Modern Fransa Tarihi – V – Avrupa ve Türkiye Analizi

Modern Fransa Tarihi Serisi 5 yazıdan oluşmaktadır;

Modern Fransa Tarihi I

Modern Fransa Tarihi II

Modern Fransa Tarihi III

Modern Fransa Tarihi IV

Arkadaşlar söylediğim gibi pek fazla ayrıntıya girmeden yaklaşık olarak 100 yıllık bir süreci (1750-1870) anlattık. Bundan sonrasının anlatılmasına aslında pek gerek yok gibi. 1870 yılı sonrası Fransa’da kurulan üçüncü cumhuriyet oldukça başarılı süreçlere imza atmıştır. Parlamento bu yıldan sonra gittikçe daha özgür anayasal düzenlemelerde bulunmuş ve demokrasiyi kuvvetlendirmişlerdir.

Basın özgürlüğü, seçimlerin tarafsızlığı, yargı bağımsızlığı, laik demokratik devlet sisteminin adım adım sağlanmaya çalışması, sendika ve dernek kurma özgürlüğü, çalışma standartları, zorunlu ve ücretsiz eğitimin yapılması, toplantı ve çeşitli bildiri hakları vs. 1907 yılına kadar çıkartıldı. Birinci dünya savaşından sonra faşizm ile mücadele süreci falan neyse işte yeterli sanırım anlatım için. Zaten amacımız demokratik hakların neden talep edildiği ve nasıl kazanıldığını Fransa üzerinden anlatmaktı.

Ne yazık ki okullarımızda Avrupa tarihi hiç anlatılmaz. Halkımız Berlin sokaklarında gezerken “Ne güzel caddeler, parklar ve insanlar, adamlar sistemi oturtmuş azizim” diye söylenir lakin nasıl oturttuğunu araştırma ve öğrenme zahmetine girmez. İnsanlar bu sebeple parlamentoda kullanabildikleri oylar, seçilme, demokratik hukuksal yapı, çalışma ve tatil saatleri, asgari ücret, cinsiyet eşitliği, eğitim vs. hakların oralarda nasıl kazanıldığını bilmemektedir. Bahsettiğimiz bu şeyler 1750’li yıllarda başlayan Avrupa halk hareketinin yıllarca süren mücadelesi, isyanı ve kanıyla kazanılmıştır. Tekrar tekrar ele geçirilen parlamento tekrar isyanla ve kanla geri alınmış, tekrar ele geçirilmiş ve tekrar geri alınmıştır. Burada en önemli etken her zaman alt sınıf köylü ve işçi kesim yani gelir/eğitim seviyesi bakımından alt tabaka olmuştur.

s-04d054e8e76557198e5247821e147c45e45378bb.jpg

Fransa ve haliyle modern dünya ülkelerinde yaşayan köylü ve işçi sınıfları sürekli bahsettiğimiz hak ve özgürlüklerden daha çok pay almak için mücadele etmişlerdir. Hükümet yetkilileri en fazla köylü ve işçi sınıfından korkmakta ve çekinmektedirler. Eğitimsiz ve asgari ücretler çalışan işçi çocuğunu öldüren zengin para babasının oğluna hesap sorulmasını ister. Kendinden alın terinden alınan vergilerin çalınmamasını ister ve devletin harcadığı her kuruşun hesabını sorar. Çünü devlet mekanizmasının alın teriyle kazandığı paranın vergileriyle oluşturulduğunu bilir. Kendisini boş palavralar ile kandıran siyasetçiye itibar etmez, eleştirir hesap sorar..

Kurduğumuz “Demokratik Cumhuriyet” yönetimi ise köylü ve işçi sınıfına dayanmamaktadır. Mustafa Kemal’in getirdiği kurallar bütünü bu sebeple ne alt sınıf tabakada ne de üstü sınıf eğitime sahip kanatta tam anlamıyla anlaşılamamıştır. Demokratik Cumhuriyet için mücadele etmemiş köylü ve işçiler haklarını koruyacak partilerden ziyade dini siyasete alet eden siyasi demagoglara oy vermeyi seçmiştir. Modern ülke vatandaşları aksine eşitliği ve yargı bağımsızlığını değil monarşiye geri dönme arzusunu taşımaya devam etmişlerdir.

Ülke vatanadaşlarımıza kızmayalım. Bu tip bir yönetim ne kültürümüzde ne dinimizde ne de yaşantımız da bulunmaktadır. Eleştiri bizde yadırganır, haksızlık kabullenilir, susmak erdem sanılır ve ölümler kader görülür. Bu tip toplumların modern toplum ve ilerleme düzeyine geçmeleri çok zordur.

57126.jpg

Bunun için eleştirilecek diğer şey eğitim ve maddi gücü ölçüsünde yeterli imkanları olan kişilerin bile bahsettiğimiz değerleri bilmemesi hatta öğrenmek bile istememesidir. Ülkemiz Cumhuriyet Bayramlarından kaçan, İstiklal Marşı’nda sesini çıkartmayan, tarihi savaşlarını bile eksik ve boş anlatan cahil bir bedevi devleti haline gelmiştir. Tek çıkar yolumuz doğru bilgileri okuyarak etrafımıza anlatmak ve çocuğumuzu bu bilinç ile yetiştirmek olmalıdır.

Yazılarımıza yakın bir zaman sonra başlayacağım bir diğer seri ile devam edeceğim. Israrla “Osmanlı Devletinin nasıl çöktüğü” konusunu anlatmayacağım 🙂 Çünkü Osmanlı Tarihini baya özetleyerek yazıyorum zaten.

Fakat sistemin nasıl kokuştuğunu anlatmak ve Mustafa Kemal’in neden “Laik ve Seküler” bir devlet-eğitim sistemine geçerek tarikatları/vakıfları kapattığını anlatacağım. Oldukça bilgileceneceğinizi düşünüyorum.

Hoşçakalın..

Modern Fransa Tarihi – IV

Bir önceki yazıya buradan

İkinci Fransa Cumhuriyeti 1848-1852

Kralın baskısı ve adil olmayan davranışları sonucu yapılan geniş çaplı 1848 Devrimleri Fransa kralının sonunu getirmişti. Artık halk bir cumhurbaşkanı seçebilecek, parlamentoda temsil edilebilecekti. Fransız vatandaşı olan erkekler oy bile kullanabilecekti daha ne olsun.

Fransa tarihine “İkinci Fransa Cumuriyeti” olarak geçen bu dönem için ilk olarak cumhurbaşkanı seçildi. Halk tam adı Charles Louis Napoléon Bonaparte‘ı yani büyük imparator Napolyon Bonaparte’nin yeğeni olan III.Napolyon‘u cumhurbaşkanı seçti. Halk ilk defa bütün erkekler ile beraber oy kullandı ve parlamento kuruldu. Yeni bir anayasa kabul oluşturuldu ve kabul edildi. İnsanlar sevinçle “Ne güzel lan bizim seçtiğimiz adamlar ülkeyi yönetiyor eheheh” diye seviniyordu.

III.Napolyon ise devrim hareketleri başlamasından sonra kafasında planı oluşturup hemen bir parti kuracaktı. Bonaparte partisi temmuz seçimlerinde başarılı olmasına rağmen daha fazlasını umduğundan eylül ayındaki ikinci seçimlere kadar çalışmalar yapıyor. Amcasının ismini sürekli ön plana getirerek “Büyük Fransa” temalı parti sloganlarını sürekli tekrarlıyor. Fakirlerin borcunu sileceğini, yardım edeceğini, eşitlik getireceğini dile getiriyor. Artık eski “Büyük Fransa” tekrar yeni cumhuriyet ile atılım yapacağını falan işte bildiğimiz tırıvırılar falan. Yalnız bu adam anasının gözü tabi gidip kilise ile de arka taraftan irtibata geçiyor. Onlara bütçe vereceğini artık eski zulüm günlerinin bittiğini, demokratik yapıyı hızlandıracağını anlatıyor. Onlardan da destek alıyor. Bildiğin demokrasi aşığı adam.

France-1852-A-5-Francs-Silver-Coin.jpg

Sonuçta seçimi %73 gibi akıl almaz bir oy oranıyla kazanıyor abimiz (seçmen sayısı 7,5 milyon ki yaklaşık neredeyse 6 milyona yakın oy almış). Cumhurbaşkanı olunca hemen ordu ve yönetim kademelerine kendi adamlarını getiriyor. Bürokraside kadrolarını oluşturmak için çalışmalara başlıyor. İktidarı süresince bürokrasiyi hızla ele geçiren III.Napolyon 4 yılın sonunda bir sorunla karşılaşıyor. Her diktatör adayının yaşadığı zorluklar efendim. Sııntı şu; cumhurbaşkanı 4 yılda bir değiştirilmeli!

“400’ü verin bu iş çözülsün” diye ortalarda dolaşıyor mu onu bilemiyoruz elbette. Fakat anayasayı değiştirmek için meslisin 3/4’ünün desteği gerekiyor ama olmuyor daha doğrusu meclis sonucun cumhuriyet aleyhine gelişeceğini tahmin ettiğinden bunu istemiyor.

Demokratik diktatörümüz III.Napolyon baktı olmuyor yerleştirdiği adamlarla yapıyor darbeyi. Cumhuriyetçiler bunun ile mücadele etsede kazanamıyorlar. Çünkü polis ve askeri kuvvetleri kendi adamlarıyla doldurmuş durumda. Bildiğin “hayır seni istemiyoruz” diyenin karşısına devletin polisi/askeri silahla karşı duruyor.

Yasama meclisini dağıtıp herkesi sindiriyor. Hızla referandum yaparak baskıyla girdiği seçimlere 2 Aralık 1852 yılında kendisini imparator ilan ediyor (Hayırlı olsun). Aslında işçi ve köy sınıfının seçimlerle bazı hakları ele geçirmesi sebebiyle burjuva sınıfı (patronlar diyelim) özgür parlamentoyu istemiyorlardı zaten. Bu sebeple imparatorluğa dönüşü olumlu karşılamışlardı. Böylece ikinci imparatorluk dönemi başlıyor efendim. Demokrasi, özgürlük falan derken bir baktılar ki seçimle diktatör çıkıverdi.

İkinci İmparatorluk 1852

Ne diyorduk? Mal gibi gidip diktatörü seçersen olacağı budur diyorduk. Halkı “özgürlük getireceğim” diye kandıran ve kadrolaşarak diktatörlük kuran III.Napolyon muhalefeti sert bir şekilde sindirmeye başladı.

Yaklaşık 1860 yılına kadar sert bir polis devlet yönetimi kuran III.Napolyon bu tarihten sonra halk tepkisinden de çekindiğinden biraz daha yumuşak bir yönetim anlayışına geçti. İşçilere bazı dernekler kurdurttu. Fakir köylülere yardım ederek yanına çekmeye çalıştı. Ekmek fiyatını özellikle çok düşük tutarak alt kısım tepkileri azaltmayı hedefledi. Ülkenin kodamanları bu lidere sarılmışlardı çünkü sosyalizm tehlikesine karşı bu baskıcı imparator çok daha iyiydi. Bir nevi halkı sömürerek fakirleştirmek ve sonra yardım ederek “ben sizin yanınızdayım” imajı verme planı üstüne kurduğu iktidarı uzun yıllar devam edecekti.

Bapaume-tableau-Faidherbe.jpg

Neyse çok uzatmayayım. Yurt dışında da ona buna çatan III.Napolyon Rusya’ya karşı Osmanlı Devleti’ne yardım etti. Avusturya ile falan savaştı. Lakin yolun sonu 1870 yılında gözüktü. Bu yıllar öncesinde fakir kesimi yanına almak için bazı girişimleri abarttığndan burjuva sınıfı ile arası açılmıştı zaten. Üstüne Prusya ile girdiği salak saçma mücadelede de büyük devlet adamı Bismark ile çatışmıştır (şimdiki Almanya’nın temeli diyelim zaten sanırım ilk başbakanıdır). Onlarla hesaplamadan “Siz kimsiniz lan benim imparator” diyerek girdiği savaşta sanayi lokomotifi olan Almanlara çok ağır yenilince Fransa ele geçirilmiştir. Ele geçirilen III.Napolyon tahttan indirildi. Yine savaş sırasında iktidarın Fransa içlerinde isyanlar ile mücadele ettiğini de anlatmak gerekiyor.

Sonunda tekrar Cumhuriyet ilan edilmiş ve adına “Üçüncü Fransa Cumhuriyeti” denmiştir. Lakin Fransa seçimle gelip cumhuriyeti yıkan adamın yüzünden yıllarca baskı görmüş, sebepsiz dış politikada sağa sola çatarak yine sebepsiz bir şekilde Bismark ile savaşmış ve ağır mağlubiyet ile Fransa’yı işgal ettirmiştir.

Ne diyelim gte giren şemsiye açılmazmış arkadaşlar. Devam edeceğiz.

Sonraki yazıya buradan

Modern Fransa Tarihi – III

Bir önceki yazıya buradan

1830 Temmuz Devrimi

Yeni kralımız X. Charles ülkenin tozunu attırmaya kararlıydı. Muhalefet sansürün azaltılmasını, seçimin genişletilmesini falan isterken birden meclisi kapattı. Seçimler iptal edilmşti. 30 milyon Fransa vatandaşının 100 bini oy kullanıyordu ya işte onu 25 bine düşürttü. Basına inanılmaz sansürler ve yasaklar getirdi. Elbette halk bu kararları kabul edemezdi ve tepkiler tekrar alevlenmeye başladı.

27 Temmuzda Paris’e barikatlar kuruldu. Halk tekrar ayaklanmıştı. 28 Temmuzda meclis öğrenci ve işçilerin eline geçti. 2 gün sonra ise kral tahttan indirildi ve yerine Orleans hanedanında  Louis-Philippe tahta geçti. Böylece uzun süren Bourbon hanedanlığı Fransa için sona erdi.

Yeni gelen hükümdarın 1830 yılından sonraki 18 yıllık dönemine ise Temmuz Monarşizmi adı verilir. Yani kısaca şöyle diyebiliriz. Eski kral gücünü kullanarak zıvanadan çıkıp nalıncı keserini kendine yontmaya başlayınca halk bir hareketle kralı tahttan indiriyor. Yenisi geliyor ama oda tozutuyor 4-5 yıla. Sağ ve sol denilen kişilerle anlaşmaya giderek bir nevi denge politikasını bulmaya çalışarak geçen ilk yıllarından sonra bürokrasiyi ele geçiriyor. Kendi adamlarını yerleştirip gücü ele geçirince muhalefet edenlere baskıya ve zulme başvuruyor elbette. Bir çok ayaklanmayı bastırıyor. Suikast ve öldürülme girişimleri peşi sıra geliyor. Tıpkı II.Abdülhamid’e saldırılar gibi bu krala da suikastler düzenleniyor devrimciler tarafından. II.Abdülhamid’in bir benzeridir diyebiliriz.

Baskı rejimi bir çok defa ucuz atlattığı isyanları 1846 yılındaki büyük ekonomik buhranla beraber bastırmakta zorlanıyor. Avrupa’da sanayi devrimi tamamlanmış ve ticari işletmeciler ve şehir halkı nispeten ekonomik olarak toparlanmıştı. Lakin alt/orta tabaka nispeten düşük maaş alıyor ve günde 15 saate yakın eşek gibi çalışıyordu. Oy kullanma haklarının olmaması, şikayetlerinin hiç sallanmamaya başlanması, en küçük isyanın kürek mahkumluğu ile sonuçlanması falan derken yine hafiften kıpırdanmalar arttı.

classicalmarxism1 (1).jpeg.png

Halk bu zenginlikten yararlanamadı dedik. Başka neler vardı peki yine büyük bir isyanı teşvik edecek? 1845 yıllarına kadar Fransa nüfusu oldukça artmıştı. Sanayi devrimleri fabrikaların sayısının artmasıyla çalışacak insanlara ihtiyaç duyuyordu. “Çocuk yapın ki zenginleşelim” diye nasihat veren krala uyan halkta yaptı çocukları çoğaldı. Zenginleşen tüccarlar ve patronlar olurken fakir kalan ve zenginleşemeyen halk ne olduğunu anlamaya başlıyordu artık. Birde üstüne Avrupa’da ekinlere bulaşan patates hastalığının vurması fakirlerin sabrını taşırdı. Parayı geçtim kıtlığın baş göstermesi insanları öfkelendirdi. İnsanlar yolları kesmeye milleti soymaya başladı.

Yine 1848 yıllarında  Karl Marx ve Friedrich Engels‘in birlikte yazdığı  Komünist Manifesto adlı yazısı Avrupa’da konuşulur olmuştu. Özel mülkiyeti ve sınıf ayrımlarını kabul etmeyen devletsiz bir toplum yaratma düşüncesi bu fakir halk tarafından destek görmeye başladı.

1848 Büyük Avrupa Devrim Hareketi

1848 yılında Rusya hariç neredeyse Avrupa’nın her yerinde özellikle zanaatkarlar yani mesleki işçiler başta olmak üzere fakir halk, öğrenciler ve köylüler harekete geçti. Paris, Berlin, Prag ve Viyana’da gösteriler ve isyanlar patlak vermeye başladı. Devrim temsilcileri parlamentoda kendilerini temsil ve haklar talep ediyorlardı. Özellikle Paris halkı buna top yekün destek olmuştur. Bunu tahmin eden fakat aniden gelişmesi sebebiyle tam önlem alamayan kral yinede sert önlemlere başvurmuştur. Halk silahlarla güvenlik kuvvetlerine sokaklarda karşı koymuş kanlı çatışmalar yaşanmıştır.

Ayaklanan işçi kesimi genel olarak; asgari bir ücretin belirlenmesini, günlük 10 saat çalışmayı ve haftada bir gün tatil yapmayı, oy kullanmayı, parlamentoda temsili istemişlerdir. Bu istekler elbette kabul edilmemiş direnişte devam etmiştir. (Yani kçını kaşıyıp kazanılan hakların nasıl kazanıldığını bilmeyen mal arkadaşlarımıza örnek olsun)

barricades in Berlin with Black red Gold flag.jpg

Uzatmayalım Fransa’da sonunda kral tahttan çekilmiştir. Gerçi bir çok yerde (Almanya mesela önemlidir) parlametolar ve yasalar değişti. Almanya’da bu devrimin en önemli önderi mesela büyük bir sanatçıdır; Richard Wagner. Avusturya-Macaristan ise çok zorlu bir sürece girmiştir. Çünkü bu kesim oldukça faklı etnik kökene sahip bölgeden oluşmaktadır. Bu hareket o bölgelerde bağımsızlık taleplerine de sebep olmuştur (Hırvatlar, Sırplar, Slovaklar, Slovenler, Çekler vs.). Avusturya İmparatoru uzun süre bu etnik bölünmeyi baskı ve basın sansürü ile durdurmaya çalışmıştır. Çünkü gelecekte bu özgür parlamento ve basın yöneliminin sonunda imparatorluğunun dağılmasını kaçınılmaz görmektedir. Beklendiği gibi yapılan bu hareketler imparatorluğu gerçekten dağıtmıştır. Benzer şekilde yakın bir tarihte amcasının darbeyle  indirilmesi sonucu tahta geçecek olan II.Abdülhamid (1876) yine benzer bir baskı ve sansür ağı ile Osmanlı İmparatorluğunu kaybetmemek için uğraş verecektir. Avusturya imparatoru gibi düşünmekle beraber kaçınılmaz olarak dağılma sürecine girilmiştir. Bazı şeyleri engelleyemiyorsunuz yani efendim. Monarşi yıkılmaktadır artık. Fakat kurulacak “Cumhuriyet” yapısı ile hemen demokrasiye geçiş sağlanamayacak. Çünkü insanları yönetim anlayışında demokratik cumhuriyeti tam bilmediği için hükümetleri ele geçirenlerin nasıl tekrar monarşiye geri dönme özlemlerine şahit olacağız.

Bir sonraki yazımız ile devam edeceğiz. Hoşçakalın..

Sonraki yazıya buradan

Modern Fransa Tarihi – II

Bir önceki yazıya buradan

Fransız Devrimi sonucunda ve yakın döneminde işte yaklaşık 1 yılı neticesinde devrim düşünceleri ve savaşları, siyasi istikrarsızlık, terör ve isyanlar vs. bir çok zorlu sürece giden Fransa yurttaşları mücadeleye başlıyorlar.

Elbette bu temiz bir mücadele değil. Zaten hiç bir devrim ve isyan temiz gidemez bunu da kabul etmek lazım. Halk bir çok yerde kiliselere saldırıp rahipleri öldürmüş, rahibelere tecavüz etmiş, yakaladıkları soyluları boğazlamış, yağma yapmış ve en önemlisi buldukları kral mensuplarını idam etmiştir.

İsyanların patlamasından önce uyanık olanlar ülkeyi terk ederek dış ülkelerdeki kral ve imparatorlar ile ordular kurarak oluşan bu özgürlük hareketini durdurmak için çaba sarfetmişlerdir.

İmparator Sen Çok Yaşa

Fransa ise 1789 yılında ünlü insan hakları bildirgesini kabul etmiştir. Krallık sözde 3 yıl daha devam ederken 1792 yılında Birinci Cumhuriyet adıyla bilinen gerçek bir Cumhuriyet ilan edilmiştir. Krallık lağv edilerek kralın diğer krallarla cumhuriyet karşıtlığı için görüştüğü saptandığında da vatan haini ilan edilmiştir. Fakat bu ilan yine sözde bir ilandır. Çünkü ülkede terör ve isyanlarla beraber yağma/düzensizlik had safhadadır.

Elbette Fransa’nın ünlü generali Napolyon Bonapart‘ı unutmak mümkün değildir. Fransa orduları komutanlığına çok erken bir yaşta getirilen bu çılgın asker bir savaş sanatçısıydı diyebiliriz. Sağda solda kendisine saldıran Avrupa ordularını perişan eden general taaa Mısır’a bile seferler düzenleyip almıştır. Elbette dönünce elden çıkmıştır ama büyük komutandır yani. Efendim İngiltere’ye bile zamanında asker çıkartma planları yapan Napolyon’un Fransa’da yönetimde söz sahibi olmaması mümkün değildir elbette.

Napolyon-Bonapart.jpg
Napolyon Bonapart

Cumhuriyetin ilanından sonra geçen 10 yılda değişik oturumlar, konsüller falan filan geçiren Fransa’da, 1802 yılında kah tehdit kah rüşvet ile Napolyon Bonapart ilk konsül olarak kendini seçtirterek tarihe adını yazdırdı. Zaten 1804 yılında Napolyon İmparatorluğunu ilan ederek tek adamlığı geri getirdi. Bu dönemden sonra daha da güçlenen İmparator sağa sola seferler düzenleyip Avrupa’yı neredeyse 10 yıl titretti.

Aslında çok daha az askerle mücadele eden Fransa kanadını özel yapan askeri yapıdır. Avrupa ve elbette Osmanlı askerleri paralı askerlerden oluşan ve savaşmaya gönülsüz insanlardan oluşmaktadır. Fransa askerleri ise kendisi adına en büyük amaç için yani özgürlükleri ve sömürüye başkaldırı için savaş alanında bulunmaktadırlar. Yani ya savaşarak haklarını kazanacak veyahutta yenilecek ve ülkelerinde öldürülecek, sürgün edilecek hatta çocukları köle edilecekti. Ülkemizin kurtuluş savaşında çok az birlik ile ve teçhizatta büyük zaferler kazanmasının temeli de aslında bu düşünce tarzıdır. Kaybetmektense ölmeyi tercih eden 1 asker 10 askere bedeldir.

Neyse sağa sola saldıran Napolyon sonunda kendisinden çok daha büyük bir orduya yenilince yakalanıp sürgüne gönderildi. Bourbon hanedanlığı ülkeye geri dönerek monarşiyi tekrar oturtmaya çalıştı. Fakat devrimin bazı kazanımlarını da kabul etmek zorunda olduğunu da açıkladı. Bir anayasa hazırlanarak işleme konuldu.

Elbette bu kralın çıkarlarını koruyan monarşik anayasa devrimci düşünceyi vazgeçirmedi. Çünkü yasama yetkisini yine soylulardan oluşan bir kurula vermişti. Yaklaşık 30 milyon nüfusu olan Fransa’da 100 bin üst kesim insan seçimle bu kişileri seçti. Kral bu şekilde “kral yanlısı” bir parlamentonun oluşuna çok sevindiğini sarayında gülerek izliyordu. Lakin bu meclisle bile anlaşmazlığa düşerek meclisi dağıttı. Yeniden seçim yapılarak daha ılımlı bir meclis oluşturuldu.

Sağcı Mı Yoksa Solcu Musun? 

Tarihte söylenen hatta şimdi bile söylenen “sağ” ve “sol” deyimi işte 1820 yılında Fransa Meclisindeki oturumda oluştu. Mecliste sol tarafta oturanlar yani devrimciler, dini sömürüye karşı olanlar, cumhuriyet yanlıları ile sağ tarafta oturanlar yani eski sisteme devam etmek isteyenler, dini temel alanlar, kralcılar bulunuyordu. Sol tarafta oturanlar daha çok hak, adalet, eşitlik ve temsilcilik isterken, sağ tarafta oturanlar soylu kesimin üstünlüğünü kabul ederek kralın dini temsil ile kanına saygı gösterilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Günümüzde bu kavramlar ve suçlamalar bir birlerine bilerek karıştırılmaktadır. En sonda yeniden bu konuya değineceğim. Hala düşünce yapıları benzerdir aslında.

624px-Louis_XVIII2.jpg
XVIII.Louis

1820 yılında tahtın tek varisi Dük (bizde şehzade işte) suikast sonucu öldürülünce ortalık karıştı. Sağ kesim bunun suçunu solculara atar iken seçimlerde bu sayede tekrar iktidarı ele geçirdiler. İktidar ele geçirilince devrimci dönemde mülksüzleştirilen kilise (devrim kiliselerin halkı sömürdüğünü vurgulayarak onların mülklerine el koymuş ve vergilerini kısıtlamıştı ve sağ kesim bunu sürekli “kiliseleri yaktılaaaaaar” diye dile getirmiştir) eski imtiyazlarına tekrar kavuşmaya ve din adamları eğitimde tekrar söz sahibi olmaya başladı. Nasıl diyeyim örneğin 1822’de Paris Üniversite rektörlüğüne tepeden inme bir rahip getirildi! (Paris Üniversitesi’nden mezun olupta dinsiz mühendis mi olsun şimdi?)

İktidarı ele geçirdikten sonra ikinci iş olarak devrimci, özgür ve eleştirel düşünceyi destekleyen Voltaire ve Rousseau gibi yazarların/düşünürlerin yayınları tehlikeli görülerek toplatıldı, yakıldı veya yasaklandı. Özgür düşünce ve eleştirel basına sansür getirilerek baskı artırıldı. Böyle böyle devrim ile yapılan bazı yasalar ve kanunlar zamanla değiştirilmeye başlandı.

1824 yılında kral Louis ölünce yerine çok daha sert bir kral olan kardeşi X.Charles başa geçti. Devrim zamanında sürgüne gönderilen soyluların tazminat hakkı için bazı yasalar çıkarttı. Oy atma hakkını kısıtlayıp sansürü artırdı. Din adamlarını devlet kadrolarına yerleştirmeye ve kadrolaşmaya başladı. Muhalefetin tepkileri artınca kızıp zaten pek bir işe yaramayan meclisi komple dağıttı.

Bir sonraki yazıya buradan

Modern Fransa Tarihi – I

Fransa tarihi eminim ki bazılarınız için sürpriz olacaktır. Alaka veya ilginizi bile çekmeyecektir. Fakat eğer kısa 5-6 yazı okursanız bilmediğiniz bir çok bilgiyi öğreneceğinizden eminim (evet bizi de yakından ilgilendiriyor). Kısa olarak modern Fransa tarihini anlatarak bazı bilgiler verelim. Osmanlı tarihi gibi öyle çok ayrıntılı bir anlatım yapmayacağım merak etmeyin.

Neden Fransa tarihi?

Birincisi; Fransız devrimi düşüncesi, toplum yapısının iyi anlaşılması. İkincisi; Devrim sonrası Fransa’nın yaptığı mücadele ve günümüze yönelişi. Bu iki ana eksende anlatmak istediğim yazıların çok uzun olmadan kısaca özetleneceğini belirteyim. Okunulduğu zaman “hea demek cumhuriyet kavramı, parlamento mücadelesi ve özgürlük için mücadele bu şekilde oluşmuş” demenizi istiyorum. Yine yazıların sonunda ve bazı aralarda ülkemizde ki durum ile kıyaslama yaparak bitireceğim. Hazırsanız başlayalım;

Dediğim gibi çok ayrıntısına girmeden konuşursak Fransa’nın Avrupa’daki çoğu devlet gibi monarşi ile yönetildiğini biliyoruz. 1600’lü yıllardan yaklaşık olarak Fransa devrimine kadar geçen süre boyunca (1789) ünlü Bourbon Hanedanlığı tarafından yönetilmişlerdir. Devrim sonrası bazı yıllarda tahtı yeniden ele geçirmekle beraber monarşinin bittiği 1789’dan sonra çok zayıflamışlardır. Bourbon Hanedanlığı sadece Fransa’nın değil İspanya, Sicilya, Orleans, Brezilya ve Parma gibi bir çok yerde de hak sahibi ve yönetimi bulunmaktadır. Günümüzde Lüksemburg, İspanya, Fransa ve Navarra kralları bu hanedan üyelerindendir. Ne aileymiş arkadaş…

monarsi-monark-siyaset-bilimi.jpg

Efendim hep anlattığım orta çağın din/tarım imparatorluğu zamanında bu aileler din adamlarını da kullanarak halk üzerinde feodal yapıyı oturtarak zenginleşmişlerdir. Halktan barış zamanı eşek yüküyle vergi istenmiş, savaş zamanı da “din adına cennet” vaatleriyle cepheye gönderilerek harp etmeleri talep edilmiştir. (İşte her zamanki klasik orta çağ) Bu Avrupa ve bizim Osmanlı Devleti’nin de devlet yapısının temelini oluşturmaktadır.

Fransa Devrimi 

Fransa’nın 1780’li yıllarda gelişen teknoloji ile savaş giderlerinin artması sebebiyle ekonomik bir dar boğaza sürüklenmeye başladığını söyleyebiliriz. Yukarıda anlattığım toplumum sömürülmesi artık bu yıllarda (aslında kısa bir süre evvelinde de) tepkiler almıştır.

Peki ama toplum bu feodalite ve sömürüyü geçmiş 1000 yılda fark etmemiş midir? Elbette bazı kesimler fark etmişlerdir. Yine bazı zengin lordlar, krallar, düşünürler ve yazarlar bunları görmüşlerdir. Fakat gördükleri bu manzaranın gerçekliğini tam anlamıyla anlatamamışlar, düzenleri bozulacak olan zenginler, din adamları veya krallar tarafından tepkiyle karşılanmışlar, yargılanmışlar ve susturulmuşlardır. Bazı bölge ve dönemlerde ortaya çıkan bu tip hareketler kolaylıkla büyümeden bastırılarak sömürünün üstü örtülmüştür. Köyde yaşayan ve sömürünün kaynağı olan fakir halk kitleleri ise eğitim seviyelerinin düşüklüğü, baskı ve korku dolayısıyla seslerini çıkartamayan güdümlü canlılar olmuşlardır.

Bu orta çağın karanlık ortamı ise “matbaa” denilen mucize alet tarafından yavaş yavaş aydınlatılmaktadır. Avrupa’da kağıt basımının kolaylaşması sonucu gazete, dergi ve kitap miktarları hızla yaygınlaşmaya başlamıştır. Fiyatların ucuzlaması bu mecmuaların halk tarafından da okunmasını sağlayarak farklı fikirler ve eleştirel düşünce yeşermeye başlamıştır. Şehirlerde yaşayan orta sınıf üniversitelere gitmeye, okumaya ve tartışmaya başlayarak 1780’li yıllarda toplum düzeni ve halk bilincini farklı açılardan irdelemeye başlamışlardır.

İşte gittikçe eğitimini artıran, asil zade olmayan (yani babadan zengin diyelim) orta kesim zenginleşmeye başlayınca bazı sıkıntılar baş göstermiştir. Çünkü bu kesim artık asilzadelerin sahip olduğu hakları yavaş yavaş talep etmeye, yapılanları eleştirmeye ve yönetimde söz sahibi olmaya başlamışlardır. Asilzadeler/soylular ise kendi ayrıcalıklarını korumak için bu kesime sıcak bakmamakta ve onları küçümsemekteydiler. Alt tabakada yaşayan insanlar ise aynı durumdaydı; “açız ve vergiler çok yüksek hacı bir şeyler yapın” diyorlardı.

wpid-Photo-Jun-12-2013-1241-PM.jpg
Rene Descartes

Orta kesim temel düşünce felsefesinde kimlerden etkilenmiştir? Bakın bunlar önemli;

İlk başta modern filozofun babası diyebileceğimiz kişi olan aklın ve eleştirel düşüncenin üstünlüğünü sürekli dile getiren Rene Descartes (1600-1650 arası eserleri).

İkincisi; yasama, yürütme ve yargı üçlüsünün ayrılması bağımsız olmasını, böylece dengede yürüyen bir sistem olacağını söyleyen yani kuvvetler ayrılığının yaratıcısı ünlü düşünür Montesquieu (1700-1750 arası eserleridir).

Üçüncüsü; Dini dogmalarla eserlerinde dalga geçen, din ve ifade özgürlüğünü anlatmaya çalışan tiyatro yazarı ve şair François Marie Arouet (Voltaire – 1700-1750 arası eserleridir).

Bir diğeri çoğunluk rejiminin ülkeyi yönetmesi gerektiğini söyleyen ve doğuştan her kesimin eşit olduğunu söyleyen ünlü düşünür Jean-Jacques Rousseau (1740-1780 arası eserleridir).

Bir diğeri insan hakları, ifade özgürlüğü, yasa önünde eşitlik ve anayasa hakkı vb. fikirleriyle ünlü düşünür Denis Diderot (1730-1780 arası eserleridir)…

Ne kadar çok ve peşi sıra değil mi? Bunlara ek olarak sömürgelerde yaşanan bağımsızlık hareketleri ve ABD özgürlük bildirgesi (ABD kolonileri yüksek vergilerden dolayı isyan etmişler ve Fransa’dan bağımsızlıklarını kazanmışlardır) vb. şeyler bu felsefeyi şekillendirmiş, halk içerisinde yayılmış ve destek görmeye başlamıştır.

Prise_de_la_Bastille.jpg
Bastille İsyanı

Kral XVI.Louis çareyi vergi artırmakta bulunca parlamento toplanmıştır. Yani evet Fransa’da tepkileri yumuşatmak için parlamento da bulunmaktadır aslında (1614 yılından beri). İşte parlamentoda orta sınıf temsilcileri vergilerin azaltılmasını, anayasa çıkartılmasını, ekonomik sorunlara karşı serbest ticareti vs. şeyleri talep etmişti. Kral ise bunları kabul etmeyerek ilk isyanın patlak vermesine sebep olmuştur. Paris’te ayaklanan bir grup Bastille Hapishanesi’ni ele geçirip mahkumları serbest bıraktı.

Uzun anlatmayacağız dedik yine sarmaya başladım. Efendim isyan patlayınca Kral dışarıdaki diğer krallara güvenerek bunları bastırmaya çalışıyor. Avrupa’nın feodal kralları ve kilise ise bu halk hareketini istemiyor. Çünkü oluşacak bu hareket kurulu olan feodaliteyi yıkacağı gibi ülkelerdeki iç karışıklığı artıracak. Yine Fransa’nın özgür yurttaşlara sahip olması sonucu alt kesimde hızlı bir ekonomik gelişimi beraberinde getireceğini ve Avrupayı kontrol edebileceğini görüyorlar. Bunları da ikinci yazımız da anlatacağız.

Sonraki yazıya buradan

Yakın Kültür Tarihi I

Bir önceki yazıya buradan

Siyasi ve peşi sıra yazdığımız iktisadi tarih kısımlarından sonra son olarak fazla ayrıntıya girmeden kültür hareketlerini işleyeceğiz arkadaşlar. Peki neden kültürel bir harekete ihtiyaç duyulmuştur?

Pek çok kez belirttiğimiz gibi amaç toplumun değiştirilerek farklı bir kimliğe büründürülmek istenmesi diyebiliriz. Günümüzde bu toplumsal dönüşümler için yapılan kültürel hamlelerin Siyasi ve İktisadi tarihten çok daha eleştirildiğini belirtmek gerekiyor.

Çünkü bağımsız iktisadi politika çizgileri ile tam olarak ortaya konulup anlaşılabilir keza siyasi hareketlerde. Lakin kültürel değişim çok zordur. Toplumların temelini oluşturan kültür dediğimiz şey bir çok farklı kolun birleşmesiyle meydana gelmektedir. Geçmişten gelen geleneksel devlet yapısı, din, etnik köken çeşitliliği, yaşanılan toprak, çevredeki farklı yapıda olan toplumlar ile savaş/ticaret sonucu gerçekleşen kültürel etkileşim vs. bahsettiğimiz “kültür” hareketinin ağaç dallarını oluşturur.

Bizim kültürümüz aşağılık ve geri kalmış bir kültür mü ki değiştirilme ihtiyacı duyulmuştu? Aslında hem hayır hem evet diyebiliriz. Teorik olarak geri kalmış bir kültür yoktur aslında. Her kültür oluşturulan etkenler ile beraber özgündür ve saygıyı hak eder. Fakat anlattığımız tarihi süreçte artık yeniden inşa edilecek olan Anadolu topraklarında temel alınan prensipler genel anlamıyla batının siyasi ve iktisadi düzeni olduğu için (çünkü modern devlet yapısı ve teknoloji onların elindeydi) toplum yapısını da bu doğrultuda dizayn etmeye karar verdiler.

Bu yeniden dizayn alkışlanacak hamleler kadar eleştirilecek değişimleri de elbette beraberinde getirmiştir. Bazı yanlışlardan dönülmüş bazılarında ise bağnazca buna devam edilmiştir. Burada dikkat etmemiz gereken bu değişim hareketleri yapanların amacının ne olduğudur.

1445856783_ErisUlger.081.jpg

Yapılan siyasi hamleler ki özellikle iktisadi hamleler cumhuriyetin bağımsız bir devlet olma yolunda adımlar atarak savunma prensibiyle hareket etmesinin ana düşünce felsefesi olduğunu ortaya koymuştur. Bu hareketin boşa gitmemesi adına yani yapılan siyasi/iktisadi hamlelerin devamı için kültürel bir hareketin yapılması elzem olmuştu.

Yeni kurulan cumhuriyet bize pek anlatılmasa da aslında kültürel birçok devrim hamlesini döneminin en iyi kişilerinin ülkemize getirilmesi veya öğrenci olarak dönemin en iyi okullarında kişilerin okutulması sayesinde ilk adımlarını atmaya çalışmıştır. Bu hareketler sanıldığının aksine yeni bir dünyanın keşfi de değildir.

Tarihte bir çok medeniyet ve toplum benzer değişimler yaşamıştır. Bazı devlet adamları topluma gerekli adımları attırmaya çalışırken tahtından veya canından olmuştur. Bazı devlet adamları ise bu dönüşümü başarıyla gerçekleştirerek ya geri kalmış toplumunu çağın hızına ulaştırmış yada ötesine atıp lider ülke haline getirmiştir.

Yakın tarihte buna benzer bir çok devlet adamı olmakla beraber en çok benzeyenler sanırım Rusya için Büyük Petro (Deli Petro denir bizde aslında alakası yoktur I.Petro yani) ve Hindistan için Mahatma Gandi örnek gösterilebilir. Özellikle I.Petro şehirler kurmuş, heykel ve sanata önem vermiş, üniversiteler açtırmıştır. Peki nasıl yapmıştır? Ülkesinde mesela düzgün ameliyat yapılamadığı dönemde yetenekli öğrencileri alıp Avusturya’ya gitmiş orada tıp derslerinde ameliyatları seyretmiştir. Fransa ve İtalya’ya yine öğrenciler göndermiş ve bu şehirleri gezmiştir. Mimarisinden esinlenip mimarlara şimdiki St.Petersburg’u yaptırmıştır. Hocalar, sanatçıları üniversitelerde ağırlamıştır. Kitapları tercüme ettirmiştir, modern askeri yapıları incelemiş orduyu bu nizamda yeniden şekillendirmiştir. Kısaca bilimi ve teknolojiyi bulup getirmiş ve toplumunu kalkındırmıştır. Ne zaman? 1700’lü yıllarda. İşte bu yıllarda yani bizim “Deli Petro işte ahıhıhı” diye eğlenip birbirimize lale ikram ettiğimiz yıllardan adamlar kalkınmış 60 yıl sonra gelmiş üzerimize oturmuştur. Bilimden, ilimden uzaklaşıp geyik yaparak tarihi zaferlerle övünmek “ne İslam alimleri yetiştirdik Avrupa bizim sayemizde buralarda” gibi boş muhabbetler bize bir şey kazandırmamaktadır. Yerinde sayarsan geriden gelir seni geçer bitiriş noktasına gelmeden birde tur bindirip gerçekleri suratına şırrak diye yapıştırırlar.

atatürklü-cumhuriyet-yılları-13.jpg

Ne diyordum hah işte bunlar misal örneklerdir uzatmayalım. Osmanlı padişahlarının hepsi ne karı kız kovalayıp şarap içmiş ne de hepsi namaza durup seferden sefere gitmemiştir. Bazıları devlet bilimde geri kalmış iken bu gelişimleri görmüş ve devlette uygulamaya çalışmıştır. Mesela I.Abdülhamid peşi sıra III.Selim veya II.Abdülhamid bunlardan bazılarıdır. Lakin bunda geç kalınmış atı alan Üsküdar’ı geçmiştir. Tarih bizi yok edecek tarzda bir dünya savaşı ortaya çıkartmışken bir dahi askeri de yani Mustafa Kemal’i bize kazandırmıştır. Reçete geçmişte yapılmaya çalışılan devrimleri yapmaktır bu kadar basit. Yani dedim ya adama uzaydan haber falan gelmiyor tarihte yapılan şeyler bunlar zaten. Mustafa Kemal sadece uygulamaya geçiriyor bunları. Muhtemelen etkilendiği devrimci I.Petro’dur. Mesela Mahatma Gandi ise Mustafa Kemal’den etkilenmiştir. Yine yakın zamanda ölen Venezuela lideri Hugo Chavez yine Mustafa Kemal’den esinlenmiştir devlet yönetiminde.

Elbette eldeki imkanlar, toplum yapısı ve ortaya çıkarttığı sonuca baktığımızda Mustafa Kemal bu kişilerden çok daha başarılı bir lider olduğu rahatlıkla söylenebilir. Siyasi ve İktisadi hamlelerin yanında (bağımsız bir siyaset için yaratılan bağımsız/borçsuz bir iktisadi anlayış) kültürel devrimlerin yapılarak bunun tamamlanması gerektiğinden bahsetmiştik.

Şimdi kısaca Osmanlı devleti içerisindeki son duruma giriş yaparak serimizin son kısmına başlayalım arkadaşlar.

Sonraki yazıya buradan

Germinal

20150125_144329

Artık denk geldi herhalde geçtiğimiz dönemde yaşadığımız maden kazasıyla beraber Emile ZOLA’nın Germinal kitabı. Romanı yine eskiden okumuştum tekrar kafa rahatlatma adına geri dönüş yaptığımdan okuyorum. Açıkçası zaten pek hatırlamadığımı fark ettim 🙂

Kitap 1985 yılında Fransa’da çalışan maden işçilerinin yaşantılarını, hayat standartlarını, çektikleri eziyeti, Fransa burjuvasının hafif gözler önüne serilmesini vs. anlatıyor. Roman kahramanımız daha önceki işinde usta başına kafa atan Etienne isimli genç bir eleman. İş ararken madenlerde şans eseri çalışmaya başlıyor. Orada bir kızdan hoşlanıyor, onların yaşantılarını görüyor. Fakirliklerine acıyor falan işte. Yine bu alt seviyede yani karın tokluğuna hayvan gibi çalışan insanların yaşantılarını anlatıyor ayrıntılarıyla. İyi bir gözlemci olan yazar alt seviye insanların ahlaki olarak daha serbest yaşadıklarını daha doğrusu açlığın ahlakı bastırdığını da güzelce anlatmış kitapta.

20150125_143805

Yaşam standartları çok düştüğü için yemek yiyebilmek için para karşılığı fuhuş yapanlar, yine mal karşılığı dükkan sahibiyle yatanlar, 12-13 yaşlarında henüz adet göremeden daha iyi hayat ayağına kandırılıp bekaretini kaybeden ve gebe kalan kız çocukları vs. örneklemeler ile mevcut. Çok fakir oldukları ve karınları doymadığı halde çok çocuk yapıyorlar yine. Daha doğrusu kurulan zengin sınıf hakimiyetinin proleteryasını temsil ediyorlar. Yani; az para kazanıp, çok çalışan ve çok çocuk yapan cahil kitle bir nevi..

Kitapta burjuva hayatından da hafif de olsa bahsetmiş. Açlık, ısınma vb. dertleri olmayan ve genelde çalışmayan bu soylu insan grubunun dertleri çok daha farklı elbette. Karşılıklı tezatlıklar ve yaşam biçimleri etkileyici bir şekilde ortaya konmuş diyebiliriz.

Fakat yazar öyle zengin burnu havada burjuvanın karşısına ezilen emekçiyi koyup duygu sömürüsünü dayamamış. Tam tersine az paraya hayvan gibi çalışan alt sınıf ile beraber, karından kesintiye uğramak istemeyen veyahutta ayakta kalmaya çalışan soylu sınıfını da karşılıklı anlatmış.

Etienne yaklaşık bir yıl madende eşek gibi çalışıp orada tanıştı bir makinecinin da yardımıyla kitaplar okudukça emek/sermaye adaletsizliğine odaklanıyor. Başkaldırının hakkını, insan gibi yaşamı ve adaletin savaşının verilmesi gerektiğini düşlüyor. Bunun için adımlar atmaya fırsat kollarken 1800’lerin sonralarında dünyayı sarsan kriz dolayısıyla ekonomik buhrana şahit oluyor. Buhran sebebiyle işçilerin maaşlarını kesen şirkete karşı madencileri örgütleyip genel greve çıkılmasını sağlıyor.

20150125_143919

Yukarıdaki sayfaları okuyun. Ömrü boyunca madende sadece kendisi değil, babası, dedesi, onun babası ve onun dedesi çalışmış… hatta hepsi ölmüş veya sakat kalmış bir maden işçisinin sözleri. Hayatında bir kez olsun görmediği patronları için 50 yıl çalışmış, akciğerleri iflas etmiş, bacakları romatizmadan tutmayan, aldığı ücret ile ancak o ay geçinebilen bir işçi işte. Hayatında muhtemelen ömrü boyunca para kazandırdığı adamı göremeyecek olan bir işçi ve hayatında muhtemelen ömrü boyunca kendisine para kazandıranı göremeyecek olan bir iş veren garip değil mi? Şimdi okumayanlara anlatmayalım diyeceğim ama neyse kitap boyunca madencilerin adım adım hak adalet arayışlarının nasıl açlık ile beraber cinnet mertebesine ve çılgınlığa kayışını göreceğiz. Aralarından bazıları madene “ne yapalım çoluğum çocuğum aç mı kalsın?” diyerek girmeye çalışınca onları tartaklayıp kovuyorlar. İçlerinden şirket tarafından satın alınanlar madencilerin direncini kırmaya çalışıyorlar vs. Merak ettiyseniz uzun mücadeleler ve ölümleri getirecek direnişin devamını okuyuverin bir zahmet artık…

Elbette çocuk işçileri de anlatıyor. Madene henüz 8-9 yaşlarında girip çalışmaya başlayan, az yemek yiyen ve bu sebeple gelişimini tamamlayamayan çocuklardan da bol bol bahsetmekte. Günümüzde hala bu işçilik devam etmek ile beraber gelişmiş ülkelerde elbette söz konusu bile olamaz. Bizde var mı peki? Sizce yok mu? Bu konu ile ilgili bir yazı planlıyorum aslında çünkü Afrika’daki pırlanta sektörü bu köle madencilerden beslenmekte. Hani sevgilinizin, karınızın falan çok sevdiği şarkısı falan da olan pırlantalar için kim bilir kaç Afrikalı çocuk o madenlerde ölüyor veya eziyet görüyor. Sözü başka bir yazıya bırakıyorum.

Gelelim ne anlatılmak istendiğinde. Malum okumadığımız gibi ne yazık ki ne anlatılmak istendiğini de anlatmamızı istiyorlar artık anasını satayım. Şimdi Avrupa’daki ilk büyük çaplı halk ayaklanması olan 1789 Fransa devrimi, ilk önce Fransa toplumunu daha sonra sırayla bütün Avrupa’yı ve dünyayı sarsmıştır. Soylu sömürücülüğüne ve bunu kullanan kiliseye karşı ateş püsküren halk hareketi önüne geleni parçalayarak ilerlemiş, artık kuru yaş kim gelirse giyotinde kafaları alıvermiştir. Kaçabilen Fransız soyluları yan krallıklara sığınmışlardır falan.. Ortaya çıkartılan Fransız milliyetçiliği ekseninde demokratik cumhuriyet yapısı diğer ülkelerde de ayaklanmalara ve iç/dış savaşlara yön vermiştir. Çok girmeyelim o konulara şimdi sonradan o devrim sonucu oluşan cumhuriyet yıkılmış, tekrar krallık kurulmuş cart curt işte. Sonradan 1850’lerde yine halk ayaklanmaları sonucu Avrupa da birçok kral tahtı bırakıyor. Efendim “yani nedir ne anlatıyorsun sen?” diyorsanız şunu demek istiyorum “Öyle hadi demokrasiyi getireyim hoop demokrat olalım toplum olarak” olmuyor hacı zaten hiç bir ülkede olmamış. Hani “ezildik biz yasakladılar” diyenlere söylüyorum. Yasaklarlar, sustururlar, okutmazlar, konuşturmazlar, döverler veya öldürürler. Bunlar patronların götünü koruyan asker veya polis de olabilir, onların güdümünde alıklaşan ve algısal kör kitleler de olabilir.

Emin olduğumuz bir şey var; Acı olmadan, zafer kazanamazsınız! Bu halk hareketi dediğimiz adaletsizliğe, fırsat eşitliğine, açlığa, hukuka kavuşmak adına yapılan eylemler bütününü temsil etmektedir. Eylemi yaparak, ölerek, protestolar ile de hemen kazanamazsınız bunları. Demokratik hukuk devleti olmak çok sancılı bir süreçtir. Pes etmeden istemeye devam edilmeli ve peşi bırakılmamalıdır bunu unutmayın…

Ve kitap 1885’te işte eşek gibi çalışan dediğimiz işçilerin direnişinin kaçınılmaz olduğunu da anlatıyor birazcık. 1850’lerde 13 saat çalışmaya karşı başkaldıranların kazandığı günde 11 saat çalışmanın da fazla olması belki ya da kazanılan paranın yine yetmemesi yada başka bir şey anasını satayım halk dayı bu etkileniyor işte. Bu kitleleri belki bir grevin kazanılamaması yada hareketin bastırılması ümitsizliğe düşürse de pes ettirmiyor. Tam tersine ilk ateşi yakıyor toplumda veya o kesimde. Korlaşıyor yavaş yavaş bu unutulmasın. Ettien’in maden işçilerinde ateşlediği o duygu. Germinal (yani tohumdur anlamı) kitabın adının manası. Yavaşça filizlenecek bir adalet arayışı, bir eğitim filizlenmesi, birikim ve bilginin ürünlerini temsil etmekte..

Bakın avukat Selçuk KOZAĞAÇLI Soma faciasından sonra olayı anlatıyor bir muhabbet ortamında;

İyide kim harekete geçecek arkadaşım? Benim geçecek halim yok. Alt tabakası kimse ülkenin onun harekete geçmesi gerekiyor bu eylemler için. Kıçını kaşıyarak “yaw mazotta çok pahalı emmi” diyen tarım işçisi, “bize maske vermiyorlar can güvenliğimiz yok” diyen maden işçisi, “sigortamız yok köle gibi çalıştıriler” diyen inşaat işçisi harekete geçecek ülkemizde. Sonra dayağı yemiş avukat bey 🙂

Ama bakıyorum arkadaşlarının öldüğü maden için açılan davada adamlar gidip ifade değiştiriyorlar! Bir çok sektörde olduğu gibi özellikle madendeki ölümler için yapılabilecek bir çok şeye karşı haklarını aramaları gerekiyor. Ama yok arkadaş ne yapabiliriz? Bu düzenlemeler ancak alt seviye çalışanların bilinçlenerek arayacakları haklar olabilir.

Ben İş Güvenliği Uzmanı olarak işçiye “kask takın yoksa kafanıza bir şey olur delinir” diyorum adam “delinsin ya sıcakta takılmıyor” diyor. Anlatıyoruz anlatıyoruz anlatıyoruz ancak. Konuşuyoruz yazıyoruz ne yapayım? Gidip fabrikatör gibi yaşayamazsınız elbette ama daha iyisini alabilirsiniz ülkemizde bunu da görüyorum. Milli hasıladan pay alanların oranı belli zaten. Neyse efendim dağıtmadan yine kitabımız bu işte. Varsa maden işçisi tanıdığınız verin okusun. Haaa anlamaz muhtemelen buranın linkini verin okusun bari.

Birde “küresel para babaları, faizciler, sömürgeciler” diyen ve taşeron işçiliğine ses çıkartmayan çok değerli hükümet mensuplarımıza da buradan selamlarımı gönderiyorum. Kimin hangi tarafta olduğunu biz biliyoruz hacı rahat olun..