Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Arkadaşlarımızın tavsiyesi ile pek fazla okuma imkanı bulamadığım Türk Edebiyatı’nın zirve romanlarından olan Saatleri Ayarlama Enstitüsü isimli eserini bir çırpıda okudum. Eserin sahibi Ahmet Hamdi Tanpınar beklediğimden çok uzak bir üslup ile hikayeyi işlerken yer yer neredeyse kahkaha attıracak düzeyde olaylara şahit olunması okuma kalitesi artırmış.

Roman Hayri İrdal isimli biraz meczup bir karakterin başından geçen olayları anlatmasıyla başlıyor. Olaylar bittikten sonra içini rahatlatmak amacıyla yaşadıklarını kaleme alan kahramanımızın anlatım dile gerçekten efsane düzeyde.

Çocukluğunda öylesine çalışmaya başladığı saatçi dükkanında ustasının yardımıyla bazı şeyleri öğrenen Hayri bey zamanla bir çok işte olduğu gibi garip olaylar neticesinde buradan da kovuluyor. Zaman içinde ailesi, mahallesi ve dolayındaki yaşamını eğlenceli bir dille anlatarak geçiren kahramanımızın her şey bitti dediği anda kader karşısına çıkıyor. Şans eseri tanıştığı Halit Ayarcı isimli eski bir politikacıyla muhabbeti yeni arkadaşına mükemmel bir fikir veriyor. Daha doğrusu Halit Ayarcı bu fikri zorlayarak ortaya çıkartıp bir fırsat kapısı olarak görüyor. Ona göre Türkiye tarihinin en büyük bilim atılımı kurulacak bir enstitü ile sağlanacaktır; Saatleri Ayarlama Enstitüsü..

futuristika_ahmet-hamdi-tanpınar-bize-göre-hürriyet-meselesi_01.png

Kısaca SAE’nin böylece kurulumu için çalışmalar başlarken devlet ve erkanın desteği ile olay büyütülür. Bu “yeni bir şey” akımına halkta elbette elinde tuz ile koşarak destek olur ve övgülerde bulunur. Enstitü zamanla büyüyerek bilimsel araştırmaların merkezi olmuş ama içine doldurulan hısım akraba ve üretilen “hiç” zamanla insanların tepkisini çekmeye başlamıştır. Sonunda enstitü dağılırken olayları ve yaşadıklarını anlatmak isteyen Hayri İrdal kalemi eline alarak bunlardan bahseder yani kitabın başına gidilir.

Roman genel itibari ile tartışıldığında; Türkiye’deki bozuk devlet düzenini/mekanizmaları ve geleneklerinden kopamayan halkın “yenilik” uğruna her şeyi kabul etmesini eleştirir. Halk yeni cumhuriyet ile gelen devrimleri bir yandan anlamaya çalışırken diğer yanda geçmişteki geleneksel değerlerin arasında kalmıştır. Bu eleştiriyi ise oldukça tatlı bir dille gerçekleştiren Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eseri gerçekten okunmayı hak ediyor.

Eski edebiyat diyerek çekinenlerin yüreğine su serpeyim anlatım dili ve kelimeler oldukça yalın olup okunabilirliği yüksek bir kitap. Mutlaka tavsiye ediyorum.

Hoşçakalın.

Benim Adım Kırmızı

Uzak kaldığım Türk edebiyatının çok beğenilen ve bir o kadar da çok tartışılan yazarı Orhan Pamuk’un büyük eseri Benim Adım Kırmızı kitabını geçenlerde bitirdim.

Baştan söyleyeyim ön yargılardan uzak bir okuma sağlayabilirseniz gerçekten kaliteli bir roman ile karşı karşıya olduğunuzu söyleyebilirim. Hatta benim ilk beş romanımdan bir tanesi oldu desem yeridir.

Kitap 17.y.y. başlarında Osmanlı İstanbul’una bizi misafir ediyor. Frenk usulü (portre tarzı yani) bir eserin oluşturulması için emir veren padişahımız daha sonra büyük bir karmaşanın içine düşüyor. Frenk usulü ile resim yapmanın günah kabul edilmesinin yanında bunu ve diğer kötü giden şeyleri halkın günah işlemesinde bulan, elbette bu günah seviyelerini de kendi din anlayışında gören vaizin müritleri ile padişahın emrini gizlice yerine getirmeye uğraşan usta nakkaşların bazen durağan ama çoğunluk doyurucu bir bilgelik sunan hareketliliği göz kamaştırıcı.

Artık yüzyıllar süren nakkaş geleneğinin eskidiği ve değer görmemeye başladığı yıllarda hem imrenilen Frenk tarzındaki günahkarlık ile eski geleneğin yok olduğunu gören usta nakkaşların hayatlarını anlatan güzel bir hikaye. Roman içerisinde adı geçen nakkaşların dönem içinde gerçekten yaşadığını, Orhan Pamuk’un roman yazımı için seçtiği dönemi anlamak için saatlerce kütüphanelerde kitapları kurcaladığını ek olarak belirtelim. Yani konu (elbette kurgu gerçek değil) temelde gerçek bir olayı yansıtıyor; Geleneksel nakkaşın ölümü..

orhan-pamuk-egoistokur-gulenay-borekci-yky-1.jpg

Ne dersek diyelim neresinden tutarsak tutalım hem sanat tarihi açısından hem hikaye ve kurgu açısından mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.

Bırakın “Ama Ermeni soykırımı var” dedi cümlelerini. Bende katılmıyorum bunlara lakin edebi eserin kalitesine ve kaleminin gücüne hayran olmamak elde değil.

Herkese tavsiye edebileceğimiz muazzam bir kitap yaratılmış. İyi okumalar diliyorum.

Gölgesizler

Bir arkadaşımızın tavsiyesi ile alıp okuduğumuz kitabımızın ismi Gölgesizler. Yazar Hasan Ali Topbaş ise günümüzün yükselen romancılarından bir tanesi.

Roman mistik bazı olayların ve kaybolmaların yaşandığı bir köyün hikayesini anlatıyor. Aslında kurgu oldukça karışık olup anlaşılması için belki ikinci kez okunması gerekiyor. Ne yalan söyleyeyim benim anladığım olaylar zinciri bile değişik veya hatalı olabilir.

Kitap şehirde berberde bekleyen bir kişi (yazarımız), top sakallı birisi (postacı), saçı sakalı birbirine karışmış birisi (Cıngıl Nuri) ve berber ile başlıyor aslında. Elbette birde berberin çırağı var. Bir diğer tarafta ise köyde yaşananlar anlatılıyor. Şehirdeki berber dükkanında ara ara yaşananlar (güvercin resmi, muhabbetleri, tavırları, karakterleri vs.) okudukça köy içinde etkileşime (imgeleşme diyelim) giriyor.

Kafanız karışmasın örneğin köyden artık çok bunaldığı için kaçan berber Cıngıl Nuri şehirdeki berber dükkanında saçı sakalı birbirine karışmış hafif sıyrık adamın ta kendisi. Bir rüya ve hayal ortamında gibi bu ilişkilendirme ile hangi hayatın gerçekte hangisinin hayalde yoksa ikisininde mi hayal olduğunu anlamaya çalışıyorsunuz.

Edebi eserlerin değerlendirmesi ve kalitesinden çok anlamasam da kitap oldukça orjinal bir kurgu ile işlenmiş diyebilirim. Yazar betimlemeleri ile anlatımını oldukça süslerken hikaye akışında bir karaktere bağlı kalmadan genel bir yaşam çevresini yansıtmaya çalışmış.

Biraz fantastik biraz Anadolu köyü biraz da gerçek yaşamlardan izlenimlerin anlatıldığı romanı meraklıları okuyabilir.

Hoşçakalın.

Satranç

Ünlü biyografi yazarı Stefan Zweig’in okumadığım kısa kitaplarını temin edip bitiriyorum. Satranç kitabı oldukça kısa ve en fazla iki günde bitirilebilecek bir eser. Yazar bir yolcu gemisinde seyehat eden dünya satranç şampiyonu ile neredeyse bu seviyede olan fakat kimsenin tanımadığı bir oyuncunun hikayesini anlatıyor.

Kendisi ikinci dünya savaşının karmaşasından ve ölümlerinden bunalıp gittiği deniz aşırı ülkelerde yaşamaya başlasa da girdiği bunalımdan çıkamamış sonunda eşiyle beraber intihar etmiştir. İşte elimizdeki eser de bunalım dönemlerinde yazılmış olup karakterlerinde kendi psikolojik dünyasının bazı yansımalarını gözlemleyebiliyoruz.

Anlattığı karakterleri kuvvetli psikojik tahlillerle ele alarak daha çok ruhsal ve kişisel sıkıntılarını, düşünce yapısını ve karakterini başarı ile size yansıtıyor.

Satranç kitabı bir solukta okuyacağınız tavsiye ettiğim eserlerden biri olma şerefine de nail oluyor.

Hoşçakalın.

Eşek Arısı Fabrikası

Bir arkadaşıma hediye için aldığım kitap benim hoşlandığım tarzda bir kitap değil zaten. Okumadan vermek istemediğimden bu tatilde okuma fırsatım oldu. Oldukça hızlı okunan ve daha çok “filmi de çekilsin bari” tarzında yazılan eser genel anlamıyla vasatın biraz üstünde not aldı benden.

Benim notlar kısıtlıdır bu sebeple fazla şeyapmayın. Bu sıralar ağır araştırma eserlerinden uzaklaşmak için bir iki roman okuyacağım için notlar düşük olacaktır.

Efendim kitap aslında klasik bir konuya sahip. Amerikan kültüründe gündeyde yaşayan, dış dünyadan kopuk ve muhtemelen ensest olan manyak ailenin eline bir şekilde düşen masum insanların hikayesini anlatan filmler izlemişsinizdir. Bu Amerikan korku sinemasının “medeniyetin ortasındayım ama hala bu manyaklar ülkemizde yaşıyor” teması üzerinden beslenen vasat filmlerdir. İşte yok tepenin gözleri veya çalılıklardaki balta gibi saçma isimleriyle de tanırsınız bunları.

18878156.jpg

İşte kitabımızın kahramanı yolda arabası bozulan taş gibi kızdan ziyade taş gibi kızı ele geçiren manyağın çocukluğu. Benzer tarzda kapalı büyük bir arazide yine kendisi gibi manyak olan abisi ve babası yanında çeşitli manyaklıklarıyla ölen vey hapisteki akrabalarını ara ara anlatıyor.

Çocukken ben tek başıma terlik dövüşü, hain kardan adama kartopu pususu veya suya uzaktan hoplayıp sıçratma tarzı oyunlar geliştirirdim. Bu arkadaşta manyak olduğundan ne yapsın her manyak yalnız çocuk gibi kedi kafası kesip yakaldığı canlı tavşanların kıçına dinamit sokup patlatarak gününü geçirmeye çalışıyor.

Anlaşılıyor ki popüler romanlar baya vasatın altına düşmüş ve hitap ettiği kesim filmseverlerin beklenti düzeyinde. Hele ki dünya klasiklerinin veya iyi bir edebi eserin yanına yaklabileceğini sanmıyorum. Ama çok satar hayranı olur efendim kitabın yanına kahve koyup çiçeklere yaslayıp çekeni çok olacaktır.

Uzatmayayım korku romanlarını seviyorsanız okunabilir. Yoksa pek bir okunası yok kitabın.

Hadi selametle..

Diriliş

Ünlü düşünür ve yazar olan Lev Nikolayeviç Tolstoy’un son kitabı olan Diriliş romanını yeni bitirdim diyebilirim. Tolstoy hayatı boyunca mücadelesini verdiği kötü durumdaki halk kitlelerinin ayağa kalma sürecini ve aristokrat kesimin bundaki rolünü incelemiştir. Ayrıca yazar roman boyunca yine kendi düşünce felsefesini kitaba yansıtmış ve kahramanla özdeşleşmiştir. Bununla beraber hikayenin fazla uzatıldığını da söylemek zorundayım. Siyasi mahkumlar bölümünde yapılan fikir tartışmaları dönemin toplumsal kalkınmada yapılabilecek devrimsel seçenekler arasında olduğunu belirtmek istiyorum (1900’lü yıllar)

20150827_205129[1]

Kitabın kahramanı Nehlüdov isimli bir prens. Prens dediğim yani öyle şatolar falan yok prens işte üst kademede çok zengin de olmayan bir soylu aslında. Nehlüdov romanda iki farklı karakterle karşımıza çıkıyor; İlki toprak mülkiyetini kabul etmeyen, köylülerin ve fakir halkın yanında kurulan feodal sisteme, kilise tarafından buna hizmet için oluşturulmuş yapmacık dine karşı olan, saf ve yürekten seven idealist bir genç. İkincisi ise üniversite sonrası değişim geçirmiş subay olarak eleştirdiği çarkın içerisinde yer alarak ailesinden gelen gelirlerle yaşayan, sahip olduğu topraklara hayatında hiç gitmediği yerlere sahip, tek gecelik ilişkilerin adamı haline gelen, sahte bir dini inanışla yine sahte cömertlikler ve gösterişli nezaketler ile dolu olan dost hayatları içinde olan orta yaşındaki bir prens…

20150830_234829[1]

Prens genç ve idealist bir delikanlıyken halalarının yetim kızına aşık oluyor. Kızda buna yanık tabi efendim. Sonra bizim prens değişimi geçirip ikinci formunda yıllar sonra tekrar halalarını ziyaret ediyor. Tabi artık tam bir tabiri caizse mel-un olan prens kıza saldırıyor. Basıyor gidiyor akşamında da şerefsiz. Kız aylar sonra hamile kalınca halalarının evinden ayrılıyor. Sonra kötü yola düşüyor. Tamam buraları klasik türk filmi tadında ama fazla entrika falan yok. Bu kız fahişeliğe başlıyor mecburen. Bir gece müşterisi öldürülünce tutuklanıyor. O geceden 10 yıl sonra şans eseri prens bu kızın davasında jüri üyesi olarak kendini buluyor.

Efendim burada karşıda hor görülen ve cinayetle suçlanan bir fahişe ile saygın bir soylu olan prens mahkemede yıllar sonra karşılaşıyorlar. Prens onu yıllar sonra görünce pişmanlık duyuyor ve kitabımızın da adını taşıyan bir “Diriliş” serüvenine başlamış oluyor. Bu kişinin kendi benliği, nefsi ve bencilliği ile iyilik, doğruluk ve güzelliğin savaşı olarak nitelendirilebilir.

20150901_145757[1]

Kendisiyle yaptığı bu hesaplaşma sonucunda etrafında normal gördüğü şeylerin aslında kendi dünyasında yaşayanlar tarafından yaratılan sahte bir hayaller alemi olduğunu fark ediyor. Rüşvetle işini yürüten hakimler, dost hayatı, hayatında hiç çalışmadan odasında yaşayan hanımefendiler, sırf soylu olduğu için birisini öldürdüğünde ceza almayan insanlara karşın hayatın boyunca başkasının toprağında çalışan köylüler, çocuğuna süt alamadığı için çaresiz ölümlerini bekleyen fakir insanlar, sırf bir beyefendiye bağırdığı için kürek cezasına çarptırılanlar, ölenler sakat kalanlar vs.

20150901_170622[1]

Bu düşündükleri ile kendi öz doğrularına ulaşan prens oldukça açık bir şekilde olan durumun neden soylu ve köylüler tarafından tepki ile karşılanmadığını da kitabında uzun uzun hesaplaşmalar ile beraber anlatıyor. Ona göre atılması gereken ilk adımlardan bir tanesi toprak sahiplerinin mülkiyet haklarından vazgeçmeleri. Bunun artıları ve eksileriyle değerlendirmesini de yine kitapta bulabilirsiniz. Kırılacak olan bu feodalite zinciri sayesinde kendi topraklarını eken çiftçilerin haklarını arayacaklarını ve kokuşmuş sistemin düzeleceğine inanıyor.

20150903_214756[1]

Tabi ki bu eleştirilerinde ilk suçluyu eğitim seviyesi yüksek olduğu için rahatlarını bozmak istemeyen soylu sınıf olarak görmekte. İkincisi de elbette hristiyan din adamlarının sahte dini değerlerle halkı kandırması. Yani yeni bir şey değil bizim için.

Kitap daha çok aristokrat kesimin bilinçlenmesi için anlatılmış aslında. Yazıldıktan 2 yıl sonra yani 1901 yılında kiliseye yöneltilen eleştirilerinden dolayı Tolstoy aforoz edilmiştir. Toparlarsak bana göre okunması gereken kitaplardan bir tanesidir. Öyle entrika ayak oyunu falan beklemeden yazılmış güzel bir kitap belkide en iyi romanıdır Tolstoy’un. Daha doğrusu durum tespitidir diyebiliriz.

Prensin karşısındaki fahişeyi görüp “Onun bu halde olmasının suçu benim yaptıklarım” demesi hayatta belkide yapmaları gereken şeyi yapmayan bütün kaymak tabakanın kısa bir özeti olmuştur. Ki Tolstoy bahsettiği toprak reformunu gerçek hayatta yapmış ve topraklarını köylülere verdiğini de belirtelim. Büyük adam Tolstoy’a selamlar efendim.

Afrikalı Leo

20150822_135415

Kitabımızın yazarı ünlü bir isim olan Amin Maalouf. Kendisinin ilk romanlarından bir tanesi ve gerçekten dönemi hakkında oldukça ilgi çekici ve yine güzel bir anlatımla okunur bir kitap hazırlamış. 1500’lü yıllarda Granada’da yaşayan bir çocuğun yaşam öyküsüyle  romana başlıyoruz. Dönemin tarihi bilgileri de her zamanki gibi kitabın ana temasını oluşturuyor aslında. Yazar kitaplarında dönemde yaşamış ünlü kişileri, kralları, savaşları veya olayları hikayeye ekleyerek anlatıyor. Bu sebeple okuduğunuz da yaşanılan bir olayın benzerini tarihsel süreçte araştırdığınız zaman bulabiliyorsunuz. Elbette biliyorsanız da “aaa bunu da işlemiş” diyebiliyorsunuz. Bu sebeple tarih severlerin çok sevdiği bir isimdir Amin Maalouf.

Efendim Granada krallığında başlıyor dedik. Biraz tarihi bilgi verelim isterseniz. Müslümanlık batı İspanya topraklarında, doğuşunun hemen peşi sıra hızla hüküm sürmeye başlamıştır. Endülüs Emevileri ile başlayan müslümanlığın, aydın bilim ve ilim adamı yetiştirme merkezlerinden bir tanesi olmuştur. Zamanla gücünü yitiren bu bölgede bir çok krallık kurulmakla beraber işte kitabın anlatıldığı 1495 yılında Granada Krallığı bulunmaktaydı. Yaklaşık 800 yıllık islam egemenliği yakın bir dönemde yani 1492 yılında bitecektir. Tam bu noktalara yakın başlayan kitabımızın kahramanı buradan zorunlu olarak Afrika’ya göçmüş, oradan yine arap topraklarına geçmiş, sonrasında Osmanlı’nın Mısır işgali ve Vatikan’da esir düşmesiyle devam eden hayatı anlatılmıştır.

20150729_001859-e1440413617234

20150729_001951

Kitap aslında roman gibi okunmasından ziyade başta dediğim gibi dönem içi tarihsel olayları ve toplum yapısını da anlatmaktadır. Yukarıda resmini koyduğum kitaptan sayfalarda müslümanlığın artık üretkenliğini yitirmesini de eleştiriyor. Bir nevi “ele geçirilme sebebini” kendisinde arıyor denilebilir.

Arkadaşlarımdan bir tanesi “Türklerden ve müslümanlardan nefret ediyor bu adam” dediği yazarın aslında kimseden nefret ettiğini sanmıyorum. Mesela Granada bölümünü anlatırken dönem müslümanlarının toplum yapısını da gözler önüne sermesi sevmediği anlamına gelmez. Babasının bir hristiyan kız çocuğunu köle olarak beğenip alması ve evinde cariye yapması “Müslüman Geleneğe” aykırı değildir aslında. Orta çağ düşüncesi ve günümüz modern hukuk devletinin yarattığı islami düşünce farkıyla ilgili bir yazı yazabilirim aslında. Aşağıda evinde cariye olan bir müslüman kadının olası serzenişi belirtilmiş mesela;

20150729_002219

Yine benim bildiğim tarihteki bazı büyük deprem ve tsunamilerden birisini kitaba koymuş. Bir çok yerde karşılaşılan veba ve cüzzam gibi hastalıkları işlemiş. Zengin ticaret şehirlerini anlatmış. Birde bizi ilgilendiren elbette Yavuz Sultan Selim’in Kahire’nin fethinde yaşananları anlatması sanırım. Kent teslim olmayınca yapılan üç günlük yağmayı, esir olanlar, köle olarak alınanlar ve tecavüze uğrayanlar işlenmiş. Elbette tarihimizde anlatılan ırza namusa düşkün Türk Askeri profiline uymuyor. Belkide bu sebeple böyle “müslümanları ve türkleri sevmiyor” deniliyor. Fakat bunlar yaşanmıştır. Aslında kent teslim oluyor ki Osmanlı devleti kent savaşmadan teslim olur ise gerçekten de bir şey yapmaz. Lakin şehrin yöneticilerinden Tomambay gerilla savaşına girerek sürekli saldırılar düzenliyor ve sultan Yavuz’da buna sinirlenip bir nevi çatışmaya destek olunan veya olduğu düşünülen yerlerde yağma yaptırıyor. Sonuçta tarih boyunca egemenliğini Türklere kaybeden Arap ırkının büyük nefretini kazanıyoruz. Yine neredeyse bütün bilim adamları, filozoflar, tarihi eserler ve değerli ne var ise İstanbul’a götürülüyor. Zaten bu götürme Kanuni Sultan Süleyman adlı padişahımızın zengin devlet yapısının temelini oluşturmaktadır.

Efendim neyse bana sadece Vatikan’da esir düşüp zorla din değiştirip yaşadıkları tuhaf geldi açıkçası. Ne derseniz deyin gerçekten güzel bir kitap. Özellikle dediği gibi tarih sevenlerin mutlaka okuması gerek diye düşünüyorum. Hoşçakalın..

Kuyucaklı Yusuf

20150323_123646[1]

Kuyucaklı Yusuf Sabahattin Ali’nin ilk romanı olma özelliğini taşıyor. Gerçi zaten fazla bir romanı yok. Romandan ziyade hikaye ve anlatımları etkileyici. Gerçi bu romanda da anlatım oldukça gerçekçi yansıtılmış.

Roman Kuyucak’ta anne ve babası eşkiyalar tarafından gözleri önünde öldürülen bir çocuğun evinde başlıyor. Olayı inceleyen kaymakam büyük bir sessizlikle duran Yusuf’a acıyıp onu evlatlık olarak alıyor. Genç ve cahil bir karısı olan kaymakamın bu hareketi hatunu iyice çileden çıkarıyor. Dır dırıyla kaymakamın kafasını ütüleyen kadın, Yusuf ve kaymakamdan başka birde küçük kızları evde yaşamaya başlıyorlar.

20150317_144934[1]
Yusuf okula gitmediği halde durumu sorguluyor

Sonradan tayını Edremit’e çıkıyor ve başlıyor olaylar gelişmeye. Kitap bir dönem yasaklanıyor içeriğindeki durumdan dolayı. Gerçi durum üvey kız kardeşinin Yusuf’a aşık olması falan. Hemen akıllara “ensest” kavramı gelse de öyle değil. Çünkü yetim olduğundan ve özellikle 1900’lü yılların kapalı köy toplum yapısından dolayı öyle beraber yaşamıyorlar hep yabancı yani bir nevi evde. Bu sebeple bu olay çok yadırganmıyor mesela köyde.

Romanda kuvvetli bir şekilde 1900’lü yılların köy yaşantısı anlatılmakta. Fakirlik başta olmak üzere yine sınıf farkını ve zengin/fakir insanların nasıl hukuk önünde adil olmadığının örneklerini yaşıyorsunuz.  Sabahattin Ali romanları veya hikayelerinde aslında kendisini de biraz kahramana işlemektedir. Bu genelde aradığını bulamayan ve dışarıya duvarlar örüp içine kapanmaya başlayan bir adamın romantik hikayesi şeklinde cereyan eder.

Ben küçükken (gerçi yine arada) annem bu eski türk filmlerini izlerdi. Sonra başlardı ağlamaya. Ben bu ağlama olayını anlayamazdım. Yahu insan madem ağlayacak ise neden türk filmi izliyordu? Sonra bende bir filme denk geldim. Erol Taş’ın kötü adam olduğu ismini hatırlamadığım filmlerden bir tanesi işte. İzlicek bir şey yok devam edeyim dedim. Yaw arkadaş insan bu kadar kötülük yapar mı kardeşim? Onu ona düşürüyor, bunu ona kırdırıyor kaçırıyor, tecavüz ediyor, öldürüyor, rüşvet veriyor ağa ya şerefsiz. Ben artık başladım gerilmeye, sinirlendim sinirlendim ağladım sonunda iyimi adama sinirimden. İşte o gün bu gündür izlemem o tür filmler.

20150320_165151[1]

Anlattığım türk filmleri de bu kitaplardan çıkmadır aslında. Yaşar Kemal, Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar ve işte Sabahattin Ali. Sabahattin Ali bu yazarlardan etkilenerek yazdığı romanda salt gerçek ve acımasızlığı kitabına yansıtmış. Açgözlülük ve kötülük, cehalet ve doğrunun yalnızlığını her yorumunda şiirinde olduğu gibi buraya da işlemiş.

Fakir halktan barış zamanı çalışıp vergi vermesi, zor şartlara katlanması, tanrıya dua etmesi vs. istenmiş. Savaşta ölmesi. Peki adalet? Namusu kadının bakireliğine koyan ve ahlak satan insanlar, temizlikçisinin 12 yaşındaki kızına tecavüzü eden ağalara ise sesini çıkartamamış, susmuş. Çünkü halk tanrıyı Allah, adaleti ise hakim/kaymakam ve jandarma bilmiş ama gerçekte tanrıda hakimde ağa olmuş yani zengin adam. Bilerek ses çıkartamayan dürüst yöneticiler ya susup içine kapanmış yada sürülmüş. İşte yine romanımız bozulan devlet sisteminin ve bozuk toplum ahlakının “köy” yaşantısında nasıl olduğunu yüzümüze vuruyor.

1.Dünya Savaşına Çağırılan Gençler Savaşa Giderken
1.Dünya Savaşına Çağırılan Gençler Savaşa Giderken

Romanda bir cümle geçiyor tecavüze uğrayan 12 yaşındaki küçük kız Yusuf’a söylüyor “Eee Yusuf ağa parası olanın ırzı da tamam namusu da!” diye..

Sadece bozuk devlet düzeni değil. Bunun değiştirmektense bundan nemalanmak yani ortama ayak uydurmak bu namuslu çevrede daha uygun görünmüş. Yani hileyle, kumarla, kaçakçılıkla, zorbalıkla kazanılan paraların nasıl kazanıldığı unutulmuş. Aileler kızlarını yine bu zengin kesime vermeye çalışmış hayatları kurtulsun diye. Bu hırsızlar halk nazarında söylenmese de başkan olmuş, yönetici olmuş, ağa olmuş. Gerçeği söyleyen yadırganmış, kovulmuş veya öldürülmüş. Dinde kader tersten anlatılmış hainlikler aşağılıkça yapılan kötülükler kısmet olmuş ne yazık ki. Bu sebeple gelişmemiş toplumlarda yöneticinin kötü olduğu ve yaptıkları kendi içlerinde söylenmiş fakat gidip yine aynı yöneticiler seçilmiş.

Eski türk filmleri bazılarımıza “bu kadar da olmaz” dedirtebilir. Fakat bu filmlerin bir amacı vardır mutlaka. Hala okuduğumuz ve cumhuriyetin ilk yıllarında filizlenen edebiyatçılarımızın anlattığı şeyler. Düzgün bir toplum yapısı, eşitçi ve feodaliteden kurtulmuş halk, adaletin işlemesi ve kadının yeri… Aşağılanan köylü ve işçi bir gün bu para tüccarlarına baş kaldıracak ama biz görürmüyüz bilmiyorum..

Saygılarla efendim…