Osmanlı’da Bir Köle – Michael Heberer

Bretten’li Michael Heberer’in 1585-1588 yılları arasında tutsak olarak yaşadığı Osmanlı Devleti’nde yazdığı anıları ihtiva eden Osmanlı’da Bir Köle eserini bitirdim.

Ne yazık ki hala toplumumuzun büyük bir kısmı Osmanlı Devleti’nin orta çağ devletlerinden bir tanesi olduğunu ve dolayısıyla köleliğinde yaşam standartları arasında kabul edildiğini bilmiyor. Genel geçer tarih araştırmaları savaş ve çıkan önemli olayları anlatırken, bu tip kitaplar ise yaşanılan yılların toplum yapısını, giyimini, örfünü, geleneğini dile getirir. Elbette anlatıcının objektifliği ve bilgi seviyesi bize en doğru şekilde bu dönemi yansıtır. Yazar köle olarak yakalanmadan evvel soylu bir kişinin hizmetinde yaşayan ve dönem için (aslında şimdiki dönem için bile) oldukça bilgili/kültürlü bir adam.

İngilizce, Almanca ve Latince’yi çok iyi bilen Heberer zaten yolculuğuna Fransızca’sını biraz daha geliştirmek için çıkıyor. Buradan ise Malta’ya şovalyelerin yanına giderek dini adına savaşma isteğini dile getiriyor. Malta’ya ulaşmadan evvel çıktığı Marsilya limanında ise artık ayyuka çıkan Protestan-Katolik mezhep çatışmalarına şahit oluyor. Koyu bir katolik olan Heberer yine de Protestan’lara şehirde bulunduğu sırada yapılan katliamdan çok rahatsız olmuş.

“Bir çok dürüst, işinde gücünde ve namuslu yaşayan protestan sadece protestan oldukları gerekçesiyle evlerinden zorla çıkartıldı. Dövüldülüp tecavüz edilenlerin haricinde malları yağmalandı ve evleri yakıldı. Yüzlerce protestan boğazları kesilip limandan denize atıldı. Biz her ne kadar katolik olduğumuzdan güven de olsak ta vahşeti gözlemledik ve evden çıkamadık.”

Heberer bazı yerlerde uzunca bu çekişmeyi ve sebebini anlatırken müslüman topraklarında insanların çok daha rahat yaşadığını başkasının dinine mezhebine Avrupa’da ki kadar karışılmadığını zaten böyle olması gerektiğinden bahsediyor. Nereden nereye gelen Avrupa ve nereden nereye gelen müslüman coğrafya işte..

a373e5de-9a14-4639-afcd-3b6f130e902f.jpg

Heberer Malta’ya ulaşıp hemen yakın tarihlerde savaşırken araplara esir düşüp İskenderiye’de köle olarak alıkonuluyor. Zayıf ve kısa boylu olmasına rağmen kürekçi olarak çalıştırılan Heberer sürekli tanrıya dua ettiğini anlatırken bazı kölelerin sırf kurtulmak için din değiştirip müslüman olduğunu acı bir dille anlatmış. Anlatımlarında zaten sürekli “Tanrının iziyle gemiye bindik..” veyahutta “Tanrının izniyle bu günde karnımızı doyurduk rahmetini esirgemesin..” tarzı oldukça muhafazakar bir çizgi çizmekte.

Köleliğe dayanamayıp etrafta yaşananlardan dolayı ölen arkadaşlarına acırken dışarı çıktığında gerek ticarete gelen yabancılar olsun gerek dönme müslümanlarla olsun istibat kurup kurtulmak için çaba sarfediyor. Yine gezip gördüğü yerlerde paşaların yaptığı zulümleri yazdığını görüyoruz.

aa5919e9-5a78-4e95-9b82-ac5ebedefb92.jpg

Peki Heberer sürekli köle olduğu için Osmanlı Devleti’ni bilerek karalıyor mu? Anlatımına bakılırsa pek öyle değil gibi. Mesela yukarıdaki sayfada hükümdarın tahrip edilen kilise dolayısıyla Araplara kızdığı ve tamir ettirdiğini görmüş. Bu davranış Osmanlı Devleti içerisindeki dinsel özgürlüğün ve politik dengenin bir kanıtıdır.

f0faa47e-f983-4c0f-9bcf-11a6189ea70e.jpg

Yine bir diğer örnek ise yüksek rütbeli bir paşanın emrinde olan gemi reisinin daha hızlı kürek çekmedikleri için kölelerin kırbaçlanmasını istemesi üzerine verdiği tepkiyi cesurca yazmış. Bu da Osmanlı Devleti’nde köle olsalar bile onların insan olarak bir bakıma vicdanen korunduğunu bize anlatıyor.

Fakat elbette bu efsaneleştirilen “Osmanlı’da herkese eşit muamele” gibi bir şey değildir. Gavur gavurdur köle de köledir. Zaten Heberer girişimlerinden sonra 1585 yılında nihayet Fransız elçisinin yardımıyla kendi özgürlüğünü satın alır. Serbest kaldıktan sonra özgürce dolaştığı Konstantinopolis’i (İstanbul) gezer ve gördüklerini kısa da olsa kitabında anlatır.

022968d9-4677-4200-9d84-e0b468fe4ce3.jpg

Bunlar dışında kölelik zamanında ek bir şeyler yaparak (örneğin yün çorap) çarşıda satmalarına izin verildiğinden, bazı yerlerde ise (örneğin kasap manav) çalınan yiyecekler için sadaka diye hiç bir şikayette bulunulmadığından behsediyor. Hatta Heberer bir yerden öküz çaldıklarını ve yediklerinden bahsetmiş. Öküzün sahipleri bunları suçüstü yakalamışlar. Bakmışlar ki öküzü çalanlar köle basmışlar kahkayı ve gülerek uzaklaşmışlar. Muhtemelen hayır için gitmiş diye düşünmüşlerdir.

414b1890-b151-483b-9abb-0b77197ea619.jpg

Kitabın sonlarında ise giyim kuşam ile ilgili kısada olsa bazı notlar bulunuyor. Yani gerçek anlamda 1585 yılını yaşayamasanız da toplum ve giyim tarzı hakkından tutunda yaşayış tepki vb. şeylere olaylar vasıtasıyla hakim oluyorsunuz.

Kitabı dönem toplum yapısını bilmek isteyenlere mutlaka tavsiye ediyorum. Çeviren ekibe ve yayınevine de yine teşekkürlerimi sunuyorum.

Hoşçakalın..

Reklamlar