Bizim Evlatlarımız

Bildiğiniz gibi I.Dünya savaşı içinde 1915-16 yılları arasında gerçekleşen Çanakkale Savaşı tarihte eşine az rastlanır bir mücadeleye sahne olmuştur. Savaş sonunda toplam yarım milyona yakın insanın öldüğü ve bir çok insanın da sakat kaldığı unutulmaz mücadele sonucunda Osmanlı birlikleri tarihin en büyük donanmalarından bir tanesini deniz ve karadan geçirmeyerek tarihte dönüm noktalarından bir tanesini gerçekleştirmiştir.

Ayrıntılı olarak savaşı anlatmamıza artık bu bilgi çağında gerek yoktur diye düşünüyorum. Çanakkale savaşında daha da sivrilen ve yurt içi-dışı bütün gazeteler tarafından “Çanakkale Kahramanı” olarak ün salan unutulmaz önderimiz Mustafa Kemal Atatürk daha sonra yine bildiğiniz gibi savaş sonrası Anadolu topraklarında kurtuluş savaşını başlatarak özgür ve tam bağımsız bir Türk Cumhuriyeti kurma şerefine nail olacaktır.

Cumhuriyet kurulduktan sonra çeşitli günler bayram olarak kutlanmakla beraber tarihe damga vuran bu savaşta unutulmamış ve anma etkinlikleriyle günümüze kadar gelecek şekilde yadedilmiştir.

18 Mart 1934 tarihinde gerçekleşen Çanakkale Anma etkinliklerinde ise Mustafa Kemal Atatürk’ün neredeyse yeniden tarihe damga vuran şu sözleri, savaşı anmanın ötesinde büyük bir devlet adamının, liderin ve belki de “Örnek Deha” olarak nitelendirebileceğimiz önderimizin insanlığa bıraktığı hediye olmuştur.

Sadece ülkemizin değil bütün Dünya devlet adamlarının kulağına küpe olması gereken sözleri tekrar hatırlamak ve gerekli dersler çıkarmak hepizin borcu gibi duruyor. Her sözü ve düşüncesi ile çağın ilerisindeki dehasını gözler önüne seren Gazi Mustafa Kemal Atatürkü bir kez daha minnetle anıyorum.

Saygılarımla;

“Bu memleket topraklarında kanlarını döken kahramanlar! Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, mehmetçiklerle yanyana koyun koyunasınız.

Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahta rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

Mustafa Kemal Atatürk – 18 Mart 1934

Birlik Ve Beraberliğe En Çok İhtiyaç Duyduğumuz Şu Günlerde

 

Arkadaşlar lütfen yayalım ve herkeze duyuralım;

Ülkemizin mağduriyetin sorumlusu 65 yıldır muhalefet partileri olan MHP ve CHP’nin omuzlarında olmak üzere bütün aydın, entellektüel ve okumuş kesimindir!

Ne demiş ünlü bir düşünür? “Ben en çok okuyan adamdan korkarım, okudukça bana afakanlar basıyor. Bize ilkokul mezunu lazım hatta onu bile okumamış adam lazım…” Ne de güzel demiş..

Hükümet verdiği tecavüz yasa tasarısını tekrar değerlendirip yürürlüğe sokarak Hüseyin Üzmez gibi namazında niyazında, kandırılıp gazozuna ilaç atılarak küçük kızları taciz ettikten sonra madur olan kişileri korumalı, madden ve manen büyük bir yıkım yaşayan bu kişilere ve ailesine tazminat ödemelidir.

Ayrıca defalarca tacize uğrayan küçük kızın muhtemelen defalarca gazozuna ilaç katılarak safça kandırılan Hüseyin Üzmez gibi hayırsever, vatansever, hacı ve en önemlisi örnek bir müslümana karşı ufacık tacizlerinden dolayı hemen yargıya başvurması manidardır!

Kamuoyu bu bağlamda bilinçlendirilmeli, benzer maduriyeti tadan tecavüz ve tacizciler ile ilgili olan yasanın tazminat eklenerek tekrar kanunlaştırılmasının sağlanması gerektiğini kabul etmek gerekmektedir.

Orta çağın en güzel günlerini yaşadığımız bu günlerde artık bunun gibi gündem maddelerinin değil hangi ülkeye, hangi atlı ve topçu birlikleriyle saldıracağımız konuşulmalı, oyuna gelinmeyerek yahudi Almanya’nın büyük oyunu bozulmalıdır.

Avrupa’yı biz beklersek çok bekleriz bunu unutmayın!

Yarından tezi yok sefer hazırlıklarına başlanarak Avrupa’nın fethine geçilmesini, böylece artık dünya standartlarının üzerinde olan eğitim, yargı, ulaşım, enerji, sağlık vb. alanlarda yakaladığımız bu üstünlüğün kullanılarak yaratılan büyük askeri ve ekonomik devimizi yani Yeni Türkiye’mizin tutulmamasını/tutulamayacağını bildirmek istiyorum!

Son 10 yılda sürekli cari fazla verdiği için elinde bulunan ihtiyaç fazlası parayı bildiğiniz gibi IMF olsun, Dünya Bankası olsun, ihtiyacı olan Güney Kore, Almanya, Kanada, Norveç vb. ülkelere aktarmaktaydık.

Artık başlanması gereken Avrupa ve devam eden Orta Doğu’nun tekrar fethiyle beraber sarkacağımız Güney Afrika kıyıları, oradan uzanacağımız Samoa adalarının ele geçirilmesi sebebiyle verilen bu cari fazla paranın artık verilmemesini temenni ediyorum.

Ülkemizin şaha kalkarak sürekli büyüdüğü, kişi başı milli gelirin tam 128 bin dolar seviyelerine gelecekken yapılmaya çalışılan hain darbe sebebiyle birden 7 bin dolara düşmesi tartışılması gereken diğer bir konudur!

Türk halkı unutulmamalıdır ki en zor gününde bile hiç kimseye boyun eğmeyip gerekirse araya soktuğu adamlarla oğlunu işe sokturmaya, ihtiyacı olmadığı halde beleş kömür almaya, hayatında Ankara’nın doğusuna gitmediği ve askeriliği parayla yaptığı halde her daim PKK olsun veya IŞID olsun veyahutta BRAZZERS olsun çatışmaya her zaman hazırdır!

M.Ö.1071 yıllarında Anadoluya gelen Osmanlı Devleti’nde bir tek bira içilmemiş, tek bir zina yapılmamış, sadaka verecek tek bir kişi bulunamamıştır! Sadece balık tutmaya gittiği yerde güneşi görünce mayışan ve tarihteki ilk astronot olan Sektiri Sıpace Paşa göl kenarında uyuya kaldığı için cuma namazını kaçırmıştır. Bunun dışında devlet erkanında tek bir cum-a namazı kaçıran kişi yoktur!

Tarihimiz Padişahlarının hükmettiği dönemlerde ortalama olarak %68 at üstünde, %26 namazda, %5 yemek yemekte geriye kalan %12’lik kısmında ise uyudukları hepimiz tarafından bilinen bir gerçektir (Üstat Kadir Mısırlıoğlu bunu padişahların ruhlarını tek tek çağırarak sormuş ve istatistik olarak bulmuştur). Peki soruyorum size bu yüzdelerin arasında sevişmek var mıdır?

Utanmadan padişahlarımızın seviştiği kamu oyunda anlatılmakta bu büyük insanların sanki normal canlılar gibi yaptıkları söylenmektedir! Bu şanlı tarihimize atılan büyük bir iftiradır! Padişahların böyle bir şey yaptığı bir fani kul tarafından bile görülmemiştir. Hepsi uydurmadır…

Son olarak birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan bu günlerde yukarıda anlattığım olayların iyi analiz edilmesi, büyük oyunun bozularak gavurlara fırsat verilmemesi, yok efendim dolar pahalıymış yok efendim enflasyon varmış gibi hayali iddiaların hızla kınanması (gerekirse AKP internet trollerine hedef gösterilmesi) önemle duyurulur.

Zaman birlik beraberlik zamanıdır!

 

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – IX

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi yazı dizisi 9 (dokuz) yazıdan oluşmaktadır.

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi-I

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-II

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-III

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-IV

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-V

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-VI

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-VII

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-VIII

Uzun yazı dizimizin sonunu bağlayalım arkadaşlar artık. Ne diyorduk? Osmanlı devlet mekanizmasını ele geçiren toprakları, madenleri, kervansarayları, gemileri olan Tarikat Vakıfları diyorduk. Bunlar cami, medrese veya okullar yaparak sözde dindar görünürler. Amaçları paradır dedik. Sonunda geldik Laiklik mevzusuna. Kardeşim niçin Mustafa Kemal Laik sistemi tercih etti?

Ula anlattık işte. Osmanlı Devleti’nin nasıl çöktüğü ve oluşturulan Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgenin 1900’lü yıllardan çok önce başlamış olduğu gün yüzündeydi zaten. Toplum Sünni Arap ekollü tarikatlar (aslında Sünni ekol bu değildir Sünni’lik bu hale getirilmiştir ki başka konudur) ile beraber ahlaki olarak çökertilmiş, bilimden uzaklaşarak ilimide unutmuştu. Mustafa Kemal hep söylüyorum hayatı boyunca okuduğu kitap sayısı resmi olarak 3997 adettir! Hayatını kuran öğrendiği mahalle mekteplerinden sonra kitap okuyarak geçirmiştir. Teğmenken parasının yarısı ile kitap alıp okumasıyla arkadaşları dalga geçmiştir. Böyle bir insandır. Sonunda araştırmaları neticesinde anlamıştır ki;

“Eğitimini tamamlamamış, kitap okumayan orta çağ toplumlarının tek kurtuluş yolu akıl ve bilimi takip etmektir. Bu sebeple rüşvet mekanizmaları ile şekillenerek devlet kurumlarını ele geçiren sözde din tarikatlarının ve vakıfların varlıkları son derece tehlikelidir. Önlem alınmaz ve hoş görü gösterilir ise bu zengin tarikat ve vakıflar tekrar kurumlarımızı ele geçirecektir.

Halifelik müslüman aleminde için içi boş süslü bir vazodur. Dünya medeniyeti ve gücünden uzaklaşmış olan devletin, bilimi neredeyse 500 yıl evvel terkeden topluma karşı halifelikten beklentisi zaten olmamalıdır. Bu sebeple yönetim için en uygun sistem seküler bir devlet yapısı tercih edilmelidir…

Sonuçta yeni kurulan ve beş kuruş parası olmayan Cumhuriyet, Laik ve Seküler bir devlet anlayışını benimsemiş peşi sıra zaten rüşvet mekanizması ile tarihte zenginleşen ve devlet kurumlarına yerleşen bu yapıları da yasaklayıp el koyarak hazineye bir çırpıda aktarmıştır.

İşte aslında “dinsizlik geldi ahhh kuran okuyamadık din adamlarını astılaaaaar” cümlelerinin temel taşları yıllarca Tarikat ve İslam ayağına ticaret yaparak devlet kadrolarını kendi adamlarıyla doldurarak halkı sömürenlerdir! Bu adamlar hiç bir yere gitmemiş hala günümüzde dini vakıfları tekrar yüceltip tarikat geleneğinin içlerini boşaltarak halkı sömürmek istemektedirler.

2016100418283319_36c0a64c7ef1e149f2111c338978151b.jpg

Cumhuriyetin ilk yıllarından sonra, 400 yıl süren Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgeni içerisine yerleşmiş olan ve Vakıf isimli bu yapılar yasaklanıp bütün mal varlıkları bir anda devlet tarafından ele geçirilince bunlardan nemalanan çoğu ağa – din adamı – devlet görevlisi ve eşkiya “dini yasakladılar” diyerek sömürdükleri halkı galeyana getirmiş bir çok isyan başlatmışlardır.

Toparlar isek Osmanlı Devleti daha doğrusu İslam’i kabulleniş tarihinde bir Vatikan ve onun kurumları bulunmamaktadır. Lakin bulunmaması rüşvet ve siyaset/tarikat ilişkisi olmadığı anlamına gelmemektedir. Burada sorulması gereken soru ilk yazımızda belirttiğimiz “Gelenekten Geleceğe” programı yorumcusu ve Cumhurun baş danışmanı olan Dr.Savaş Barkçin’in niçin “Fatih vakfı devletten para almazdı din adamlarına ve imamlarına kendi içinden para verirdi, öğrenciler yetiştirirdi mesela Mehmet Akif efendim” demesidir?

Yani Savaş hoca Avrupa’daki Vatikan sömürgesini çok güzel anlatırken Osmanlı Devletindeki Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgeninden neden bahsetmemekte ve ısrarla “Vakıfların değeri” adı altında “Cumhuriyet bunları kapattı işte” demektedir? Niçin Osmanlı Devlet mekanizmasını ele geçiren, bir süre sonra ise emperyalist sömürgeci devletlerle beraber çalışan ve rüşvet ağları kuran Tarikat-Vakıf ilişkisini tekrar öne çıkartmakta, bundan kurtulalım diye Mustafa Kemal’in kurduğu “Laik ve Seküler” devlet sistemini tartışmaya açmaktadır?

Sanırım bu soruların cevaplarını yazılarımdan sonra çok daha iyi cevaplayabilirsiniz arkadaşlar. Tarikatların isimleri önemli değildir, önemli olan tarihi süreçte açtığı yaraların iyi takip edilmesi ve gelecekte benzer hataların yapılmamasıdır.

Tarihin öğrettiği en önemli şeylerden bir tanesi cidden tekerrür etmesidir. Bir diğer şey ise “Geçmişinden ders almayan toplumların yok olmaya mahkum” olduklarıdır. Ne yazık ki ülkemiz bu konuda hem bilgisiz hemde isimlere fazla takılmakta ister parti ister vakıf veya tarikat olsun bu hataları görmekten ziyade partizan bir şekilde savunmaktadır.

Kendi adıma güzel bir yazı dizisini sonlandırmış bulunuyorum. Soru ve görüşlerinizi bekliyorum.

Hoşçakalın doğru yolda kalın.

Selametle..

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – VIII

Bir önceki yazıya buradan

Osmanlı devlet görevlileri rüşvetlerini aklamak için “Vakıf” adı altında kurumlar kurmaya ve kendi çıkarttıkları yasalar ile bu kurumlara özerk bir statü vermeyi başardılar. Böyle böyle Osmanlı Devleti içerisindeki “Vakıf” statüsü sistemi çürüttü ve çökertti. Peki ama ne dedim ben şimdi anlamadım diyorsunuzdur belki? İş ilişkilerini biraz açalım. Şöyle;

Rüşvet aldığı veya yolsuzluk yaptığı tespit edilen devlet adamının öldürülüp mallarına el konulduğunu söylemiştik. Bu rüşvetçi kişi parayı aklamak için kendisine bir vakıf kuruyor arkadaşlar. Atıyorum ben vezirim ve kuruyorum “Şeker Vakfı”. Bana rüşvet verenlere ya benim vakfa bağış yapmalarını veyahutta beraber çalıştığım tarikatlar aracılığı ile parayı aklamasını söylüyorum. Adam gidiyor diyor ki “Ben Şeker Vakfı’na şu madenlerimi bağışlıyorum. Bilmem ne tarikatı öğrencileri bu maden gelirleri ile din adamı yetiştirsin”. Bu hem benim hemde bağış yapanın toplumdaki statüsünü artıyor (bağış adı altında) hemde rüşveti mederes, camii, çeşme vb. yaparak aklayıp işin halledilmesini sağlıyor.

Çıkartılan bir çok yasa sayesinde bu vakıflar özerk demiştik. Örneğin vakıflardan neredeyse hiç vergi alınmıyor. Çünkü beraber çalıştıkları tarikatlar ile birlikte din adamı yetiştiriyorlar, cami yapıyorlar, kervansaray yapıyorlar, medrese açıyorlar vs.

Yine bu tarikata üye olanlar askere alınmıyor böylece savaşmak zorunda da değiller. Çocuklarını ve tanıdıklarını bu sayede savaşlara göndermeyip, savaşıp dönemeyen garibanların topraklarına da el koyuyorlar. Böylece Vakıf-Tarikatlar gittikçe kuvvetleniyor ve elbette ticarete atılıyor. Okullar, camiler, medreseler açıyor bir yandan kervansaraylar kuruyor satın alıyor, madenleri işliyor istihdam sağlıyor, gemilerle ticaret yapmaya başlıyor, toprakları çok ucuza kiralayıp yöre beyleriyle vergisiz ürünler kazanıyor vs. Toparlarsak dıştan hayrına çalışıyor içten ise amaç ticaret ile rüşveti aklamak başka birşey değil yani.

osmanli8217da-vakif-calismalari-1jpe.jpg

Peki benim zenginleştirdiğim “Şeker Vakfı” var ama bir şekilde rüşvet aldığım falan ortaya çıktı diyelim. Ne olacak? Beni de boğup öldürdüler. Mallar ne olacak?

İşte Vakıf ve Tarikatlar özerk statüde olduğundan bu mallara hazine el koyamıyor! Yani rüşvet ile zenginleşen Vakıflar-Tarikatlar zengin mal varlıklarıyla yoluna devam ediyor. Vakfın başkanı kim peki? Ya benim amcam ya oğlum ya ortağım ya damadım oluyor. Böylece rüşvet ile zenginleşen vakıf-tarikat ya peşi sıra rüşvetle istediği adamı kolayca başa geçiriyor yada yeni geleni rüşvet veya tehdit ile satın alıyor.

Uzun olarak anlattığımız bu Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgeni o kadar büyüyor o kadar yayılıyor ki devlet vergi alacağı mecraları elinden kaybetmeye başlıyor (Osmanlı İktisadi Tarihi’ni biraz yazıcam. Örnek vermek gerekirse 1820’li yıllarda ülke içinde dönen paranın sadece %3’ü devlet kasasına giriyor!). Bu tarikatlar kurulan vakıflar yardımı ile istedikleri adamları istedikleri noktalara atayarak devleti sömürmeye insanları kullanmaya başlıyor. Rüşvet ile çalışmaya alışılıyor. Ağalar kadıları satın alıyor ses çıkaranlar yine satın alınan tarikatlarca tehdit ediliyor. Toplum bilimsiz bir din bataklığında saçma sapan hurafelerle uyutuluyor ve bu yıllarca böyle gidiyor..

Bunların oluşumunu izleyen eski Ahiler olan Türk-Ahileri yani Anadolu Alevileri ise hengamede gittikçe şehirlerden uzaklaşmaya ve dağ bayır yaşamına geçmeye başlıyor. Yörükler böylece toplumdan kopuyor. Kendi pisliklerini, aşağılık yaşamlarını tarihi pırıl pırıl olan bu insanlara atarak tatmin olan şerefsiz sürüsü ile ahlakın ne olduğunu bilmeyen para babaları şehirleri ele geçiriyor. Gerçi her yeri ele geçiriyor.

image00112.jpg

Osmanlı tarihinde Celali İsyanları başta olmak üzere bu şekilde bozulan İktisadi Düzen neticesinde başta Anadolu Alevileri olmak üzere bir çok yerde bir çok zamanda büyük isyanlar patlak vermiştir. Osmanlı Devletinde bu rüşvet sistemi içerisinde bulunan vezirler başta askerler/beyler ve diğer tarikat adamlarının katliamına uğramışlardır. Canlı canlı yakılmış, gömülmüş ve yer yer toplu katliamlar yaşanmıştır.

Son yazımız ile beraber yazı serimizi genel bir değerlendirme ile bitireceğiz arkadaşlar.

Hoşçakalın.

Sonraki yazıya buradan

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – VII

Bir önceki yazıya buradan

İmam Gazali antik çağ felsefik kitapları okumuş, dönem içinde yaşayan filozofların düşünce yapılarını incelemiş, bunların İslam ile uygunluklarını masaya yatırmış, Aristotales düşüncesini benimseyen İbni Sina ve Farabi’yi eleştirmiştir.

İmam Gazali’nin kısaca “eğer akıl ile kanıtlanamıyor ise vahiy temel alınmalıdır” felsefesi gelecek İslam Bilimi’nin önünü tıkayan ana etkendir. Benzeri antik Yunan filozoflarında Sokrates’ten sonra görülmektedir.

Felsefe biraz karışıktır ki basitçe şöyle özetleyelim; Sokrates atıyorum “sürekli kıyıya vuran dalgalara” bakmış ve “bu dalgalar niçin oluşturulmuştur?” demiş ve bunun üzerinden felsefe yapmıştır. Sokrates öncesi öncesi doğa felsefecileri ise “sürekli kıyıya vuran dalgalara” bakmış ve “bu dalgalar nasıl oluşuyor?” demiş ve bunun üzerinden felsefe yapmıştır. Doğa filozofları (örneğin Thales) doğa yasalarını anlamaya, nasıl meydana geldiklerini tartışarak ispat etmeye, ispat ettikleri şeyi eleştirmenin önemine ve gerçeği aramaya doğru uzanan ilk bilimsel düşüncenin temellerini atmışlardır. Sokrates ise doğa kanunlarının nasıl olduğu ile ilgilenmekten ziyade tanrı tarafından yaratılan insana nasıl bir faydası olduğunu düşünerek felsefi düşüncesini buna yöneltmiştir.

675px-Persian_Scholar_pavilion_in_Viena_UN_(Avicenna).jpg
İbni Sina

İşte benzer bir felsefik düşünce ile sürekli sorgulayan, merak eden, tartışan, doğayı tanımaya çalışan büyük islam felsefecilerini oluşturan yapı İslam Bilimi’nin altın çağı olmuştur (keza antik Yunan tarihinin ilk safhaları gibi). İslam Dünya’sı küçümsenen, yakılan ve yok edilen Antik Yunan felsefesinin koruyucusu olarak eserleri arapçaya tercüme etmiş, kopyalar çıkartmış, latince öğrenmiş ve bilimde önder olarak uygarlığı elinde tutumuştur. Lakin Özellikle Sünni İslam geleneğinde önder kabul edilen El-Eşari ve peşi sıra gelen El-Gazali (İmam Gazali) ise doğa bilimlerinin dinden ayrı düşünülemeyeceğini savunarak (Sokrates gibi) bunu yapanları eleştirmiş hatta dinsiz ilan etmiştir (İslam Bilim’i ile ilgili eserler için Fuat Sezgin’in kitaplarına bakmanızı tavsiye ederim). Bunun ile kalmamış fikirlerinden bazıları saptırılmış bazıları ise doğrudan alınarak bilimin önü tıkanmıştır.

İmam Gazali’nin örneğin Matematik hakkında yazdığı şu cümlelere dikkat edelim;

“Matematik; hesap, hendese ve heyet ilimlerinden ibarettir. Bunların hiç birinde ne müsbet, ne de menfi cihetten dine taaluk eden bir cihet yoktur. Bunlar akli delillerle ispat olunan şeylerdir. Anlaşılıp öğrenildikten sonra inkara mahal kalmaz. Fakat bunlardan iki fenalık doğmuştur. Birincisi şudur: bu ilimleri mutaala eden kimse oradaki incelikleri ve delilleri hayret ve taacüp ile karşılar. Bu yüzden felsfecilere karşı içinde takdir hissi uyanır. Zanneder ki felsefecilerin bütün ilimleri açık olmak ve kuvvetli delile dayanmak hususunda bu ilim gibidir. Sonra felsefecilerin bu küfürünü, Allah’ı inkar ettiklerini, maneviyata kıymet vermediklerini şundan bundan işitir, sırf onları taklit etmek sebebiyle kafir olur. Kendi kendine “din hak bir şey olsaydı, matematiği bu kadar incelemiş olan bu büyük adamlarca malum olurdu, gizli kalmazdı” der, onların küfürünü, inkarını işitince dini inkar etmenin doğru olduğuna kanaat getirir. Başka hiç bir dayanağı olmadığı halde , yalnız böyle bir düşünce ile doğru yoldan çıkan nice adam gördüm.

Bazan bunlar başka ilimlerde de cahil ve ahmak durumuna düşerler. Eskilerin matematiğe ait sözleri delilleri vardır. Fakat ilahiyatta tahminidir. Bunu ancak tecrübe eden, onunla meşgul olan anlar.

Bu sebeple bu ilimlerle fazla meşgul olanları men etmek vacip olur. Çünkü bu ilimler dine taaluk etmezler. Ancak felsefecilere ait ilimlerin başlangıcı olduğu için, felsefecilerin fenalığı ve uğursuzluğu, okuyana sirayet eder. Bununla fazla uğraşanlar içinde dinden çıkmayan, takva gemini başından atmayan pek az kimse vardır.”

EL-MÜNKIZİ MİN-AD-DALLAL – El-Gazali

İmam Gazali’nin bu ve benzer doğa bilimlerini tehlikeli görmesi, peşi sıra yunan filozoflarını dışlayarak dinsizliğe yolların çizileceğini açıklaması neticesinde İslam Bilimi (ister onun dediğini ters anlasın ister anlamasın) 11 y.y.’dan itibaren modern bilimlere soğuk bakmaya başlamıştır. Peşi sıra gelen eleştirel düşünce ve filozoflar arap dünyasında “dinsizlik” ile eş tutulmaya, Allah’ın yarattığı doğayı insan aklı ile sorgulamaktansa vahiye dayandığı söylenen sahte hadis ve hurafelere kaymaya, Kuran’ın ayetlerindeki anlamı özümsemektense ezberleyerek şekilci bir inanışa doğru geçmişlerdir.

Bu sebeple Türklerin kendi kültür ve gelenekleri ile yoğurduğu Türk-İslam tasavvufu arap dünyasında hızla dışlanmıştır. Türkler arap dünyasında “Kötü müslüman” olarak görülmüş hele ki Yavuz Sultan Selim’in halifeliği kılıçla almasından sonra bu nefret daha da artmıştır.

Türklerin geçmiş yazımızda da belirttiğimiz İslam’i değerleri tekrar hatırlması ise çok uzun sürmemiştir. Bahsettiğimiz sebeplerden dolayı devlet ve şehir kadrolarından uzaklaştırılan Türk-Ahi tarikat yapısı yine anlattığımız Gazali ekolüne sahip Sünni Arap tarikat geleneğine doğru kaymıştır.

162432_m.jpg

Arap dünyası ve peşi sıra geleceğimiz Osmanlı toprakları 1550’li yıllarda (Kanuni Sultan Süleyman devrinden bahsediyorum gerileme dönemi cart curt değil daha öncesi) artık doğa bilimlerinin günah olup olmadığını düşünen sapık tarikatların eline geçmiştir. Osmanlı medreselerinde 1550’li yıllardan itibaren hızla artan ve tamamına yayılan Kadızade tarikat kültürü neticesinde Matematik, Coğrafya ve Felsefi bilimlerle beraber doğa bilimler, modern bilimler, fizik, kimya, astronomi vs. medreselerden ve eğitim sisteminden tamamen çıkartılmıştır. Çıkartılan ve öğrenilmesi günah kabul edilen bu derslerin yerine güzel yazma, konuşma, dini düşünce, dini hadis, dini toplum yaşantısı vb. tamamen din eksenli bir eğitim müfredata sokulmuştur. Cahil insanlara “Din eğer eğitimde fazla öğretilmez ise çocuk dinden uzaklaşır ve dinsiz olur. İlk önce müslümanlığı öğrenecek (ilimi) sonra ise gerektiği kadar bilimi öğrenecek” denerek ayetlerin anlamını bilmeden tekrarlandığı, türkçe kuran ayetlerinin öğrenilemeyeceği, matematik/fizik/kimya iyide fazla düşünülmemesi gerektiği (çünkü fazla düşünürsen dinden çıkarsın) vs. anlatılmıştır. Bu arap tarikat düşüncesi kendi yaptığı rüşvet, taciz, hırsızlık, adam kayırma, cinsel istismar vs. olaylarına yine hadisleri veya ayetleri çarptırarak dillendirmiş kısaca; İslam’ı kendi yaşamına değil, kendi yaşamını İslam’a oturtmuştur!

Sonuçta buradan mezun olan veya içinde yaşayan hacı hoca takımı İslam’ın felsefesini öğrenmenin anlamsız olduğunu kabul ederek, ezber yaparak namaz kılmış, rüşveti, sapıklığı, torpili, iki yüzlülüğü İslam gibi topluma anlatarak hem İslam dinini tahrip etmiş hemde İslam Bilimi’nin tam anlamıyla içine etmiştir.

Osmanlı Padişahları kötü dönemlerde Avrupa’da ki kadar olmasa da tarikatları ve atadıkları din adamlarını kullanarak halkı kontrol altında tutmaya çalışmışlardır. Haliyle sonuç olarak siyasete giren her din gibi kendi din adamlarını yetiştirmeye başlamış ve dinen farklı bir noktaya gelinmiştir. Peki ama bunun ne ilgisi var Laiklik ile diyorsunuzdur? Artık gelelim zurnanın öttüğü noktalara ve tarikat-vakıf ilişkilerine. Nihayet diyenlere;

Osmanlı devletinde ilk yıllarda olsun Selçuklu’da olsun rüşvet veya çıkar ile zengin olduğu tespit edilen devlet adamı veya vezirler boğdurulur ve mallarına el konulurdu. Çünkü mal rüşvet ile kazanıldığı için hazineye aktarılmasında bir sakınca görülmezdi. Kazanç “helal” olmadıktan sonra hayrının gelmeyeceği kabul edilir, yapan kınanır, hor görülürdü. Bu düşünceyi uzun uzadıya Türk-Ahi yani Anadolu Aleviliği yaşatısı olarak adlandırmıştık. Zamanla Ahi geleneğini kaybeden çoğu devşirme adamlar piyasayı kontrol etmeye başlamıştır. 1550’li yıllarda Sünni Arap geleneğinin bilimi kenara atarak boşalan Osmanlı kültürüne yerleşmesi sonucu toplum bozulmuş haliyle rüşveti normal görmeye başlamıştır. Kendisi de bulabilirse birilerini tokatlamaya, taciz etmeye, yanındakini batırmaya, piyasayı ele geçirip tefeciliğe başlamıştır. İşte bu rüşvet mekanizmasına yakalanmamak amacıyla tarikatlarla beraber kurdukları farklı bir rüşvet aklama mekanizması yaratmışlardır. Bununda adına ne dediler?;Vakıf…

Bir sonraki yazıda bozulan İslami geleneğe bağlı vakıfları anlatıp artık konuyu yavaştan bağlayacağız arkadaşlar.

Hoşçakalın.

Sonraki yazıya buradan

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – VI

Önceki yazıya buradan

Osmanlı devleti neredeyse 200 yıl süren Tasavvufi İslam ve Türk Ahi geleneğini devam ettirmiştir. Ahi geleneği ile hareket eden devlet adamları türk müslüman anlayışını islami kültürü ile birleştirmiştir. Artık bununda adını koyalım bu Türk İslam geleneği yani Anadolu Aleviliği’dir.

Aleviliğin ülkemizde çeşitleri olduğu için derinlerine hiç girmeyeceğim. Fakat anlattığım Anadolu Aleviliği bu düstur üzerine inşa edilmiştir. Ne demiştik?; Fatih Sultan Mehmed gelene kadar bu böyle gitmiştir. Peki ne yapmıştır Fatih Sultan Mehmed?

Osmanlı tarih yazılarımızda ki Fatih bölümünde bunun ile ilgili bilgi vermiştik aslında. Babasının da veziri olan Osmanlı Tarihi’ndeki en kuvvetli ve zengin adam olan Ahi Çandarlı Halil Paşa İstanbul fethinden sonra hemen tutuklatıldı peşinden hapse atılıp öldürüldü. Ayrıntılarını orada yazdım. Bunun ana sebebi Türk Müslüman olan Çandarlı Halil Paşa’nın tahtın varisliğine karşı çok kuvvetlenmesiydi. Devleti o idare ediyor, her atamayı o yapıyor, mal varlığıyla dudak uçuklatıyordu. Bundan çok korkan Fatih Sultan Mehmed (geçmiş yazılarımızda anlattığımız türk-müslüman bir ailenin tahtı ele geçirebilmesi Avrupa’daki gibi) hem bahane ile Çandarlı Halil Paşa’yı öldürtmüş hemde devşirme sistemini getirerek çok kuvvetlenen Ahi teşkilatını çökertmiştir. Peki ama nasıl çökertmiştir?

Küçük yaşlarda alınan devşirmeler etraftan toplanıp sarayda eğitildikten sonra yavaş yavaş devlet kademelerinde bulunan Ahi-Türk çalışanların yerlerine atanmaya başlamıştır. Türk müslümanlığından gelen daha doğrusu Anadolu Alevi inancına sahip olanlar devlet kademelerinden el etek çektirilerek kadrolar devşirmelere bırakılmaya başlanmıştır. Bunun en büyük sebebi türk-müslüman bir ailenin tahtı ele geçirmemesini sağlamaktır. Bu anlayış o kadar ileri boyuttadır ki ticaret ve kolay para kazandıran işlerde bile Ermeni veya Yahudi tüccarlar avantajlı konuma getirilerek burada bile nefes almalarına izin verilmemiştir.

alevi-dervisleri-638x359.jpg

Yani Osmanlı Devleti Türk-Tasavuufi geleneğine sahip olan Türk Alevilere demiştirki “gidin kardeşim tarımla uğraşın çobanlık yapın veya asker olun savaşın fazla devlet erkanına girmeyin”. İşte zamanla gittikçe zayıflayan ve temizlenen kadrolar ile tahtını tehlikeden koruyan Osmanlı Hanedanlığı farklı bir tehlikenin odağında yaşamaya başlamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun başlangıcı Türk-Alevi kökenli olup daha sonradan Türklüğü dışlamış ve bu geleneği bırakarak mezhepçi sünni müslüman akımını tercih etmiştir. Günümüz hala bu uzantıların ceremesini çekmektedir. Bu sebeple ülkemizin yobaz kesimi kulaktan duyduğu şeylerle Alevi denilince irkilir ve iftiraları anlatır. Burada asıl hedef Türk geleneğidir, yaşantısıdır, ahlakıdır, hayat tarzıdır…

“Ben Sultan Beyazıt oğlu Sultan Selim, sen ki ey eşek Türk…”

Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Savaşında karşılaşacağı Şah İsmail’e yazmalarından bir cümle

Toplum geleneksel Ahi teşkilatını zamanla kaybedecek, ticari yaşamı ele geçiren yabancı devşirme kişiler piyasayı kontrol edecektir. Vurgunculuk, bozulan Tımarlı sistemi, rüşvet ve adam kayırma baş gösterecek kısacası ekonomik düzen ve en önemlisi toplumun ahlaki seviyesi düşecektir. Dağlardan arada şehre inen Türkler aşağılanacak, hor görülecek ve toplumdan dışlanacaktır. Sanıldığının aksine Osmanlı vatandaşı kendisini Türk olarak tanımlamaktan kaçınacaktır. Devlet-i Aliyye mensubuyum diyerek Türk’leri dışlayacaktır hor görecektir. Bunlar ilgili bir çok yazı, görüş, yazma, konuşma, hikaye vs. bulunmaktadır. (Örnek olsun diye yukarıya Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail ile girdiği savaştan önce yazdığı mektuptan bir kısım koydum ama çok var koymuyorum).

isid-el-kaide-ve-boko-haramin-osmanlidaki-ornegi-kadizadeliler_1163425_720_400

Orta çağ devletleri içinde kurulan mükemmel sistematik yapı ve Türk-Alevi tarikat ahlakı sayesinde uzun müddet ayakta kalabilen Osmanlı Devleti zaman sonra terk ettiği tasavvufi türk tarikatlarının yerlerine farklı tarikatları geçirmeye başlayacaktır. Bu tarikatlar geçmişteki “ne olursan ol gel” düsturundan ziyade “benim gibi namaz kılacaksın kılmazsan sen kafirsin” düşüncesiyle hareket eden arap tarikat ekolunü sistemimizin içine sokacaktır. Bunun ile iligli de bir Tarikat doğuşu yazısı yazmıştım okuyun mutlaka.

“Fakilerden bir zengin, güzel bir delikanlıya cinsi münasebette bulunurken, ikrahla yüzünü buruşturarak sesleniyor; Topla şu ipek uçkurunu, haram şey değmesin mübarek vücuduma.”

Mevlanadan Sonra Mevlevilik – Abdülbaki Gölpınarlı

Tarikatlar ile iligli yazdığım yazıya örnek olması bakımından yukarıda artık sapkınlıklarını anlattığımız Kadızadeler ve peşi sıra gelen tarikat düşüncesinin dayandıkları gelenek ne yazık ki İmam Gazali felsefesi olmuştur.

İslam dünyasındaki bu gerileme İmam Gazali’nin genel düşünce ve geliştirdiği hayat felesefesi sebebiyle olduğu kabul edilmektedir. Ben İmam Gazali’yi direk suçlamamakla beraber İslam biliminin kendisinden sonra gerilemesinin baş aktörlerden bir tanesi olduğunu düşünüyorum.

Şimdi devam etmeden evvel İslam dünyasında kısa bir felsefi gelişim turuna çıkalım arkadaşlar. Onuda bir sonraki yazımızda anlatalım. Uzun ve dallı budaklı gidiyor biliyorum lakin bunları bilerek Vakıf sistemine gelir isek daha sağlıklı yorumlamada bulunabileceğiz. Yani Vakıf-Ticaret-Siyaset ilişkileri toplumun ahlaki bozulması, İslam coğrafyasının bilimi reddetmesi peşi sıra gelen bir oluşumdur. Anlatacağız acele etmeyin..

Hoşçakalın..

Sonraki yazıya buradan

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – V

Bir önceki yazıya buradan

Efendim ne dedik? Türklerin islamı kabul etmesiyle beraber bunu kültürleriyle harmanlaması sonucu yeni bir yapı meydana getirildi dedik. Peki yeni yapı derken ne demek istiyoruz? Lan bunun laiklik ve sekülerizm ile ne alakası var?

Bir kere konuyu vakıf sistemine getireceğim için alakası var. İkincisi tarikatların gelişimini ve toplum üzerindeki yansımalarını da anlatmak istiyorum.

Türkistan topraklarında Hoca Ahmet Yesevi önderliğinde bir çok derviş müslümanlığı Anadolu topraklarına yaymaya başladı. Anadolu erenleri ve babaları diye sağda solda gördüğünüz eski türbeler muhtemelen Ahmet Yesevi’nin öğrencileridir. Anadolu Selçuklu devleti hem geleneksel türk kültürü hem de islami anlayış ve hoşgörü yapısı içinde yaşamaya başladı. Mevlana, Yunus Emre, Şeyh Edebali vs. bir çok eren bu topraklarda örnek müslümanlığı ve yaşam biçimleriyle islamiyete önder oldu.

Yani “ben oruç tutuyorum tutmayan o…pu çocuğudur” tarzı bir anlayışın tam tersi “Ben oruç tutuyorum, oruç aç kalmak değil insanın nefsini kontrolüdür. Oruç yürekte aşk ile tutulur gönül ile yaşanır” diyen tarikat hocalarının anlayışıdır. Bu tarikatların amacı islami ve türk geleneğine uygun insan yetiştirmektir. Bunun temeli de Selçuklu geleneğindeki Ahi teşkilatıdır. Peki Ahi teşkilatı nedir?

resized_328b3-623859e2hocaahmedyesevikimdir
Ahmet Yesevi

Ahiliğin günümüzdeki adı kısaca esnaf grubu olarak adlandırılabilir. Anlattığımız tarikat hocaları destekli ve onlardan feyz alan, dürüstlüğe ve onura önem veren, tefeciliği yasaklayan, falza para kazandıysa para kazanamayan arkadaşına destek olan, fazla para kazanmayı uygun görmeyen bunu fakir ile paylaşan, “1 liraya aldım 50 liraya yapıştırdım aki” demeyip “1 liraya aldıysam en fazla 2 liraya satayım ticaret adabına uygun olmalı” diyen, genel olarak misafirperverliğe önem veren, “yanımdaki ekmek fırını çok para kazanıyor bende karşısına açayım parayı vurayım” dediği zaman bunu engelleyen ayıp sayan, ahlaklı, namazında, eline-diline-beline sahip çıkan insanlar topluluğudur. (Ahiler ile ilgili istek olursa genel bir yazı yazabilirim).

Ahi teşkilatı Anadolu Selçuklu Devleti’nin temel taşıdır. Esnafın örnek müslüman anlayışını benimsemiş tasavvufi tarikat desteğiyle adeta kendi içinde sosyal adaleti sağlaması ve vurgunculuğa göz açtırmaması zenginleşmeyi ve bir Türk-İslam anlayışını meydana getirmiştir.

Lakin doğudan gelen Moğol akınları neticesinde vergiye bağlanan Selçuklu Devlet’i gücünü yitirince ve zaman içinde dağılınca bu tarikat erenleri batı topraklara kaçmaya başlamıştır. Şeyh Edebali mesela Osman beyin yanındadır.

Osmanlı devletinin kuruluşu ve bu türk-islam yani tarikat-ahi teşkilatının üzerinde olmuştur. Başarısının sırrı torpilsiz ehli kişilerin görev yerlerine getirilmesi ve ahlakı/onuru öne alan bir anlayış üzerine inşa edilen toplum yapısında gizlidir. Bu ahlaki ve tasavvufi islam anlayışı zaten gavur topraklarında saldırıları da şekillendirmiştir. Saldırma amaçları elbette gaza olmakla beraber “eğer teslim olursanız canınız bize emanet” denmesinin ve bunun adilane bir şekilde yapılmasının gayesi budur.

ahilik-nedir-kurulusu-kurallari-main-img.jpg

Toparlarsak Osmanlı devleti içerisindeki farklı din-mezhep-etnik kökenlerin bir arada yaşamasının sebebi geçmişten gelen Türk kültürünün islami gelenek ile harmanlanması sonucu ortaya çıkan tarikat-ahi teşkilatıdır. Bu düşünce “yahudi o zaman kellesini kesmek sevaptır” demeyerek veya ormanda domuz kovalamak yerine “ben ahlakım, dürüsütlüğüm, yaşantım ve onurum ile yahudiye veya hristiyana örnek olayım böylece müslümanlığa davet edeyim onları da kurtarayım” tarzında bir yaşam felsefesini kabul etmiştir. Alınan yerlerde yaşatılan hoşgörü ve anlayışın temeli budur.

Fakat Osmanlı devletinin ilk 200 yılında işleyen bu gelenek Fatih Sultan Mehmed zamanında kırılacak ve toplum farklı bir yola gidecektir. Onu da bir sonraki yazımızda anlatacağız.

Sonraki yazıya buradan