bilsin döküp ergitir tabi.

WhatsApp Image 2018-04-20 at 00.33.10.jpeg

Sola inip göreceğiniz çanlar işte bu çanlardan bazılarıdır. Birçoğu yüz yıllar öncesinden gömülen çanlar olup Osmanlı Devleti’nden kalan üç topta yine benzer şekilde gömüden bulunmuş. Bazen tekrar ele geçirildiğinde çanın ergitilip top yapıldığı bilindiğinden yine ergitip çan yapıldığı da bilinmektedir. Amma çana bağladık geçelim isterseniz.

Efendim Estergon Kalesi enfes bir manzaraya sahip. Kenar yapılaşması çok olmamakla beraber yine de kentleşmiş ve turistik hale gelmiş. Kale için ölen bütün milletten insanlara rahmetlerimizi diliyor ve öğle yemeğini yemek için hemen yakında küçük bir kasabaya Visegrad’a hareket ediyoruz.

_SAM0342-min.JPG

Visegrad Tuna nehri kenarında şirin bir kasaba. Bazı önemli imza toplantılarının da yapıldığı bu güzel şehrin hemen üzerinde küçük birde kalesi bulunmakta. Ben kaleye çıkmaktansa Tuna kenarında dolaşmayı ve manzarayı seyretmeyi tercih ettim. Yemekten sonra Budapeşte’ye öğlen sonu gibi ulaşıyoruz. Şehir merkezini dolanıp hediyelik alışverişlerimizi yaptıktan sonra tekneyle Tuna Nehir turunu bazı arkadaşlarla pas geçip bir yere yemek için oturuyoruz. Macarların meşhur gulaş çorbasını yemeden dönmek olmaz. Yoğun baharat ve acı bulunan bol salçalı etli bir çorba (daha doğrusu yahni gibi bir yemek) gerçekten çok leziz. Mutlaka denemenizi tavsiye ediyorum. Biz şehir merkezinde nispeten kaliteli bir yerde yedik. Fiyatlar kaliteye göre 15-25 tl arası değişmekte.

20171009_195728-min.jpg
Gulaş Çorbası bildiğimiz baharatlı yahni gibi ama daha güzeli diyeyim (Müslümanlar merak etmesin domuz etinden yapılmıyor)

Akşam olduğu için pek müzeye falan gidemedik. Fakat Budapeşte’yi iyi gezdik diyebilirim. Turistlerin yoğun olduğu ortamdan uzaklaşıp arka sokaklara dolandık. Kahramanlar Meydanındaki tarihi heykelleri ne yazık ki polis çemberinde olduğu için tam anlamı ile seyredemedik. Aslında gezdik derken buralarda en az 4-5 gün geçirmeniz şart arkadaşlar belirteyim. Müzesiydi kilisesiydi bitmiyor. Değişik milletten insanlar ile muhabbetler ettik. Genel itibari ile bizi ilk etapta İtalyana benzetiyor sonra Türk olduğumuzu öğrenince seviniyorlar diyebilirim. Sevinmelerinin sebebi (sevmelerinin yani) kendilerinin de Atilla’nın soyundan olduğunu kabul etmeleri. Yani kadim bir ırksal bağ var aramızda. Kendisi de bir Macar hatunla (pardon hanımla) evli olan arkadaşımla bu arada ne yazık ki görüşemedim (Barış’a selam olsun). Tabi Macarların bir diğer özelliği de hatunların (pardon hanımların) çok güzel olması. Yani o denli ki sanırım çirkin olan kızları imha ediyorlar. Önemli olan ruh güzelliği efendim diyoruz da yani ben böyle bir şey görmedim. Bir de insanlar sıcak ve muhabbete hazır durumdalar. Öğrendiğimize göre diğer şehirlere nazaran oldukça güvenli yerlermiş. Bu sebeple burası olsun gideceğimiz Prag olsun veya Viyana olsun insanlar güven içerisinde seyahat edebiliyor dolaşabiliyor. Kızlarda güzel ve içten. Daha ne olsun ya?

20171009_232133-min.jpg
Evet yorgunluğumuzu Macar biraları ile atıyoruz (Bu arada Ersin nereye bakıyorsun abi?)

Budapeşte benim gönlümde taht kurdu. Tekrar mutlaka geleceğim diyebilirim. Nehir kenarı yapıları, merkez mimarisi, yolların düz/geniş oluşu ve insanların yakınlığı çok hoşuma gitti. Bira falan da ucuz. Kızlar güzel demiştim değil mi? Gece 3 gibi Buda tarafına yürüyerek geçip şehrin ünlü Zincir Köprüsünden Tuna nehrini seyrediyoruz. Muhteşem manzarayı tekrar görüyoruz ve hava da bir o kadar güzel. Belki de turumuzun en güzel akşamını yaşadık diyebilirim. Çünkü Budapeşte akşamları da oldukça güzel bir şehir.

_SAM0049-min.JPG
Özgürlük Heykeli

Otelimize varıp sabahın köründe yeniden yola çıkıp yukarılara Gellert Tepesi’ne ulaşıyoruz. Burada 1947 yılında Nazi işgalinden kurtulma şerefine dikilmiş olan Özgürlük Heykeli ve yine güzel bir Budapeşte manzarası bizi bekliyor.

Ne yazık ki zamanımız kısıtlı olduğundan artık yola çıkmamız gerekiyor. Bazı kalelerine, Parlamento Binası’na, Opera Binası’na, Sanat Müzesi’ne ve Aziz Stephan Bazilikası’na doya doya bakamadan şehre veda ediyoruz. Ne yalan söyleyeyim kalbim Budapeşte’de kaldı. 4-5 saatlik bir yolculuktan sonra yeni bir ülkeye ve şehre ulaşacağız. Çek Cumhuriyeti’nde tarihi yapıları ve kültürüyle ünlü, güzel başkenti Prag bize merhaba diyecek.

Haydi Prag diyorsanız buradan

Doğu Avrupa Turu – I – Belgrad

Arkadaşlarımız ile 2017 sonu itibariyle organize ettiğimiz Doğu Avrupa turumuzu yakın bir süre evvel tamamladık. Beni bu uzun seyahate çıkartan ana etken elbetteki tarihi iki şehri yani Viyana ve Prag’ı dünya gözü ile görmek idi. Fakat bir diğer ilgi çekici nokta ise yolculuğumuzu kara yoluyla yapacağımız için sadece geçeceğimiz ülkelerin turistik merkezlerini değil yerel köy ve kasaba yapılarını, nehir ve göl kenarlarını, alt yapı çalışmalarını vs. gözlemlemek yani ülkeyi tam anlamı ile görme fırsatı yakalamaktı. Yolculuk boyunca yakından tanıdığım bir çok arkadaşımın da yanımızda olması beklediğimiz gibi uzun yolculuğun yükünü büyük ölçüde atmamızı sağladı. Zaten uzun olacak yazı dizimizi daha fazla uzatmadan gezimizde izlediğimiz yolu ve genel tecrübelerimizi anlatmaya başlayalım. Doğu Avrupa’yı merak edenler ve nerede neler yapılır bilmek isteyenler için tarihi bir tur rehberi olacağını düşünüyorum. Nerede yemek yerim diyenler başka yazıları incelesinler. Burada daha çok gezilecek yerler hakkında tarihi bilgiler vereceğim.

Adabazar-İstanbul-Filibe-Sofya-Belgrad

Gece çıktığımız yolculuk bizi şen şakrak bir şekilde İstanbul’a ulaştırdı. Yolda diğer bazı misafirlerimizi de aldıktan sonra sınır kapısından geçip sabaha doğru Bulgaristan’ın sanırım 3. veya 2. en büyük şehri olan Filibe’ye ulaştık. Sabah kahvaltısı sonrası beklemeden Sofya’ya oradan da akşama doğru Belgrad’taki otelimize yerleştik. Akşam yemeğinden sonra çoğu kişi odasına dinlenmeye çekilirken aramızdan genç olanlar elbetteki otelde uyuyacak değil vurduk kendimizi Belgrad sokaklarına…

22221729_10155594694737211_8408184732151741053_n.jpg
Filibe Kahvaltısı

Vurduk derken ana caddelerinden bir tanesinde şöyle bir tur attık. Marketlere gidip et, süt, bira fiyatlarını falan kontrol ettik. Zaten gece yarısı da olduğundan fazla dolanmadan ara barların bir tanesinde goy goya düştük. Garson kıza da bahşişini verdik elbette. Güzel sıcak bir yerdi.

Ertesi sabah ekipçe Belgrad’ı şöyle bir dolaştık. Ankara gibi bir yere benziyor. Şehir merkezi yakınlarında ABD uçaklarının bombaladığı binaları ibret için hala tamir etmemişler (Bosna Savaşında). Bildiğiniz gibi Sırbistan özellikle bu sebepten Avrupa Birliğine alınmadı. Biz oradayken İngilizce ve Sırpça NATO ve ABD aleyhinde pankartlar asılı duruyordu (En tepede ki fotoğrafta görebilirsiniz).

Buradan tarihte önemli ve merkezi bir yer olduğu için uzun süre Osmanlı Devleti’nin elinde tuttuğu Belgrad Kalesi’ne geçtik. Kale şehrin tam merkezinde bulunan bir parkın kenarında bulunuyor. Parkın ismi bize yabancı gelmeyecek; Kalemegdan. Birde tabi parkın içinde bulunan saat kulesinin ismi var oda Sahat Kula. İçerisinde değişik heykeller ve çeşmeler bulunan parkın kalabalığa şehir nüfusuna nefes aldırdığını görüyoruz. Demek ki her yere bina dikmeye gerek yok. Özellikle büyük ve kalabalık şehirlerde bu tür yaşam alanlarının korunması gerektiği çok açık.

WhatsApp Image 2018-03-19 at 13.48.14 (1).jpeg
Kalemegdan

Parkta bu konu ve geçmişteki savaş tekrar aklıma geldi. Yakın tarihte yaşanan üzücü iç savaşlar ve kanlı olaylardan dolayı Sırp halkı ile Müslüman coğrafyanın arası biraz limoni. Son yüzyılda artan ırkçı milliyetçiliğin etkilerinden uzaklaşmak için tarihin sayfalarında göz gezdirdiğimizde ise ilginç bir şekilde Sırp-Osmanlı dostluğunu görmekteyiz. Dostluk derken bizimkilerin boyunduruğu altında geçen uzunca bir süreden bahsediyoruz. Dolayısıyla Sırp diline bir çok Türkçe sözcük girmiş bulunuyor. Sırpların bizimkiler ile iyi geçinmesinin bir diğer sebebi de kuvvetlenen Vatikan Papa’larının oluşturduğu Katolik Hristiyanlığı’na karşı kendilerinin Ortodoks Hristiyanlığı’nı benimsemiş olması. Osmanlının ilk dönem yayılmacı balkan ilerlemesinde şehirlerin çoğunu savaşmadan ele geçirmesinin sebeplerinden bir tanesi bu mezhepsel çatışmayı kullanmasıydı. Ortodoks Hristiyanlığı zayıf haldeyken sığınacak bir liman olarak gördüğü Müslümanların boyunduruğuna girmiş ve üzerilerine yapılan Katolik Hristiyan akınlarına karşı beraber kılıç sallamışlar. Bu birliktelik o denli ileri ki Sırp askerleri Osmanlı Ordusunun sayıca fazla askeri unsurlarından ve değişmez birliklerinden bir tanesini oluşturmuş. Zaten Osmanlı Devleti sonraki dönemde Türk devletinden ziyade emperyal çok uluslu bir imparatorluğa dönecek. Neyse konuyu uzatmadan gezimize geri dönelim. Bu arada tarihi akışı anlatıyorum ki gelecekseniz bunları bilerek gezmeniz daha keyifli olacaktır diye düşündüğümden.

WhatsApp Image 2018-03-19 at 13.48.14 (2).jpeg
Solda Sava nehri ve Belgrad Kalesi’nin arka tarafı

 

Eski surları ve parktaki anıtsal bazı heykelleri dolaşıp geçmişte yıllarca elimizde kalan güzel kaleden, dönem için alınmasını çok zorlaştıran Sava nehrini doyasıya seyrederek gezimize devam ettik. Kale içinde eski surlara dokunmak ve geçitlerden geçerken ister istemez heyecanlandığımı fark ettim. Bir çok kez tadilat görse de eski sur bölümündeki taşlara dokunmak sanki tarihi avucunuza almak gibi.

Burada ayrıca tarihimizin belkide en önemli veziri diyebileceğimiz Sokullu Mehmed Paşa’nın çeşmesi bulunuyor. Kanuni Sultan Süleyman devrinde de veziri azamlık yapan bu büyük Osmanlı veziri aslen de Sırp-Boşnak asıllı bir devşirme.

Kale içinde Damat Ali Paşa’nın da türbesine rastlıyoruz. Bazı yerlerden duydum “Mora fatihi” falan deniyor ama hiç alakası yoktur. Saraya evlenerek giren ve entrikalar ile veziri azam olan, son derece bencil, her şeyi bilen vs. veziri azamımız günümüzün Fatih Terimi veya Tayyip Erdoğan’ı gibidir. Yani her şeyi en iyi o yapar her şeyi en iyi o bilir. Madem bahis açıldı türbesi önünde bahsettim burada da anlatayım bari;

WhatsApp Image 2018-03-19 at 13.48.14 (3).jpeg
Damat Ali Paşa Türbesi

Damat Ali Paşa durup dururken Avusturya’ya savaş açıyor 1715 yılında. Ne hazırlık yapılmış, ne kimsenin fikri alınmış… Aklı sıra başka cephelerde de savaşan Avusturya’yı köşeye sıkıştıracak ve fırsattan istifade 1699 Karlofça ile kaybettiğimiz toprakları geri kazanacak. Vezirimiz hala savaşların 1400’lü yıllardaki gibi kılıç, ok ve at ile yapıldığını zannettiğinden veya 1699 yılı öncesindeki büyük bozgunları unuttuğundan mı artık bilemiyoruz hiç anlamı yok iken savaşa tutuşmak istiyor. Elbette Avrupa’daki gelişen askeri teknoloji ve taktikleri bilen bazı vezirler veya devlet adamları bu duruma tepki gösteriyor. Gösteriyor ama dinleyen kim? Damat Ali Paşa kendisini savaşa girilmemesi için ikna etmeye çalışan Rumeli Kazaskeri’ni görevinden alıyor ve her gelene yolu gösteriyor. Halk başlıyor savaş dolayısıyla homurdanmaya. Bakıyor ki olmuyor gidiyor Şeyhülislama. Çıkart diyor bana bir fetva; “Avusturya ile savaşmamızı istemeyen veya eleştiren her kim var ise vatan hainidir/dinsizdir”. Şeyhülislam bu saçma isteği kabul etmeyince “Sende vatan hainisin demek ki” deyip (Fetöcü Şeyhülislam) görevinden aldığı gibi kendi adamını koyup fetvayı alıyor. Fetva yurt genelinde camilerde vaazlar ile okutulup muhalefetler susturuluyor.

Uzatmayalım.. “Sen kimsin, asıl sen kimsin lan?” ile geçen vezirliğini, orduyu tam hazırlamadan Belgrad yoluna çıkartarak devam ettiriyor. Belgrad yakınlarında ordunun bir kısmı arkada kalmış, bir kısım mühimmat daha gelmemiş, askerin yarısının karnı aç vs. çıkıyor Avusturya birliklerinin karşısına. Karşıda 60 bin Avusturya’lı bir yanı dağ, bir yanı bataklık muazzam bir mevkide konuşlanmışken yine kimseyi dinlemeyip bu durumda saldırıya geçiyor. Savaş sırasında orduyu komuta edemediği gibi donup kalıyor (Bildiğiniz Kal gelmiş paşaya). Emir falan veremeyerek koskoca orduyu mahvediyor. Sonra ağlaya ağlaya kılıcını çekip düşmana saldırırken de daha hemen çıkışta alnından kurşunu yiyerek ölüyor. İşte “Fatih” falan dediğimiz adamın türbesi bu arkadaşlar.

Kalemegdan içinde yine tarihi Paşa Konağı var. Eski paşalar Belgrad’a geldiklerinde burada kalırmış ama içine giremedik.

WhatsApp Image 2018-03-19 at 13.46.37.jpeg

Kale içinde I.Dünya Savaşı sırasında kullanılan obüs ve tanklar bulunmakta. Bunlar hakkında merakım olduğum için eski tankları görmek sürpriz oldu. Tabi birde İstanbol kapısı ve bazı tenis kortları ile beraber dinozor heykellerini de görmek biraz tuhaf oldu. Melih Gökçek’e selam olsun. Demek ki sadece bizim ülkede yok böyle insanlar. Tarihi bir kale içerisinde maketten dinozorların veya tenis kortlarının işi nedir? Muhtemelen uzun müddet bizim boyunduruğumuz altında kalmış olmalarından dolayı tam anlamı ile kafa yapısını değiştirememişler.

WhatsApp Image 2018-03-19 at 14.12.07.jpeg

1521 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından alınan Belgrad kalesi bazı zamanlar elimizden çıksa da hep geri alınmış. Ancak 1867 yılında tam anlamıyla elimizden çıktığını söyleyebiliriz. Dile kolay neredeyse 350 yıl bizde kalan şehre bizde güzel kale manzarası ile beraber hoşçakal diyoruz.

Ne yazık ki turumuz Belgrad’ı geniş ölçeği ile kapsamıyor. Bu sebeple gezi yolculuğumuza devam etmek için önümüzdeki durak olan Macaristan’ın Budapeşte şehrine hareket edeceğiz. İkinci yazımızda görüşmek dileğiyle hoşçakalın.

Sonraki durak Budapeşte

 

Osmanlıda Bir Papaz

Kitap yayınları oldukça iyi bir indirime girince 5-6 adet kitaplarından satınaldım. Tarihi anıları veya seyehatnameleri okumak dönem için oldukça keyifli ve bilgi vericidir. Elbette yazarın yazı dili ve gerçek gözlemlerinin hurafelerden arındırılmış bir halde olması eserin değerini daha da artırır.

Gerçekte bu objektifliği tam olarak yakalayamasa da Papaz Sofroni’nin eğlenceli hayat hikayesi yine de oldukça değerli. Eser Bulgar edebiyatının ilk modern yazım eserlerinden bir tanesi olup klasik olarak adlandırılıyor. Aslında çevrilmiş olan eserin altında küçük notlar ile bilgiler verilirken, sonda genel kitap değerlendirmesi ile anlatılanlardan yanlış olanlar objektif bir dille tekrar ele alınmış.

Sonradan kilise tarafından aziz ilan edilen Sofroni muhtemelen eserini de ileride aziz olmak için yazmış gibi görünüyor. Yinede anlattığı hikayesinde başına gelenleri kendi yaptığı kahramanlıklarla süslemektense, güçsüz ve kendi halinde bir ihtiyar olarak anlatarak insanda hoşgörü oluşturuyor.

1800’lü yıllarda yaşlılığını geçiren papazımız dönem çöküş ve karmaşa içerisindeki Osmanlı topraklarında yaşadıkları yağma, zulüm, eziyet vs. konularını güzel anlatmış. Öyle ki ele geçirilen köyünün eşkıyalar tarafından yağmalandığını sonra burayı kurtarmaya gelen Osmanlı Paşa ve askerleri tarafından tekrar yağmalandığını ve sonra tekrar eşkıyalar tarafından yağmalandığını vs. kaleme almış. Dönem içindeki karışıklık, savaş ve kıtlık gözler önüne sergilenirken diğer yanda rüşvet ile alınan piskoposlukları da yazmayı ihmal etmemiş.

Papaz Sofroni tarihi anıları sevenler için okunula bilecek bir eser. Tavsiye ediyorum.

Hoşçakalın.