Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli – Piri Reis/Dünya Haritacılığı ve Takiyüddin Efendi – IV

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli-Piri Resi/Dünya Haritacılığı ve Taküyiddin Efendi yazı dizisi 4 (yazıdan) oluşmaktadır;

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli-Piri Resi/Dünya Haritacılığı ve Taküyiddin Efendi-I

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli-Piri Resi/Dünya Haritacılığı ve Taküyiddin Efendi-II

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli-Piri Resi/Dünya Haritacılığı ve Taküyiddin Efendi-III

Hemen önceki yazımızın sonunda Müslüman coğrafyasının İslam Aydınlanmasından bir süre sonra gözleme dayalı felsefi biliminden inanca dayalı hayali bilime geçtiğinden bahsetmiştik. Bunun ayrıntılarını dediğimiz gibi Seküler Devlet Tarikat-Vakıf-Ticaret yazılarımızda bulabilirsiniz. Şimdi biraz özetleyelim;

Arap halkları 11.y.y. itibari ile İmam Gazali’yi felsefe olarak daha çok benimsemiş, açıklayamadığı doğa olaylarını akıl ile değil vahiy veya hadis yoluyla öğrenmeye çalışmıştır. Bilmediği şeyler için örneğin “gökyüzü neden mavidir?” diye düşünmüş sebebini araştırmaktansa “fazla kurcalamayalım dinden çıkarım” düşüncesini hayatına yerleştirmiştir. Gazali modern bilimlerin kısmen öğrenilmesi, dahasının dinden çıkmaya götürebileceğini söyleyerek gelişen bilimsel metotların öğrenilmesini de engellemiştir.

Gazali’nin 16.y.y.’da Osmanlı Devleti’nde artan etkisine şaşırmamak gerekmektedir. Medreseler Türk-İslam sentezinden bu ekollere kaydığı için 1550’li yıllardan itibaren Matematik, Coğrafya, Modern Bilimler, Astronomi, Fizik vb. dersler tümden kaldırılarak içi boş din derslerine geçilmiştir. Doğa ve gözlemden uzaklaşan bilim tarikatların amacını saptırmış dini şimdi de gördüğümüz haline getirmiştir. Bu sebeple uygulamalı bilimlerden uzak bir dini inanışın yetiştireceği gençlik gördüğüne inanan, yapılan yanlışı sorgulamayan, hırsızlığa/cinayete/tecavüze sessiz kalan ve zamanla dini yaptırımları çarptırarak kendi dini kanunlarını dinmiş gibi yaşayan insanlara dönüşmüştür. Zaten 400 yıl evvelki hadiseler günümüzde de gözlerimizin önündedir.

Neyse dönelim 1554 yılına. Öldürülen Piri Reis’in yaptığı coğrafya araştırmalarının değerlendirilmemesinin, bir adım daha atılmamasının asıl sebebi budur. Piri Reis cinayetinden sonra Osmanlı Bilim’i ikinci darbeyi hemen peşi sıra ünlü bir astronoma yapacaktır.

Medreselerden modern bilim dersleri günah diye çıkartılırken geçmişten gelen bilimsel tecrübeleri ile büyük bir matematikçi ve astronom olan Taküyiddin Bin Maruf-i sahneye çıkmıştır.

Dönem padişahı III.Murad’ın şehzade iken lalası olan Hoca Saadettin ve büyük veziri Sokullu Mehmed Paşa dönüştürülen medreselerin aksine modern bilimi destekliyorlardı. Bu sebeple sarayda müneccim olarak çalışan Taküyiddin Efendi’nin gökyüzünü incelemesi için büyük bir rasathane yapılması konusunda padişahı ikna ettiler. Aslında ikna etmenin en büyük sebebi namaz vakitlerinin, ramazan zamanı, günlerin ölçümü ve gelecek hakkında bilgi verilme vb. konularının tam anlamıyla tekrar kontrol ve ölçülmesinin istenmesiydi. Daha doğrusu padişaha bu şekilde anlattılar ve köstek olanlara da bu şekilde durumu naklettiler. Padişah ana amacın bu olması yanında araştırmalarında destekçisi olarak rasathane kurulması için tam 10 bin altını Taküyiddin Efendi’ye verdi.

Taküyiddin Efendi bütün parayı harcayarak 1577 yılında o zaman için dünyanın en büyük gözlem evini inşa ettirdi ve çalışmalara başladı. Taküyiddin Efendi sadece gelecek ile ilgili atıp tutan bir adam değildi. Mühendis ve mucitti…

Mekanik saat, gönye, kum saati, gök küreleri, pergel ve cetvel gibi mesleki araçlarla doldurduğu rasathane aletlerini bizzat kendisi imal ettiği gibi içine güzel de bir kütüphane yaptırmıştı. Trigonometri alanında bir çok çalışma yapmış, şimdi bile kullandığımız sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjantın tanımlarını verdiği gibi ispatlarını yapmış ve cetvellerini hazırlamıştır. 10’lu sistemle çarpma, bölme, karekök alma yollarını ortaya koydu. Gezegenleri, ayı, meteorları ve güneşi izliyor güneş sistemi ile ilgili çalışmalar yapıyordu.

Evet Osmanlı Devleti dönem içinde bu tip çalışmaları bireysel gayretler ile devam ettirirken ne yazık ki medreselerde uygulamalı dersler günah olduğu için kaldırılırken kafamızı batıya çevirelim şimdi. Taküyiddin efendi niçin rasathane kurdurup araştırmalarını buna yoğunlaştırmak istiyor cevabını bulacağız;

kopernik-1-.jpg
Nicolaus Copernicus (Kopernik)

1543 yılında Nicolaus Copernicus “De revolutionibus orbium coelestium” (Göksel kürelerin devinimleri üzerine) isimli yapıtıyla “Güneş Sistemini” tanımlamış yer yerinden oynamıştır. Copernicus (Kopernik) uzun süre önce bir çok kez kanıtlamaya çalıştığı teorisini büyük bir tepki çekeceği için yayınlamaktan korkmuş, dine karşı geleceği için aforoz edilmekten endişe etmiştir. Bu sebeple ancak tam öleceği zaman kitabını basım için teslim etmiş, 70 yaşında kitabı bastırıp hayata veda etmiştir. Bilim dünyasında eleştirel düşünce “yoksa Dünya evrenin merkezinde değil mi?” noktasına kayarken doğuda 1577 yılında Taküyiddin bu çalışmaların devamını getirmek istemektedir. Çünkü batıda ki dini yobazlık bu çalışmaları “Kutsal kitaba aykırı” diyerek kabul etmek istememiştir. Devamını getirmek isteyen bilim adamının adı; Taküyiddin Bin Maruf-i’dir!

Getirmektedir ama yobazlık, cahillik ve ikiyüzlülük ne yazık ki söylemek istemiyorum lakin tarikat adamları yüzünden araştırmaları engellenmiştir. Olayların başlangıcı Kasım 1577 tarihi başlarında yaşanan bir dizi olaydır. Gökyüzünde izlenen yıldız kaymasını yorumlayan Taküyiddin Efendi bunu “hayra olacak, güzel günler göreceğiz” şeklinde sallamış lakin peşi sıra veba salgını başlamıştır.

Taküyiddin Efendi’nin en büyük destekçisi Hoca Saadettin ile dönem şeyhülislamı Ahmed Şemseddin Efendi kavgalıydı. İşte bu iki olay dolayısıyla yeni yapılan rasathane hakkında “Rasathanede meleklerin bacakları gözlendiği” için bunların olduğu halk arasında konuşulmaya başlandı. Şeyhülislam Ahmed Şemseddin Efendi padişaha sürekli yapılan bu araştırmaların günah olduğunu, modern bilimlerin ancak felaket getireceğini telkin etmiştir. (Anlattığımız Tarikat yazılarımızda ayrıntılı bir şekilde bu dönemi işledik arkadaşlar)

“Gözlem yapmak uğursuzluk getirir. Meleklerin sırlarını küstahça anlamaya çalışmanın vahim sonuçları çok açıktır. Gözlem yapılan hiçbir memlekette işler yolunda gitmemiş ve devlet yapısı mutlaka zelzeleye uğramıştır.”

Şeyhülislam Ahmed Şemseddin Efendi

Böyle mücadeleler ile geçen kısa bir süre zarfında yapabildiği kadar araştırma yapan Taküyiddin Efendi’ye son darbeyi 1580 yıllarında yaşanan küçük bir deprem yaşatmıştır. Depremin “Rasathanedeki gözlem aletleriyle meleklerin bacaklarını dikizledikleri yüzünden” olduğuna inananın halk galeyan ile ayaklanmış ve saray önünde gece yarısı toplanmıştır. Yine hamile bir kadının rasathane önünden geçtikten sonra düşük yapması da bu galeyanın etkilerindendir.

III.Murad sonunda ikna olarak Kaptanı Derya Kılıç Ali Paşa’ya emir vererek gecesinden top atışlarıyla rasathaneyi yıktırtmıştır. Bütün araştırma aletleri yok edilmiştir. Taküyiddin ise dışlanmış zaten kısa bir süre sonrada kahrından 1583 yılında ölmüştür.

36290_08_1024.jpg
Galileo Galilei

Bilim işte bu tarihte Osmanlı Devleti için tam anlamı ile biterken batıda ünlü bilim adamı Galileo Galilei 1500’lü yılların sonunda Taküyiddin’in yaptığı çalışmaların üzerinden devam etmiş ve Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü kanıtlamıştır! Sadece Galilei değil hep bahsediyoruz artık Avrupa (yani batı) kısmi bağımsız üniversiteler ve aristokratlar sayesinde bağnazlığa karşı mücadeleyi kazanıyordu. Copernicus bir rahipti ve kiliseden korktuğu için çalışmalarını saklamak zorunda kaldı. Fakat bir çok yerde bu araştırmaları bulup okuyan ve devamını getiren bilim adamları vardı. Almanya’da Johannes Kepler, İngiltere’de Thomas Digges ve Oxford Üniversitesinden Thomas Harriot, İspanya’da Dieogo De Zuniga, İtalya’da bahsettik Galileo Galilei ve Giordano Bruno.. ve daha ismini yazmadığım niceleri özellikle Alman bilim adamları bu görüşe sahip çıktılar.

Günümüzde bile hala modern uygulamalı bilimlerin önemi ve halk tarafından benimsenmemesinin sebebi işte bu Gazali ekolünün hayatın içine sokulmasından kaynaklanmaktadır. Etrafınızda duyduğunuz “fizikteki dalga hareketi ne işime yarayacak?” veyahutsa “sinüsü öğrenip ne yapacağım araba mı aldıracak?” tarzı düşünce yapısı bu sakat zihniyetten kaynaklanmaktadır. Gazali ekolü modern bilimleri öğrenmeyi gereksiz kıldığından  (Elbette Gazali’yi öyle anlama isteği) İslam devletleri 1000 yıldır bilimde, teknolojide, coğrafyada, tıpta ve dolayısıyla sanatta geri kalmıştır ve geri kalmaya da mahkumdur!

Copernicus’in teoremini bağımsız üniversitelerde tartışıp cesurca “evet doğrudur” diyen bilim adamları sebebiyle Almanya büyük bir devlet olmuş, bu sebeple son 200 yılın en başarılı bilim adamları bu yörelerden çıkmıştır. Yani “Alman yapıyor işte yauw” deyip fırsat bulunca da batıyı her aşağılamamızdaki iki yüzlülük o rasathanenin yıkılmasında gizlidir.

Kendi beceriksizliğimiz ve bağnaz İslam’i öğretimiz neticesinde bilimsel bir teorem bile çıkartamayacak, söyleyeceğimiz tek şey “batı bize engel oluyor” dan öteye gidemeyecektir.

Kendi beceriksizliğimiz ve bağnaz İslam’i öğretisi neticesinde üreteceğimiz tek şey zikirmatikler, hacca giden robotlar, papaz eriklerinin imam eriğine çevrilme projeleri olacaktır.

Kendi beceriksizliğimiz ve bağnaz İslam’i öğretisi neticesinde felsefeyi bilmeden öğrenilmeye çalışılan dinin gittiği yer kadercilik, hurafe, sorgulamadan üzerine atlanan hadisli ezbercilikten öteye gidemeyecektir.

1550’li yıllarda terk edilen modern bilimsel eğitimlerin yeni kurulan cumhuriyet ile bir miktar tekrar canlanırken (Yakın Kültür Tarihi) şu anda artık terk edildiğini görüp kahrolmamak, ülkemizin geleceği hakkında endişe duymamak elde değildir. Hep söylediğimiz gibi tarih tekerrürden ibaret olup ülkenin seçtiği bağnaz yoldan hayır gelmeyeceğini söylüyor ve bu yazı dizisini de sonlandırıyorum.

Bilim ile kalın hoşça kalın.

Peruk

Üniversitede okula dolmuş ile geldiğimiz zaman kampüs girişinde durulur ve öğrenci kimliklerimiz oradaki görevlilere gösterilirdi. Görevliler bizim kimliklere üstün körü bakar bazı sakalı uzamış öğrencileri uyarır traş olmasını isterdi. Okula başörtüsüyle gelen kız öğrenciler ise kurt görmüş koyun gibi bir birlerine yanaşır, telefon kulübesi gibi bir yere sırayla girip çantalarında getirdikleri perukları çıkarırlar, arkadaşlarının yardımı ile o küçük yerde kafalarına peruğu yarım yamalak yerleştirirlerdi.

Perukları ve alttaki başörtüsüyle adeta garip bir ucubeye benzeyen zavallı üniversite öğrencileri ekip olarak yine son kontrolleri yaptıktan sonra kampüse ancak böyle girebilirlerdi. Bazen isteyerek genel itibari ile mecburen giriş kapısından ders binalarına yine yürüyerek gitmek zorundaydılar. Çünkü gelen dolmuşlar bunların hazırlanmasını beklemediği için basıp içeriye giderken sonraki dolmuşlar da bu öğrencileri kampüs içinde almadan geçip gidiyordu. Girişten dersliklere kadarki neredeyse bir kilometrelik yolu kar kış yürüyen bu kızlar benim dönem ortalarıma kadar neredeyse hiç dikkatimi çekmedi.

Gerçi çekti de ne oldu? O zamanlar hiç bir siyasi kanata yakın olmadığım için (hala da yakın değilim Allah’a şükür) ne olduğuna pek anlam veremezdim. Derse gidip gelen basketbol oynayıp mühendislik yapmak isteyen sıradan bir öğrenciydim işte. Neyse işte kafasında yamuk peruklarıyla sanki utanacak bir şey yapmış gibi gözlerini kaçıran bu kızlara acırdım. Yapılanın yanlış olduğunu düşünmekle beraber onlar için ne yaptım diye geçmişime bakıyorum; Hiç bir şey! Bırakın bir eylemi veya tepkiyi birisinin bile gönlünü almamışımdır sanırım.

turban-ustu-peruk_745246.jpg

Sonradan geçmiş yaşantımda pişmanlık duyduğum ama aslında son derece olağan olan bu kanunsuz dayatmaya tepki vermediğime, oradaki insanlara yardım edemediğim günleri her zaman üzüntüyle anarım ve öldüğüm zaman bunun hesabının sorulacağını düşünürüm.

Yıllar geçti de bu kanunsuzluk ve buna ses çıkartmama geleneği hiç değişmedi.

YSK’nın aldığı karar kanunsuz diye itiraz ediliyor şimdi.

Kanunsuzluk ülkemizde gücün kadar işliyor haliyle. Mesela Devlet Bahçeli partisini kanunlarına aykırı bir şekilde terketmiyor. Diyor ki yani “Kanun benim!” diyor ki “Ben ne dersem kanun odur!”.

Ne dedik 15 yıldır?

Devletin ayakta kalmasının ilk şartı adalettir. Adaletin olmadığı yerde devlet kurumları teker teker yıkılır. Yargı bağımsızlığının olmadığı, yasaların ve hukukun kişilerin çıkarına göre hareket ettiği yerlerde insanlar yavaş yavaş adalet kavramını yitirir. Adalet kavramını yitirip kanunlar aracılığı ile adaletin sağlanamadığını düşünen insanlar bir süre gelir der ki “Ben de kendi adaletimi uygulayayım!”. Bunun sonu iç karışıklık, ırk/mezhep savaşlarıdır anarşidir..

1463868_940x531.jpg

Ne diyor YSK başkanı?

“Ben uygulamıyorum kanunu” diyor yani basitçe. Ne diyor savunanlar? “Eğer kanunsuzluk varsa mahkemeye git itiraz et” diyor. Biliyor ki mahkemelerde de kanunsuzluk var. Bunu duyunca yıllar evvel başörtülü kız öğrencilerine yapılanlar aklıma geliyor yeniden.

Oldukça açık kanunsuz bu harekete bile yapılan yanlış diyemeyecek insanların önümüzde ki süreçte milleti kucaklayacağı saçmalığına inanmamız mümkün mü?

Tayyip Erdoğan’ın yakınları bile değil hükümet içlerinde birisi de değil yaşadığınız şehirde hükümete yakın bir delifişek genç size kızıp kurşun yağdırsa adil bir şekilde ceza alacak mı?

Başkanlık sistemi miymiş parlamenter sistem miymiş?

Asıl sorulması gereken soru; Adil bir yönetim sergileyecek misin sergilemeyecek misin?

Bu gün satın alır, baskı uygular veya tehditle gözünü korkutur birilerini sindirip kanunları çiğnersin. Belki yargılanmadan da ölürsün gidersin hacı bilemiyorum. Bunları geçmişte sana yapılmıştır, bugün bana yapılır yarın devran döner sana yine yapılır bu böyledir güzel arkadaşım.

Ölünce ne diyeceksin ahirette? Vicdanın rahat olacak mı? Sen bu kanunsuzlukları, hukuksuzlukları, baskıyı görmeyen milyonlar size diyorum. Ne hesap vereceksiniz huzura çıkınca? Bol bol iftar açtım, namaza durdum derken sana sormayacaklar mı sanıyorsun yaptığın kanunsuzlukları, yediğin kul haklarını? Sormayacaklar mı sanıyorsun bunlar olurken niçin sesini çıkartmadın diye?

Tıpkı “ahhh neler neler yaptılaağğrr” diyerek haklı olduğunuz bazı konularda ki gibi benzer şeyler size söylenmeyecek mi? İntikam alınmayacak mı? Niçin yapıyorsunuz niçin düzeltemiyoruz bazı şeyleri?

İnanın bazı cevapları bende bilmiyorum. Belki de adalet kavramı böyle böyle mücadelelerden ders alınarak oluşmuştur diyorum kendi kendime. Umarım öyledir ve ders alınır diyeceğim de pek ümidim yok bazı şeylerin değişeceğine. Belki bir sonraki kuşak bilemiyorum.

Haydi kalın sağlıcakla dostça..

Not: YSK başkanı Sadi Güven’de çok ton ton sevimli bir adammış. Yapma amcacım böyle ton tonluğa devam et.

Sağaa Dön!

Askerdeyim bölük komutanı çağırdı. Gittim odasına. “Şeker asteğmenim çavuş seçeceğiz 12 tane. Ben şunları çavuş seçtim diğerlerini sen seç bana bildir” dedi. Aldım elime listeyi bakıyorum bölük komutanının seçtikleri zaten lise mezunu. Geriye kalan listenin tümü orta okul veya ilkokul mezunu hatta ilkokula gitmeyenler bile var.

Gelen kısa dönemleri zaten çavuş yaptık ama yetmiyor haliyle. Askerlere haber gönderdim yarın sınav var askerin el kitabına çalışın diye.

Ertesi gün çavuş seçimi için arazide toplandık. Rast gele emirler veriyorum. “Bölük hizaya geel” veya “uçak sağdan yaklaşıyor yatın” veyahutta “kama düzeninde toplan” vb. Emri veriyorum ama yapabilen yok ve ciddi anlamda sıkıntı yaşıyoruz. Ne yapacağım bilemiyorum. Çünkü çavuş yapacağımız adam askerleri nöbet yerine götürecek az çok bir şeyler bilmesi lazım.

Sanırım Volkan astsubay veya Alper astsubaydı beni kenara çekti. “abi hiç kastırma direk sağını solunu soralım yapabilenleri seçeriz” dedi. Bende yüzüne baktım olur mu lan öyle der gibi ama başka çaremiz yok.

Emir verdim; “Sağaaa Dön” ve tekrar “Solaa dön” ve bir tane daha “geriyeeee dön” ve tekrar “solaaa dön”…

asker0002

1 dakika içerisinde veridğim bu komutları hatasız yapabilen 7 kişiyi çavuş yaptık!

O zaman çok genç olduğumdan bizim bölüğe türkiyenin en eğitimsiz ve cahil askerleri gönderiliyor zannederdim. Çünkü babamın bölüğü en az lise mezunları ile dolu olurdu iyi hatırlıyorum.

Yıllar sonra babamın askerleri alaya gidip kendi elleriyle seçtiğini, kendisine verilen ilkokul veya orta okul mezunu askerleri değil daha eğitimli ve gözü açıklarıyla değiştirdiğini öğrendim.

Neyi Anlatıyorum?

Amacımız ordunun nasıl bir organizasyon bozukluğunda olduğunu anlatmak değil. Onun sonucunu zaten son yılda gördük. Amacımız o seçtiğim askerlerle ilgili yada seçemediğimiz diyelim. 2015 yılı Türkiye istatistik kurumu (TUİK) verilerine göre 15 yaş üstü nüfusun eğitim dağılımı şöyle;

Doktora Bitiren 168.211 kişi

Yüksek Lisans Bitiren (5-6 yıllık fakülteler dahil örneğin Eczacılık-Doktorluk gibi) 641.210 kişi

Yüksek Okul veya Fakülte Biren 8.340.145 kişi

Lise-Meslek veya Dengi 12.990.847 kişi!

Orta Okul İlköğretim Bitiren 15.616.415 kişi!

İlkokul Biren 14.937.011 kişi!

Hiç Okul Okumamış 6.051.260 kişi!

554.580 kişinin ise ne olduğundan haberimiz şu an yok!

Kafanız Karışmasın

Sayılar ile verdiğim oranlar TUİK‘ten aldım arkadaşlar laf olmasın diye. Rakamlar ile aranız çok iyi değil ise size % olarak bir pasta yapayım.

adsiz

Ben grafikte pek okuyamam diyorsanız size şöyle anlatayım;

Ülkenin 15 yaş üstü yaşayanların %62’si Orta okul mezunu ve altında eğitim görmüşler. Bunların %25’i İlkokulu bitirmişken ülkenin %10’u hiç bir okul okumamış durumda. Keza bilinmeyen dediğimiz kişilerde muhtemelen hiç bir yerde kaydı olmayan ve okul okumayan kişilerden oluştuğunu kabul eder isek %63 yani rahat rahat 3 kişiden ikisi orta okulun altında!

Şaka değil arkadaşlar bu grafik oyunu falanda değil. Bazılarınızın gerçekten şaşırdığını “yahu nasıl olur benim arkadaşların hepsi liseyi bitirdi” falan dediğinizi duyar gibiyim. Tam tersine liseyi bitirdiyse etrafınız şanslısınız.

Yine lise ve dengilerin uluslararası standartların çok altında olduğunu kabul erdersek (gidip OECD raporlarına bakabilirsiniz) onlarında katılımıyla ülkenin %85’i şu an baya baya eğitim olarak eksik durumda. Hatta dağa taşa üniversite açıldığını kabul edip üniversitelerin diploma çöpüğüne çevrildiğini de eklersek durum çok çok vahim gibi gözükmekte.

Ki bu durum daha kağıt üstünde olanı ha. Yoldan çevirdiğimiz üniversite öğrencisine “Orta Doğu’dan ülke söyle” desek yüzümüze Yeni Zelanda diyeceğinden adım gibi eminim.

Bize cahil diyurlar! E cahilsin bilader..

Geliyorum sadede. Kusura bamayın arkadaşlar. Kağıt üzerinde oldukça eğitimsiz, cahil, kalitesiz bir toplumumuz var. Hiç kimseyi eğitim alamadığı veya az aldığı için suçlamıyorum lakin tablo ortada veriler gözümüzün önündeyken bu toplumun uzaya çıkmasını, bu toplumun Montesque okuyup “evet dikta rejiminin tehlikesi hakkında size katılıyorum Şeker bey” demesini veyahutta “islam toplumu niçin batı medeniyetinin gerisinde kalıyor?” diye düşünmesini beklemek hayaldir!

20120820023201-5719-big

Aslında mesele eğitim değildir. Eğitim hayattır ve öğretidir.Amacımız eğitim almayan veya alamayan kişileri aşağılamak değildir. Bir kişi elbette okula gitmediği halde kendisini geliştirip dediğimiz öngörülere sahip olabilir. Fakat kaç kişi sayılabilir? Üstelik kitap okuma oranlarımız da benzer şekilde yerlerde seyrederken bu tezi ne kadar savunabiliriz?

Bir diğer sıkıntı ise 30 yıl evvel üniversite mezunu görünce önünü ilikleyen insanların özellikle bilinçli eğitim katliamından sonra bazı sığır yöneticilerden de destek alarak üniversite mezunu kişileri aşağılaması hor görmesidir. 1970 yılında üniversiteye girmek büyük bir azim ve çalışma gerektirirken artık hemen her yerde açılan fakülteler sebebi ile kalitenin düştüğünü kabul etmek ile beraber halktaki bu “okumuş ama sen kimsin?” modundaki aşağılık bakış artık gına getirtmiştir.

Hayatında bir konu hakkında merak veya şüphe duymadan yaşamış, söylenene/okuduğuna/seyrettiğine körü körüne inanmış, dünya iktisadi/kültürel/siyaset konjektürlerini dizi filmlerden öğrenmiş, yaşadığı topraklarda uygarlıklar yaratmış olan ünlü düşünürlerin fikirlerine bakmamış, sığındığı ve anlamını bilmediği ırksal/dinsel/mezhepsel ön yargılarıyla en çok konuştuğu değerlerin ne olduğunu araştırmamış kişi veya kişiler bize gelip “sen kimsin ki?” diye bir şey söylemesin yeter artık. Bilgisilik veya yarı/çarptırılmış bilgiyle kuş beyinli insanların “bize cahil diyorlar” açıklamaları sadece kendi cehaletlerini örtmek, eğitim alamamalarının burukluğuna bürünerek bize laf sokmaya çalışmaktan başka bir amaca hizmet etmemektedir.

Bu sebeple ülkemizin önümüzdeki yıllarda daha iyiye gideceği hayali emin olun hayal olarak kalacaktır.

Peki ümitsizliğe kapılmak mı gerekir? Hayır!

Ülkenin ayağa kalkması için toplumsal eğitimden ziyade belki %5 oranında yakalayacağımız kaliteli üniversite kuşağı ile bunun belki sağlanabileceğini söyleyebiliriz. Büyük bilim insanları ve bilimsel kalite artışı bizi belki medeniyetin kıyısında bir süre daha yaşatacaktır.

Benim tek ümidim toplumun eğitim seviyesinden ziyade evrensel düzeyde üniversite eğitiminin sağlanabileceği umududur. Gerçi eğitimi dünyada kabul görmüş hocalarımızın ekranlara bile çıkmasına tahammül edemeyen odun kafalı, hayatında iki kitap okumamış, tarihini tıpkı dini gibi efsanelerden hadislerden öğrenmiş cahil cühela yönetimlerle bunun oluşması da hayaldir ya..

Yine de umudumuzu kaybetmeyelim ve mücadeleye devam edelim arkadaşlar.

Saygılarımla.

Yakın Kültür Tarihi III

Bir önceki yazıya buradan

Üniversiteler ve Eğitim Hamleleri

1) 1900 yılına kadar 3 tane Darülfünun kurulmuş ama bunlar kısa ömürlü ve başarısız olmuşlar.

2) II.Abdülhamid söylediğimiz gibi aslında devrimsel hamleleri yapmaya çalışan bir padişah. İktidarının 25.yılında artık iyice sıkıştıran milliyetçilik ve özgürlük baskısından bunalmıştı. Özellikle idealist olan Osmanlı vatandaşları yurt dışlarında üniversite okumak için gidiyor döndüklerinde ise dönemin hürriyet akımlarından etkilenmiş olan bu gençler başına bela oluyordu. Bu gençlerin ajan falan olduğu söylenir tabi bir kesim tarafından. Okuyan adamın hürriyet istemesinin ajanlık ne ilgisi var tabi o da ayrı mesele. Çok söylediğimiz gibi bu akımın çok uluslu Osmanlıyı dağıtacağını bilen II.Abülhamid kendi üniversitesini açmak istiyor. Bu okul Avrupa’da ki modern üniversitelere benzeyen yapıda ve ismi de Darülfünun-ı Şahane.

3) Aslında bu okulun kurulmasının amacı tamamen yabancı memleketteki akımları engellemek, eğitimi böylece kontrol etmek. Talep olduğundan Mekteb-i Mülkiye açılıyor. Elbette dediğimiz gibi bu okullar şeklen Avrupa denkliğinde görünse de baskı altında. Hocaların dersleri ve müfredat kontrol ediliyor.

4) Nasıl kontrol ediliyor? Okullarda siyasal, sosyal, felsefi ve dünya tarihinin öğretilmesi yasaktı. Çünkü bu tarihsel gelişim özgür bireye giden modern vatandaşa ulaşıyordu. Günümüzde bu dersler yasak değil gibi görünüyor lakin öyle değildir. Lise yıllarını bitiren 18 yaşındaki bir genç neredeyse hala sıfır düzeyde siyasal, sosyal, felsefe ve dünya tarihi bilgisiyle mezun olmaktadır. Osmanlı devletinin nasıl yıkıldığını, birey hakkı ve özgürlüğünün temeli/oluşumu ve gelişimi bu derslerde saklıdır. Bunun yerine saçma sapan tarihsel savaşlar ve askeri operasyonlarla dolu kolpa bir Osmanlı safsatası anlatılmakta, felsefe dersinde bol bol geyik yapılmakta, siyasi/sosyal tarihe ise okullarda yeri yok denilerek girilmemektedir. Hükümetin borazancılarının II.Abdülhamid’i sevmelerinin ve yarattıkları eğitim sistemini savunmalarının sebebi budur arkadaşlar. Cahil kalsın benim olsun yani.

5) 1908 Meşrutiyetiyle kurulan meclis ile biraz daha serbest bir yapı kazandırılıyor okullara.

6) I.Dünya savaşı yıllarında Ziya Gökalp önderliğinde üniversitelere özerk bir yapı ve serbest programların konulması sağlandı. İktisadi Tarih kısmında I.Dünya Savaşı sonrası İttihat Terakkinin iktisadi serbestlik tanıyan kanunları ve yerli şirketleşme adımlarını hızla attığını söylemiştim. İşte eğitimde de içlerinden vizyon sahibi olan kişiler bu adımları yavaştan atmaya çalışıyor.

Ziya_Gykalp_Malta_1920-1921.jpg
Ziya Gökalp

7) 1912 yılında ilk tüzük kabul edildi. Tarihte ilk defa kız öğrenciler üniversitelere alındı (Bu çok büyük bir olaydır dönem için). Özel kız sınıflarında eğitim gören öğrencilere halk tepki gösterdi. Bunun üzerine kızlar için ayrı bina yapıldı (Fuhuş yapıyorlaaaağr)

8) Almanya’dan modern eğitim için bilim adamları üniversitelere getirildi. İşte Ziya Gökalp önderliğinde siyasete hiç bulaşmadan özerk üniversite yapısı böylece temelde başlamış oldu.

9) 1924 yılında ismi İstanbul Darülfünun olmuş ve resmi olarak özerk bir yapı kabul edilmiştir.

10) Lakin kurulan cumhuriyet tam olarak demokratik bir yapıda değil ve bu özerk yapıdan rahatsız. Üniversitelerin devrimleri desteklemesini ve toplum gereksinimlerine yönelik çalışmalar yapması için baskı uyguluyor.

11) Üniversite reformu için İsviçre’den danışman ve uzman olarak Prof.Albert Malche getirtiliyor. Çok uzun bir rapor yazan profesör kurulu sistemin yanlışlarını açıklayıp bir çok eleştiri yapıyor.

12) Fakat devrimlerin selameti daha ağır basıyor. Üniversiteler MEB’na bağlanıyor ve rektörler Ankara’dan atanıyor.

13) Yine de rapor doğrultusunda bir çok şeyi değiştiriyorlar. Profesörün de yardımıyla 151 öğretim üyesi sınava tabi tutuluyor. Bunların bir çoğu kovuluyor ve sadece 59’u üniversiteye alınıyor (acımak yok yani). Yerlerine dünyanın büyük üniversitelerine gönderilen yüksek lisans veya doktora mezunu gençler alınmaya başlanıyor.

14) Yine Almanya’daki nazi baskısından bunalan veya kaçan bir çok Alman bilim adamı ülkeye çağırılıyor ve okullara yerleştiriliyor. Ki buda çok önemli bir adımdır. Çünkü Alman üniversiteleri dönemin çok ilerisinde eğitim sistemi ve kalitesinde işleyen kurumlardır. Bu kurumların hocaları da haliyle çok değerli bilim insanlarıdır. Bunların ülkeye gelmesi çok büyük bir şanstır.

15) Reform olarak üniversitelerden şu isteniyor “Hakikatleri araştırmak, derinleştirmek, bilgiyi derlemek, yükseltmek ve yazmak gayeleri güdülecektir

16) Okuma yazma oranı çok kötü durumda olduğundan 1924 yılında eğitim ilkokul için zorunlu ve parasız yapılıyor.

17) 1926 yılında ise her kademedeki eğitim parasız yapılıyor (yaşasın bedava eğitim 🙂

18) 1946’daki üniversite kanunu benzer şekilde devam etmiştir. Üniversitelerin bu yarı bağlayıcı durumu ise Yakın Siyasi Tarihi bölümünde anlattığımız 1961 darbesinden sonra oluşturulan özgür anayasa neticesinde kalkmış ve tam bir özerkliğe kavuşmuşlardır. Yine bir çok üniversite de açılıyor.

19) 1971 muhtırası üniversitelere yeniden saldırıyor. Çıkartılan yasalar ise anayasa mahkemesinin engellemeleri sayesinde uygulanamıyor (yani üniversiteleri ele geçirme çalışması olmuyor).

20) 1982 darbesi sonrası ise üniversite yapısı komple değişiyor. Oluşturulmak istenen “eleştiriden yoksun, boş diploma sahibi ve biatçı” gençlik için YÖK kuruluyor. Atamalar yeniden merkeze alınıp eğitim paralı hale getiriliyor. (Yaşasın Kenan Evren ve ekibi).

fft16_mf3207370

Sonrasını biliyorsunuz işte; İçi bom boş koskoca bir üniversite pazarı, her şehirde salak saçma fakültelerin kurulması, değersiz diplomalara sahip işsiz ve vasıfsız bir genç nüfus. “Okuyan cahillik” olarak adlandırabiliriz bu gurubun adını.

Bunların dışında eğitim alanında bahsettiğim bu yapılanların aslında II.Abdülhamid zamanında yapıldığını anlatan zatı muhterem Mustafa Armağan veya Kadir Mısıroğlu gibi yazarları dikkate almayın arkadaşlar. Bunlar bir önceki yazıda belirttiğim gibi Osmanlı devletini yıkılışından kurtarmaya çalışan düşünce akımlarından olan “Panislamizm” yani ümmetçilik düşüncesinin günümüz siyasi uzantılarının propagandasıdır.

Anlatılmak ve kafalarda oluşturulmak istenen şey; II.Abdülhamid’e atıflar yaparak/överek (çünkü ümmetçiliğin merkezidir) günümüze benzeşimler sağlamaktır. Mesela okuma yazma oranı, okuyan sayısı, silah ve cephane sayısı, ticari durum vb. bir çok konu bu sebeple çarpıtılmakta akla hayale gelmeyecek yalanlar ile kendi yazdıkları sahte belgelerle gerçekmiş gibi önümüze sunulmaktadır. Bunun için sık sık kullanılan cümle “Cumhuriyetin Bize Dayattığı Tarih” algısıdır. Yani temelde Cumhuriyet garpçı yani batıcı olan temeller ile kurulduğu için yapamadıkları eğitim/sanayi devrimlerini kötülemek hatta bunların İngilizler tarafından falan desteklendiğini söyleyerek hayaller kurmaktadırlar.

Tarihte kültürel/iktisadi veya siyasi hamleleri yapmaya çalışmış bir çok padişah bulunmaktadır. II.Abdülhamid’te bunlardan bir tanesidir. Fakat ümmetçi anlayış başarısız olduğu gibi güney cephesindeki Arap isyanları olsun iç anadoludaki azınlık isyanları olsun kimsenin dikkate almayacağı bir argüman olmuştur. Günümüzde de altın klozetini Antalya’daki toplantıya getiren Suudi Krallarıyla görüşülerek bu “Ümmetçiliğin” tekrar canlanacağı hayali, tarihini bilmeyen insanlara anlatılmaktadır. “Bu adamlar Filistin’de, Orta Doğuda, Afrika’da bir çok insan ölürken nasıl oluyor da altın klozete sçıyor?” diye düşünmez gider bana II.Abdülhamid’in saat kulelerini över anlatır.

Ne diyelim Allah akıl fikir versin.

Sonraki yazıya buradan

Şekerozorus

Hep söylüyoruz ya “bilime yönelmek lazım” diye işte yönelelim de nereye yönelelim arkadaşım? Elimizde dünya lütaratürlerinin en genişi olan internet bulunmakta ama ne kadar doğru? Bir bilgi ve cehalet karmaşası haline gelmiş olan daha doğrusu güvenilirliği tartışmaya açık sörf tahtamız bize gerçek bilgiyi verebilir mi? Ne yapacağız?

Ben lisede okurken bir fizik hocamız vardı. Kendisi şehre yeni gelmiş benim gibi. Bizim delikanlı çağımız hop zıplardayız elbette. Sedat Çoban idi ismi hocamızın. Kaliteli ve iyi okullarda fizik hocalığı yapmış, şahsına münazır derler ya öyle bir adam. Konuşurken hep olaylara değişik taraflarından yaklaşır, sonra aradığı kelimeyi bulamaz “eağğğ şey işte nedir onun adı” deyip sol eliyle sağ bileğini tutar ve sağ elini yukarı aşağıya komik bir şekilde sallardı. Ama istisnasız hep yaptığından bizde elbette işin puştluğundayız gülerdik falan 🙂 Hey gidi be iyi hocaydı Sedat hoca ama. Fizik ders bakımından benim pek ilgimi çekmezdi o sıralar. Lise başlangıcımda notlarım teşekkürlük olduğundan çokta anlamamıştım açıkçası hocayı. İkinci sınıftayken konu kütle hareketlerine falan gelince iş iyice çetrefilleşmişti ama pes etmeyip notlarımızı baya yükseltmiştik sınıftaki üç dört arkadaşla beraber. Sedat hoca ilk yaptığı sınavdan sonra benim 85 aldığımı anlayınca yanıma gelip ayağa kaldırmış bana bakıp yine aynı şekilde elini sallayarak “Şeker evladım sen bu şeyi iyice yalayıp yuttun belli aferim” demişti…

Sedat hoca “onun çekimi bunun itimi” dışında şimdi görüyorum ki bizi iyi bir üniversiteye yerleştirmek adına caba gösteren ender öğretmenlerimizden birisiydi. Bize hangi bölümü okumak istediğimizi sorardı ve matematik/fizik öğrenemez isek hayatta başarısız olacağımızdan uzun uzadıya bahsederdi. Entellektüel olmayabilir belkide konuşamadığı içindir bilemiyorum ama kesinlikle bilimsel bir öğretmendi. Sınıf için yetkili öğretmen kendisi olduğu için para toplanmasını ve bir dergi alınmasını istedi.

Biz tabi hemen goy goya verip “ooo şey dergisi eheheh” diye takılsakta hocamız toplanan para ile bilim ve teknik dersinin alınacağını söyledi. Oda neydi! Okuyan yoktu arada gören bakan vardı ama şaşırmıştık. Haftada bir saat bilim ve teknik dergisinin makalelerinin derste okunmasını istiyordu. Bir saat okunacak demek ders yapılmayacak demek olduğu için sınıftan destek geldi. Sınıf başkanı ben olduğumdan paraları toplayıp dergiyi gidip almak elbette bana düştü. İşte ilk gerçek “Bilim” dergisini böylece elime almış oldum.

Daha önceleri dayımın vasıtasıyla ilkokuldan lise başlangıcına kadar bildiğimiz dünya klasiklerini okuyordum zaten arada bir çok roman ile beraber. Ama bu başka bir şeydi hacı. Dergi başlangıcında o ay dünyada değişik bilimsel gelişmelerin küçük başlıklarını, sonra o ayın konusunu ve zamanımız kalınca diğer önemli makaleleri okumaya başladık. Okuma işi genelde bana kalırdı. İsteyene dergiyi ödünç verirdim. Çünkü amacımız herkesin okumasıydı yani. Kimler aldı ne oldu hatırlamıyorum ama o dergilerin hepsi bende kaldı sonunda.

İlk başlarda goy goy ile ilgilenmediğimiz konulara hafiften ilgi duymaya başladım. Dünya ve evrendeki yerimiz, galaksiler, uzay vb. dikkatimi çekmekle beraber özellikle arkeoloji ve beraberinde paleontoloji çok ilgimi çekmeye başlamıştı. Yeni tarihi yapıların bulunması, hiç bilinmeyen ve yüzlerce yıl önce yaşamış toplumların kalıntıları, milyonlarca yıl önce yaşamış hayvanların ve insan türlerinin araştırılması, müzeler, sit alanları vs. inanılmaz ilgimi çekiyordu. Mısır tarihi ve mumyalamalar büyüleyiciydi. Bunların neticesinde afrika ve mısır ile ilgili romanları ve araştırmaları okudum. Yine özellikle dinozor türleri ve yeni bulunanlara isimlerin verilmesi falan işte.. Hep bir araştırmada bulunmayan bir tür dinozoru keşfedip ismine “Şekerozorus” vermek istemiştim…

Potansiyel Bir Şekerozorus Bulunmuş

Zaman geçtikçe Tübitak’ın yayınladığı ve oldukça uygun fiyatlı doyurucu bir dergi olan Bilim ve Tekniği bekler oldum. Bütün yıl boyunca sınıftan topladığımız paralar ile dergiyi alma fırsatım okul bitince kalmayınca harçlığımdan kendim almaya başladım. Hatta yazın babama Antalya Side’de yaz kampı çıkmıştı askeriyenin. 15 gün falan o sıcakta birde tatile gittik (hiç anlamam sıcakta tatil diye eşek gibi bunalmayı). Ben bizimkilerden hemen ertesi günü kopup sinema bölümüne kaçtım daha serindi çünkü. Orada bir baktım birde kütüphane var, içinde de Bilim ve Teknik dergileri! Ama ilk sayılar hacı taaa 1960’lar falan işte hatırlamıyorum. 14. sayı yok 21.sayı falan. Eski dergileri kurcalayıp yazılan bazı şeylerin ileride hayatımıza girdiğini gördüm. Mesela uydular vasıtasıyla ileride her evde televizyon yayınlarının belkide onlarca kanaldan izlenebileceği yazılıyordu. Güzel şeydi ilerisi için bilgilenmek.

Lise sonda iken Sedat hoca gitti. Derginin alınma durumuda kalmadı ama ben almaya devam ettim param yettiğince. Üniversitede elim daha rahatladı. Romanlardan ziyade bilimsel kitaplar ilgimi çekiyordu. O dönem yine Tübitak Bilim Kitapları yayın evinin neredeyse bütün kitaplarını aldım evet hemen hepsini aldım. Bazı fiziksel kuantumsal yazılardan pek hoşlanmasam da bir çoğu oldukça yararlı oldu benim için. Isaac Newton, Mendel, Darwin, Galileo Galile, Madam Curie ve ismini yazmadığım diğer büyük bilim insanlarının araştırmalarını ve en önemlisi hayatlarını okudum. Yapmaya çalıştıkları, mücadeleleri, engelleri gördüm…

Ne yazık ki ülkemize tarafsız ve dürüst bir bilim adamı olma isteğimin önüne yine ülkemizin kendisi set çekti. Avrupa’da 1900’lerin başlarında yaşanan kadın ayrımcılığı, bağnazlık, çıkarlar, tahammülsüzlük ve eğitim noksanlığı ülkemizde devam etmekteydi. Okuduğum kitaplardaki uygulamaları okulda uygulamayı bırak görmek mümkün değildi! Kafeteryada okuldan arkadaşlar ile bunları konuşurken birisi “bunlara çok inanma fasa fiso yalan onlar” deyince çok şaşırmıştım onuda hatırlıyorum. Nasıl yani? Koskoca Carl Sagan yalan mı söyleyecekti? Darwin bitki çeşitliliği ve türlerin çoğalmasını açıklamış, genetik haritalar çıkartılmıştı da nasıl bunlar yalandı?

Carl Sagan

O zamanlar bir tane siyasi cümle kurmazdım. Ne türklüğü, ne mezhebi, ne farklı dini bilmezdim. CHP nedir kedi midir? Beni ilgilendirmezdi. Varsa yoksa deneydi, araştırmaydı falan. Kısır döngü tartışmalardan insana hayır gelmeyeceği için geçmişte neden olduğunu bile bilmediğim askeri darbelerin gereksiz tartışmalarına girmezdim.

Okul bitince askerde okudum yine ama eski tadım kalmadı. Sağolsun ülkemiz üniversiteden sonra askeriyeninde gerçek yüzünü gösterdi bana. Sonra… işte sonra bilim ve teknik değişmeye başladı. Bilim eski tekniği ile işlenmiyordu sanki.

Üniversitede bir hocamız vardı ismi vermeyeceğim. Bize çevre ile ilgili derste doğaya karşı işlenen suçların hesabının sorulacağını anlatmıştı. Herkese küresel sıkıntılar ile ilgili ödevler verdi. Elbette ben çok sevdim dersi. Küresel ısınmayı aldım. Bilim teknik arşivlerimden bölümler aldım, asetatlar hazırlattım yaptım sunumumu bomba gibi. Küresel sıcaklık artışı, su sıkıntısı, iklim değişimleri verdim çoşkuyu. Hoca gitti sıraya oturdu dinledi sorular sordu. Alkışlattırdı sınıfa beni ve çok teşekkür etti. “gördüğüm eniyi ödevdi aferim” dedi. Aldı götürdü beni odasına artık bu dersim AA idi tamam sınavı zaten yapacaktım.

Zaman geçip ben askerden döndüğümde yüksek lisansta yine aynı hocanın dersine düştük. Konu çok farklı elbette teknik bir ders. Hocamız konu arasında birden su sıkıntısına falan girdi. Başladı anlatmaya; temiz su sıkıntısı olmadığını, ülkemizin bol yağış aldığını, bazı provakatör insanların bunları sürekli gündeme getirdiğini ve sanki küresel ısınma varmış gibi davrandığını vs. Ben çok şaşırdım. Bana “haydi dünyadaki sıkıntıları araştır” diyen ve hazırladığım ödevi sınıfa alkışlattıran hocamız ne olmuştu da fikirlerini 180 derece değiştirmişti? Hani dedim ya “bilim, teknikten uzaklaşmıştı sanki” diye. Bilim ben mezun olur iken imkansızlık ve düzensizlikten dolayı gelişmiş bilim seviyesinde değildi. Ben yüksek lisans yaparken ise farklı bir şeyler sezinlemeye başlamıştım. Başka şeylerde olmuştu da yazmıyım şimdi..

Sonra artık eski tadı vermemeye başlayan Bilim Teknik dergisi çalkalandı. Darwin yılında yani 2009’da mart ayında dergi kapağı değiştirildi!! Ben ilk başlarda “yine muhalefet gtünden sallıyor” demiştim ama baktım doğruymuş. Ben hala saf köylü olduğumdan durumu idrak edemiyorum tabi. Sonradan kadını görevden aldılar, sürdüler falan

Yasaklanan Kapak

Sonraki dönemde dergiyi elime aldım ki çöp olmuş. Saçma sapan tespitler, bilimsel gelişmelerden uzak yazılar, evrimsel süreçte “e” harfi geçmiyor hiçbir şeyde ama. Mesela 80 milyon önce oksijen seviyesi sebebiyle daha büyük yapraklara sahip olan bir bitkinin fosilleri var. Günümüzde bitki yaprakları küçülmüş evrilmiş yani. Bunu anlatamıyorlar “neden dünüştüğü araştırılıyor” deniyor ki cevabı bulunalı 30 yıl olmuş. Anladım ki bu işte başka bir şey var.

Okudum bu sefer. Tarih ve siyaset okudum. Ülke ekonomisi ve gidişatları okudum. 2-3 yıla da devletin kurumlarına yerleşmiş olan ideolojik yapıları öğrendim. Sadece hükümetin değil hepsinin. CHP, MHP, AKP ve diğerleri artık neyse. Tübitak tamamen boşaltılıp cemaate yani Fettullahçılara bırakılmıştı. çok girmeyeceğim onlarda kendi dinsel ve cemaatsel bakış açılarını “Bilim” diye lanse edip sunmaya başlamışlardı. Eskiden okuduğum bütün Tübitak Bilim Kitapları neredeyse kaldırıldı. Ne Carl Sagan kaldıı ne Darwin ne Newton nede Hawking…

Bunun adı “Bilim” olamazdı çünkü bu farklı bir şeydi. Hawking dinsizdir evet fakat bu onu dünyanın gelmiş geçmiş en büyük fizikçilerinden birisi olmasına engel değildir. Bilim aslında dinsel bakış açısının önüne geçmez, tam tersine doğruyu aramak ve sorgulamak dinsel bakış açısının daha sağlıklı yorumlanmasına yardımcı olur. Eğer din bilim ile çakışıyor ise ya bilim taraflıdır ve bir sıkıntı vardır yada sandığınız din doğru değildir. Burada temel alacağınız argüman bilimin verilerini sunanların hangi dinden, ırktan veya cinsten olduğu değil, dünyadaki bilimsel çevrelerdeki saygınlığı ve teorilerinin tutarlılığı olmalıdır. Bilimsel bir teori ancak başka bir bilimsel teori ile çürütülür. Diğer türünü yaptığınızda yani işte “Evrim yok” veya “dünyadan başka yaşam olamaz” dediğinizde bu verilerinizi bilimsel olarak kanıtlayamaz iseniz sizinki başka bir şey olur. Sizi umursamaz ve dinlemez bilim dünyası, sizde boşa konuşur ve zamanla bilime sırtınızı dönersiniz. Bundan da zararlı çıkan yine ben, biz hepimiz oluruz. İleriki dönemlerde bilimsel çalışmalar yapan toplumlara en iyi köle veya sömürü oluruz unutmayın! “Gavur” veya “dinsiz” deyip aşağıladığınız ve görmezden geldiğiniz bilim adamları sayesinde bu yazıyı okuyorsunuz, telefonunuz var, elinizdeki kalemin, gözünüze taktığınız lensin mucitleri bu adamlar. Kçınızı yaya yaya televizyon izlemenizi sağlayan onların bulduğu roketler ve uzay araştırmaları sayesinde. Hemen her şey bu bilim adamlarının sayesinde. Çocuğunuza vurdurduğunuz hemen hemen bütün aşılar, kullandığınız ilaçlar “dinsiz bu” deyip kapaklarından indirdiğiniz insanların sayesinde bulundu. Bilime bakış ideoloji ile olmaz tarafsız olur çünkü herkes yararlanır. İşinize gelmeyen gerçek teorileri görmezden gelmek ve peşinden elektrikli vantilatörü açmak tutarsızlıktır. Ya bilimsel olarak karşı argüman üreteceksin yada susacaksın ve sktirip gideceksin kusura bakma..

Neyse biz zamanında “bir sivil toplum kuruluşuna veya ideolojiye bir yeri verir isen orayı yok ederler değersizleştirirler” demiştik. Ama “yok öyle bir şey hoca efendi” deniyordu. “Soruları çalıyorlar, satıyorlar, polis olmak için cemaate giriyor millet, eğitim için devlet yurt yapmıyor bunlara bırakıyorlar meydanı gençlerin beyinleri yıkanıyor” demiştikte gtünüzle dinlemiştiniz. Hatırladınız mı dinleyenler okuyor ise. Ne oldu? Görüyoruz ne olduğunu işte.

Fakat değişen bir şey olmadı. Lakin bir ilerleme belki. Bilimsel çalışmaları belki benim gibi zamanında okumak isteyip okuyamayanlar için bir dergi. Popular Science dergisi eski dergimizin yerini almış görünüyor. Bu fırsatı değerlendirin arkadaşlar. Arada bende dergiden alıntılar yapacağım. Dergi fiyatı da çok ucuz; 3,9 tl gerçekten inanılmaz. En önemlisi de dünyaya “bilim” olarak bakmanızı sağlıyor ve günümüzün siyasi tartışmaları kısır ülke gündemlerinden uzaklaştırıyor onları anlamsızlaştırıyor.

Son okuduğum dergiden benim bilmediğim mesela; 6 dakika kitap okumak stersi %68 azaltıyormuş bunu öğrendim. Sonra erkeklerde ve kadınlarda depresyon farklıymış ve çoğu depresyon ilacı erkeklerde etkisizmiş meğerse. Kadınlar üzüntülerini hemen belli ettiğinden erkekler daha savunmasızmış. Depresyonlarını sessiz ve suskun geçirirlermiş. Antibiyotiklerin ömürleri bitmekle beraber yeni antibiyotikler yolda imiş. Yeni bir ilaç geçmişte hatırlamak istemediğimiz anıları silebilecekmiş efendim… Ağır travmatik hastalar için önemli bir haber.

Neyse ya yeter bu kadar. Sanırım eğitim döneminde gençlerimize siyasi değil bilimsel yayınları tavsiye etmek daha mantıklı. Çünkü buradan atılacak her adım insanlığa hizmet edecektir. Ha bizim ülke adımlarını oraya mı atıyor bununda cevabını siz verebilirsiniz zaten..