Doğu Avrupa Turu – IV – Cesky Krumlov-Hallstatt-Viyana

Bir önceki yazıya

7.Gün Cesky Krumlov-Hallstatt-Viyana

Prag’a yaklaşık 200 km uzaklıktaki şehre yaklaşık 2,5 saat sonra varabildik. Varınca da sanki zaman tünelinde yolculuk etmiş gibi hissettim kendimi. Bir şehir bu kadar mı güzel korunur be kardeşim? Salak saçma bir tane mimari yok. 1300 yılında neyse o şu an orada gibi.

Şehir yüksek bir tepede bulunan Krumlov Kalesi dibinde yaşamakta. Kale kıvrılan Vltava nehri ve hemen yükselen tepe üzerinde oturtulduğundan oldukça korunaklı bir konumda. Şehir ünlü bir aile olan Rosenberg’lerin merkezi. O zamanlar elbette buraları Bohemya olarak geçiyor. Bu aile ise 1300-1600 yılları arasındaki en kuvvetli soyluları barındırıyor. Zaten dönem içinde yapılan evler hala ayakta durmakta. Adamlar basmış parayı yapmış hacı. Tabi bunlar soylu olduğundan para mühim değil. Bu aile taaa I.Dünya Savaşı’na kadar şehri yönetiyor. Komünistler ise yönetimdeyken zenginlerin mallarına el konuluyor ve soylu kesimi de şehirden kovuluyor. Ahhh dinsiz komünistler neler neler yaptılar!

Sen git 1000 yıllık soyluları kovup şehir evlerini falan fakirlere ver iyi mi? Genellikle komünizm dolayısıyla evlerin bakımsızlığından bahsedilir mutlaka. Ama bütün fakir fukarayı da ev sahibi yapmaya çalıştığından bahsedilmez. Neyse şimdi ona girmeyelim. Komünizm yıkılınca (ahh neler neler yaptılar? Eğitim hastane falan bedava oldu herkesin evi oldu ahh) kadife devrimi ile buralar yeniden yapılandırıldı. Renk renk binalar tekrar restore edilip turistlerin hizmetine sokuldu. Fakat o da ne? Rosenberg ailesi “Kardeşim buraları bizim dededen kalma topraklarımız geri istiyoruz” diye ortaya çıkmasın mı? “Biz kahrolası dinsiz komünistlerin yüzünden binlerce dönümlük arazilerimizi geçtim kos koca kalemizi kaybettik şimdi küçük bir şatoda yaşamak zorunda kaldık elinizi vicdanınıza koyun efendim” diyerek mahkemeye başvuruyorlar. Mahkeme devam ediyor galiba. Alırlar kalenin 3’te birini bu saatten sonra.

20171012_113958.jpg

 

Efendim kaleye doğru tarihi sokaklarda gezerek çıkıyorsunuz. Turist sayısı Prag kadar olmasa da yine epey var. Tarihi aile armalarını falan burada görebiliyorsunuz. Kaleye çıkınca pencerelerden şehir manzarası mükemmel gözüküyor. Ben üşenmeyip en tepeye kadar çıktım. Orada kale bahçeleri bulunuyor. Kim bilir genç Lord III.William aha şu ağacın altında hizmetçileri yakalamaya çalışıyordu? Gelsin meyveler gitsin kuzular..

Efsane bir kale bahçesi, efsane bir manzara, efsane bir hava var burada. En az 100 yıl yaşarsınız yemin ediyorum. Lord isen daha uzun yaşarsın. İşte bu güzel hayat komünistler yüzünden bozulmuş ve dediğim gibi fakir fukaraya verilmiş  ve devletleştirilmiş araziler. Neler neler yaptılaaaağr ahh.

Ha bu arada arabaya giderken fırsat bulup “Bakalım kasabalı adamlar trafik kurallarına uyacak mı?” diyerek bir yaya kaldırımı testi yapayım dedim. Yaya geçidi önüne gelip durdum. Adımımı atmadan bekliyorum. Haliyle insan sol tarafa bakıyor gelen duracak mı diye. Bir baktım ki sağ taraftaki araba ben dikilince durmuş bana bakıyor. O an sağ taraftaki araba da gelip duraklayınca bende mecburen karşıya geçtim. Arabalar akıp gittikten sonra tekrar denedim. Sonra bir kez daha deneyip yeniden geçtim. Her seferinde de benim yola dönük yüzümü gören araçlar hızlarını düşürüp geçmem için 4-5 metre uzakta durakladı ve beklediler. Çok üzüldüm ülkem adına. Biliyorsunuz eğer yaya olarak karşıya geçmeye meyil ederseniz ülkemiz şoförleri daha da gaza abanıp bu girişimleri bastırmaya uğraşıyorlar. Yaya geçidi falan hak getirirken kırmızı ışık yanıp sönerken hız keseceğine daha çok gaza basan insanlarız. İnsanlarız derken bilinçli arkadaşları tenzih ederim. Fakat cidden üzüldüm. Hele ki yaya kaldırımının 20-30 metre önünden yola koyun sürüsü gibi atlayan turist grubunun geçişi (biliyorsunuz biz her yerden her an karşıya geçeriz) çok komikti. Yoldan ani geçişte şaşırıp ne yapıyorsunuz der gibi bakıyordu şoförler.

20171012_155131.jpg

Efendim enfes şehir turundan sonra hızla başka harika şehir Hallstatt’a doğru yola çıkıyoruz. Artık ülke değiştirdiğimizi de evlerden anlamaya başlıyoruz. Malumunuz kişi başı milli gelir bakımından artık üçe katlandık. Bildiğin villalarda inekler bir yandan otlarken, traktör süren çiftçileri gözlemliyoruz. Hemen parkında da Mercedes arabası var. Çiftçi mi zengin yoksa bunlar zevkine mi inek besliyorlar anlayamıyoruz. Ülkemin çiftçisi köylüsü görse ne derdi acaba? Kesin batı bizi kıskandığı için derdi ne diyecek?

20171012_170534.jpg

Bu arada belirtelim yolculukta şehirler arasında neredeyse hiç bir saçma sapan ev yapılmamış. Her yer tarım arazisi ve ekili durumda. Gavur yapmış anlayacağınız. Bir de otobanlarda mutlaka ses bariyerlerini koymuşlar. Tabi bunlar parasal şeyler ne diyeyim. Hallstatt kasabası göller bölgesinde. Burada bir çok doğal irili ufaklı göl var. Etrafları genelde dik dağlardan oluşurken hemen kıyı şeritlerine kısmen yaşam izni vermişler. Şehre oldukça dar bir yoldan ulaştık. Nüfusu sorduk; 756 kişi olan kasabada turistten geçim sağlanıyor. Tarihin en eski yaşam sürülen yerlerinden olduğu içerisindeki tuz madenlerinden bulunun insansı fosillerden ortaya çıkmış. Yakın tarihte oldukça değerli olan tuz buralardan elde edilirmiş. Yine hemen yukarıda teleferik ile kayak yapma imkanı bulunuyor. Ben kalabalıktan uzaklaşıp arkadaşım ile turistlerin olmadığı öbür uca geçerek, genç Hallstatt’lı Avusturyalılar ile takılalım dedik. Lakin bunlarda çok genç imiş. 7-8 genç kızlı erkekli oturmuşlar çimenlere hoparlör getirmiş müzik dinliyorlar. Galiba müzikti tam anlayamadım. İçkiler falan çok ayıpladım çok yadırgadım. Biz sakinliğe geldik bunlar da bunalmışlar galiba. Bende müzik ile beraber galiba hafifte alkolün etkisi havalara uçtum biraz. Kimseye söylemeyin!

20171012_172641.jpg

Burası da orta çağdan kalma bir şehir havasında. Ev yapılamıyor çünkü zaten yer yok. İyi olmuş ormanlarını topraklarını Araplara satan yurdum Sapanca’lılar gibi zevksiz mimariden uzak kalmışlar böylece. Gerçi satabilseler de yaptırmazlardı galiba. Gençlerden uzaklaşıp yukarılara doğru çıkıyoruz.

_SAM0572.JPG

Küçük evler önünde genel yaşlı insanların evleri bunlar. Patikalar ile birbirine bağlantılar yapılmış. Küçük bir kilise ve mezarlığına göz atıyoruz. Orada yaşayıp ölenlere çok güzel mezarlıklar yapılmış. Bazıları karı-koca beraber gömülmüş resimleri veya eşyaları orada duruyor. Bizde belki böyle gömülürüz. Sonra gelip toplu olarak mezarları kaldırırlar orayı da imara açıp satarlar galiba. Bu düşünceler ile göl manzarasına bakarak arabamıza doğru gidiyoruz. Yöreye uygun şarap ve biraları var. Biz denedik fena değiller.

20171012_181152.jpg

Gerisin geri gidip uzun bir yolculuktan sonra Viyana’ya geç vakitlerde ulaşıyoruz. Otelimize girip yatalım derken yine dayanamıyor ve dışarı çıkıyoruz. Böyle tuğla fabrikası yanında şehrin dışında bulunan otelimiz etrafını keşfedeceğiz. Bakıyoruz ki tuğla fabrikasından müzik sesleri geliyor. “Siz hayırdır?” diyerek fabrikaya giriyoruz. Ne de olsa mühendis adamız ortamlara alışkınız hacı. Genel gençlerden oluşan parti veriliyor. İçki içen dans eden öpüşenler falan. Belki 10 yıl önce olsa güzel ortam diyeceğim de bize gelmez deyip çıkıyoruz. İşte batının ahlaksızlığı artıyor diye düşünüyorum. Bizim ülkemizde böyle şeyler kattiyen yaşanmadığı gibi bir genç kızın erkeklerle bara gitmesi ve eğlenmesi söz konusu bile olamaz. Ne güzeldir bizim ülkemiz. Kardeşim böyle bangır bandır olmaz. Gizli saklı olacak tadı burada. Yani yapmıyormuş gibi yapıp aslında yapacaksın ki tadı çıksın. Ülkemizin yerini hiç biri tutmuyor arkadaşlar. Çok yorulduk deyip otele dönerek sabah uyandıktan sonra ünlü sarayları gezeceğiz.

8.Gün Viyana

Sabah ilk işimiz erkenden kalkmak oldu. Arkadaş ben bu kadar erken ve sık en son Asteğmen okulunda kalkıyordum. Kahvaltıdan sonra ünlü Belvedere sarayı önüne geliyoruz. Şansımıza bütün gezilerimizde hava açık ve güneşliydi. Yine güneşli bir sabahta güzel bahçesiyle Belvedere sarayı gözümüzü alıyor. Savoy Prensi Eugen tarafından 1745 yılında yaptırılan yapının bizim tarihimiz açısından da önemli bir yeri var. Memleketlim Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın yönettiği II.Viyana kuşatması işte bu sarayın hemen arkasında bulunan yerde savunuluyor. Elbette şehir surlar içinde bulunuyor ve başarıyla savunulurken buna ana sebep olarak Kara Mustafa Paşa inatçılığını ve “Sen kimsin yeaaa ben bilirim” bir insan olduğunu söylememiz gerekiyor. Merak edenler yazdığımız II.Viyana kuşatması kısmını okuyabilir. Gerçi yayınlamamışım henüz. Osmanlı Tarihi kısmını düzenleyeceğim tekrar baştan toparlayacağım o zaman okursunuz.

_SAM0021.JPG

Efendim Prens Eugen bu kuşatmanın kırılmasında çok başarılı olunca ve Osmanlı askerlerinden şehrin kurtarılmasına yardımları dokununca saray toprakları ona veriliyor. Prenste kendisine yakışan bir şekilde buraya modern bir sayar yaptırıyor. Bu yıllar Avrupa sömürgeciliğinin kaymak yeme yılları oluyor. Osmanlı devletinin suyu ısınmışken sömürgelerden gelen paralar, bilim ve sanatın gelişmeye başlaması ile beraber hanedanlar kendilerini göstermeye çalışıyor. Fransa veya İngiltere hanedanlığı ve şaşası ile mücadeleye başlayan Avusturya İmparatorluğu bu dönemde şehrin surlarını kısmen yıkacak, peşinden de saraylar inşa etmeye çalışacak. Belvedere Sarayı bu şaşanın saraylarından bir örnek. Altın varaklar, ayı postu serilmiş şömineler, Fransız usulünde tasarlanmış modern bahçeler. Aşağı Belvedere ile yukarı Belvedere diye ikiye ayrılmış bu büyük arazi. Açılışıyla beraber ilk fiyakasını da büyük düşmanları Osmanlı elçisine yapmış. Ağırlanan elçi saraydan etkilenmiş ve büyük imparatorluğu ballandıra ballandıra anlatmıştır.

Çünkü orta çağda devletin şaşası ve büyüklüğü inşa ettiği saraylar, ikram edilen yemekler, takılar, kadehler yok büstler veya bahçeler ile belirlenirdi. Giden bunlardan etkilenip “vay be demek baya baya büyük ve zengin bir devlet bunlar” derdi. Gösterişin karşı değeri bu olurdu. Sizden bu sayede elçi raporlarıyla çekinirler veya uğraşmak istemezlerdi. Ne yazık ki bu orta çağ kafası bazı ülkelerde hala devam etmektedir. Zannedilir ki büyük bir saray yaparsam veya geleni törenle bandoyla karşılayıp yedirip içirirsem benden korkarlar. Aslında kendi kafasında olanlar böyle düşünebilir. Fakat modern devlet yapısı bu kafayı sadece görgüsüzlük ile itham edecektir. Zaten bu ülkelerin yöneticileri kendi saraylarında altın koltuklarda oturup gerinirken genel olarak halkı barakalarda yaşar ve fakirdir. Neyse işte sarayın hikayesi budur. İçi sömürülen ülkelerden elde edilen gelirlerle alınmış altın, elmas işlemeli şeylerle ve diğer sanat eserleriyle doludur. Biz içine girmeyip öğleye doğru bir başka büyük saraya yani Shönburnn’e gidiyoruz.

_SAM0216.JPG

Shönburnn Sarayı bahsettiğim gibi bu şaşa ve zenginliğin gösterişi açısından oldukça önemli bir yapıydı. 1730 yıllarında kuvvetli bir imparatoriçe olan Maria Theresia tarafından yapılmıştır (Tam tarihi de bilmiyorum çok önemli değil). Yazlık olarak kullanılan yapının hemen arkasında oldukça güzel ve büyük Saray Bahçeleri bulunmaktadır. Aslında sarayı Paris Hanedanına rakip olarak yapıyorlar. Ama tabi oldukça yüksek ücretler çıkınca biraz daha mütevazı bir yapıya dönüşüyor. Mütevazı sarayımız sadece 1441 odalı olup 40 civarında hizmetçinin hizmet verdiği 500 hektarlık bahçeye sahip. Ne diyelim yazık paralar yetişmemiş.

Arka bahçesindeki tepede Gloriette Kemeraltı isminde 1775 yılında yapılmış bir yapı var. Prusya zaferi dolayısıyla yapılmış. Yine oraya giderken ünlü Neptün çeşmesini görmemek mümkün değil. Neptün çeşmesinin sağında labirent bahçelerinde kaybolabilir veyahutta büyük bahçelerinde saatlerce dolaşabilirsiniz arkadaşlar. Tek kelimeyle her noktası mükemmel olan buranın gezilmesi görülmesi için sabahtan akşama tam bir güne ihtiyacınız var diyebilirim. Biz neredeyse koşarak dolaştık. Hiç olmazsa bir daha gelirsek ne neredeydi biliyoruz diyelim teselli edelim kendimizi.

SAMSUNG CSC

 

Buradan öğle sonrası şehrin merkezine Habsburg Hanedanlığının kalbine yani Hofsburg İmparatorluk Sarayına gideceğiz. Demin anlattığım yazlıktı arkadaşlar. Millet buraları gezerken genelde şaşkın gezer ve yapıların nasıl yapıldığına hayretle bakar. Ben söyleyeyim; Sömürülen ve tecavüz edilen milyonlarca ülke insanlarının üzerilerine basılarak yapıldı. Ama yapmış adamları canım. Geldik mi Hofsburg Sarayı önüne geldik. Onu da sonraki yazıyla anlatıp turumuzu sonlandıralım artık.

Reklamlar

Padişahın Huzurunda – Adam Werner

Kitabın yazarı Crailsheim’li Adam Werner Osmanlı topraklarında görev yapan (1616-1618) Avusturya elçisinin katibi olarak karşımıza çıkıyor. Uzun süren bir barış döneminin uzatılması için görüşmeye gelen elçi ile, yolda başlarına gelen ve başkent Konstantiniyye’de gördüklerini oldukça açık ve anlaşılır bir dil ile kalem almış. Kitapta hem şehir yaşamı hem de halkı anlatma bakımından yapılan gözlemlerden ilginç olanları nakledeceğim;

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.05 (3).jpeg

Şehre elçilik heyeti ile gürültülü bir şekilde girilmesi başkent halkını şoke etmiş. Böyle bir girişin mümkün olmayacağını düşünemeyen Osmanlı Çavuşbaşı’nın görevden atılması istenmişse de ricalar ile engellenmiş. Werner girişteki bu fiyakadan dolayı oldukça mutlu olduklarından bahsediyor.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.05 (1).jpeg

Bunun dışında şehirde bahsedilen Türk kelimesinin anlamını yine buraya koymak istedim. Osmanlı Devleti kendi vatandaşına “Türk” demezdi (Bloğumu takip edenler bilecektir. Merak edenler Fatih Devrin‘e şöyle bir gidip baksın). Devlette yaşayanlar kendilerini “Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye vatandaşı” olarak görürlerdi. Bu devlet yapısı din veya millet ekseninden ziyade karışık ulus ve dinlerin bütünlüğünden oluşmuştur. Ne yazık ki günümüzde siyasi propagandalar dolayısıyla bunlar bilinmemektedir. Şehirlerde bu sebeple mahalle terziniz Rum bir Ortodoks, satıcısı Karaman’lı bir Müslüman ve elbiseyi kervan ile getiren Yahudi bir tüccar olması son derece sıradan bir olaydır. Şehirde dini olarak sürekli baskı uygulamak gibi bir durum olamayacağı gibi kurulan devlet yapısında zaten istenmeyen bir durumdu. Neyse efendim bunun dışında Müslüman halk kendisine “Türk” demezdi dedik. Çünkü “Türk” dediğimiz kişiler yine Osmanlı Hanedanı’nın planları doğrultusunda dağlarda çobanlığa itilmiş, devlet kadrolarına alınmamış ve sürekli vergi/askere alma baskısıyla ezilmişlerdir. Werner dikkat ederseniz “Bu halkta bir zamanlar böyle bir yaşam sürmekteymiş” deyip “Türk’lerin aşağılanmadığını” söylese de zaman sonra bozulacak olan devlet yapısında artık iyice şehir hayatından dışlanan Türk’ler (günümüzün Yörükleridir bazı Türkmenlerdir) hor görülecek aşağılanacaktır. Ne yazık ki Osmanlı Devleti hanedanı ve halkı ile temeline yaslandığımız Türk kelimesinden zerre hazetmeyeceklerdir. Ne zamana kadar? Tekrar yeni milli bir devlet kurmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar. Bunları da öğrenmeniz iyi oldu devam edelim.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.04 (3).jpeg

Yıllarca savaşan ve isyanlar ile mücadele eden Osmanlı Devleti’nde İranlı’lara “Kızılbaş” dendiğini biliyoruz. Bu Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail ile yaptığı savaştan sonra artarak devam etmiştir (Merak edenler Yavuz Sultan Selim dönemini okuyabilir). Hatta ünlüdür Yavuz Selim’in Şah İsmail ile olan yazışmaları kitap halinde de basılmıştır. Şah İsmail’e karşı ne diyor Yavuz? ” ….Ben Sultan Beyazıd oğlu Sultan Selim, sen ki ey eşek Türk…”.

Bunlar dışında toplumumuzdaki Arap seviciliği ve aslen Osmanlı’da yaşayanlardan daha Türk olan İran dolayları (Kuzeyi) ve Azerbaycan sürekli aşağılanır ve “Kızılbaş” diye alay edilir. Günümüzde de İran düşmanlığının, Alevi’yi aşağılama manasında “Kızılbaş” demenin ve Türk’lüğün benimsenmek istenmemesinin sebebi bu tarihsel gelişimdir.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.05 (2).jpeg

Bir çok eserde defalarca tekrar ettiği, dönem şahitlerinin de defalarca belirttiği gibi aslında Siyah ve Koyu Renkli elbiseler giyenler Hristiyan veya Yahudi halkıdır. Müslüman olanlar renkli elbiseler giyer ve farklı şapkalar takarlardı.

Elbette yine günümüzde toplumumuza yerleştirilen Arap seviciliği sebebi ile gidip Hristiyan/Yahudi elbiseleri sanki Müslüman cemaatine aitmiş gibi monte edildi. Yani Türk gibi giyinmede nasıl giyinirsen giyin. Uzatmayayım görüyorsunuz zaten durumu.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.04 (2).jpeg

Bazı arkadaşlarımız dahil hala koskoca hocalar falan ekranlarda kölelik olmadığını dile getirmektedir. Bir çok yerde yine defalarca belirtildiği gibi büyük şehirlerde elbetteki köle pazarları vardır. Bu pazarlardaki köleler Cumhuriyet kurulması sırasında bile bulunmaktaydı. Bu kölelerin fiyatları, alanın ödeyeceği vergilerden tutun nasıl davranılması gerektiği kanunlarla belirtilmiştir. Yukarıda pazarın nasıl olduğunu gözünüzde canlandırabilirsiniz.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.04 (4).jpeg

Şans eseri (daha doğrusu tarihin denk gelmesi) yapımı biten Sultan Ahmed camisinin açılışına da katılmışlar. 8 Haziran 1616 yılında açılan Sultan Ahmed cami günümüzde hala önemli bir tarihi miras olarak durmaktadır. Açıkçası Sultan Ahmed’in yerleştirdiği son taşı çok merak ettim. İşaretlenmiş olabilir.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.04.jpeg

Son olarak bizim milletin kaderciliğine atıf yapılmış. Geri dönüş yolunda konakladıkları kalenin paşası bahsi geçen olay neticesinde ölüyor. İşte görüldüğü gibi açık bırakılan çukura düşmüş. Halk “Çukur niçin açık bırakılmış, eğer açık bırakılmasaydı paşa ölmezdi” diyeceğine “Demek her şeye kadir olan ulu Tanrı, Paşanın burada ölmesini uygun görmüş” diyor. Bu olayı yine şaşırarak aktaran Werner’e 400 yıl sonra sesleniyorum;

“Doğu cephesinde değişen bir şey yok…”

Hoşçakalın..