Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – IX

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi yazı dizisi 9 (dokuz) yazıdan oluşmaktadır.

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi-I

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-II

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-III

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-IV

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-V

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-VI

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-VII

Seküler Devlet ve Tarikatlar-Vakıf-Ticaret İlişkisi-VIII

Uzun yazı dizimizin sonunu bağlayalım arkadaşlar artık. Ne diyorduk? Osmanlı devlet mekanizmasını ele geçiren toprakları, madenleri, kervansarayları, gemileri olan Tarikat Vakıfları diyorduk. Bunlar cami, medrese veya okullar yaparak sözde dindar görünürler. Amaçları paradır dedik. Sonunda geldik Laiklik mevzusuna. Kardeşim niçin Mustafa Kemal Laik sistemi tercih etti?

Ula anlattık işte. Osmanlı Devleti’nin nasıl çöktüğü ve oluşturulan Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgenin 1900’lü yıllardan çok önce başlamış olduğu gün yüzündeydi zaten. Toplum Sünni Arap ekollü tarikatlar (aslında Sünni ekol bu değildir Sünni’lik bu hale getirilmiştir ki başka konudur) ile beraber ahlaki olarak çökertilmiş, bilimden uzaklaşarak ilimide unutmuştu. Mustafa Kemal hep söylüyorum hayatı boyunca okuduğu kitap sayısı resmi olarak 3997 adettir! Hayatını kuran öğrendiği mahalle mekteplerinden sonra kitap okuyarak geçirmiştir. Teğmenken parasının yarısı ile kitap alıp okumasıyla arkadaşları dalga geçmiştir. Böyle bir insandır. Sonunda araştırmaları neticesinde anlamıştır ki;

“Eğitimini tamamlamamış, kitap okumayan orta çağ toplumlarının tek kurtuluş yolu akıl ve bilimi takip etmektir. Bu sebeple rüşvet mekanizmaları ile şekillenerek devlet kurumlarını ele geçiren sözde din tarikatlarının ve vakıfların varlıkları son derece tehlikelidir. Önlem alınmaz ve hoş görü gösterilir ise bu zengin tarikat ve vakıflar tekrar kurumlarımızı ele geçirecektir.

Halifelik müslüman aleminde için içi boş süslü bir vazodur. Dünya medeniyeti ve gücünden uzaklaşmış olan devletin, bilimi neredeyse 500 yıl evvel terkeden topluma karşı halifelikten beklentisi zaten olmamalıdır. Bu sebeple yönetim için en uygun sistem seküler bir devlet yapısı tercih edilmelidir…

Sonuçta yeni kurulan ve beş kuruş parası olmayan Cumhuriyet, Laik ve Seküler bir devlet anlayışını benimsemiş peşi sıra zaten rüşvet mekanizması ile tarihte zenginleşen ve devlet kurumlarına yerleşen bu yapıları da yasaklayıp el koyarak hazineye bir çırpıda aktarmıştır.

İşte aslında “dinsizlik geldi ahhh kuran okuyamadık din adamlarını astılaaaaar” cümlelerinin temel taşları yıllarca Tarikat ve İslam ayağına ticaret yaparak devlet kadrolarını kendi adamlarıyla doldurarak halkı sömürenlerdir! Bu adamlar hiç bir yere gitmemiş hala günümüzde dini vakıfları tekrar yüceltip tarikat geleneğinin içlerini boşaltarak halkı sömürmek istemektedirler.

2016100418283319_36c0a64c7ef1e149f2111c338978151b.jpg

Cumhuriyetin ilk yıllarından sonra, 400 yıl süren Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgeni içerisine yerleşmiş olan ve Vakıf isimli bu yapılar yasaklanıp bütün mal varlıkları bir anda devlet tarafından ele geçirilince bunlardan nemalanan çoğu ağa – din adamı – devlet görevlisi ve eşkiya “dini yasakladılar” diyerek sömürdükleri halkı galeyana getirmiş bir çok isyan başlatmışlardır.

Toparlar isek Osmanlı Devleti daha doğrusu İslam’i kabulleniş tarihinde bir Vatikan ve onun kurumları bulunmamaktadır. Lakin bulunmaması rüşvet ve siyaset/tarikat ilişkisi olmadığı anlamına gelmemektedir. Burada sorulması gereken soru ilk yazımızda belirttiğimiz “Gelenekten Geleceğe” programı yorumcusu ve Cumhurun baş danışmanı olan Dr.Savaş Barkçin’in niçin “Fatih vakfı devletten para almazdı din adamlarına ve imamlarına kendi içinden para verirdi, öğrenciler yetiştirirdi mesela Mehmet Akif efendim” demesidir?

Yani Savaş hoca Avrupa’daki Vatikan sömürgesini çok güzel anlatırken Osmanlı Devletindeki Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgeninden neden bahsetmemekte ve ısrarla “Vakıfların değeri” adı altında “Cumhuriyet bunları kapattı işte” demektedir? Niçin Osmanlı Devlet mekanizmasını ele geçiren, bir süre sonra ise emperyalist sömürgeci devletlerle beraber çalışan ve rüşvet ağları kuran Tarikat-Vakıf ilişkisini tekrar öne çıkartmakta, bundan kurtulalım diye Mustafa Kemal’in kurduğu “Laik ve Seküler” devlet sistemini tartışmaya açmaktadır?

Sanırım bu soruların cevaplarını yazılarımdan sonra çok daha iyi cevaplayabilirsiniz arkadaşlar. Tarikatların isimleri önemli değildir, önemli olan tarihi süreçte açtığı yaraların iyi takip edilmesi ve gelecekte benzer hataların yapılmamasıdır.

Tarihin öğrettiği en önemli şeylerden bir tanesi cidden tekerrür etmesidir. Bir diğer şey ise “Geçmişinden ders almayan toplumların yok olmaya mahkum” olduklarıdır. Ne yazık ki ülkemiz bu konuda hem bilgisiz hemde isimlere fazla takılmakta ister parti ister vakıf veya tarikat olsun bu hataları görmekten ziyade partizan bir şekilde savunmaktadır.

Kendi adıma güzel bir yazı dizisini sonlandırmış bulunuyorum. Soru ve görüşlerinizi bekliyorum.

Hoşçakalın doğru yolda kalın.

Selametle..

Demokratik Hukuk Devleti

Bu sabah internetin ve telefon hatlarının kapalı olmasından dolayı oldukça gergin bir gün başlangıcı gerçidim. Malum Laik Demokratik Hukuk ilkelerine bağlı Cumhuriyet muhtemelen böyle bir şekilde yıkılacağından “acaba şimdi mi?” diye düşündüm. Elbette hükümetin ve devletin bu kadar karışık bir ortamda böyle bir girişime girmesinin sırası olmadığına daha fazla kanaat getirerek “bakalım neler olmuş” diyerek etrafı soruşturdum.

Bazı arkadaşlarım “İnternet çalışmıyor DNS değiştirdim olmuyor” tarzı cümlelerinden beni telekom bilgi işlem merkezi zannetmelerini kınıyorum. Artık DNS ile girme dönemlerinin de sonlarındayız zaten. Fazla kalmadı az dayanın derim.

Neyse meğerse gündem gece alınan HDP vekilleriyle ilgiliymiş ve elbette patlayan bombalar falan varmış. Ölen askerlere ve patlamada parçalananlara Allah’tan rahmet dilerken yapılacak bir şey olmadığını, her orta doğu ülkesi gibi bunun da hemen ertesi günü unutulacağını söylerek taziyelerimi bildireyim. Ben tutuklanan milletvekilleri ile ilgili görüşümü bildirmek istiyorum.

Malum peşinen çıktığım ve görüştüğüm bir çok arkadaşım olayı çok normal karşılayıp tutuklanmayı hakettiklerini dile getirdiler. Zaten ülke geneli olarak kah gelen şehit haberleri kah patlayan bombalar dolayısıyla biriken bir sinir olduğundan bu da son derece normal karşılanacak bir şeydir. Fakat yapılan bu tutuklamalar kesinlikle yanlıştır ve demokratik hukuk sistemine aykırıdır! Elbetteki bu PKK terör örgüte destek vermek demek değildir. Açılayalım;

Demokratik Hukuk Devleti nedir? Nasıl olmalıdır?

Demokratik hukuk devletlerinde toplum bireylerini oluşturulan kanunlar korur. Kanunlar belli hukuksal düzenlemeler ile evrensel değerlerden destek alarak mecliste yaratılır. Kanun yapıcıları ise halk demokratik ve tam bağımsız bir seçim ile toplumda yaşayan insanlar seçer. Seçilmiş kişiler bazı demokratik hukuk toplumlarında “Kürsü Dokunulmazlığı” hakkı dolayısıyla dokonulmazlık alırlar ve istediklerini kürsüden söyler ve tartışırlar. Ülkemizde de bu dokunulmazlık hakkı çok daha ileri boyutlarda (yolsuzluk, torpil, fesat, terör vb.) dahil olmak üzere gözardı edilerek bir zırh gibi kuşanılır.

Peki demokratik hukuk sistemlerinde dokunulmazlığa sahip olan kişi istediğini yapabilir mi? Elbette yapamaz. Bu yine seçilen kişiler veya sistemin denetimiyle (bağımsız bir üst yargı veya senato) ile denetlenebilir, soruşturma açılabilir veya dokunulmazlığı bireysel olarak kaldırılabilir.

Siyasi tarihimizde bir çok parti mensubu çeşitli bahaneler ile dokonulmazlığı kaldırılmış veya partisi mahkemelerce kapatılmıştır. Bunun haklılığı veya haksızlığı veyahutta sebepleri konumuz değil. Bunları toplum değerlendirir ve kararını yine demokratik seçimler ile belirler.

Bahsettiğimiz üle sistemimiz bir çok demokrasi katliamına seyirci olmuş, ideolojik ve çıkar uğruna bir çok kişi siyasetten keyfi olarak uzaklaştırılmış veya partisi kapatılmıştır. Bunlar genel anlamda darbeler içinde olduğu gibi siyaset içinde de gerçeleştirilmiştir.

Örneğin yüksek oy potansiyeli olan Erbekan ve partisi iktidarda etkili olduğu vakit bir dönem sürekli “Bunlar şeriatçı Atatürk düşmanı efendim” diye karalanıp partilerine baskı yapılmış veya kapatılmıştır. Amaç ne Atatürk’ün korunması ve demokrasinin bekçiliğidir. Amaç siyasi oyları kendi merkezinde toplamaktır. Keza yer yer Ecevit’te komünizmle suçlanmış ve bunlarla mücadele etmiştir veya işte sol paritlerden de kapatılanlar olmuştur.

Neyse uzatmayalım. Bu anti demokratik siyasi yaklaşım ve kapatmalar bile oluşturulan Demokratik Hukuk sisteminde “yasalar aracılığı” ile yapılmış şeylerdir.

Demokratik Hukuk Devletlerinde seçimle meclise gönderilen kişiler hiçbir yargı kararı olmadan üstelik dokunulmazlıkları varken apartopar gözaltına alınması kabul edilemez bir davranıştır.

Vatan Hainlerini Mecliste Besleyelim Mi?

Bir kere vatan haini kavramı salt terörizm desteği ve fikir beyanı ile açıklanabilecek bir kavram değildir. Devlet malını çalan, devletin kurumlarını ele geçirip kuvvetler ayrılığını yıkarak yargı, eğitim, asker, polis, meclis, cumhurbaşkanlığı sistemini kendi tekeline bağlayanlar/bağlamak isteyenler, kendi çıkarları doğrultusunda ikili anlaşmalarla ülke geleceğini satan, iktisadi yapısını yabancı sermayeye peşkeş çeken, kendi kafasına göre hukuksuz tutuklamalar ve işkenceler yapanlar da vatan hainidir!

Vatan haini diyerek hukuksuz bir şekilde tutuklanan kişiler 10 yıl evvelde, dünde bugünde teröristler ile ilişkiler içerisinde olan kişilerdir. Bunlar yeni ortaya çıkmış gibi birden saldırmanın ve tutuklamanın amacı nedir?

Amaç teröristler ile iş birliği ise bu adamlar yıllardır mecliste değiller midir?

Keza amaç vatan hainlerinin temizlenmesi ise o mecliste adam kalır mı?

Yapılan bu tutuklamalar (terör eylemlerine destek olan vekiller tutuklansa da) demokratik hukuk devletini hiçe saymaktır. Hiç bir kurum veya oluşum seçimle oraya gönderen vekilleri şu andaki yasalar çerçevesinde tutuklayamaz (Gerekirse dokunulmazlığını kaldırıp yargılar).

Türkiye tam olarak bir guguk kuşu devleti haline gelmiştir. Teröre destek olan parti mensuplarının alınması sevindirici olduğu kadar hukuk adına düşündürücü ve üzücüdür. AKP hükümeti yıllardır yarattığı ve beceremediği devlet-cemaat yapılanması ve devlet-PKK anlaşmasını eline yüzüne bulaştırmış, ülkede zaten az olan adalet güvencesini sıfırın altına indirmeyi başarmıştır.

Çekincem yarın meclise gönderilen diğer parti vekillerinin de benzer şekillerde tutuklanması ve meclisin artık içi boş bir arı kovanı haline getirilmesidir.

Bizi bekleyen en büyük tehlike birilerinin silahlanması ve askerle çatışması değildir. En büyük tehlike bağımsız devlet kurumlarının yıkılması ve adalet sisteminin çökmesi sonucu bir iç savaşın kapımızda olmasıdır.

Demokratik Hukuk Devleti bu iç savaşın engelleyicisidir. Kendi keyfi hukuk sistemlerini kuranların dönüp orta doğu devletlerine bakmaları yeterlidir.

Saygılarımla..

Yakın Tarih Serisi

Arkadaşlar yazılarımı fazla kişi okumuyor biliyorum ama olsun ben yazayım. Öğrenilen şey paylaşılırsa bir anlamı olur be kardeşim. Böbürlenmeden ve başkasını küçük görmeden hep anlatmayı sevdim hayatımda. Ama konuşmalar tekrarlanıyor ve sıkılıyorum artık. Buraya yazdığımda konuyla ilgili adres gösteriyorum hiç olmazsa.

Şimdi ne diyorduk yazılacak çok şey var. Buranın amacı tarih ekseninde bir bilinç yaratmaktı. Elbette bilimin ve bilim adamlarının yolunda girerek. Öyle “Lozan’da bir madde var efendim 2023 yılında artık maden çıkartacağız gizli o madde yaaa” diye ortaya atılmadan adam gibi belgeyle konuşmak ve tartışmak. Şimdiki zaman için siyaseten veya her konuda yapacağınız yorumlar genel teoriler üzerine oluyor. Ben bu teori işini sevmiyorum pek. Yani “ülke şu noktaya gelecek” veya “ülke batacak” diyoruz ya işte bunu söyleme temellerinin ortaya koyulmasını seviyorum ben.

chp

Nasıl diyeyim hep geçerli olan bir söz vardır; Tarih tekerrürden ibarettir diye. Mühendis olup tarih ve edebiyata ilgi duymam bundan belkide ve belkide bir tarihçiden fazla tarih bilirim edebiyatta okurum sadece  diyeyim 🙂 Geçmişte yaşanılan bazı şeylerin tekrar tekrar yaşanması ve bunlardan ders alınmaması yaşayan halkların en büyük tehlikesi. Bilim bunu söylüyor. Kenara çekilip “müslümanlık büyük din hacı şükür ki müslüman doğmuşuz” veya “türk tarihte hep var olmuştur var olacaktır” benzeri düşünce hayallerine kapılmak güzeldir. Lakin ne aslen müslümanlığa bu şekilde sahip çıkabilirsiniz ne de bir ırkın hep var olacağını öngörebilirsiniz.

Yıllar boyunca yaşayan dinler ve ırklar hep aynı nakaratı tekrarlayıp durdu. Tarih bize bunu söylüyor zaten. İşte sorun; bu nakaratın geçmiş yaşanmışlıklarını iyi analiz edip öğrenmek olmalı. Ciddi bir şekilde elbette şarlatanlar ile parti/din tüccarlarından beslenen adamlar ile değil.

Bu doğrultuda yazılarımın uzun olması veya hep tarih tezli olması eleştirilerini almaktayım. İlk önce elbette ikisinde de haklısınız ama sitenin içeriği böyle. Burası kçı kırık gündem için köşe yazılarının olduğu bir bölüm değil. Arada beğendiğim şiirler veya kitapları yine yorumlarıyla atıyorum. Ve yazılan tarihi yazılar kusura bakmayın ama belli bir araştırmanın uzun birikimlerini aktarıyor. Sıkılıyorsanız açın kanalı Acun’u seyredin. bir şeyleri öğrenecekseniz ara ara okuyun. Kaldı ki öğrenmeye aç insan “bu yazı uzunmuş hacı” demez zaten. Gidin twiit falan atın abi ne yapayım? Mesela 3-4 aydır yeni bir araştırmayı siteye getirmeyi planlıyorum. Notlarımı aldım almaya devam ediyorum. Amacım fazla curcunaya girmeden yakın tarihimizin analizini mümkün mertebe tarafsız bir şekilde yapmak.

DP Adnan-Menderes4

Bildiğiniz gibi tarih anlatımı siyasi kanattan anlatılır. Yani “o buna şunu dedi sonra beriki adamlarını topladı isyan etti ve haçlılara pusu kurdu vs.” tarzında siyasi tarihin karmaşasında derinlemesine o yılları yaşayamayız. Neden yaşayamayız? Günümüzü düşünelim. Türkiye tarihi ileride sadece seçim sonuçları, meclis başkanı tartışması, taviz veririz vermeyiz iddiaları vs. şeklinde görülebilir mi? Ülkemiz daha doğrusu yaşadığınız toplum tarihi yaşantısı, siyasi kimliği, eğitim/kültür ve sanat atılımları, iktisadi ve ekonomik politikaları ile dünya tarihindeki o dönemki konjonktüre göre yorumlanır. Bunlar ile beraber dönem liderlerinin neden bu şekilde hareket ettikleri, nerede yanlış yaptıkları, hangilerinin neden ülkeyi sattıkları veya o yola girdikleri de bu şekilde ortaya kabak gibi çıkar.

Tabi bu kabağı ortaya çıkartmak lafta kolay ama uygulamada zordur. Bu sebeple yazılarına başladığım “Osmanlı Tarihi” bölümünü devam ettirmek ile beraber (uzundur ve akademiktir okumadıysanız bakabilirsiniz) buraya konu olan “Yakın Türkiye Tarihi” bölümünün başlangıcını da yapmak istiyorum. 1900’lü yıllardan muhtemelen darbe dönemine yani 1980 kesimine kadar olan kısımın alınması uygun olacaktır.

Yani tartışmaya almak istemediğim (sonra ayrıntılı alacağım) II. Abdülhamid döneminden sonraki kısımdan başlayacağım. Daha doğrusu bir cumhuriyet tarihi olacak diyebiliriz. Cumhuriyet tarihi olacakta buraya “devrim inkılap” falan yazmayacağım. Siyasi tarihte gelinen süreç, I.Dünya savaşının kaybedilmesi, Kurtuluş savaşı ve sonrası ülkenin kurulması, parti iktidarında yaşanan siyasi çekişmeler (elbette polemiğe girmeden) bu darbe yıllarına kadar anlatılacak. İktisadi tarihte ise yine aynı süreçte ekonomi politikalarını ve çekilen zorluklara karşı hükümetlerin neler yaptığını, neleri yapmak zorunda kaldığını, dünya politikalarını vs. anlatacağız. Eğitim/sanat ve kültür tarihi bölümde ise yine bu süreçte hangi dönemde edebiyat, sanat ve kültür adına yatırımlar yapıldığını gözler önüne sereceğiz.

evren

Böylece ekranlara çıkıp “vay efendim böyledir bunlar” diyen siyasetçilerin ne peşinden olduklarını daha iyi anlayacağız diye düşünüyorum. En önemlisi neden Cumhuriyet sanayi, bilim ve dikkat edin ahlaki olarak modern bir devlet haline gelemediğini anlamamızda yardımı olacağını düşünüyorum.

Elbette bunun ayrıntılı notları ve gündem gündem baktığım geçmiş gazete/demeçlerin hepsini buraya koyamıyorum. Genel olarak yap boz parçalarını ise birleştirebilirsiniz. Gerçek bir gazete yazar olan Uğur MUMCU abimizin ise bir çok yazısı notlarıyla kitaplarımın arasında. Şimdilik duracaklar çünkü 1977 yılının ağustos ayındaki hükümet eleştirileri pek dikkati çekmez artık. Işık tutacaktır ama okunmayacaktır ne yazık ki. İnşallah devam ederim.

Saygılarımla yeni döneme bomba gibi gireceğiz inşallah…

Devamı için buradan…

Kırılma Dönemine Bakış

Önceki yazıya buradan

Ara verdiğimiz yerden yine devam edelim. Yazılar eski arkadaşlar düzenleyip yayınlıyorum. Bunun için karışıklık yaşamamak için yani bir önceki tarih yazısından okuyun devam edin buradan. En son Kanuni Süleyman vefat etmiş gerçi uzun bir ara yorum yazmışım güzel yazmışım oradan devam ediverin;

Kırılma Devrine Genel Bir Bakış

Arkadaşlar bir genel değerlendirme yapıp noktalayalım bir miktar. Fatihin İstanbul’u almasından 1453, Kanuninin ölümüne kadar 1566 dönemde yeni çağ başlamıştır. Kitaplarda her ne kadar hep “fetih” ve “yeni ticaret yolları” konuşulsa da genel olarak daha önemli şeylerin kapısı açılmıştı. Özetlersek;

1) Amerika kıtası ve Hindistan yolu bulunuyor

2) Hindistan yolu Venediklileri batırırken Portekizliler zenginleşiyor

3) Matbaanın icadıyla kitaplar hızla basılıyor, fikir ve düşünce hareketleri zenginleşip hızla yayılıyor. Resim, heykel ve sanat çalışmaları patlama yaşıyor.

4) XVI. asrın ilk yarısında ortadoks ve katolik olarak ikiye ayrılan Hristiyanlık dininde, Lüter, Kalven ve Angliken yani genel adıyla protestan mezhebi meydana çıkıyor. Neden çıkıyor bunu yazdık. sonuçta kendi aralarında iç çatışmalar devam ediyor arada. Osmanlılar, ortadokslardan sonra çıkarları doğrultusunda yine protestanları desteklemiştir. Protestanlık klise baskılarına karşı ortaya çıkmış bir mezhep türüdür. Ayrıntılara girmeden Papayı kabul etmezler, rahipleri evlendiği gibi bazıları sanırım kadınlarıda rahip yapabiliyor. Bunların dışında kitaplarını ana dillerinde okuyabiliyorlar. İncilin anlaşılması için herhangi birisine ihtiyaçları yok vs.

Martin Luther

Burada değinmemiz gereken nokta “din” anlayışının 1500’lerde nasıl yaşandığı. Tamam Hristyanlar katoliklik ile halkı sömürmüştür ama ilerde işler boka sarınca benzerini başka dinlerde de görmekteyiz. Yine işte yazdık yukardakileri protestanlığın ana çıkış sebeplerini okuduğunuzda nasıl lan dediğiniz olmuyor mu? Yani insanın kutsal kitabını okuyamaması, normal birisinin peygamberleştirilmesi katoliklerin bize çok ters gelen şeyleri. Kültür sanat akımlarındaki devrimlere ek olarak, avrupa toplumu dinlerinde de bir devrim yaratmış, katolikliğin yarattığı yobazlığı üstlerinden atmıştır. Tabi hemen atamasa da zamanla mücadele etmiş, avrupada baskı görenler Amerikaya gidip oralarda yaşamışlar.

İşte biz o zamanlar yapılan bu devrimlerin uzağındayız. Dünyanın kırılma anı 1550’li yıllardır. Avrupa kültür, sanat, eğitim, toplum vs. bir devrimle sancılı bir dönüşüm yaşamak için adımlarını atmaya başlarken, Osmanlı topraklarında yaşayanlar ise askeriyede, ekonomide, tarımda zamanın bütün reformlarını yapmışlar fakat sabit din-tarım imparatorluğunu temel almışlar ve bu “değişmeyen yaşam” tarzıyla önlerindeki 300 yılı geçirmişlerdir. İleride anlatırız yazarsam tabi heh heh. Atatürk, kusura bakmayın artık övelim birazcık bu atlanan kültür, toplum, sanat devrimlerini yapmaya çalışmıştır. Hatalar tabiki yapılmıştır fakat yol doğrudur ki burda bunları konuşuyoruz. Tabiki bu devrimlerle beraber din anlamında da, işte 1500’lerde Luther’in katoliklikte yaptığı devrimlerin benzerini yapmaya çalışmıştır. Ve elbette 1000 yıllık dinsel yönetilen bir toplumu, avrupanın 300 senede sancılı şekilde geçiştirdiği devrimleri bu kısa sürede yapması mümkün değildi. Yapılabildiği kadar yapılmaya çalışıldı. Aslında yapılırdı, doğru örneklemelerle bu süre azaltılır atılımlar yapılırdı ama işte iç dış dengelerin oturmaması, şerefsiz karaktersiz bazı yönetim mensupları bunu gerçekleştirmedi. Bugün birileri çıkıp “şapka takmak yasakmış işte zihniyet” veya “türkçe ezan okutmuşlar zulüm” demesi, geçmişte toplumların yaşantısı hakkında bilgisi olmamasındandır. Çünkü bu dönüşümlere benzer devrimleri 400 yıl gecikmeyle bize uygulamaya çalışıyorlardı. Ne yazık ki başarılı olamadı. Ondan sonra Sinan Çetin’in “birisi sana zeytin yemeyi yasaklasa ne düşünürdün?” diyen kısa filmleri ortalığı şenlendirdi. Bu devrimlerin başarısız olmasının en büyük sebebi halkın bunlara destek olmayışıdır. Bunu toplum bilim kitaplarında görebilirisniz. Çünkü tarihe baktığınızda 1500’lerde matbaa bulunuyor, kiliseye karşı bir baş kaldırı, düşünce akımlarının yayılması, sanatta ilerleme, sınıf ayrımının tartışılması, halkın daha fazla hak talep etmesi, ayaklanmalar, iç savaşlar, katliamlar ve kurulan gerçek anlamda demokratik cumhuriyet yapıları… Hepsinin temelinde “halk” vardır. Şimdi siyasetçilerimizin “gücümüz sizsiniz halk, halk ulan” dediği halk değil, hakkını arayan halktır temelde. Bu hakları insanlar söke söke, okuyarak, eleştirerek, talep ederek, sesini çıkartarak elde etmişlerdir. Bizim halkımızda bu tip bir talep yoktur. Geçmişte hiç olmamıştır, şimdide yoktur. Buradan siyasete girmek istemiyorum ama söylemek isterim ki bunların hiçbir partiyle ilgisi yoktur. Bir adam çıkıp “ben size yollar yaptım, evinize su getirdim” veya “ben size aç kalmayın diye bulgur getirdim” deyip bunu da ballandırarak anlatıyorsa sende salak değilsen sorarsın “bilader kendi paranla mı yaptın?” diye. Bunları yapması için zaten devlet denilen kurumumuz vergi almıyor mu? Kimin parasını alıp, kime neyi anlatıyorsun sen? Bundan önceki dönemlerde yapılmamış mıydı? Doğru, fakat yapılmamış olması bir şey ifade etmiyor ama. İşte halk bunun hesabını sormalıdır, zamanında Osmanlı devleti “lan bu venedikliler nasıl gemi yapıyor böyle mnkym aynısına yakın yapalım dayı” demişse, bizde bu yapıya bakıp toplumları nasıl diye kendimize kararınca örnek almalıyız. Özellikle düşünce sistemlerini örnek almalıyız. Buda ancak, hiç bir etnik dini temele dayandırılmadan, hiç bir ayrım yapılmadan eşit bir şekilde yaklaşılarak olaylara, kitap okuyarak yapılabilir. Buda bizim ülkemiz için zor görünmekte yakın gelecekte. Kaliteli siyasetçilerin çıkması dileğiyle diyeceğim ama onlarında bu sistemde tepeye çıkmaları, birşeylerde başarılı olmaları zor kardeşim.

Sonraki yazıya buradan