İslamda Barış Ve Şeriat Yönetimi

Yazmayayım yazmayayım diyorum ama arkadaş o kadar çok duyuyorum ki bu lafları çevremden. İster istemez bunların anlatılmasının gerekliliğini hissediyorum artık. Son günlerde ne yazık ki iki üç kişinin sosyal ortamda tehdit ve saldırısına maruz kaldım. Saldıranların yazdıklarımı yanlış anlaması veya tam okumadan hakaret etmesi ortak özellikleri oldu.

Aslında bir tanesi sonradan özür diledi ama bu genel bir sorun halinde. Neyse ya konu bu değil aslında. Saldırıda bulunanların yakın çevrede yaşaması ve “islami muhafazakarlıklarının” yukarıda olması ortak noktaları. Yani arkadaşlar muhtemelen cumaları kaçırmayan, selam veren alan, içki içmeyen ve aslında büyüğe veya olaya saygılı insanlar. Fakat son zamanların gergin ortamından kaynaklanmasının yanında eğer istedikleri cevap ve yorumları alamazlar ise oldukça sert tepki gösterip saldırabiliyorlar insana. Bunu genellemeyelim falan diyeceğim ama yok kusura bakmayın ama saldırgan bir yapıya sahipler.

36679

İslami hoşgörü diyerek sürekli dile getirilen ve bu temeller üzerine inşa edilmek istenen “İslami Devlet” yapısı işte bu tezatı da içinde barındırmakta. Benim anladığım islami veya dini diyelim değerleri hayatın önüne koyan insan dünya malına ve hayatına önem vermeyen, karşısındakini kırmadan konuşan, saldıranı Allah’a havale eden kişidir. İntikam ve cezalandırma tanrıya bırakılarak adalet için mücadele edilir. Başka dinden/mezhepten/ırktan olanlara saygı gösterilir. Baskı yapılmaz, aşağılanılmaz “ben dinim ile gurur duyuyorum” denilebilir ama “benim dinim doğru sen cehennemde yanacaksın şerefsiz köpek” denmez. Çünkü müslümanlığa göre gayri müslim her insan potansiyel bir müslüman adayıdır ve ona göre yaklaşım sergilenmelidir. Bu sebeple bir lafınız ile dininize belkide kalben yakın olan bir kişi uzaklaşır bunun sorumlusu da siz olursunuz.

Elbette bu yukarıda anlattığım işin kağıt üstünde olanı veyahutta benim için kişisel bazda kalanını teşkil etmektedir. Ne yazık ki iş uygulamaya gelince kişiler hiçte yukarıdaki hoşgörü ve saygıyı sergilememekte, karşısındakine hakaret etmeye ve hatta saldırıya geçmekte bir sakınca görmemekteler. Yaşadığımız çevremizde (toplumda) ve yönetilen dini devletlerde (her hangi bir din) de ne yazık ki böyledir. Burada halktan bazıları kendi inanışının yapay iyi niyetindeki aldanmacılığa kapılarak yukarıda belirttiğimiz hoşgörü devletinin kurulacağına inanmaktadır. Bunu samimi bir şekilde kalbinden söylemektedir. Peki söylediğimiz bu hoşgörü tarihsel süreçte yapılabilmiş midir?

Geçmiş dönem İslam odaklı devletlerdeki yönetim ve devlet anlayışları kutsal kitabın hoşgörüsü ve dirayetinden ziyade çok daha sert ve baskıcı iktidarlar ortaya çıkartmıştır. Bunun sebebi bir çok noktayı içermesiyle beraber ana hatlarıyla karşımıza iki unsuru çıkarmaktadır; Eğitim ve İnsanın Doğal yapısı.

islam-hosgoru

Bu tarz Dini devlet yapısını isteyen ve gerçekten yukarıda belirttiğimiz tarzda yaşayan iyi niyetli insanların bir kısmı kurulacak devlet yapısının zamanla daha iyi bir toplum yapısına doğru kayacağını ve bunun da dini eğitim ile sağlanacağını düşünmektedirler. Diğer kısmı ise mevcut laik eğitim sisteminin zaten islama aykırı olduğunu söyleyerek her türlü değişikliğin şimdiki yapıdan iyi olacağını belirtmektedirler.

Elbette kendi düşüncelerine saygı göstermek ile beraber bu söylenenlere katılmadığımı belirtmek istiyorum. Çünkü elimizdeki en büyük örneklemeler tarihte bulunmaktadır. Bir kere bahsi geçtiği gibi yönetilen bir devlet yapısı tarihte hiç bir zaman kurulmamış ve uygulanamamıştır. Ne İslam ne Hristiyanlık ne Yahudilik ne diğer dinler hiç biri bunu uygulayamadığı gibi dini devlet yapısı zamanla iktidarın halkı sömürüde ve ezmede kullandığı bir araç haline gelerek toplumun dinden uzaklaşmasına, dinin yıpranmasına, dinin amacından uzaklaşmasına ve iç karışıklıklara yönelmesine sebep olmuştur. 

Yukarıda yaptığım saptamaların ayrıntılarını zaten tarih yazılarımda bulabileceğiniz için onlara çok girmeyeceğim. Fakat yine belirttiğim gibi iktidarını dini yönetimsel sisteme geçirerek halkı geçmişteki gibi kandırıp siyasete alet etmek isteyen çevreler, günümüz iyi niyetli müslüman toplumunu kandırmak için bir çok yola başvurmaktalar;

Bunlardan en önemli argümanları elbette “Yeni Bir Tarih” yazıcılığı. Türkiye devlet tarihinin laik temelle kurulduğunu ve geçmiş yazılanların yalan olduğunu bazı “doğru örneklemeler” ile anlatarak kendilerine uygun bir tarih yazma girişimleri en büyük silahları. Bunun için hükümete yakın kolların sivil toplum örgütleriyle çalışarak kendi neferlerini üretme çabalarını görmekteyiz.

cuma-hutbesi-tövbe

İkinci büyük argümanları ise laik demokratik hukuk devletinde olmaması ve yapılmaması gereken gerek tek parti gerekse çok parti döneminde muhafazakar kesime yapılan baskılar ve engellemeler. Yine bunları tekrar tekrar dile getirerek propaganda ekseninde beyinler yıkanmaktadır. En çok anlatılanları örneğin; asılan İskilipli Atıf, Harf Devrimiyle cahil kalma, evlerin basılıp kuran yakılması/toplanması, camilerin ahıra çevrilmesi, laikliğin dinsizlik olarak tanımı, din derslerinin eğitimden çıkartılması, başörtüsü ile okumanın engellenmesi vb. bazıları doğru bazılarının yalan olduğu şeyler…

Üçüncü argüman ise ilki gibi “Yeni Bir İslam” anlayışı. İslam tarihini yeniden yazmaya cesaretleri olmadığından (çünkü ilk 500 yıla yakın dönem kalıplaşmış ve artık öyle kabul edilmiştir) kendilerinin çıkarları doğrultusunda yaratılan dini yapıdır. Bu dini yapıda İslamın bütün değerleri aynen kabul edilir fakat bazı şeyler görmezden gelinir veya öne çıkartılmaz. Bir nevi kendi kendini kandırmaktır aslında. Bu yapı düzeni Osmanlı Devletini bitirmiş ve yıkılışa giden sürece sebep olmuştur. Nasıl anlatayım? Adamın biri banka soydu diyelim ve 10 milyon doları çaldı. Çaldığı bu para ile kendine ev alıp birde fabrika açtı hemen yanına da cami yaptırdı. Fabrikaya insanları aldı onlara ekmek verdi geçimlerini sağladı iş adamı oldu. İşte bu durum için bana göre müslüman bir kişi “helal olmayan yolla” kazanılan bu parayla yapılan işin doğru olmayacağını düşünmeli ve bunu yapanı cezalandırmalıdır. Fakat yaratılan “Yeni Bir İslam” anlayışı çerçevesinde bu olay yadırganmaz hatta tebrik edilir. Bunun açıklaması da “müslümanlara hizmet” ile veyahutta “dinsizliğe karşı savaşta yapılanların kabul edilebileceği” düşüncesine doğru kayar. Bunu sadece banka soygunu ile düşünmeyin; avanta, rüşvet, ihalenin bağlanması, yine bir ihale almaya karşılık vakfa bağış vs. hepsini tabii olarak kapsamaktadır. Bu iddiaların temellerini ise yaratılan yeni “Osmanlı Devletine” atıf yaparak çözmeye çalışıyorlar.

ottoman_jerusalem

Yazdığım üç argümanın kullanılmasıyla beraber aslında olmayan bir tarihsel süreçte, aslında uygulamada bazı yanlışlıkları olan olmayan bazı tarihi şeylerin kullanılmasıyla, aslında dinde olmayan şeylerin “varmış tabi” denilerek “İslami Devletin” temelleri atılmaya çalışılıyor. Hakikat halktan gizlendiği gibi kamuflaj olarak da sürekli “İslamın Kardeşliği” argümanı kullanılıyor.

Aslında sürekli bahsedilen “İslam Kardeşliği” tarihini okursanız öyle olmadığını çok iyi anlayacaksınız. Başta söylediğim İnsan Doğası sanırım İslam Tarihinde devreye girmekte. Neden bu tarihi anlatıyorum? Çünkü kendini müslüman olarak gören arkadaşlarımın bana göre bunlara dikkat etmesi gerektiğini düşünüyorum. Ne diyorduk İslam Tarihi okullarımızda Hz.Muhammed’in ölümünden sonra hızlıca geçilen, kısa iki üç paragraf ile hemencecik Anadolu’ya Türklerin girişiyle müslümanlığı keşfetmesi şeklinde anlatılır. Hani diyorlar ya “Laik cumhuriyet bize tarihi yalan anlatıyor” diye. Aslında “Laik Cumhuriyet” tarihi anlatmıyor(eksik anlatıyor daha doğrusu). Osmanlının ayrıntılarını ve müslümanlık dönemini anlatsa ne vatanseverler ne dindarlar belki itikatlarını yitirir bundan çekiniyor belkide. Neyse bu başka konu şimdi. İslam, Hz.Muhammed’in ölümünden sonra ballandıra ballandıra anlatılan dört halife döneminin iktidar mücadeleleri, suikastler, katliamlar, köle/cariyelik sisteminin kullanımı ve zulüm dönemine giriyor. Kısa bir sürede yaşananlar ve tarihi gelişim anlatılan ütopik anlayışın olmayacağının çok iyi bir kanıtı aslında.

Çok ayrıntılarıyla anlatmamakla beraber özetle  ikinci bölümde Halifelik zamanında gerçekleşen olayları anlatacağım. Hoşçakalın efendim…

Bir sonraki yazıya buradan

Reklamlar

Yeni Bir Tarih II

Diğer yazımdan devam edeyim. Kafalarda bir Osmanlı yaratılmak isteniyor. Zaten tam olarak bilinmeyen bazı şeyleri dediğimiz gibi “aslında böyle ecdadımız hey gidi” denilerek ütopyaya yerleştiriyorlar. Zamanında hayal ürünü tarihsel örneklemeleri kusura bakmasınlar ama Mussolini ve Htiler yapmıştır. Düşlerindeki Osmanlı yabancı gelmeyecek şöyle bir şey olduğu anlatılıyor bir iki maddeyle yazarsak;

1) Osmanlı devleti 700 yıl Dünya’ya hükmetti (doğrusu; yaklaşık 1400-1600 yılı arası bilinen Avrupa ve kuzey Afrikadaki hakimiyettir. Bilinmeyen Güney Amerika ve Asya elbetteki ulaşılamaz olduğundan söz konusu olamazdı. Ama kendi çevresinde ağırlıklı bir yönetim elbetteki vardır bu küçümsenemez. Dünya hakimi ise baya abartıdır)

2) Osmanlı devletinde herkese eşit davranılır, din mezhep ayrımı yapılmazdı (doğrusu; eşit davranılmaz gavura gavur denir, fazladan vergi verilir, gerekirse dini yerlere el konulur, ibadethane yapmasına son zayıflama dönemleri hariç izin verilmez, ata binmeleri ve yüksek bir binada oturmaları yasaktır, vs.. yani ikinci sınıf vatandaştırlar)

3) Osmanlı devleti çok adaletli olduğundan savaşmadan adamlar teslim olmuştur (doğrusu; Ortadoks olan doğu roma imparatoru ve balkanlarda ki devletler uzun süredir zayıfladıkları için katoliklerin katliamlarına maruz kalıyorlardı. Osmanlı komutanları bunu çok iyi bir politikayla kullanarak şehirleri savaş yapmadan ele geçirdi)

4) Osmanlı devletinde kati surette içki içilmezdi karı kız falanda olmazdı (doğrusu; şehirlerde ve yollarda meyhaneler vardı. Burada müslümanların içki içmesi yasaktı resmiyette. Gavurlar içki içebilirdi. Eğer müslümanın birisi burada içeren yakalanırsa veya şikayet edilir ise falaka falan ceza yerdi. Osmanlı devletinde içki olarak Şarap içilirdi. Dünyanın en iyi şarapları ege ve kıbrısta üretilirdi. Gavurlar için domuz çiftlikleri bulunduğu gibi gizli genelevlerde faaliyetteydi)

5) Osmanlı devleti şeriat ile yönetiliyordu (doğrusu; nah şeriatla yönetiliyordu. Karma ve kendine özgü bir devletti Osmanlı devleti. Devlet temel yapısı doğudan gelen Türk boyu ile batıdan gelen roma hukuku arasında şekillenmiş düzgün işleyen bir çarktan oluşmaktaydı. Şeriat devleti bu kadar farklı mezhebin, dinin ve nufuzun olduğu yerde düzgün uygulanamazdı zaten)

6) Osmanlı devleti bir bozulma sürecine girmiştir. Sebebi ahhh o Hürrem yokmu yani kadındır (doğrusu; bozulmanın sebebi yavşak basiretsiz idareciler, üçkağıtçılar, rüşvet, adaletsizlik neticesinde teknolojiye ayak uyduramama ve fransa devriminin sonucudur)

7) Aslında Osmanlı devleti son zamanlarında borçlarını ödüyordu ve toparlanmıştı. İttihatçılar vatanı sattı (doğrusu; İttihatçılar vatanı satmadı, devlet borçlarını falanda ödeyemiyordu atma. İlk borç 1830’larda alınmış 1881 yılında fazileri bile ödeyemeyecek duruma gelindiği için Diyinu Umumiye kurulmuş (5 farklı yabancı devletin ülkede vergilerin toplanmasını üstlenmesi ve borçlarını alması iflas yani) bunun üzerine tam bir vatansever lakin odun kafa düyebileceğimiz İttihatçılar devreye girmiştir. Yanlış kararlar falan başka şeydir vatan hainliği bambaşka şeydir dikkat)

8) Adamlarda kölelik varmış, bizde yoktu mesela ulu ceddime şükür (doğrusu; bizde hiçbir zaman batıdaki gibi bir köle ağı olmadı lakin bu köle olmadığı anlamına gelmiyor. Köle pazarları vardı, yerleri ve köle fiyatları da zaten bellidir. Köle akınlardan ele geçirilen ve müslüman olmayanlardan yapılır pazarda satılırdı. Kızlar zenginlere cariye yapılır, erkekler iş akdiyle (3-5 yıl sonra serbest kalacakları şekilde) çalıştırılırdı. Cariye ile ilişki muhabbetine girmeyelim şimdi merak eden olursa şeyaparız)

9) Padişahlar sabahtan akşama namaz kılar, ata biner veya sefere giderdi. Saray erbabı muhafazakardı. (doğrusu; 3 padişahtan 2’si fırlamaydı. Elinde bir sürü askeri, hocası, cariyesi olan önünde eğilen kalkan adamlar ne yapacağıdı? Saray eşrafı muhafazakar değil di soyluydu. Dönemin modası neyse sarayda onu giyerler, onu yerler, ona göre eğlenirlerdi pis soysuz halk mı lan bu? Bir çoğu içki, karı kız takılsa da yaşlanmaya doğru işte nasıl senin benim dedem babam gibi namaza başlar bunlara tövbe ederdi. Gençliğinden itibaren düzgün bir hayat yaşayan padişah enderdir.)

Neyse ya uzayıp gider. Belirttiğimiz gibi kafalarda başka bir dünya var aslında. Anlatılmak istenen ile olan farklı şeyler elbette. O zamana göre değerlendirmemiz gereken hayat tarzı ise bu söylenenler gibi değil. Elbette amaç, anlatılan ütopya üzerine “hedefimiz ceddimiz oraya gidiyoruz” diyerek propaganda yapmak ve takipçilerini din/milliyetçilik ekseninde kandırmaktır. Bunu anlamak ile beraber Cumhuriyetin çok önemli bir konu olan “Osmanlı devletinin çöküş sebeplerini” unutturmak beceriksizliğine de şahit oluyoruz.

Çünkü Osmanlıyı sürekli savaş ve padişahlar ile anlatanlar, gerçek toplum yapısını, kültürünü ve geleneğini anlatmıyor. Toplum atadan gelen cesaretinin yanında, bozulan düzen ve rüşvet ağlarıyla hiçbir zaman adalete inanmayan, din ve mezhep ayrımcısı yapıya dönüşüm geçiriyor. Zenginler ağa olmaya veya vezirleri/askerleri/kadıları satın almaya başlıyor. Feodalite bu sebeple iyice palazlanıyor. Bunun altında ezilen halk kafasını küçük bir isyanla gösterdiğinde ise çok şiddetli bastırılıyor.

Arkadaşlar yine dikkat ediyorsanız devletin neden yıkıldığının ipuçlarını görüyorsunuz. Okuyun tarihin başlangıcını işte yazılarımdan. Büyük komutanlardan nasıl hainlere para/kadın düşkünlerine geçiş yapıldığını görün. Öyle hani yazardık ya madde madde eskiden. Sktiredin onları şimdi sebebi budur; Çok ayrıntılı yazmıyorum ama sarayda ve dışında artık rüşvetle işler yürümeye başlamış, gerçekten kaliteli devlet adamları hokkabaz üçkağıtçı kişiler tarafından iftiraya uğratılarak yok edilmiştir. Yani “devlet yıkıldı çünkü sebebi matbaaydı veya dindi” gibi saçma sapan sebeplerden yıkılmadı Osmanlı devleti. İşte okuyorsunuz başarılı devlet adamlarını yok edersen, üç kağıtçı rüşvetçi adamları başa getirirsen, onlar kendi rüşvetçi kaypak adamlarını devletin başına getirecekler ve yavaş yavaş toplumda ahlaksızlık, rüşvetçilik, adam kayırma yerleşecektir. İnsanlar şimdiki toplumda yaşadıklarının yeni bir şey olduğunu zannediyorlar. Etrafınıza bakarsanız halkımızın aslında ne kadar yanar döner olduğunu göreceksiniz. Fırsatını bulduğunda nasıl parayı cukka yapmaya meyilli olduğunu fark edecek, nasıl kendi yandaşını istediği mevkilere işlere soktuğuna şahit olacak, ceza falan yediğinde nasıl tanıdık hakim polis aradığını göreceksiniz. Toplumun bu olayları kanıksaması bu yıllarda başlamıştır. Ne yazık ki Cumhuriyet devrimleri ile yeniden tasarlanmaya çalışılan bu “muhafazakar” görünüp üç kağıtçı, fırsatçı yaşayan, hırsızlığa alışkın toplumun değiştirilemediğini görüyoruz.

Bazı arkadaşlarım böyle olmadığını, Osmanlı devletinin adaletin hassas terazisi sayesinde bu günlere geldiğini söyleyeceklerdir. Katılmakla beraber, yaratılan bu sağlam, adaletin temeli üzerine kurulmaya çalışılan yapının nasıl bozulduğunu da görmek gerekiyor sanırım ve en önemlisi şimdi ne yapabileceğimizi görmeliyiz.

Son olarak yolsuzluk ile suçlanan bakanlar ile ilgili konuştuğum kişilerin neredeyse yarısından fazlasının belirttiğim gibi savunmalarının “sen olsan sende çalarsın”, “herkes çalar”, “elbetteki çalacak”, “öncekiler çalmadı mı?” veya “bal tutan parmağını yalar” olması işte bu tarif ettiğim toplumsal çöküşe işaretlerdir.

Çöküntüye uğrayan ve bir türlü düzelemeyip sonunda başka devletler tarafından köle yapılan veya yönetilen büyük devletlerin denge taşı “ahlak” olmuştur. Çünkü ırkı, dini, mezhebi, cinsiyeti veya toplumsal statüsü ne olursa olsun toplum eğer ahlakını yitirmiş, hırsızlık yapmayı, çalmayı, rüşvet vermeyi normal karşılıyor ise yavaş yavaş adalete olan güvenini yitirmeye başlar. Etrafındaki bazı insanların bu rüşvet ve hırsızlık ağından yararlanarak yükseldiklerini ve üst mevkilerde yer edinmeye başladığını görür. Gittikçe devletin koruyucu bütünsel yapısından uzaklaşır kendi başına hareket etmeye başlayarak “bencilleşmeye” başlar.

Bencilleşir ise ne olur? Yanında yardıma muhtaç bir insana yardım etmez, dövülen insanı görmezden gelir, sokakta korkarak dolaşır, güvenlik kuvvetlerinden nefret etmeye başlar, vs.. Ve zamanı geldiğinde ya bu devlet yapısı iç karışıklıklar sonucu çeşitli parçalara ayrılarak yada bir dış kuvvetin silahlı baskısı sonucu yok olur. Çünkü bunları engelleyecek ahlaki toplumsal yapıştırıcısını kaybetmiştir, çünkü rüşvetçi yöneticilerin çocuklarının savaşa gitmediğini fark etmiştir umursamaz…

Dikkat ederseniz ekranlarda sürekli “yedi ceddimizin kudretinden” veya “dünyaya saldığımız korku rüzgarlarından” bahsederler de bu koskoca imparatorluğun neden/nasıl yıkıldığını bir saat anlatmazlar. İşin sırrı etrafınızdakilerde arkadaşlar. Bakın çevrenize işte. Kendini kurtarmaya çalışan, fırsat geldiğinde rakibini yok eden, müslümanlığına şükredip sürekli övdükten sonra diğer bütün dinlere kötü gözle bakan, muhafazakar kafayla yaşayıp yoldan geçen kadınların bacaklarını kesen, üçkağıtçı ve rüşvetçiliği, hırsızlığı normal gören toplumumuz. İşte budur ykılmanın sebebi sorumsuz, sorgusuz, yönetilen ve öyle olan belkide. Geçmişinden ders almayanlar yok olmaya mahkumdur Allah kimseyi hırsız yapmasın, rüşvetçi yapmasın…

Yeni Bir Tarih I

Yakın bir iki yazımda belirttiğim gibi bu farklı tarih anlayışının ne olduğu neden yapıldığı üzerinde durmak istiyorum. Bir cümle vardır “tarih kazananları haklı çıkarır” diye. Doğrudur aslında. Tarih boyunca savaşları kazanan devletler, kendi çıkarları doğrultusunda tarihlerini istedikleri gibi kırpmışlar, eklemeler yapıp bazı şeyleri de çıkartmışlardır. Bir bilimsel araştırma konusu olan “tarih” bölümü bu sebeple sürekli ileri geri çekişmelere sahne olmakta “aslında öyle olmadı böyle oldu hacı” söylemlerine maruz kalmaktadır. Bizim temel araştırma dayanağımız romanlara, ne idiğü belirsiz araştırmacıların yazılarına, efsanelere vs. değil, bilimsel ve akademik kaynakları açıklanmış tarihçilerin çalışmalarına dayanmalıdır.

Belirttiğimiz gibi devletler eğer çıkarları doğrultusunda değil ise kendi iç çatışmalarında ve dış cephe savaşlarında kendi tarihsel gerçeklerini yaratırlar. Bu İngilterede de Fransada da efendim Ugandada da böyledir. Bu tarih anlayışının belirli özellikleri vardır. Bunu anlamanın yolu oldukça basittir. Okuduğunuz tarihsel bilgide eğer bunlar var ise;

1) Sürekli kendi milletinin ırkına yönelik övgüler ve başarılardan bahseder

2) Sürekli kendi dini ile ilgili övgülerde ve başarılarda bulunur

3) Sürekli yapılan savaş ve çarpışmalarda bashedilen ırksal ve dinsel temaları kullanarak anlatımlar yapar

4) Ara bölümlerde yine genelde kendi ırk/din ekseninde ve yine genelde mucizevi şekilde efsaneler yaratır, sürekli gündemde olmasını sağlar

5) Bağımsız araştırmalara, temel kaynaklara, arşiv kayıtlarına ve yurt dışı çalışmalara yönelmez, bahsetmez, yönlendirmez

6) Kendi tarihsel gerçeklerini kabul ettirmek için devlet çıkarları doğrultusunda bazı bilgileri gizler, yok eder veya kabul etmez

7) Genelde yeni devlet oluşumlarında veya kazanılan iç savaşlar neticesinde yenilen veya eskimiş devlet yapısı karalanır, kötülenir ve beceriksizlik ile suçlanır

8) Mevcut olan devlet yapısının ideolojik düşünce ve yapısına uygun olarak tekrar ve tekrar yapılandırılıp, değişikliğe uğratılır.

9) Yayınlar dünyada kabul edilen akademik çalışmalar değil, genelde kendi vatandaşına karşı kullanılmaktadır. Bilimsel olarak bir değerleri yoktur

Yazılacak bir çok şey ile beraber ana hatlarıyla bunlardır arkadaşlar. İngiltere kendi vatandaşına Fransızların nasıl kana susamış bir toplum olduğunu (kendileride öyledir halbuki), venedikliler cenevizlilerin nasıl korsanlık yaptığını (kendileri de korsandır), İspanyollar Katalonların ırkçılıklarını vs. anlatırlar.

Bizim tarafımıza bakar isek Yunanlılar tarih medeniyetlerini kurduklarını ve Türklerin topraklarına yerleştirdiklerini, güvenilmeyen yapımızı ve ihanetlerimizi tarih olarak halkına anlatır, keza Ermeniler benzer şekilde anlatım yapar. İranlılar, Araplar tarihte uzun süre boyunduruğumuz altında yaşadıkları için Türkleri sevmezler, bizde Yunanlıları Kıbrıs saldırılarından, Egede yaptıkları tecavüzlerden veya kurtuluş savaşında ki Ermeni çetelerden veya işte yine I.Dünya savaşında bize ihanet eden araplardan falan bahsederiz.

Bunların aslında garip olanı bir çoğunun doğru olmasıdır. Lakin olayların gelişimi ve bakış açısını ise devletler kendi ideolojileri doğrulusunda şekillendirirler. Mesela Arapların bağımsızlık hayalleriyle Osmanlı devletine karşı ayaklanmaları normal değil midir? Sizce kapısına domuz yağı sürülen, bir müslüman ile aynı şartlartda çalışmasına rağmen sırf gavur olduğundan az para alan ve ikinci sınıf vatandaş görülen Ermenilerin bazı yerlerde çeteleşmesi normal değil midir? Tepesinde dikilip onları yönetip, muhtemelen bir şekilde ırksal/dinsel çatışıp ezenlerin altındaki bu ırksal azınlıklar elbette kendi tarihlerinin peşini bırakmıyorlar ve ilk fırsatta size karşı da bunu kullanıyorlar.

Neyse konumuz bu değil şimdi. Türkiye cumhuriyeti savaşı kazandıktan ve meclisini falan kurduktan sonra Dil ve Tarih kurumunu kurdu. Yapılan devrimler neticesinde yeni oluşturulan devlet haliyle Osmanlı devletinin içinde bulunduğu kötü ekonomik yapısını, padişahların kötü yönetimini, bozuk düzeni gözler önüne sererek onları halkın gözünde karaladı ve yeni kurulan demokratik hukuk düzeninin bunları geride bırakacağını vatandaşına anlattı. Kurulduğu 1923 yılından 1940 yıllarına kadar bu yapının eski devlet yapısı özleminde olanlar ve fırsatçı çete/beyler tarafından çatışmalar ile iç içe olduğunu ise anlatmadı. Çıkan isyanların devlet düzenini bozmaya yönelik olduğunu söyleyerek çok sert tedbirler ve önlemler aldı. Ermenileri mesela tehcir etti, isyanların kanlı bastırılmasının önüne geçemedi vs.

Sonuçta Türkiye Cumhuriyeti kendine has yapısı ile kendi vatandaşına Cumhuriyetin kurulması için bazı yalanlar söyledi. Örneğin kurtuluş savaşının halk ile hep beraber yapıldığını (aslında anadolunun bir kısmı ve bazı doğu illeri), son padişahların vatan haini olduklarını (aslında devletin dağılmasını engellemeye çalışan baskıcı II.Abdülhamit ve umutsuzluk sebebiyle İngiliz mandası olmanın en iyi yol olacağına inanan Vahdettin), halkın yapılan cumhuriyet devrimlerini coşkuyla karşıladığını (aslında ne yapıldığı hakkında en ufak bir fikirleri yoktu ve büyük çoğunluğu halifeliğin ve padişahlığın neden kaldırıldığını anlamıyordu) vs. anlatıp kendi ekseninde yaratmak istediği türk ulusu yapısında yaşatmaya çalıştı. Nasıl ki II.Abdülhamit dünyadaki milliyetçilik akımlarının ve özgürlükçü düşüncelerin devletin sonu olduğunu düşünmüştü (elbette kaçınılmazdı buda engelleyemedi), Cumhuriyette kendi içinde bulunan bir çok ırk ve mezhebi tekelleştirmeye çalıştı. Kendi kökenlerini değil Türklük kökenini öne çıkartarak, ilerde yaşanacak ırksal ayrılmaları engellemeye çalıştı.

Ha gidip köy bastı, isyanlarda bkunu çıkardı falan ama buydu vizyonu ve son derece doğru görünüyor o şartlar altında. Kafasını çıkaranı ezdi falan. Akademik olarak yapılan çalışmalar ise yine yapılmak ile beraber, vatandaşını ise türk milliyetçiliği ekseninde neredeyse tek mezhep üzerinde bir yapı doğrultusunda yetiştirmeye çalıştı. Geçmişte yaşanan isyanların üstünü örttü, yaptığı bazı yanlış uygulamaları ise hiç anlatmamayı tercih etti. Fakat bunlar ile beraber bilimsel çalışmalara yöneldi, toplum bilimi, madencilik, tarımsal faaliyet, havacılık vs. ne var ise bilimsel araştırmalarda dünyanın en iyi okullarına bursla öğrenciler yetiştirmek için kadın erkek demeden gönderdi. Yiğidi öldürüp hakkını verelim elbette.

Peki devletler bunu neden yapıyor? Söylediğimiz gibi genelde kendi çıkarları doğrultusunda oluşturulur bu yapılar. Yeni kurulan Cumhuriyet ne diyecekti mesela? Osmanlı devletinin 1500’lü yıllardaki bilimsel başarılarını, ünlü padişahların cesaretlerini, devlet düzenini mi övecekti? Elbetteki bunları çok anlatmadan son dönemin çağ dışı kalmışlığını fazla kurcalamadan anlattı. Ama dikkat edin öyle beyaza kara demedi. Haliyle son iki üç padişaha patlasa da geçmişi bir facia gibi göstermedi. Kurulan yapının bozulduğunu ve kendi cumhuriyet düzeninin tek çıkış yapısı olduğunu anlatmaya çalıştı. Çünkü böyle yapmasaydı bizim gibi bir çok etnik kökene sahip halkları bir arada tutamazdı.

Cumhuriyetimizin 1940’lı yıllardan sonra akademik tarihçiliğe önem verdiğini görmekteyiz tıpkı diğer bilimsel araştırma alanlarında olduğu gibi. Büyük bir asker ve en önemlisi büyük bir devlet lideri olan Atatürk bir çok alanda araştırmalar, revizyonlar ve değişimler gerçekleştirdi. İnsanlar çayın cumhuriyet ile beraber içilmeye başlandığı bilmiyorlar, veya limanların Fransızlardan satın alındığını.. Demir yolları Almanlardan, madenler İngilizlerden geri satın alındı. Yabancılar ile sanayi alanında rekabet edilemeyeceği için yerli üretime destek olundu onları teşvik edildi markalar ve yeni yerli zenginler yaratıldı.

İşte bu düzen içerisinde yeni toplum yapısında gerekli olan çoşkulu, devrimci, yeni bir nesil için bunlar anlatıldı. Ve elbette yapılacak bir savaşta kullanılmak üzere milliyetçiliği ve dindar gençlere ihtiyaç doğrultusunda eğitim verildi. Bu sandığınız gibi kötü bir şey değildir aslında. Yani şekillendirmek bütün devletler tarafından yapılır neredeyse. Eğer Osmanlı devletinin cariye ve seks hikayelerini merak ediyorsanız gidip akademik yazıları okuyabilirsiniz. Fakat bunun halkın bütün kesimine verilmesine gerek yoktur bilmem anlatabildim mi? Çünkü değişen zaman ve yaşam standartları sebebiyle eğitim seviyesi belli bir düzeyin altında olan halk tabakası bazı şeyleri anlamayacak, yanlış yorumlayacak ve milli yapısından uzaklaşacaktır. Kusura bakmayın ama savaş olursa savaşacak insanlara ihtiyacı vardır devletin. Fazla bilinç iyi değil yani 🙂

Mesela ben bir sürü şey yazıyorum okuyor iseniz zaten buraları belli bir merakınız veya eğitiminiz vardır. Birisinin çocuğu “ben testis kanseriyim” diyor diğeri parayı basıp askere gitmiyor ise beni kimse savaşa götüremez artık. Lakin herkes bunu görür ise kimse askere gitmez pek anlatmadım ama böyle işte.

Peki şimdi yaşadığımız nedir? Günümüzde farklı bir tartışma ortamı, farklı bir algı yaratılmak isteniyor. Bu anlayış 2000’li yıllarda başlayıp 2005’li yıllarda oldukça planlı ve programlı bir şekilde yerleştirilmeye çalışılıyor. Şu an yapılan şeye “cumhuriyet bize tarihi yanlış anlattı bakın aslında böyle” denilerek tamamen yalan, çarptırma üzerine kurulan, hiç bir akademik değeri olmayan, bilimsellikten uzak ve beş para etmez yorumcuların uzman olduğu bir kesim tarafından yapılıyor. Bu yapılanlar, yeni kurulan bir devletin iç/dış savaşları neticesinde uygun gördüğü bilginin verilip verilmemesinden çok farklı gelişmekte. Göz göre göre yalan söylendiği, arşivlerde çok uzun zaman önce bulunduğu halde “yok olmadı” denilen cümleler bunlar. Bu o kadar aleni ve saçma bir şekilde ideolojik bir şekilde yapılıyor ki akademik olarak bir değerleri olmasa da oluşturulmak istenen yapının sürekli içine işliyor.

Bunun bir tek adı var; Siyasi Propaganda! Geçmiş yazımı mutlaka okuyun lütfen. Tarihte daha öncede yazılarımda belirttiğim gibi amaç doğrultusunda toplum mühendisleri tarafından tekrar tarih yazılıyor. “Bu kadar yalana insanlar inanıyor aptal mı?” 🙂

Hitler “Eğer yalan söylerseniz ve hiç kimse kasıtlı olduğundan kuşkulanmaz ise küçük bir yalan söylemeyin. Çünkü yalan olduğu anlaşılır. En büyük ve düşünebildiğiniz en olanaksız şeyi söyleyin. İnsanlar gerçek olabileceğini düşünüp ona inanırlar. Yalanın büyüğü bir silahtan daha etkilidir.” demiştir.

Yeni yaratılan bu tarihsel sistemde aynı büyük diğer otokratik liderler gibi geçmişe özlemi dile getirmektedir AKP. Kafalarında yaratılan Osmanlı devleti, Cumhuriyetin sonlarındaki yapıyı hafif karaladığı şeyin yanında hiç bir şeydir. Kaldı ki yapılanların tasvir etmesek de yapılış sebebini anladığınız 1923’lere göre bu zamanda yapılan şey sadece aşağılık bir yalanlar propagandasıdır. Kafalarda yaratılan Osmanlı devletinin yalanlarını ise ikinci yazımda yazayım uzun olunca okumuyorsunuz 🙂