Kabile Devleti Derken Bu İşte

Ünlü yazar Victor Hugo ölümsüz eseri “Bir İdam Mahkumunun Son Günü” isimli kitabında hırsızlık yapan, tecavüz eden, kişileri öldüren, kısaca suç işleyen insanlara verilecek ceza ile ilgili konuşurken insanları öldürmeye hakkımız olmadığını uzun bir dille anlatır ve şöyle söyler;

“İntikam almak bireyseldir, cezalandırmaksa tanrının işidir. Devlet cezalandırmaz adaleti sağlamalıdır..”

Ülkemiz devlet nezdinde hukuk anlayışını yitirdiği ve bunu kendi intikam/kişisel çıkarları için kullandığından dolayı adalet kavramını yitirdi. Zaten adalete ve evrensel hukuk normlarına pamuk ipliği ile bağlı olan halkta kendi bireysel intikam duygularını ortaya koyarak “kendi adalet” anlayışlarını dile getirmeye başladı.

Artık buralara benzer konular ile ilgili fazla paylaşım yapmıyorum. Çünkü yapmanın anlamsız olacağını düşünüyorum. Çünkü kültürel zenginlikten ve medeniyet adımları atmaktansa orta çağın adetlerine özenmek hoşumuza gidiyor.

Bakın sosyal medyada ki arkadaşlarınıza. Muhafazakar anlayışa sahip arkadaşlarınızın “islami hoşgörü” ve “en saygılı din” maskelerinin düştüğünü, milliyetçi arkadaşlarınızın ırksal bir suçlama noktası aradığını ve faşizmi dile getirdiğini, sosyal demokrat arkadaşınızın “sosyal hukuk devleti” anlayışını nasıl anlayamayıp adamı kazığa oturttuğunu farkedeceksiniz.

Üzerinde sürekli bahsettiğimiz “Demokratik Hukuk Devleti” tanımı bu sebeple her daim korunmalı ve cahil halk kitlelerinin ellerine bırakılmamalıdır. Çünkü insan ne kadar eğitim alırsa alsın, ne kadar dindar olursa olsun veya ne kadar vatanını severse sevsin belli değerlerine saldırılarda içgüdüleri gereği karşı tarafı yoketmek ve öldürmek isteyecektir.

Biz bunun adına “Orta Çağ” kültürü diyoruz. Dünyada geri kalmış ve halkı sömürge haline gelmiş bütün topluluklarda bu kültür devam etmektedir. Toplumda biriken nefret ve hukuk tanımamazlık sanıldığı aksine sadece suçlulara yönelmeyecektir. Zamanla bu kültür genişlemeye, kendi kültür/din/gelenek ve örflerine uygun olmayan şeyleri yine kendi değerlerine göre adalet mekanizmasına oturtmaya peşi sıra hesap sormaya başlayacaktır.

Toplum olarak son 35 yılda geçilen ahlaksızlık, tarihi itibarsızlaştırma, intikam ve kişisel hesap sorma mücadeleleri neticesinde yaratılan eserin sorumlusu yöneticilerdir. Geldiğimiz bu noktanın, cehaletin, ikiyüzlü siyasetin, islami, tarihi geleneklerimizin içinin boşaltılmasının bütün sorumlusu yine onlardır.

Ben bunun basit bir beceriksizlikten ziyade bilerek yapıldığını düşünüyorum. Dizayn edilen bu topluma dahil olmayı kabul etmiyor, insanları bilime ve demokratik hukuk devletine sahip çıkmaya davet ediyorum.

Saygılarımlar..

Reklamlar

Yakın Tarih Genel Değerlendirme II

Bir önceki yazı için

13) Mesleki eğitime çok önem vermiştir. Fakat ölümünden sonra bu alana yatırım zamanla azalmış. Meslek okulları imam hatip okullarına dönüştürülerek dini eğitim temelli yapıya dönüştürülmüştür.

14) 1950 yılından sonra cumhuriyet “bütünsel kalkınma” yani Siyasal/İktisadi/Kültürel modernizasyon hamlesini terk etmiştir. Kalkınmanın arap coğrafyası gibi sadece inşaat, köprü, yol ve fabrika kurmak değil, eğitimsel ve kültürel hamleler içeren bir olgu olduğu kavranamamıştır. Kültür ve eğitim alanına yatırım yapılmadığı gibi modern eğitim sistemine giriş olarak yapılan hamleler engellenmiş hatta bilerek geriletilmiştir.

15) Ülke yöneticileri (kim olduğunu tahmin ediyorsunuzdur artık) yol, köprü, hastane, baraj vb. yapmayı sürekli dile getirip bunu halka dikta etmişlerdir. Bunun yanında resim, heykel, beste yapmak vb. diğerlerine nazaran daha değersiz gösterilmiş ve önemsenmemiştir. 1950’li yıllardaki toplumda sanattan uzaklaşma hala bu şekilde devam etmektedir. Pikniğe gidince doğanın güzelliklerine bakıp beste veya resim yapmak değil de yiyip içip yediğimiz şeyleri sağa sola atmamızın temeli de sanatın ne olduğunu bilmemizden kaynaklanır.

dem

16) Yurt dışından getirilen kendi alanında uzman bilim adamlarıyla oluşturulan modern eğitim ve kültür adımlarının 1950’li yıllardan sonra terk edilmesi aniden zenginleşen insanları/siyasetçileri ortaya çıkartmıştır. Yine toplumda eğitim ve sanatın eksikliği kendini ahlaki bozulma ve her zaman dinin kullanılarak farklı bir sömürü düzeni kurulmasına yol açmıştır. Bu yola giren toplumlar mutlaka yok olmaya mahkumdur. Tarih affetmez çünkü.

17) Hümanist/evrensel/pozivitist eğitim politikası daha sonraları daha milli ve dini bir eğitim sistemine dönüştürülmüştür. Topluma milliyetçiliği ve dindarlığı bilerek çarptırarak anlatarak kavram karmaşası içerisinde boş bir milliyetçilik, islami değerlerden uzak ve yine boş bir muhafazakar nesil yetiştirilmiştir. Yetiştirilen nesil emperyalist şirketlerin istekleri doğrultusunda “ben” merkezli, kendini ve kuracağı çekirdek aile yapısını düşünen, rüşveti/hırsızlığı veya haksızlığı normal karşılayan, eleştirmeden yoksun ve söylenene inanan bir yapıdadır. Çok ilginç bir şekilde bu şekilde yetiştirilen nesil bütün bankalarını, şirketlerini, markalarını satan emperyalist destekçilerini destekleyip benim gibi bunları dile getirenlerin söylediklerine inanmamaktadır. Bu bahsettiğim uşaklığın sebebini Mustafa Kemal göstermektedirler. Ne diyeyim ne söyleyeyim bilemiyorum.

18) Eğitim sistemi bilerek ezbere dayalı, test ve diploma düzeneği üzerinden yaratıcılığı, eleştiriyi ve anlama yeteneğini kaybettirici yapıda şekillendirilmiştir. Bu biraz Kemalist ve laik eğitim sistemine tepkiden, bir miktarda bilinçli olarak eğitimsiz/itaatkar bir dindar neslin yetişmesi istendiği içindir.

19) Üniversiteler bilerek özerk yapılarından arındırılarak niteliğini kaybetmiş ve kalitesini düşürmüştür. Keza giriş sınavları neticesinde gençler heves ettikleri ve ilgi duydukları bölümlerdense ya para kazandıran yada yeni çıkan bir mesleğe rastgele yerleşip kendilerini köreltmektedirler.

Ali-Demir-Tatminatör1.jpg

20) Ülkede yetişen en zeki kişiler bu sistem çerçevesinde doktor veya mühendislik mesleğine yönelmişlerdir. Kendisini yönetim veya eğitim alanında kontrol edecek olan sosyal bilimlere ise yeterince yatırım yapılmamıştır. Felsefe dersini bile eğitim alanından çıkartarak okumayan ve sorgulamayan toplum yeniden şekillendirilmektedir.

Arkadaşlar uzun soluklu bir yazı dizisi olan Yakın Türkiye Siyasi/İktisadi ve Kültürel hamlelerini bazı yerlerini ayrıntılı bazı yerlerini hızlı geçerek anlatmaya çalıştım. Yazılarımı ve kaynaklarımı uluslararası geçerliliği olan kişilerden seçmeye gayret ettim. Yine arada yaptığım yorumlarda kendi düşüncelerimi yazıya ister istemez eklemek ile beraber mümkün olduğunca tarafsız yazmaya ve olayları açıklamaya çalıştım.

Bütün yazıları okuduysanız kurulan cumhuriyetin temel anlamda bağımsız bir eksende yeniden yapılanmaya çalıştığını ve bunda şehirsel anlamda başarılı olduğunu görüyoruz. Lakin sonraki süreçte ki özellikle Mustafa Kemal’in ölümü ile bu ilerleme hareketi tam anlamıyla devam ettirilmeyerek ülkemiz yeniden eski bataklığına çekilmiştir.

Burada birey olarak yapacağınız en önemli şey Osmanlı Devletinin son yıllarında düştüğü ekonomik parangaların  sebeplerini bilmek olmalıdır. Ekonomisi borçlar ile ipotek altına alındıktan sonra özgür bir siyaset güdemeyince dünyada yaşanan milliyetçi akımlara boyun eğerek yıkılmıştır. Boşuna suçu yahudide, İngilizde aramaya gerek yoktur. Nasıl ki Fatih Sultan Mehmed İtalya’nın en büyük sanatçılarını ülkeye davet edip resimler heykeller yaptırıp, mühendislerle ve bilim adamlarıyla sohbetler etmesiyle devlet yükselişe geçtiyse, sonraki dönemde bilimden sanattan uzaklaşıldığı için aynı şekilde çökmüştür.

01532210.jpg

Biz yeniden tarihimizde belki de ikinci bir Sultan Mehmed bularak Mustafa Kemal önderliğinde yeni bir oluşuma girdik. Fakat olmadı çünkü modern devlet adımlarında kültürel ve sanatsal hamleler sivil halktan gelmedikçe yürümedi. Bize düşen görev bilinçli olmak ve çocuklarımız var ise onlara bunları anlatmaktır. Hiç bir yazımda reklam veya beğeni değerlerimi düşünmedim. Lakin bu yazıları okuyor iseniz kendi paylaşım pencerelerinizden bu tarih yazılarını lütfen paylaşın. Lise/üniversite dengi çocuğunuz arkadaşınız var ise yazıları kısa bölümler halinde okutun. Muhtemelen kendinize de yalan söylemeyin sizde bilmiyorsunuz sizde tekrar okuyun. Özellikle eğitim sistemi çok kötü durumda ve daha kötüye gitmekte. Tarihinizi bilmek ve bunu gençlere doğru bir şekilde anlatmak sizin görevinizdir. Yukarıda ki resme bakın ve yüzüne “anlatmayı beceremedik deyin” bakalım ne diyecek?

Tarihi yazıları okuyan ve eleştiride bulunmak isteyen/düzeltme isteyen arkadaşlar mesaj atabilirler. Yanlış yazdığımız yerler (yorumlarım hariç) olabilir. Eleştiriye açık bir blogdur 🙂

Türkiye bundan sonraki dönemde aynı 100 yıl evvel cumhuriyet kurulurken Mustafa Kemal’in söylediği gibi cehalet ile savaşmak zorundadır bunu aklınızdan hiç çıkartmayın.

Bundan sonraki dönemde yarım kalan Osmanlı Tarihi kısmına yazılar yazmakla beraber farklı konular ile yerimizi güzelleştireceğiz inşallah.

Saygılarımla.

Yakın Tarih Genel Değerlendirme – I

Bir önceki yazı için

Fetöydü darbeydi derken yazılarımın genel değerlendirmesini yazamadım arkadaşlar. Zaten uygun bir ortamda olmadığından kusura bakmayın artık. Uzun bir yakın tarih değerlendirmesinden sonra genel olarak toparlarsak;

1) Kısaca bakarsak Osmanlı Devletinden bize; Saltanat ve Halifelik ayaklı bir yönetim şekli, kısmen bir ümmetçi anlayış, ipotek altına alınmış bir ekonomi, sınırlı yetişen insan gücü, modern hukuk ve eğitim ile bağdaşmayan hukuk/eğitim anlayışı kalmıştır. Yine altyapı yetersiz, sanayi gelişmemiş, tarım verimsiz ve ilkel bir şekilde uygulanıyordu.

2) Osmanlı tarihi kısmında son dönemlerinde ayrıntılarıyla anlatacağım zaman göreceğiniz gibi Osmanlı Devleti padişahları sorunun ne olduğunu biliyorlardı. Bazıları yapmak istedikleri reform hareketleri sebebiyle öldürüldü veya tahtını kaybetti. Fakat ne yaparlarsa yapsınlar dünyada biten tarım/din imparatorluğu ve bilim karşısında geride kalınacaktı. Çöküşün kaçışı yoktu yani.

3) Yakın Siyasi Tarih bölümünde anlattığım gibi. Bu zor durumdan kurtulmak için kimisi padişahlık sisteminin devamını arzu ederken, kimisi ümmetçi bir anlayışı seçmiştir. Mustafa Kemal ise verilen mücadelede baş rolde olduğundan gençlikteki fikirleri doğrultusunda devleti modern batı normlarına göre düzenlemeyi uygun görmüştür. Bunu anlamak için Mustafa Kemal gibi düşünmek gerekmektedir.

osmanlida-egitim-yili-nasil-baslardi-h1410880858.jpg

4) Mustafa Kemal’in gençliği bir bunalım içerisinde geçmiştir (1900’lü yıllar). Siyasal düşüncelerini ülkenin nasıl ve ne şekilde düzeleceğine, emperyalizmin eline düşmüş olan Osmanlı Devletini nasıl tekrar özgür ekonomik/siyasal bir yapıya kavuşturacağını araştırarak geçirmiştir. Siz bakmayın Mustafa Kemal’de bir şeyler aramaya çalışanlara. Kendisinin genç subayken el yazmaları ve günlükleri bile ortadadır. Maaşının neredeyse yarısıyla kitap alıp okuyan genç bir teğmen düşünün yurt dışı görevlerinde ve sürgünlerinde (4000 kitaptan bahsediyoruz abartı değil en az bu). Gerçekten büyük bir dahinin piyangosudur diye boşuna demiyoruz. Bu şartlar altında yaratmaya çalıştığı sistem eleştirilir tartışılır. Lakin “Ajan” falan demek aşağılık yalancı insanların söyleyeceği şeylerdir.

5) Mustafa Kemal yaşamı süresince Fransız İhtilali (ki size kısa bir yazı yazacağımı Yakın Fransa Tarihi ile ilgili söyledim mutlaka okuyun), Namık Kemal, Pozitivizm, ulusalcılık gibi kavramlardan etkilenmiştir. Kurulan cumhuriyeti de Kemalist Devrim adımlarıyla kendi doğrularıyla şekillendirmiştir.

6) Araplardan hoşlanmamıştır (Görev yaptığı yerlerdeki tecrübelerine dayanarak ve elbette I.Dünya savaşındaki ayaklanmalar dolayısıyla). Osmanlı devletinin geri kalmasının suçunu bozulan arapçılık/ümmetçilik eksenindeki müslümanlık anlayışı sebebiyle bağnazlaşma ve bilimden uzaklaşma olarak tanımlamıştır. (Yine bunun ile ilgili yani Anadolu Selçuklu Türk/Müslüman Toplum yapısı, Osmanlı devletindeki Müslüman Toplum yapısı ve bozulmasını anlatacağım daha iyi anlayacaksınız. Yani Mustafa Kemal şunu soruyor kendine; Osmanlı neden büyük bir dünya imparatorluğundan bu hale düştü ve nasıl çıkabilir? Neden emperyalizme köle oldu?)

7) Dediğimiz gibi oldukça çok kitap okuyan Mustafa Kemal Osmanlı Devletini modern devletler düzeyine taşımak için fikirler geliştirmeye çalışmıştır. Uzun süredir dinin dogmatik değerlerine ve batıl inançlara sarılmış, kitap okumayan ve her söylenene inanan bu toplum için tek çıkar yolun laik demokratik bir hukuk devleti kurmak olduğu sonucu ulaşmıştır.

maxresdefault.jpg

8) Muhtemeldir ki (notlarından ve yazılarından çıkarttığım) söyledim Mustafa Kemal “deist” bir inanca sahiptir. Fakat kendisi toplumdan dini yok etmekten ziyade, inanılan dinin aslında sanıldığı gibi olmadığını gösterme çabası içerisindedir. Mustafa Kemal’e göre din bir inanç meselesidir ve kesin olarak kanıtlanamaz dogmatik yapıdadır. Bu sebeple yetişecek yeni toplum bu yolda değil, mantığı bilimsel verileri takip eden eleştiri gücü yüksek bir yönde eğitilecektir. Boş hurafelere hiç bir zaman inanmamış, inanılmaması içinde sürekli telkinler vermiştir. Kendisi mantıksal olmayan ve bilime dayanmayan bir şeyi kabul etmemiş, kendisine göre boş ve kesin olmayan bazı değerlerin takibini sakıncalı görmüştür.

9) Yani Mustafa Kemal toplumu dinsiz bir yer mi haline getirmeye çalışıyordu? Elbette ki hayır. Kendisi (dini görüşünü kimse bilemez elbette kesin olarak) öldüğünde müslüman usüllere göre gömülmüştür. Tanrının varlığına inanan fakat yaşanılan müslümanlığın böyle olmadığını düşünen bir kişiydi. Daha doğrusu tarihte sıklıkla görüldüğü üzere kral/padişah/beyler kendilerine yönetebilecekleri tarzda bir din yaratıyorlar ve buna isimler veriyorlardı. Bu çarpık ve hurafelerle süslenmiş dinsel dogmalar modern gelişime engeldi. Engel “Din” değil “Dinin yönetimde kullanımıydı”.

10) İşte kısaca yaşam görüşlerini anlattığım Mustafa Kemal saltanatı cumhuriyete, ümmeti millete, kulluğu yurttaşlığa, mecelle kanunlarından laik demokratik kanunlara, kadını siyasal/toplumsal yaşama almayan bağnaz kapalı toplumdan kadını insan olarak kabul edip eğitim/siyasal ve hukuksal hak veren yapıya geçişi sağlamaya çalıştı.

11) Tekrar söyleyeyim Mustafa Kemal “dine” karşı değildir. Dogmatik ve bilimsel olmayan değerler üzerinden boş laflar üreterek toplumun yönetilmesine karşıdır. Çünkü bu değerler eğilip bükülerek yaşanılmakta ve ortada bahsedilen din anlayışı kalmamaktadır. Bu sebeple yöneticilerin halkı boş dini atıflarla kandırmasına kesinlikle karşı durmuştur. Halkın ise dini öğrenmesi maksadıyla kutsal kitapları türkçeye çevirmiştir.

12) Dini yapılara yatırımdan ziyade okul, sanat, müze, kütüphane, opera, müzik veya spor aktivitelerine yatırımlar yapmıştır. Böylece eğitim seviyesini yükselterek farklı/farkında bir toplum yaratmak tek arzusudur. Din düşmanlığı ile ilgili diğer argüman budur. “Neden cami yaptırmamıştır da kütüphane yaptırmıştır?” Sen sor diye…

Sonraki yazıya buradan

Milliyetçilik ve Sığınmacılara Bakış Açısı

Son zamanlarda yazılı ve sosyal medyada sıkça konuşulan bir konu beni rahatsız etmekte. Takip ettiğim ve beğendiğim birkaç arkadaş yine beni rahatsız eden bu konu hakkında uyarılar ve yazılar kaleme almışlar sağ olsunlar.

İster Suriye iç savaşı sebebiyle ister Irak’ta güç çatışması veya IŞID terörü sebebiyle olsun Türkiye Sınırları son 4-5 yılda yol geçen hanına dönmüştü biliyorsunuz. AKP hükümeti sınırları kontrol etmekte zorlanmasının yanında büyük bir sorumluluk örneği göstererek savaştan veya terörden kaçan bu insanlara sınırlarımızı açmıştır. Lakin bu “zorunlu göç” dalgasının kontrolü ile alakalı ciddi organizasyon eksikliği ve elbette maddi sıkıntı ister istemez nispeten kısa bir süre içerisinde durumu arap saçına çevirmeye yetti.

İlk önce şunu söylememiz gerekmekte; AKP hükümeti ister bir çıkar için isterse gerçekten yardım etmek için olsun bana göre devletlere örnek insani bir davranışta bulunmuştur. Savaştan kaçan insanları neredeyse hiç bir devlet kabul etmez iken biraz mecburi de olsa yardım eli uzatılması alkışlanacak bir harekettir. Tabi bana göre bu alımların amacı ülke üzerinden göç dalgasıyla AB’nin sıkıştırılması ve ileriki dönemde göç edenlerin vatandaşlığa geçirilerek kullanılmasıdır.

85155-dunyayi-sarsan-o-fotograf-gazetelerin-mansetlerinde.jpg

Bu konu hakkında beni şüpheye düşündüren ilk bulgu ege kıyılarının insan kaçakçılarına bilerek açılması (ki boğulmaların sorumlusu bunlara izin veren hükümettir) ve AB’den imtiyaz koparma olarak bunun kullanılmasıdır. Keza AB’nin istenilen yapılmaz ise “Suriye’lilerin salınması” ile tehdit edilmesi bunu doğrulamaktadır.

Konuyu dağıtmayalım; ikinci bulgumuz ise bu zorunlu sığınmacıların vatandaşlığa geçmesidir. Vatandaşlık mevzusu, bunun kanundaki yeri, o kadar işsiz varken bu nedir vs. gibi konuları başka bir yazı da konuşmak istiyorum. Uzun girişimizin asıl konusu hükümetin muhtemelen kullanmak istediği (oy ve ucuz iş gücü) bu sığınmacılara karşı son zamanlarda özellikle “milliyetçi” eksene dayanarak yapılan saldırılardır. Bu sebeple önce kendisini milliyetçi olarak gören arkadaşlarımız için bunun tanımını yapalım o zaman;

Milliyetçilik; ulusal sınırlar içerisinde yaşayan yurttaşların insanca yaşaması için verilen savaşın adıdır. Milliyetçilik bir ırkın, dinin veya mezhebin üstünlüğü başkasının kafasına vura vura anlatarak bunun üstünden böbürlenmek ve birilerini aşağılama sanatı değildir. 

Ülkemizde yaşayan farklı ırktan olan ve bize sığınmış bu insanlara bazı hakların verilmemesi, verilmesi veya verilecek olması sığınmacıların suçu değildir. Hepimiz vatanımızı seviyoruz ve gelecek için daha yaşanır bir ülke istiyoruz. Bu doğrultuda yaşayıp çocuklarımızı böyle yetiştiriyoruz. Özellikle muhalefet kanadı AKP hükümetini mezhep ve din ayrımcılığı yapmak ile suçlarken benzer bir ırkçı düşünceyi telaffuz etmek doğru olacak mıdır?

suriyeli.jpg

Gelen sığınmacılara vatandaşlık verileceği söylentisi üzerine bile ırkçı açıklamaların bu denli yükselmesi toplumun ve milliyetçilik kavramının yeniden düşünülmesini gerektirmektedir. “Suriye’lileri istemiyoruz gitsinler!” falan da nereye gidecek adamlar? Zaten savaştan kaçarak gelmiş muhtemel yakınlarını veya ailesini kaybetmiş bu insanlar ne yapabilir? Hükümete kızarak Suriye’den gelen insanlara karşı saldırgan tavır takınmak bize ne kazandıracak? Bu gibi konuları sakin kafayla ve düzgün bir şekilde düşünmek gerekmektedir.

Bu saldırgan tutum bize tek şey kazandıracaktır; Yükselen ırkçılık sonucu Karşılıklı nefret!

Irkçılık toplumların içinde her zaman bulunan ve gizlice uykuya yatmış bir kabustur. Yavaş yavaş kendini göstermeye başlar ve yuvarlanan kar topu misali gittikçe büyür. Sonunda kontrol edilemeyen bu olgu kocaman bir iç karışıklık, ırk veya mezhep cinayetleri ile yaşanamaz bir devlet ortaya çıkartır. Orta doğu, Afrika, Güney Amerika ülkelerinde bir çok örneği bulunmaktadır.

Savaşı ülkelerinden kaçıp buraya gelen insanlar istemedi bunu unutmayalım. Bu sebeple milliyetçiliğimize sahip çıkma ile faşizm arasındaki ince çizgiye dikkat etmemiz gerekmektedir. Son günlerde bu tarz propaganda afişleri ve söylemlerine özellikle dikkat edilmelidir. Bana göre birileri iç karışıklık amacıyla bunu kullanmaktadır. Lütfen dikkatli olalım.

Saygılarımla

Sosyalizm Ve Türkiye’de Anlam Karmaşası

Bugün yine her zamanki gibi sahilde ülkeyi kurtarıyoruz efendim. Herkes bir şeylerin savunuculuğunu yapıyor. Tabi benim etraf daha çok muhafazakar milliyetçi ekseni olduğundan benim söylediklerim daha yadırganıyor. Çok ortak noktalarda konuşmakla beraber ülkücü bir arkadaşımız benim sürekli lafı ülkücülere veya dinci adı altında bütün dindarlara olayı yayarak eleştiriler yaptığımı söyledi. Bunun art niyet olabileceğini bir kere bile solcuları eleştirdiğini duymadığını da ekledi. Hatta tıpkı tipik bir CHP adamısın diye sonunu da bağladı.

Kedisine katılmamakla beraber (çünkü benimle sürekli farklı diyaloglarda çevremde bulunmayan bir arkadaşımız) durumun böyle olmadığını anlatmaya çalıştım. Birinci sebebi hani hayatta hep bazıları muhalefette olur ya bende genelde öyleyim. Belki karakter belki yapı artık bilemiyorum konuşma eksenin savunulan fikirlerin eleştirileri ve yanlışlarını dile getiriyorum haliyle. Sizde artık kimin ile oturuyorsanız onları fikir ve söylemleriniz ile eleştiriyorsunuz. Bizim çevremizde malum olduğundan sürekli bir tartışma gırla gidiyor. Aslında diyorum çok ortak noktamız var bazı noktalarda ayrılıyoruz diye…

İkinci sebep ise; içinde bulunduğumuz ülke durumu ile ilgili haliyle ortaya bir çözüm önerisi getirmek durumunda kalıyoruz. Benim çözüm önerim “Sosyalist bir devlet yapısı” olduğunu anlatıyorum. Onuda “yani komünizm mi?” der gibi dinliyorlar. Rahatlayın arkadaşım birazcık.

Gencligimde-entelektuel-bir-kedi-oldugum-dogrudur

Tabi sıkıntı da burada başlıyor. Daha önce de yazdım ülkemizde bazı kavramların içi boşaltılmış ve farklı anlamlar yüklenerek ortaya atılıyor. İlk önce kişi ile tartışırken bu içi boşaltılan kavramların içine hapsediliyor hemen. Soruyorlar sen şimdi necisin? Sağcı mı solcu mu? Sağcıysa milliyetçi, liberal, dinci olmak üzere üç eksen, solcuysan daha dar olan orta sol veya komünist sisteme hapsediliyor. İlla yerleştirilmek istenen bu “kafa” sistemi aslında kişilerin tartışma eksenlerini de sınırlandırıp doğruyu bulmalarını engelliyor. Artık modern dünyada temel olarak insani değer kavramı ön plana çıkartılıyor.

Kendimi milliyetçi görüyorum çünkü yaşadığım vatandan belki memnun değilim ve gitmek istiyorum ama bu sevmediğim anlamını taşımıyor. Ailem veya sevdiklerim için ölürüm veya bir çocuğu kurtarmak için savaşırım. Aslında dindarım birazcıkta. Namaz kılmıyor ve cumalara gitmiyorum evet de bunlar ile müslüman olunmuyor benim anladığım dinde. Soymuyorum, kumar oynamıyorum, tek eşliliğe inanıyorum, aile değerlerim iyi, orucumu kaçırmıyorum, çok çok az ender içki içerim sağlığa zararlı zaten vs. ve en önemlisi kul hakkına dikkat ediyorum çok ki belkide dinimizde en önemli şey. Ne yani dindar değil miyim? İllaki sakalı göğse kadar uzatıp kafaya takke mi takacağım? Yani ne diyeyim evet sosyalistim. Marksist ve Lenininst veya Maoist değilim arkadaşım sosyal devlet yapısına inanıyorum. Irk/din/mezhep/cinsiyet ayrımı yapmıyorum ve yaşadığım devletin bunları yapmamasını istiyorum. Yani insan hem vatanını sevip hem sosyalist olamaz mı? Hem mantıki ve bilimsel eğitimi savunup dindar olamayacak mıyım?

Annem namaz kılıyor ama kapanmıyor, babam o hacca gidenlerden çok daha dürüst bir iş hayatına sahiptir ama arada rakı sofrasını da kaçırmaz. Bir arkadaşım tarikat içerisinde bulunur fakat demokrattır. Bunlar çok önemli midir? Neden bu kafalar içerisindeki zincirleri kıramıyoruz? Çünkü yaşadığımız çevre genel itibariyle eleştirilemez yapıda ve yafta/karalama üzerine gerçek olmayan bilgiler ile dolu. Milliyetçi dendiğinde faşist, dindar dendiğinde yobaz veya sosyalist/solcu dendiğinde komünist/dinsiz olması gerektiği kafalara kazınmış. En yüksek değer olan “İnsan” kavramı ve eleştirel kültür ile beraber doğru olanı bulmaktansa yaratılan bu kalıpların içerisinde bilinçaltı oyunları oynamak daha kolay geliyor insana.

20130831-144730

Şaşırdılar akşamki muhabbetimizde belki sanırım biraz rahatsız da oldular. Kuranın yazılması ekseninde eksiklikler olabileceğini araştırdığımı söyledim. Eksik mi değil mi? Neden Hz.Muhammed zamanında Kuran kitap haline getirilmedi? İlk orjinal eserler nerede ve neden yok? Bu tip soruların sorulması ve araştırılması ne yazık ki bazı kişilerde dine saldırı ve işte yine kafa arkalarında ki “sosyalist yani komünist yani işte hacı dinsizliğe kayıyor” düşüncesini getiriyor. Bu iddiaların o veya bu tarafından yapıldığına değil, vereceğimiz cevapların bizi tatmin etmesinde odaklanmalıyız. Yoksa din açısından kör bir inancın askerlerinden öteye gidemeyiz. Bu sebeple soruyorum zaten ve bunun ile ilgili bir iki de yazı yazacağım. Bunu sormayalım mı?

Neyse bu konu haricinde eleştirel bakış açımın neden hep din veya milliyetçilik üzerine olduğunu soran arkadaşım bazı şeyleri kaçırıyor. “CHP” dedikleri ülkenin çok partili rejiminde neredeyse hiç büyük bir rol oynamamış. “Neler neler yaşandı” edebiyatıyla belli bir haklılık payını kabul ettikten sonra bunları dile getirenlerin nasıl milyoner olduğunu da görüyoruz. Dile getiriyoruz çünkü ülkedeki sorunun algılanması ve çözüm yolları benim için buralardan geçiyor. Sol dediğiniz CHP’nin “sosyalist” bir parti olduğunu söyleyebilir misiniz? Türkiye’de bu eksende kaç insan var zaten? Yani çözüm önerilerinde CHP ile yürüyemediğiniz için zaten çözümü partiye değil daha çok işin içinden kendi çözümünü çıkartması gereken muhafazakar milliyetçi eksene yöneltiyorum eleştirilerimi.

Dindar çevrelerden beklenen umut boşa çıktı son 15 yılda. “AKP dindarlığın tanımı değil” falan ama tanımı olsa da olmasa da muhafazakar denilen insanlar bunların peşinde işte. Ne oldu bilimsel atılım mı yapıldı, demokrasi mi gelişti, yargı mı toparlandı? En önemlisi ahlaki bozulmanın eleştirilen ve solcu/komünist denilen kesimde değil kendini bizzat dindar veya muhafazakar tanımlayan kişilerde de hatta çok daha fazla olduğunu ortaya çıkardı.

Milliyetçi kanat ise geçmişten gelen Türklük bilincini bir kimlik bunalımına dönüştürme eğiliminde sürekli. Türk olmaktan gurur duymak ile Türk ırkının üstünlüğünü savunmak farklı şeyler. Etnik kademelerde farklılıkların olduğu yerlerde eğer hayat seviyeleriniz maddi anlamda aşağılara doğru kayar ise bugün kürtlerle yaşadığınız problemleri yarın lazlar, gürcülerler vb. birisi ile de yaşayabilirsiniz. Bunların sınırları iyi çizilmeli ve milliyetçilik kavramı daha şeffaflaştırılmalıdır. Kan dökmeye yönelen, kavgacı milliyetçilik sahte vatansever duyguların dışa vurumundan öteye gitmez. Askerden parayı yatırıp kaçarak para yatıramayanın öldüğü yerde milliyetçilikten bahsederseniz komik duruma düşersiniz.

1417616997-u2

Sol yokta hadi CHP’ye sol diyelim öyle diyorlar ya kendilerine. Arkadaşım siz nasıl parti tabanısınız? Sürekli oy verenleri aşağılayarak hakaret etmenin yanında iktidarın ele geçirildiğinde yapılacaklar listesiyle göz korkutuyorsunuz. Öç alma üzerinden hareket edilmiş geçmişte zaten bir sonuç alamazsınız bu şekilde ve azınlıktasınız arkadaşım bunu anlayın artık. Sürekli anlatmak ve hoşgörü temel özellikleriniz olmalı. Böyle misiniz? CHP kanadının da bunları iyi düşünmesi gerekmekte.

Bu söylediklerimin her kesimden insanın iyi anlaması ve değerlendirmesi gerekiyor. Elbette demokratik, modern ve eleştiren bir toplum istiyorsanız. Bu gibi kaygılarınız yok ise yani din veya kökene bağlı bir devlet istiyorsanız uyaralım. Muhtemelen yaratmak istediğiniz toplum çelişkiler üzerinde yaşamını sürdürmeye çalışacak ve zamanla iç çatışmalar ile dağılma sürecine kaçınılmaz olarak gidecektir. Çünkü mantıksal olmayan inançlar üzerinden ülke inşa edilemez. Benim getirdiğim çözüm önerileri ise bu kesimler için radikal olarak görülmekte. Zaten sıkıntının büyüğü burada. Laik devlet yapısı ile dogmatik din ve etnik üstünlükçü milliyetçilik yapısının çatışması aslında. Bu çözümleri iyi tartışıp adımlarımızı atalım. Sonra modern toplum yapısına ulaşanlar Mars’a gider sende “sakız çiğnersek orucumuz bozulur mu?” sorularını duymaya devam edersin. Hay o çenen kopsun da çiğneyeme emi!

Haydi görüşmek üzere….

Haydi

Haydi savaşa, haydi savaşa. Bakanın, vekilin, paşanın çocuğu parayı yatırmış veya yurt dışında çalışmış askerlikten yırtmış ondan sonra haydi savaşa. “Niye savaş oluyor kimin çıkarı var bu işten?” diye sorana “vatan haini” damgasını da yapıştırmasını çok “iyi biliyorlar”. Vatan haini bunu soranlar değil, vatandaşın malını cebine atan, devlet kadrolarını adamlarıyla dolduran, Milliyetçiliği/Dini/Atatürkçülüğü sömürerek halkı kandıran, savaş zamanı garibanı gözünü kırpmadan gönderen barış zamanı eşşek gibi çalıştırıp kazandığının 4/5’ini alan yapıyı oluşturanlardır. Bunu sözleri ile yaşantısı farklı olan kişilerde yakalarsınız. Ayda asgari ücretin 10 katını kazanan kocaman evde oturup asgari ücrete çalışılmasını savunan, işini halledip imarlar çıkaran ama lafta “kul hakkı geçer” edebiyatını günde beş kere yapan, olaylardan sonra kafaları keseceğini söyleyip peşinden demokratiklik ve atatürkçülük fışkırtan kişiler.. Sıcak diye adam evinden dışarı çıkmıyor ama “Haydi Savaşa” falan. Devlet dedi diye şehit olacağını zannedenler! Boşa uzaklara gitmeyin inşaattan falan düşün onlarda şehit oluyor bakarsanız. Orta Çağ kafasıyla yaşamanın sonuçları bunlar.

Neden bu algı ortamını kıramıyoruz? Niye insanımız birilerinin paralarıyla yırttığı ülkede hala ölüme hıyar deyince elinde tuzla koşuyor? Çünkü bilimden uzak, ezberci ve sahte bir eğitim hayatımız var. “Dinsel değil bilimsel eğitim” diye haykırmamızın sebebi budur. Yaparsın seçmeli gider dinsel eğitimini alır. Ama bakıyorum din hocalarından 10.000 kişi atanmış matematik hocasından fen öğretmeninden toplam 1500 atanmış. Demek ki bir şey amaçlanıyor devlet bir şeyin peşinde artık buna inanmak lazım. Çünkü eğitim sistemini oturtan eğitim bakanına “yaw arkadaş bizim matematik ve fen bilmemiz lazım kaliteli teknik eleman için, meslek liselerini geliştirmemiz lazım” desek saçma olmaz mı? Geri zekalı mı bu adamlar? Elbette ki değil. Demek ki bir amacı var. İşte bu amaç ezberci, sorgulamayan, kaderci ve dinsel eğitim temelli insan yetiştirmek. Kendisinin oğlu şirket kursun, askere gitmesin, karıya kıza parayı yedirsin. Yetiştirilen çocuklar az paraya yaşasın, ölürse ses çıkartmasın falan.

bell
Graham Bell

Gözünüzü açın biraz. Bunları söyleyenin neden böyle söylediğini okuyun! Geçen seçim dolayısıyla sandık sonuçlarını takip etmek için bir ilkokula gittim. Kocaman pano yapmışlar “Tarihteki Önemli Bilim Adamları” diye. Bir çok bilim adamı var ama başlıyor Aristo ile falan devamı İbni Sina Farabi vs. 1500’lü yıllara kadar müslümanlar sonra batılı bilim adamları pat pat pat bir tane arada müslüman bilgin yok. Yanımda adam hala diyor ki “müslümanlar da çok büyük bilim adamları yetiştirmiş canım”. Sığır bizde görüyoruz yetiştirdiğini sorun o değil. Neden son 500 yıldır yetiştirememiş? Sonda baktım “telefonun mucidi Graham Bell” yazıyor. İşte hani diyoruz ya sürekli “Boto bozo oyon oynodoğondon olmoyor” diye. Oda ayrı bir kendini rahatlatmadır ya…

 Adamlar telefonun Graham Bell tarafından icat olmadığını aslında Antonio Meucci’nin telefonu bulduğunu 2002 yılında kabul ettiler. 2002 yılı ile 2015 yılı arasında tam 13 yıl var. Kocaaaa 13 sene geçmiş okulda bir tane hoca çıkıp dememiş ki “yahu bu adam değişti bu değil!”. Bir tane öğrenci dememiş ki “yahu bu adamları buraya asmışlar ama kim bu adamlar gerçekten neyi nasıl bulmuş?”.

Antonio_Meucci
Antonio Meucci

Ne olmuş? Yapıştırmışlar resmi. Papağan gibi tekrar edilmiş. Ne öğretmen doğru mu diye bakmış nede öğrenci nasıl yani demiş. Ama suç ikisinde de değil. Böyle eğitim sistemi isteyen ve eğitimi geçmişteki gibi ideolojik sisteme oturtmaya çalışanlarda. Tabelayı gördüğümden beri gençlere telefonun mucidini soruyorum ki sonuçlar daha da vahim. O öğretilen ezberin ne olduğunu bile bilmiyorlar. Geçtim gerçeğini yani. İşte istenen gençlik bu. Yanlış olmasın lisedeki de imam hatipteki de bilmiyor. İstikrar var yani bir şeyde.

Cumhuriyet tarihinin eğitim ve kültür bölümünde de işleyeceğim bu konuyu dikkatle okumanızı tavsiye ederim. Nasıl eğitimde yozlaştığımızı ve birilerinin isteğiyle uygar ülkeler sisteminden geçmiş karanlığa sokulduğumuzu göreceksiniz. Çocuğunuz var ise araştırmasını teşvik edin. Unutmayın doğru bildiğiniz değişebiliyor ve doğru bilgi güncel ve araştırılmış bilgiyle sağlanabilir. Yoksa etrafındaki söylenenlere inanan vasat altı insanların ülkesinde yaşayarak şimdiki halinizden daha kötü durumda yaşamak zorunda kalacaklar.

Hadi eyvallah..

Tüfek, Mikrop Ve Çelik – Çöküş

tf

Tüfek, Mikrop ve Çelik isimli kitabımızın yazarı 77 yaşındaki ünlü evrim biyoloğu Jared Diamond’tır. Kendisi usta bir toplum bilimcisi olup kendisine Pulitzer ödülünü getiren kitap bu kitaptır. Yıllarca Yeni Gine yerlileri ile beraber yaşamış, onların yerel bir çok dilini öğrenmiş geleneklerini ve toplum yaşamlarını incelemiş ve kendi hayatını bilime vermiş çok değerli bir bilim adamıdır. Yani kısaca götünü yayıp öğleden sonra ofisine giden iki ders verip beşe doğru evine kaçan hocalardan değildir.

Profesör Diamond Yeni Gine sahilinde yerli arkadaşı Yale ile yürüyüp sohbet ederken onun bir sorusu üzerine bu tip bir araştırmaya girmiş. Yale sohbet sırasında “Neden siz beyazların bu kadar çok kargosu var, bunları Yeni Gine’ye neden getirdiniz ve biz siyahların kendi kargosu neden bu kadar az?” diye bir soru yöneltmiş. 1970’lerde sorulan bu soruya cevabı profesör ancak 25 yıl sonra oldukça kalın bir kitap ile verebilmiş (yaklaşık 700 sayfa).

Profesör sorudan sonra bir çok açıklama ile beraber kesin bir cevabı olmadığını fark edince 25 yıl araştırmaların neticesine göre durumu açıklamış yani. Ve soruya kendisi sorular ekleyerek sebepleri genişletmiş ve bu muntazam kitap ortaya çıkmış.

jared

Neden avrupalılar deniz ile amerikayı keşfetmişti de amerikalılar avrupayı keşfetmemişti? Neden afrikalılar beyaz adama köle olmuştu da beyazlar köle olmamıştı? Bazı toplumların neden tüfeklere, tanklara ve diğer silahlara daha önce sahip olmuşlardı? Neden İspanyollar amerikaya ayak bastıklarında peşlerinden getirdikleri mikrop yüzünden amerika yerlileri ölmüştü de avrupalılar onlardan mikrop kapıp ölmemişti?

İşte Diamond cevabı basit gibi görünen ama aslında oldukça uzun ve araştırma gereken bu konuları netleştiriyor. En önemlisi sürekli tarihte ele geçirildikleri için barbar denilen kabile ve toplumların aslında oldukça medeni ve üst seviyelerde yaşadıklarını göstermekte. Tarih ve toplum üzerine incelemeleri bunun ile sınırlı değil profesörün…

çöküş

Yine peşinde çıkarttığı Çöküş isimli kitabı ile çok satanlar arasında girmeyi başardı. Çöküş kitabı öncesinde anlattığı kitabın devamı niteliğinde. Fakat daha çok gelişmiş ve imparatorluklar kurmuş toplumların neden çöktüğünü anlatıyor.

Burada dikkati çeken nokta ise uzun süre dönemlerinin en büyük imparatorluğunu kuran ve yönetenler nasıl oluyor da gelişmiş aydın, sanatçı veya entellektüel bilgi birikimlerine sahip oldukları halde çöküşü görememeleri.. Ne oluyor da koskoca Hitit imparatorluğu ve Aztekler çöküşün izlerini yakalayamıyorlar?

Bazıları bunu yakalayamıyorlar diyelim peki ya bazıları nasıl oluyor da yok olacaklarını bile bile gidip son ineğini kesiyor?

Bununla ile ilgili çok önemli bir bilgide var aslında. Dünya üzerinde Paskalya adaları olarak geçen en yakın karaya 4000 km. mesafe uzak olan bir ada grubu bunun örneği. Adaya şans eseri 1672 yılında bulan korsan Edward Davis tamamen çorak ve ağaçsız olan adada gördüğü dev heykellere hayretle bakakalmış.

Tabi o zamanlar bunun bilimsel tahlilini yapacak hali yok adamın. Adanın etrafı yukarıda gördüğünüz boyutları 10-30 metre kadar olan bu heykellerle dolu olan acayip yer pek ilgisini çekmiyor. Yoksa uzaylılar mı yaptı falan geyiğini çeviren Harun YAHYA’ları bir kenara bırakırsak adanın önemli incelemesini çalışmalarına ekliyor profesör. Bulduğu şeyleri bilimsel verilerle destekleyip oradakilerin neden yok olduğunu ortaya çıkartıyor.

1024px-Ahu_Tongariki

Toprak, yanmış köz ve ağaç kalıntıları, yenmiş kemikler, gömülmüş cesetler ve önceden kullanılan ve terk edilen yapı/maden ve taş ocaklarını el aletlerini inceliyor. Heykellerin yapım tarihleri ve süreleri, ada sakinlerinin kullandığı el aletleri/potansiyel iş güçleri ve imkanlarıyla ancak 2000 yılda yapılabileceğini ortaya çıkartıyor. Adada yaşayan bir grup insanın 2000 yıl boyunca neden bunu yaptığını anlatmıyorum ulan gidip okuyun. Ohh ne güzel oku sonra gel buraya yaz. Anlatmıyorum işte. Sadece şunu söyleyeyim kitap ile ilgili. Profesöre göre adadakiler ağaçları kesip madenlerden bulduklarıyla işledikten sonra ısıtıp şekil veriyorlar. Tabi artan nüfus ekim alanlarının açılması ve daha çok heykel sonucunda ağaçlar bitiyor iyimi…

Diamond şunu soruyor; “Acaba adadaki son ağacı kesen adam ne düşünüyordu ve neden son ağaçların azaldığını gördükleri halde yinede kesmeye devam ettiler?”. Tabii ki cevaplıyor okursanız 🙂

Özetlersek tarihte kendini çok güçlü gören bir çok imparatorluğun çöküş dönemine girdikleri zaman bunu görememekten ziyade görmemekten kaynaklandığını ortaya koyuyor. Hani misal işte ülkemiz IMF’ye borç veriyor ya 10 yıldır artık. Onu sürekli ekrandan söyleyip aslında 500 milyar dolar borcu görememek yada pazardan aldığı havucun  lira olduğunu fark edememek gibi yani.

Jared Dimond çok iyi bir bilim adamı gerçekten. Öyle arabasına öğlen atlayıp okulda göbeğini kaşımamış adam. Hop atlamış helikoptere gitmiş, ormana girmiş, yerliler ile konuşmuş vs. Yani bu işler öyle Harun YAHYA’nın malum Adnan OKTAR aslında yaptığı gibi ekranda silikonlu kızları oynatmaya benzemiyor efendim. Bizde şöyle bilim adamı yok arkadaş ondan sonra “gavur” tabi.

Akıl ve bilim ile kalmanız dileğiyle iki kitabı da tavsiye ediyorum hoşçakalın…