Padişahın Huzurunda – Adam Werner

Kitabın yazarı Crailsheim’li Adam Werner Osmanlı topraklarında görev yapan (1616-1618) Avusturya elçisinin katibi olarak karşımıza çıkıyor. Uzun süren bir barış döneminin uzatılması için görüşmeye gelen elçi ile, yolda başlarına gelen ve başkent Konstantiniyye’de gördüklerini oldukça açık ve anlaşılır bir dil ile kalem almış. Kitapta hem şehir yaşamı hem de halkı anlatma bakımından yapılan gözlemlerden ilginç olanları nakledeceğim;

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.05 (3).jpeg

Şehre elçilik heyeti ile gürültülü bir şekilde girilmesi başkent halkını şoke etmiş. Böyle bir girişin mümkün olmayacağını düşünemeyen Osmanlı Çavuşbaşı’nın görevden atılması istenmişse de ricalar ile engellenmiş. Werner girişteki bu fiyakadan dolayı oldukça mutlu olduklarından bahsediyor.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.05 (1).jpeg

Bunun dışında şehirde bahsedilen Türk kelimesinin anlamını yine buraya koymak istedim. Osmanlı Devleti kendi vatandaşına “Türk” demezdi (Bloğumu takip edenler bilecektir. Merak edenler Fatih Devrin‘e şöyle bir gidip baksın). Devlette yaşayanlar kendilerini “Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye vatandaşı” olarak görürlerdi. Bu devlet yapısı din veya millet ekseninden ziyade karışık ulus ve dinlerin bütünlüğünden oluşmuştur. Ne yazık ki günümüzde siyasi propagandalar dolayısıyla bunlar bilinmemektedir. Şehirlerde bu sebeple mahalle terziniz Rum bir Ortodoks, satıcısı Karaman’lı bir Müslüman ve elbiseyi kervan ile getiren Yahudi bir tüccar olması son derece sıradan bir olaydır. Şehirde dini olarak sürekli baskı uygulamak gibi bir durum olamayacağı gibi kurulan devlet yapısında zaten istenmeyen bir durumdu. Neyse efendim bunun dışında Müslüman halk kendisine “Türk” demezdi dedik. Çünkü “Türk” dediğimiz kişiler yine Osmanlı Hanedanı’nın planları doğrultusunda dağlarda çobanlığa itilmiş, devlet kadrolarına alınmamış ve sürekli vergi/askere alma baskısıyla ezilmişlerdir. Werner dikkat ederseniz “Bu halkta bir zamanlar böyle bir yaşam sürmekteymiş” deyip “Türk’lerin aşağılanmadığını” söylese de zaman sonra bozulacak olan devlet yapısında artık iyice şehir hayatından dışlanan Türk’ler (günümüzün Yörükleridir bazı Türkmenlerdir) hor görülecek aşağılanacaktır. Ne yazık ki Osmanlı Devleti hanedanı ve halkı ile temeline yaslandığımız Türk kelimesinden zerre hazetmeyeceklerdir. Ne zamana kadar? Tekrar yeni milli bir devlet kurmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar. Bunları da öğrenmeniz iyi oldu devam edelim.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.04 (3).jpeg

Yıllarca savaşan ve isyanlar ile mücadele eden Osmanlı Devleti’nde İranlı’lara “Kızılbaş” dendiğini biliyoruz. Bu Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail ile yaptığı savaştan sonra artarak devam etmiştir (Merak edenler Yavuz Sultan Selim dönemini okuyabilir). Hatta ünlüdür Yavuz Selim’in Şah İsmail ile olan yazışmaları kitap halinde de basılmıştır. Şah İsmail’e karşı ne diyor Yavuz? ” ….Ben Sultan Beyazıd oğlu Sultan Selim, sen ki ey eşek Türk…”.

Bunlar dışında toplumumuzdaki Arap seviciliği ve aslen Osmanlı’da yaşayanlardan daha Türk olan İran dolayları (Kuzeyi) ve Azerbaycan sürekli aşağılanır ve “Kızılbaş” diye alay edilir. Günümüzde de İran düşmanlığının, Alevi’yi aşağılama manasında “Kızılbaş” demenin ve Türk’lüğün benimsenmek istenmemesinin sebebi bu tarihsel gelişimdir.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.05 (2).jpeg

Bir çok eserde defalarca tekrar ettiği, dönem şahitlerinin de defalarca belirttiği gibi aslında Siyah ve Koyu Renkli elbiseler giyenler Hristiyan veya Yahudi halkıdır. Müslüman olanlar renkli elbiseler giyer ve farklı şapkalar takarlardı.

Elbette yine günümüzde toplumumuza yerleştirilen Arap seviciliği sebebi ile gidip Hristiyan/Yahudi elbiseleri sanki Müslüman cemaatine aitmiş gibi monte edildi. Yani Türk gibi giyinmede nasıl giyinirsen giyin. Uzatmayayım görüyorsunuz zaten durumu.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.04 (2).jpeg

Bazı arkadaşlarımız dahil hala koskoca hocalar falan ekranlarda kölelik olmadığını dile getirmektedir. Bir çok yerde yine defalarca belirtildiği gibi büyük şehirlerde elbetteki köle pazarları vardır. Bu pazarlardaki köleler Cumhuriyet kurulması sırasında bile bulunmaktaydı. Bu kölelerin fiyatları, alanın ödeyeceği vergilerden tutun nasıl davranılması gerektiği kanunlarla belirtilmiştir. Yukarıda pazarın nasıl olduğunu gözünüzde canlandırabilirsiniz.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.04 (4).jpeg

Şans eseri (daha doğrusu tarihin denk gelmesi) yapımı biten Sultan Ahmed camisinin açılışına da katılmışlar. 8 Haziran 1616 yılında açılan Sultan Ahmed cami günümüzde hala önemli bir tarihi miras olarak durmaktadır. Açıkçası Sultan Ahmed’in yerleştirdiği son taşı çok merak ettim. İşaretlenmiş olabilir.

WhatsApp Image 2017-07-13 at 21.43.04.jpeg

Son olarak bizim milletin kaderciliğine atıf yapılmış. Geri dönüş yolunda konakladıkları kalenin paşası bahsi geçen olay neticesinde ölüyor. İşte görüldüğü gibi açık bırakılan çukura düşmüş. Halk “Çukur niçin açık bırakılmış, eğer açık bırakılmasaydı paşa ölmezdi” diyeceğine “Demek her şeye kadir olan ulu Tanrı, Paşanın burada ölmesini uygun görmüş” diyor. Bu olayı yine şaşırarak aktaran Werner’e 400 yıl sonra sesleniyorum;

“Doğu cephesinde değişen bir şey yok…”

Hoşçakalın..

 

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – VIII

Bir önceki yazıya buradan

Osmanlı devlet görevlileri rüşvetlerini aklamak için “Vakıf” adı altında kurumlar kurmaya ve kendi çıkarttıkları yasalar ile bu kurumlara özerk bir statü vermeyi başardılar. Böyle böyle Osmanlı Devleti içerisindeki “Vakıf” statüsü sistemi çürüttü ve çökertti. Peki ama ne dedim ben şimdi anlamadım diyorsunuzdur belki? İş ilişkilerini biraz açalım. Şöyle;

Rüşvet aldığı veya yolsuzluk yaptığı tespit edilen devlet adamının öldürülüp mallarına el konulduğunu söylemiştik. Bu rüşvetçi kişi parayı aklamak için kendisine bir vakıf kuruyor arkadaşlar. Atıyorum ben vezirim ve kuruyorum “Şeker Vakfı”. Bana rüşvet verenlere ya benim vakfa bağış yapmalarını veyahutta beraber çalıştığım tarikatlar aracılığı ile parayı aklamasını söylüyorum. Adam gidiyor diyor ki “Ben Şeker Vakfı’na şu madenlerimi bağışlıyorum. Bilmem ne tarikatı öğrencileri bu maden gelirleri ile din adamı yetiştirsin”. Bu hem benim hemde bağış yapanın toplumdaki statüsünü artıyor (bağış adı altında) hemde rüşveti mederes, camii, çeşme vb. yaparak aklayıp işin halledilmesini sağlıyor.

Çıkartılan bir çok yasa sayesinde bu vakıflar özerk demiştik. Örneğin vakıflardan neredeyse hiç vergi alınmıyor. Çünkü beraber çalıştıkları tarikatlar ile birlikte din adamı yetiştiriyorlar, cami yapıyorlar, kervansaray yapıyorlar, medrese açıyorlar vs.

Yine bu tarikata üye olanlar askere alınmıyor böylece savaşmak zorunda da değiller. Çocuklarını ve tanıdıklarını bu sayede savaşlara göndermeyip, savaşıp dönemeyen garibanların topraklarına da el koyuyorlar. Böylece Vakıf-Tarikatlar gittikçe kuvvetleniyor ve elbette ticarete atılıyor. Okullar, camiler, medreseler açıyor bir yandan kervansaraylar kuruyor satın alıyor, madenleri işliyor istihdam sağlıyor, gemilerle ticaret yapmaya başlıyor, toprakları çok ucuza kiralayıp yöre beyleriyle vergisiz ürünler kazanıyor vs. Toparlarsak dıştan hayrına çalışıyor içten ise amaç ticaret ile rüşveti aklamak başka birşey değil yani.

osmanli8217da-vakif-calismalari-1jpe.jpg

Peki benim zenginleştirdiğim “Şeker Vakfı” var ama bir şekilde rüşvet aldığım falan ortaya çıktı diyelim. Ne olacak? Beni de boğup öldürdüler. Mallar ne olacak?

İşte Vakıf ve Tarikatlar özerk statüde olduğundan bu mallara hazine el koyamıyor! Yani rüşvet ile zenginleşen Vakıflar-Tarikatlar zengin mal varlıklarıyla yoluna devam ediyor. Vakfın başkanı kim peki? Ya benim amcam ya oğlum ya ortağım ya damadım oluyor. Böylece rüşvet ile zenginleşen vakıf-tarikat ya peşi sıra rüşvetle istediği adamı kolayca başa geçiriyor yada yeni geleni rüşvet veya tehdit ile satın alıyor.

Uzun olarak anlattığımız bu Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgeni o kadar büyüyor o kadar yayılıyor ki devlet vergi alacağı mecraları elinden kaybetmeye başlıyor (Osmanlı İktisadi Tarihi’ni biraz yazıcam. Örnek vermek gerekirse 1820’li yıllarda ülke içinde dönen paranın sadece %3’ü devlet kasasına giriyor!). Bu tarikatlar kurulan vakıflar yardımı ile istedikleri adamları istedikleri noktalara atayarak devleti sömürmeye insanları kullanmaya başlıyor. Rüşvet ile çalışmaya alışılıyor. Ağalar kadıları satın alıyor ses çıkaranlar yine satın alınan tarikatlarca tehdit ediliyor. Toplum bilimsiz bir din bataklığında saçma sapan hurafelerle uyutuluyor ve bu yıllarca böyle gidiyor..

Bunların oluşumunu izleyen eski Ahiler olan Türk-Ahileri yani Anadolu Alevileri ise hengamede gittikçe şehirlerden uzaklaşmaya ve dağ bayır yaşamına geçmeye başlıyor. Yörükler böylece toplumdan kopuyor. Kendi pisliklerini, aşağılık yaşamlarını tarihi pırıl pırıl olan bu insanlara atarak tatmin olan şerefsiz sürüsü ile ahlakın ne olduğunu bilmeyen para babaları şehirleri ele geçiriyor. Gerçi her yeri ele geçiriyor.

image00112.jpg

Osmanlı tarihinde Celali İsyanları başta olmak üzere bu şekilde bozulan İktisadi Düzen neticesinde başta Anadolu Alevileri olmak üzere bir çok yerde bir çok zamanda büyük isyanlar patlak vermiştir. Osmanlı Devletinde bu rüşvet sistemi içerisinde bulunan vezirler başta askerler/beyler ve diğer tarikat adamlarının katliamına uğramışlardır. Canlı canlı yakılmış, gömülmüş ve yer yer toplu katliamlar yaşanmıştır.

Son yazımız ile beraber yazı serimizi genel bir değerlendirme ile bitireceğiz arkadaşlar.

Hoşçakalın.

Sonraki yazıya buradan

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – VII

Bir önceki yazıya buradan

İmam Gazali antik çağ felsefik kitapları okumuş, dönem içinde yaşayan filozofların düşünce yapılarını incelemiş, bunların İslam ile uygunluklarını masaya yatırmış, Aristotales düşüncesini benimseyen İbni Sina ve Farabi’yi eleştirmiştir.

İmam Gazali’nin kısaca “eğer akıl ile kanıtlanamıyor ise vahiy temel alınmalıdır” felsefesi gelecek İslam Bilimi’nin önünü tıkayan ana etkendir. Benzeri antik Yunan filozoflarında Sokrates’ten sonra görülmektedir.

Felsefe biraz karışıktır ki basitçe şöyle özetleyelim; Sokrates atıyorum “sürekli kıyıya vuran dalgalara” bakmış ve “bu dalgalar niçin oluşturulmuştur?” demiş ve bunun üzerinden felsefe yapmıştır. Sokrates öncesi öncesi doğa felsefecileri ise “sürekli kıyıya vuran dalgalara” bakmış ve “bu dalgalar nasıl oluşuyor?” demiş ve bunun üzerinden felsefe yapmıştır. Doğa filozofları (örneğin Thales) doğa yasalarını anlamaya, nasıl meydana geldiklerini tartışarak ispat etmeye, ispat ettikleri şeyi eleştirmenin önemine ve gerçeği aramaya doğru uzanan ilk bilimsel düşüncenin temellerini atmışlardır. Sokrates ise doğa kanunlarının nasıl olduğu ile ilgilenmekten ziyade tanrı tarafından yaratılan insana nasıl bir faydası olduğunu düşünerek felsefi düşüncesini buna yöneltmiştir.

675px-Persian_Scholar_pavilion_in_Viena_UN_(Avicenna).jpg
İbni Sina

İşte benzer bir felsefik düşünce ile sürekli sorgulayan, merak eden, tartışan, doğayı tanımaya çalışan büyük islam felsefecilerini oluşturan yapı İslam Bilimi’nin altın çağı olmuştur (keza antik Yunan tarihinin ilk safhaları gibi). İslam Dünya’sı küçümsenen, yakılan ve yok edilen Antik Yunan felsefesinin koruyucusu olarak eserleri arapçaya tercüme etmiş, kopyalar çıkartmış, latince öğrenmiş ve bilimde önder olarak uygarlığı elinde tutumuştur. Lakin Özellikle Sünni İslam geleneğinde önder kabul edilen El-Eşari ve peşi sıra gelen El-Gazali (İmam Gazali) ise doğa bilimlerinin dinden ayrı düşünülemeyeceğini savunarak (Sokrates gibi) bunu yapanları eleştirmiş hatta dinsiz ilan etmiştir (İslam Bilim’i ile ilgili eserler için Fuat Sezgin’in kitaplarına bakmanızı tavsiye ederim). Bunun ile kalmamış fikirlerinden bazıları saptırılmış bazıları ise doğrudan alınarak bilimin önü tıkanmıştır.

İmam Gazali’nin örneğin Matematik hakkında yazdığı şu cümlelere dikkat edelim;

“Matematik; hesap, hendese ve heyet ilimlerinden ibarettir. Bunların hiç birinde ne müsbet, ne de menfi cihetten dine taaluk eden bir cihet yoktur. Bunlar akli delillerle ispat olunan şeylerdir. Anlaşılıp öğrenildikten sonra inkara mahal kalmaz. Fakat bunlardan iki fenalık doğmuştur. Birincisi şudur: bu ilimleri mutaala eden kimse oradaki incelikleri ve delilleri hayret ve taacüp ile karşılar. Bu yüzden felsfecilere karşı içinde takdir hissi uyanır. Zanneder ki felsefecilerin bütün ilimleri açık olmak ve kuvvetli delile dayanmak hususunda bu ilim gibidir. Sonra felsefecilerin bu küfürünü, Allah’ı inkar ettiklerini, maneviyata kıymet vermediklerini şundan bundan işitir, sırf onları taklit etmek sebebiyle kafir olur. Kendi kendine “din hak bir şey olsaydı, matematiği bu kadar incelemiş olan bu büyük adamlarca malum olurdu, gizli kalmazdı” der, onların küfürünü, inkarını işitince dini inkar etmenin doğru olduğuna kanaat getirir. Başka hiç bir dayanağı olmadığı halde , yalnız böyle bir düşünce ile doğru yoldan çıkan nice adam gördüm.

Bazan bunlar başka ilimlerde de cahil ve ahmak durumuna düşerler. Eskilerin matematiğe ait sözleri delilleri vardır. Fakat ilahiyatta tahminidir. Bunu ancak tecrübe eden, onunla meşgul olan anlar.

Bu sebeple bu ilimlerle fazla meşgul olanları men etmek vacip olur. Çünkü bu ilimler dine taaluk etmezler. Ancak felsefecilere ait ilimlerin başlangıcı olduğu için, felsefecilerin fenalığı ve uğursuzluğu, okuyana sirayet eder. Bununla fazla uğraşanlar içinde dinden çıkmayan, takva gemini başından atmayan pek az kimse vardır.”

EL-MÜNKIZİ MİN-AD-DALLAL – El-Gazali

İmam Gazali’nin bu ve benzer doğa bilimlerini tehlikeli görmesi, peşi sıra yunan filozoflarını dışlayarak dinsizliğe yolların çizileceğini açıklaması neticesinde İslam Bilimi (ister onun dediğini ters anlasın ister anlamasın) 11 y.y.’dan itibaren modern bilimlere soğuk bakmaya başlamıştır. Peşi sıra gelen eleştirel düşünce ve filozoflar arap dünyasında “dinsizlik” ile eş tutulmaya, Allah’ın yarattığı doğayı insan aklı ile sorgulamaktansa vahiye dayandığı söylenen sahte hadis ve hurafelere kaymaya, Kuran’ın ayetlerindeki anlamı özümsemektense ezberleyerek şekilci bir inanışa doğru geçmişlerdir.

Bu sebeple Türklerin kendi kültür ve gelenekleri ile yoğurduğu Türk-İslam tasavvufu arap dünyasında hızla dışlanmıştır. Türkler arap dünyasında “Kötü müslüman” olarak görülmüş hele ki Yavuz Sultan Selim’in halifeliği kılıçla almasından sonra bu nefret daha da artmıştır.

Türklerin geçmiş yazımızda da belirttiğimiz İslam’i değerleri tekrar hatırlması ise çok uzun sürmemiştir. Bahsettiğimiz sebeplerden dolayı devlet ve şehir kadrolarından uzaklaştırılan Türk-Ahi tarikat yapısı yine anlattığımız Gazali ekolüne sahip Sünni Arap tarikat geleneğine doğru kaymıştır.

162432_m.jpg

Arap dünyası ve peşi sıra geleceğimiz Osmanlı toprakları 1550’li yıllarda (Kanuni Sultan Süleyman devrinden bahsediyorum gerileme dönemi cart curt değil daha öncesi) artık doğa bilimlerinin günah olup olmadığını düşünen sapık tarikatların eline geçmiştir. Osmanlı medreselerinde 1550’li yıllardan itibaren hızla artan ve tamamına yayılan Kadızade tarikat kültürü neticesinde Matematik, Coğrafya ve Felsefi bilimlerle beraber doğa bilimler, modern bilimler, fizik, kimya, astronomi vs. medreselerden ve eğitim sisteminden tamamen çıkartılmıştır. Çıkartılan ve öğrenilmesi günah kabul edilen bu derslerin yerine güzel yazma, konuşma, dini düşünce, dini hadis, dini toplum yaşantısı vb. tamamen din eksenli bir eğitim müfredata sokulmuştur. Cahil insanlara “Din eğer eğitimde fazla öğretilmez ise çocuk dinden uzaklaşır ve dinsiz olur. İlk önce müslümanlığı öğrenecek (ilimi) sonra ise gerektiği kadar bilimi öğrenecek” denerek ayetlerin anlamını bilmeden tekrarlandığı, türkçe kuran ayetlerinin öğrenilemeyeceği, matematik/fizik/kimya iyide fazla düşünülmemesi gerektiği (çünkü fazla düşünürsen dinden çıkarsın) vs. anlatılmıştır. Bu arap tarikat düşüncesi kendi yaptığı rüşvet, taciz, hırsızlık, adam kayırma, cinsel istismar vs. olaylarına yine hadisleri veya ayetleri çarptırarak dillendirmiş kısaca; İslam’ı kendi yaşamına değil, kendi yaşamını İslam’a oturtmuştur!

Sonuçta buradan mezun olan veya içinde yaşayan hacı hoca takımı İslam’ın felsefesini öğrenmenin anlamsız olduğunu kabul ederek, ezber yaparak namaz kılmış, rüşveti, sapıklığı, torpili, iki yüzlülüğü İslam gibi topluma anlatarak hem İslam dinini tahrip etmiş hemde İslam Bilimi’nin tam anlamıyla içine etmiştir.

Osmanlı Padişahları kötü dönemlerde Avrupa’da ki kadar olmasa da tarikatları ve atadıkları din adamlarını kullanarak halkı kontrol altında tutmaya çalışmışlardır. Haliyle sonuç olarak siyasete giren her din gibi kendi din adamlarını yetiştirmeye başlamış ve dinen farklı bir noktaya gelinmiştir. Peki ama bunun ne ilgisi var Laiklik ile diyorsunuzdur? Artık gelelim zurnanın öttüğü noktalara ve tarikat-vakıf ilişkilerine. Nihayet diyenlere;

Osmanlı devletinde ilk yıllarda olsun Selçuklu’da olsun rüşvet veya çıkar ile zengin olduğu tespit edilen devlet adamı veya vezirler boğdurulur ve mallarına el konulurdu. Çünkü mal rüşvet ile kazanıldığı için hazineye aktarılmasında bir sakınca görülmezdi. Kazanç “helal” olmadıktan sonra hayrının gelmeyeceği kabul edilir, yapan kınanır, hor görülürdü. Bu düşünceyi uzun uzadıya Türk-Ahi yani Anadolu Aleviliği yaşatısı olarak adlandırmıştık. Zamanla Ahi geleneğini kaybeden çoğu devşirme adamlar piyasayı kontrol etmeye başlamıştır. 1550’li yıllarda Sünni Arap geleneğinin bilimi kenara atarak boşalan Osmanlı kültürüne yerleşmesi sonucu toplum bozulmuş haliyle rüşveti normal görmeye başlamıştır. Kendisi de bulabilirse birilerini tokatlamaya, taciz etmeye, yanındakini batırmaya, piyasayı ele geçirip tefeciliğe başlamıştır. İşte bu rüşvet mekanizmasına yakalanmamak amacıyla tarikatlarla beraber kurdukları farklı bir rüşvet aklama mekanizması yaratmışlardır. Bununda adına ne dediler?;Vakıf…

Bir sonraki yazıda bozulan İslami geleneğe bağlı vakıfları anlatıp artık konuyu yavaştan bağlayacağız arkadaşlar.

Hoşçakalın.

Sonraki yazıya buradan

Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – V

Bir önceki yazıya buradan

Efendim ne dedik? Türklerin islamı kabul etmesiyle beraber bunu kültürleriyle harmanlaması sonucu yeni bir yapı meydana getirildi dedik. Peki yeni yapı derken ne demek istiyoruz? Lan bunun laiklik ve sekülerizm ile ne alakası var?

Bir kere konuyu vakıf sistemine getireceğim için alakası var. İkincisi tarikatların gelişimini ve toplum üzerindeki yansımalarını da anlatmak istiyorum.

Türkistan topraklarında Hoca Ahmet Yesevi önderliğinde bir çok derviş müslümanlığı Anadolu topraklarına yaymaya başladı. Anadolu erenleri ve babaları diye sağda solda gördüğünüz eski türbeler muhtemelen Ahmet Yesevi’nin öğrencileridir. Anadolu Selçuklu devleti hem geleneksel türk kültürü hem de islami anlayış ve hoşgörü yapısı içinde yaşamaya başladı. Mevlana, Yunus Emre, Şeyh Edebali vs. bir çok eren bu topraklarda örnek müslümanlığı ve yaşam biçimleriyle islamiyete önder oldu.

Yani “ben oruç tutuyorum tutmayan o…pu çocuğudur” tarzı bir anlayışın tam tersi “Ben oruç tutuyorum, oruç aç kalmak değil insanın nefsini kontrolüdür. Oruç yürekte aşk ile tutulur gönül ile yaşanır” diyen tarikat hocalarının anlayışıdır. Bu tarikatların amacı islami ve türk geleneğine uygun insan yetiştirmektir. Bunun temeli de Selçuklu geleneğindeki Ahi teşkilatıdır. Peki Ahi teşkilatı nedir?

resized_328b3-623859e2hocaahmedyesevikimdir
Ahmet Yesevi

Ahiliğin günümüzdeki adı kısaca esnaf grubu olarak adlandırılabilir. Anlattığımız tarikat hocaları destekli ve onlardan feyz alan, dürüstlüğe ve onura önem veren, tefeciliği yasaklayan, falza para kazandıysa para kazanamayan arkadaşına destek olan, fazla para kazanmayı uygun görmeyen bunu fakir ile paylaşan, “1 liraya aldım 50 liraya yapıştırdım aki” demeyip “1 liraya aldıysam en fazla 2 liraya satayım ticaret adabına uygun olmalı” diyen, genel olarak misafirperverliğe önem veren, “yanımdaki ekmek fırını çok para kazanıyor bende karşısına açayım parayı vurayım” dediği zaman bunu engelleyen ayıp sayan, ahlaklı, namazında, eline-diline-beline sahip çıkan insanlar topluluğudur. (Ahiler ile ilgili istek olursa genel bir yazı yazabilirim).

Ahi teşkilatı Anadolu Selçuklu Devleti’nin temel taşıdır. Esnafın örnek müslüman anlayışını benimsemiş tasavvufi tarikat desteğiyle adeta kendi içinde sosyal adaleti sağlaması ve vurgunculuğa göz açtırmaması zenginleşmeyi ve bir Türk-İslam anlayışını meydana getirmiştir.

Lakin doğudan gelen Moğol akınları neticesinde vergiye bağlanan Selçuklu Devlet’i gücünü yitirince ve zaman içinde dağılınca bu tarikat erenleri batı topraklara kaçmaya başlamıştır. Şeyh Edebali mesela Osman beyin yanındadır.

Osmanlı devletinin kuruluşu ve bu türk-islam yani tarikat-ahi teşkilatının üzerinde olmuştur. Başarısının sırrı torpilsiz ehli kişilerin görev yerlerine getirilmesi ve ahlakı/onuru öne alan bir anlayış üzerine inşa edilen toplum yapısında gizlidir. Bu ahlaki ve tasavvufi islam anlayışı zaten gavur topraklarında saldırıları da şekillendirmiştir. Saldırma amaçları elbette gaza olmakla beraber “eğer teslim olursanız canınız bize emanet” denmesinin ve bunun adilane bir şekilde yapılmasının gayesi budur.

ahilik-nedir-kurulusu-kurallari-main-img.jpg

Toparlarsak Osmanlı devleti içerisindeki farklı din-mezhep-etnik kökenlerin bir arada yaşamasının sebebi geçmişten gelen Türk kültürünün islami gelenek ile harmanlanması sonucu ortaya çıkan tarikat-ahi teşkilatıdır. Bu düşünce “yahudi o zaman kellesini kesmek sevaptır” demeyerek veya ormanda domuz kovalamak yerine “ben ahlakım, dürüsütlüğüm, yaşantım ve onurum ile yahudiye veya hristiyana örnek olayım böylece müslümanlığa davet edeyim onları da kurtarayım” tarzında bir yaşam felsefesini kabul etmiştir. Alınan yerlerde yaşatılan hoşgörü ve anlayışın temeli budur.

Fakat Osmanlı devletinin ilk 200 yılında işleyen bu gelenek Fatih Sultan Mehmed zamanında kırılacak ve toplum farklı bir yola gidecektir. Onu da bir sonraki yazımızda anlatacağız.

Sonraki yazıya buradan