Aptalı Tanımak

Prof.Celal Şengör hocamızın Aptalı Tanımak isimli eseri gerçekten arkadaş çevremde yoğun tartışmalar ile karşılandı. Celal hoca kitabın hemen girişinde Aptal’ın tanımını yaparak kullanmak istediği anlamı düzgün bir şekilde ifade etmiş. Lakin tam anlamıyla ifadesi halka ulaşmış mı bilemiyorum.

Özetle kitap halkımızın cahil olduğunu hatta aptal olduğunu örneklemeler ile açıklıyor. Bu tespiti halkı küçümsemek için değil bir durum tespiti yapmak için kullandığını söylüyor.

Kitaptan anladığım kadarıyla halkın cehalet ve aptallığını ise eğitim kalitesizliğine bağlıyor. Bu kalitesizliğin ise bilerek yaratıldığını, kütüphanelerin azaltıldığını ve okullarda yetiştirilen öğretmenlerin ücretlerinin düşürülerek tercih edilebilirliğini azalttıklarını uzun uzadıya anlatıyor.

2a4788c9-b36e-4c93-95c9-84be8a833e47.jpg

En büyük suçlu ise para karşılığında satın alınan hain hükümetler olup bu başlangıcı çok partili sürecin başlangıcına dayandırıyor. Dünya zeka ve bilgi testlerinde hızla gerilere gidildiğini, Türkiye’nin muhtemel Afganistan düzeylerinde bir genel kültürle yaşayacağını anlatıyor.

Açıkçası bazı tespitlerine veya yazılarına katılmasam da genel olarak söylediklerine katılıyorum ve amacının hakaretten ziyade cehaletin sebebini anlatarak çözüm önerileri getirmek istediğini düşünüyorum.

Öğretmenlerimizin kalitesini artırmak ve en zeki öğrencileri öğretmen yapmak zorundayız. Yine yaşanabilir maaşlar ile daha az çalışma saatlerine sahip olmaları gerekirken sürekli kitap okuyarak kendilerini geliştirmeleri şart. Yine eğitimimizin gelişmiş ülke standartlarında olması yetmiyor. Yetiştirilen çocuklara öğrenme açlığı ve bilgiye ulaşma hazzı aşılanmalı.

Elbette ülkemizde bu tip şeyler oldukça zor. Eleştirel düşünce ve bilim düşmanlığı bu seviyede iken pek bir ümit görmüyorsunuz.

Neyse kitap çok ek bir şey bana katmazken genel olarak bahsettiğim konuları işlemiş. Okunabilir kitaplar arasında diyebiliriz.

Hoşçakalın.

Reklamlar

Sağaa Dön!

Askerdeyim bölük komutanı çağırdı. Gittim odasına. “Şeker asteğmenim çavuş seçeceğiz 12 tane. Ben şunları çavuş seçtim diğerlerini sen seç bana bildir” dedi. Aldım elime listeyi bakıyorum bölük komutanının seçtikleri zaten lise mezunu. Geriye kalan listenin tümü orta okul veya ilkokul mezunu hatta ilkokula gitmeyenler bile var.

Gelen kısa dönemleri zaten çavuş yaptık ama yetmiyor haliyle. Askerlere haber gönderdim yarın sınav var askerin el kitabına çalışın diye.

Ertesi gün çavuş seçimi için arazide toplandık. Rast gele emirler veriyorum. “Bölük hizaya geel” veya “uçak sağdan yaklaşıyor yatın” veyahutta “kama düzeninde toplan” vb. Emri veriyorum ama yapabilen yok ve ciddi anlamda sıkıntı yaşıyoruz. Ne yapacağım bilemiyorum. Çünkü çavuş yapacağımız adam askerleri nöbet yerine götürecek az çok bir şeyler bilmesi lazım.

Sanırım Volkan astsubay veya Alper astsubaydı beni kenara çekti. “abi hiç kastırma direk sağını solunu soralım yapabilenleri seçeriz” dedi. Bende yüzüne baktım olur mu lan öyle der gibi ama başka çaremiz yok.

Emir verdim; “Sağaaa Dön” ve tekrar “Solaa dön” ve bir tane daha “geriyeeee dön” ve tekrar “solaaa dön”…

asker0002

1 dakika içerisinde veridğim bu komutları hatasız yapabilen 7 kişiyi çavuş yaptık!

O zaman çok genç olduğumdan bizim bölüğe türkiyenin en eğitimsiz ve cahil askerleri gönderiliyor zannederdim. Çünkü babamın bölüğü en az lise mezunları ile dolu olurdu iyi hatırlıyorum.

Yıllar sonra babamın askerleri alaya gidip kendi elleriyle seçtiğini, kendisine verilen ilkokul veya orta okul mezunu askerleri değil daha eğitimli ve gözü açıklarıyla değiştirdiğini öğrendim.

Neyi Anlatıyorum?

Amacımız ordunun nasıl bir organizasyon bozukluğunda olduğunu anlatmak değil. Onun sonucunu zaten son yılda gördük. Amacımız o seçtiğim askerlerle ilgili yada seçemediğimiz diyelim. 2015 yılı Türkiye istatistik kurumu (TUİK) verilerine göre 15 yaş üstü nüfusun eğitim dağılımı şöyle;

Doktora Bitiren 168.211 kişi

Yüksek Lisans Bitiren (5-6 yıllık fakülteler dahil örneğin Eczacılık-Doktorluk gibi) 641.210 kişi

Yüksek Okul veya Fakülte Biren 8.340.145 kişi

Lise-Meslek veya Dengi 12.990.847 kişi!

Orta Okul İlköğretim Bitiren 15.616.415 kişi!

İlkokul Biren 14.937.011 kişi!

Hiç Okul Okumamış 6.051.260 kişi!

554.580 kişinin ise ne olduğundan haberimiz şu an yok!

Kafanız Karışmasın

Sayılar ile verdiğim oranlar TUİK‘ten aldım arkadaşlar laf olmasın diye. Rakamlar ile aranız çok iyi değil ise size % olarak bir pasta yapayım.

adsiz

Ben grafikte pek okuyamam diyorsanız size şöyle anlatayım;

Ülkenin 15 yaş üstü yaşayanların %62’si Orta okul mezunu ve altında eğitim görmüşler. Bunların %25’i İlkokulu bitirmişken ülkenin %10’u hiç bir okul okumamış durumda. Keza bilinmeyen dediğimiz kişilerde muhtemelen hiç bir yerde kaydı olmayan ve okul okumayan kişilerden oluştuğunu kabul eder isek %63 yani rahat rahat 3 kişiden ikisi orta okulun altında!

Şaka değil arkadaşlar bu grafik oyunu falanda değil. Bazılarınızın gerçekten şaşırdığını “yahu nasıl olur benim arkadaşların hepsi liseyi bitirdi” falan dediğinizi duyar gibiyim. Tam tersine liseyi bitirdiyse etrafınız şanslısınız.

Yine lise ve dengilerin uluslararası standartların çok altında olduğunu kabul erdersek (gidip OECD raporlarına bakabilirsiniz) onlarında katılımıyla ülkenin %85’i şu an baya baya eğitim olarak eksik durumda. Hatta dağa taşa üniversite açıldığını kabul edip üniversitelerin diploma çöpüğüne çevrildiğini de eklersek durum çok çok vahim gibi gözükmekte.

Ki bu durum daha kağıt üstünde olanı ha. Yoldan çevirdiğimiz üniversite öğrencisine “Orta Doğu’dan ülke söyle” desek yüzümüze Yeni Zelanda diyeceğinden adım gibi eminim.

Bize cahil diyurlar! E cahilsin bilader..

Geliyorum sadede. Kusura bamayın arkadaşlar. Kağıt üzerinde oldukça eğitimsiz, cahil, kalitesiz bir toplumumuz var. Hiç kimseyi eğitim alamadığı veya az aldığı için suçlamıyorum lakin tablo ortada veriler gözümüzün önündeyken bu toplumun uzaya çıkmasını, bu toplumun Montesque okuyup “evet dikta rejiminin tehlikesi hakkında size katılıyorum Şeker bey” demesini veyahutta “islam toplumu niçin batı medeniyetinin gerisinde kalıyor?” diye düşünmesini beklemek hayaldir!

20120820023201-5719-big

Aslında mesele eğitim değildir. Eğitim hayattır ve öğretidir.Amacımız eğitim almayan veya alamayan kişileri aşağılamak değildir. Bir kişi elbette okula gitmediği halde kendisini geliştirip dediğimiz öngörülere sahip olabilir. Fakat kaç kişi sayılabilir? Üstelik kitap okuma oranlarımız da benzer şekilde yerlerde seyrederken bu tezi ne kadar savunabiliriz?

Bir diğer sıkıntı ise 30 yıl evvel üniversite mezunu görünce önünü ilikleyen insanların özellikle bilinçli eğitim katliamından sonra bazı sığır yöneticilerden de destek alarak üniversite mezunu kişileri aşağılaması hor görmesidir. 1970 yılında üniversiteye girmek büyük bir azim ve çalışma gerektirirken artık hemen her yerde açılan fakülteler sebebi ile kalitenin düştüğünü kabul etmek ile beraber halktaki bu “okumuş ama sen kimsin?” modundaki aşağılık bakış artık gına getirtmiştir.

Hayatında bir konu hakkında merak veya şüphe duymadan yaşamış, söylenene/okuduğuna/seyrettiğine körü körüne inanmış, dünya iktisadi/kültürel/siyaset konjektürlerini dizi filmlerden öğrenmiş, yaşadığı topraklarda uygarlıklar yaratmış olan ünlü düşünürlerin fikirlerine bakmamış, sığındığı ve anlamını bilmediği ırksal/dinsel/mezhepsel ön yargılarıyla en çok konuştuğu değerlerin ne olduğunu araştırmamış kişi veya kişiler bize gelip “sen kimsin ki?” diye bir şey söylemesin yeter artık. Bilgisilik veya yarı/çarptırılmış bilgiyle kuş beyinli insanların “bize cahil diyorlar” açıklamaları sadece kendi cehaletlerini örtmek, eğitim alamamalarının burukluğuna bürünerek bize laf sokmaya çalışmaktan başka bir amaca hizmet etmemektedir.

Bu sebeple ülkemizin önümüzdeki yıllarda daha iyiye gideceği hayali emin olun hayal olarak kalacaktır.

Peki ümitsizliğe kapılmak mı gerekir? Hayır!

Ülkenin ayağa kalkması için toplumsal eğitimden ziyade belki %5 oranında yakalayacağımız kaliteli üniversite kuşağı ile bunun belki sağlanabileceğini söyleyebiliriz. Büyük bilim insanları ve bilimsel kalite artışı bizi belki medeniyetin kıyısında bir süre daha yaşatacaktır.

Benim tek ümidim toplumun eğitim seviyesinden ziyade evrensel düzeyde üniversite eğitiminin sağlanabileceği umududur. Gerçi eğitimi dünyada kabul görmüş hocalarımızın ekranlara bile çıkmasına tahammül edemeyen odun kafalı, hayatında iki kitap okumamış, tarihini tıpkı dini gibi efsanelerden hadislerden öğrenmiş cahil cühela yönetimlerle bunun oluşması da hayaldir ya..

Yine de umudumuzu kaybetmeyelim ve mücadeleye devam edelim arkadaşlar.

Saygılarımla.

Elbette Yapma Diyoruz

Osmanlı son dönemlerinde olsun, cumhuriyetin ilk yıllarında olsun özgür bir anayasa isteyen Mehmet Emin Yurdakul ilk anayasa sonrası şöyle diyor;

“Artık padişah yok millet var, saray yok vatan var, keyif yok kanun var, zulüm/esaret yok hak/hürriyet var..”

Nereden nereye gelmişiz..

Elbette Mehmet Emin Yurdakul’un bahsettiği gibi bu değerler öyle hızla hayata geçirelemedi. Eksik kaldı, uygulanamadı, tatbik edilmesinde sıkıntılarla karşılaşıldı.

Lakin devlet yönünü otokratik tek adam rejiminden özgür demokratik cumhuriyete çevirdi..

“Ahhh neler neler yaşandı” diyen kardeşim yaşanmıştır belki evet belki haklısın yanlıştır kabul etmek gerekir. Ama bu “özgür demokratik cumhuriyet” in suçu değil tatbik etmeye çalışanların kişisel beceriksizliğinden veya hırsındandır.

Yumurta yuvarlanıp tekrar kurmak istediğin otokratik tek adam rejimi bu ülkede yürümez. Zaten dünyada yürüyen 3.sınıf diktatörya ülkelerinin durumu ortadadır.

“Sen diktatorya diyorsun ama nereden biliyorsun hebele..” diyorsan dünyada yayınlanan bağımsız yargı, insan hakları, hukuk kriterleri veya basın özgürlüğü raporlarını inceleyeceksin.

Elbette bu da diğer bir seçeneği doğuruyor. “Bütün dünya bize düşman iken bu raporlara mı güveneceğiz?” diyebilirsiniz.

Güvenmeye bilirsiniz. O zaman bilim adamlarını dinleyeceğiz. Uluslararası alanda değer gören profesörlerimize soracağız durumu.

Elbette buna da “O adamlar okuyor ama görmüyor hem uluslararası camiada boşuna mı değer görüyor demek ki oda yalancı” diyebilirsiniz.

O zaman kendiniz etrafınıza bakacaksınız. Özgür bir düşünce ortamı, haksızlıklar, gereksiz tutuklamalar, birbirini ispiyon etmeler, diktatöre yaranmak için suç duyurusunda bulunmalar vs. yaşanıyor mu diye.

Elbette buna da “Birlik ve beraberliğimizi bozmaya çalışan hainler..” de diyebilirsiniz.

Demek ki yapacak bir şey yok arkadaşlar. İnanın hiçbirinizin geleceği benim pek umurumda değil. Sıkıntı bu geleceğin bizim ile beraber kurulacak olması. Tıpkı bir çocuğa sürekli “yapma yaparsan böyle olacak yapma etme..” deyip çocuğun çakmakla halıyı tutuşturması sonra evin yanması gibi dışarıdan evimize bakacağız ki büyük bir yangın sonucu kül oluyor.

Sonra sen çakmağa bakıp “demek ki halıyı yakmaya çalışırsan yanıyormuş..” diyeceksin.

Eminim ki yeniden kuracağımız derme çatma evimizde (ki kurabilirsek) yakacağımız sobanın küllerini yine sen çocuk gibi karıştıracaksın. Közleri sağa sola sıçratacaksın. “la yapma bak köz sıçrıyor yine yanacak kulübe” dedikçe “benim oyun oynamama izin verilmiyor” diyeceksin.

Vallahi ne diyeyim insan dövmemek lazım ama ağaç yaşken eğilir diyerek hakettiğin sopayı o zaman yiyeceksin belkide.

Doğruyu Aramak

Çok uğraşır insan tartışırken karşısındakini ikna etmeye. Farklı farklı fikirlerin tartışılması, bunların alışverişi her daim yararlıdır. Hem kişiler kendi fikirlerini bu alışverişlerde daha iyi tartma imkanı bulur, hemde karşısındakinin ne demek istediğini anlamaya çalışarak kendi fikirlerini daha iyi şekillendirir.

Elbette her zaman bu konu bu şekilde ilerlemez. Çünkü fikir tartışmasına girdiğiniz bir insandan beklediğiniz kriterler olmalıdır ve bu kriterler sizin içinde geçerlidir. Amaç doğruyu bulmaktır fakat gerçek doğrunun kişiden kişiye değişmediğini de bilmek gerekir. İnsani doğrular tarih boyunca kişilerin din, kültür ve geleneklerinden etkilenmiş, bunların doğrultusunda toplumlar yönetilmeye çalışılmıştır.

Bu temsil edilen doğrular Afrikanın küçük bir kabilesinde de, Güney Amerikanın büyük uygarlığında da bulunmaktadır. Lakin belirttiğimiz gibi din, kültür ve geleneklerden esinlenerek yaratılan ve “doğru” kabul edilen bu olguların üzerine inşa edilen toplumsal yasalar aslında gerçekten “doğru” olarak kabul edilemezlerler.

Örnek vermek gerekirse Meksika’da yaşayan ve oldukça büyük ve zengin bir uygarlık kuran Aztek İmparatorluğu son derece gelişmiş bir şehirleşme becerisine, tarımsal üretime ve üreme potansiyeline sahipti. Tanrılarına ise evrenin dengesini koruması için veya başka sebeplerle insan kurban ederlerdi. Bu yakalanan bir esir veya kendi içlerinden bakire bir küçük kızda olabilirdi. Esir tapınağa çıkartılır, göğsünden bıçaklanıp kanı akıtılırdı. Bazı esirlerin göğsü açılıp kalbi çıkartılarak yendiği bile oluyordu yani. Neyse ayrıntıya girmeyelim. Bazılarınızın sandığı gibi Aztekler öyle vahşi efendim manyak falan değildi yalnız. Zamanının en büyük şehirleri kendilerindeydi, toplumsal yasalar, vergi ve hiyerarşi çok üst düzeydeydi.

Veya ayrıntısıyla yazmayacağım onuru lekelendiği için yani kocası kendisini aldattığı için kendisini öldürmesi beklenen kadın, komşusu atını çaldığı için çocuğunu alan adam, sigara içtiği için kellesi kesilip koltuk altına verilen tiryaki vs. işte bu “doğru” kabul edilen olgular üzerine yapılan yasaların sonuçlarıdır. Bu sebeple belli bir grubun, kökenin, mezhebin veya dinin “doğru” kabul ettiği şeyler aslında tam anlamıyla bizi gerçek bir adalete götürmeyecektir.

Tarih boyunca bunun mücadelesini veren, yani kendi kabul ettiği değerler üzerinden yaptıklarını doğru kabul edip dayatanlar arasında savaşlar, ayaklanmalar, suikastler, cinayetler, tecavüzler vs. yaşanmıştır. 5 milyar yaşındaki dünya üzerinde bilinen yazılı 5 bin insan yılı işte bunlar ile doludur…

Ve yıllar geçtikçe, birbirlerini katlettikçe insanoğlu (bilim adamları ve düşünürler sayesinde elbette) bu kabul edilen şeylerin aslında doğru olmadığını anlamış. Hatta bilimsel devrimler sayesinde “doğru” diye kabul edilen ve bize zorla dayatılan şeylerin aslında insanların kendi korkuları, efsaneleri, dinleri vs. olduğunu ortaya koymuşlar. Sonra bu kafası çalışan bilim adamları demişler ki “Hacı herkesin bir dediğini diğeri tutmuyor bu böyle olmaz. Bilimsel olmayan şeyleri doğru kabul etmeyelim, artık birisi diğerine karşı kendi dinini, ırkını, mezhebini falan “doğru” olarak dayatmasın. Herkes istediği gibi yaşasın, başkasına bunlar üzerinden bir şeyler elde etmeye çalışana prim verilmesin ve cezalandırılsın” tarzı bir yapı oluşturmuşlar. Adına da  “laik demokratik hukuk devleti” demişler.

Peki yapıyı oluşturmuşlar da hemen istedikleri gibi olmuş mu? Olmamış. Çok mücadele vermişler. Kendi içlerinde ırk ayrımcılarıyla, kadını aşağılık varlık görenler ile, başka mezhepleri cehennemlik sayanlarla, kendi ırkını tanrının lütfuymuş gibi gösterenler ile mücadele etmişler ve hala da etmekteler.

Elbetteki mutlak bir doğruluğa ulaşılamayacak. Ama hedefimiz bu doğrultuda olmalı. Madalyonun bir yüzünü çevirip “evet ama adamlar sömürmüşler abi” laflarına getirebilirsiniz veya yaptıkları katliamlara. Doğrudur hala da belki öyledir. Ama hedefiniz en azından kültürel anlamda bu olmalıdır. Çünkü toplumsal geleceğinizin olmasını istiyorsanız bunu yapmalısınız..

Geçmişte din/tarım dengesini en iyi kullanan ve adaleti sağlamaya çalışan krallıklar büyümüşler ve imparatorluklar kurmuşlardır. Fakat artık bu yönetim anlayışları bahsettiğimiz sistematik devletlerin çok gerisinde kalmıştır. Temelini bilimsel araştırmaya ve bunun doğrularına dayamış olan ülkeler hızla diğer medeniyetleri geçmiş sonrada katlamıştır. Bu treni kaçırmamız demek belkide hiçbir zaman artık binemeyeceğimiz bir treni kaçırmamız anlamına geliyor olabilir. İleride yapacağınız sanayi hamleleri, gelişmiş ülkelerin bilimsel teknolojisi karşısında tanka ok atan yerlinin şaşkınlığıyla kala kalır şerefsizim. Çünkü 500 yıl evvel yapmadığınız sanayi hamlesini 100 yıl sonra yaptığınızda ona yetişebiliyordunuz. Bugün ise bilimsel teknoloji ve ilerleme katlanarak büyümekte. 100/200/400… yıl geriye düşüverirsiniz.

Voyager

Bu doğrulardan buraya geldik çünkü bu doğrular başkalarını sisteme ve bilime yöneltmiş. 1974’te güneş sistemi dışına uzay aracı gönderilmiş bizde hala yapılan en ufak bir proje yok!

Neyse uzatarak anlattığım bu şeylerin sonucunu fikir ve düşünce tartışmasına getireceğim bir sonraki yazımda. Aynı toplumsal veya devletsel doğrular gibi kişi de kendi fikir ve düşüncelerini “evrensel doğrular” üzerine inşa etmelidir artık. Geriye kalan yani bilimsel verilere ve doğrulara dayandırılmamış bilgi, fikir ve düşünce bizi düşünceler üzerinde kurulacak aydınlık bir felsefeye değil, anlamsız korkular, bağnazlıklar ve yalanlar üzerine kurulmuş kavram karmaşasına götürecektir. 

Devam yazımda bunlara değineceğim hoşçakalın..

Dünyanın Binbir Hali

Ara verdiğimiz yazılara konu çok olsa da yazamaya hevesim olmayınca yürümüyor burası söylemiştim. Birde anlat anlat aynı arkadaşım 🙂

Yakın zaman içinde CNN Türk kanalı Emin ÇAPA sunumunda Dünyanın Binbir Hali isimli bir programa başladı. Zamanınız olduğunda en baştan izleyebileceğiniz bölümleri ciddi anlamada kaliteli. Tabii CNN nasıl böyle bir olaya el atmıştır ve program ne kadar devam eder bilemiyorum ama yani gittiği yere kadar izlenmesi lazım. Emin bey artık İzmit’li olduğundan sanırım adabazarın hafif esintilerine ve cesaretine sahip olarak yapıyor programlarını. Kendisine buradan hem teşekkür ediyorum hemde çalışmalarına devam etmesini diliyorum.

Programın konusu çok önemli tabii. Türkiye gündeminde konuşulan maddelerin yerine dünya gündeminden veya kendi yaptığı bilimsel bir araştırmadan yararlanarak bir içerik oluşturulmakta. Oluşturulan bu içerik genellikle istatistik veriler ile desteklenerek grafiksel veya yüzde metotlarıyla sunumu yapılmakta. Programın diğer özelliği de diğer dünya ülkelerinde konuşulan önemli gündem maddelerini de bazen anlatması. Genelde bunlar bilimsel bir araştırma veya proje şeklinde. Yani özetlersek eğer bilim teknik falan okuyorsanız eskiden ilk sayfalarında böyle küçük küçük yapılan araştırmalardan bahsedilirdi. Kah arkeoloji kah tıp veya kuantum olsun.. İşte böyle bir tat var yani.

Ayrı olarak programlarında Türkiye’nin diğer ülkeler ile değişik kıyaslamaları ve eleştirileri de yapılmakta ki zaten hükümet için sıkıntı yaratacak tarafı belkide budur. Gerçi eğitim ve ülkemizdeki düzeyinin kıyaslanması ile ilki programını arkadaşlarımız ile izlerken anlattığının pek anlaşılamadığını da söylemek zorundayım. Hani anlattığınız karşınızdakinin anladığı kadardıra geldi olay. Emin bey ülkemizin “imam hatipler mi yoksa genel liseler mi olmalı?” geyiğinin dışına sıyrılıp aslında eğitimde sorunun temelde başörtüsünde değil komple bir kalite bozukluğunda olduğunu anlatmak istemiş ama yani anlayana hacı…

Sonda yazmayayım bari eleştirilecek yönü bu belkide programın. Birde başta ülkemizin gündem maddeleri işleniyor gere yok hiç işlemeye zaten saçma sapan şeyler. Yani hani bir yazı yazmıştım ya ben Uğur MUMCU ile ilgili geçmişte onlarıda okuyun arada özenle buldum derledim neyse.. Uğur bey bir gün tiyatroya gitmiş seyretmeye. İşte emekçi çalışanların sömürüsü ile ilgili bir oyunmuş. Oyun bitmiş şak şak alkışlar falan. Alkışlayanlara ve oynayanlara bakınca bir şey fark etmiş MUMCU. Oyunun amacı nedir? Sermaye ile emeğin sömürüsünün altımı. Peki kime anlatımı arkadaş demiş? Oynayanlar tiyatrocu oyuncu insanlar. Zaten entellektüel kişiler. Peki seyredip alkışlayanlar kim? Gazeteci, doktor, mühendis, avukat… Peki kime neyin gösterisi yapılmakta demiş! Daha doğrusu anlatılanların ulaşması gereken insanların belli bir eğitimde olması lazım. Adam kitap okumuyor ise, gazetede yazıları takip etmiyor ise veya tiyatroya gitmiyor ise bu köle düzeni nasıl anlatılabilir bu insanlara?

Tabi biraz geniş perspektiften bakmış olaya ama bu programlarda da böyle sanki. Hükümetin açıkladığı “Türkiye 2023 yılında dünyanın en büyük 10 ekonomisinden bir tanesi olacak!” lafının nasıl büyük bir balon olduğunu istatistiki veriler ile açıklamış mesela Emin bey. Açıklamışta kime açıklamış? İzleyenler anlamışlar mı ben pek emin değilim. Hele ki aralarda böyle “Hong Kong meydanlarında göstericiler daha çok demokrasi için gösteri yapınca polis sert müdahele etti. Sonra buna tepkiler olunca sert müdahele edenler görevden atılmış yaa..” falan deyince birileri “demek böyleymiş” deyip aydınlanır mı? ampul gibi… ne diyelim inşallah maşallah. Kendimiz çalıp kendimiz oynuyoruz sanki. Gelişmiş ülkelerde (ekonomik gelişmiş olanlarda değil) iş kazalarında maden kazasında 18 kişi öldükten sonra ÇSGB çıkıp “maden kapatacağız deyince 50 kişi devreye giriyor” derse yer yerinden oynar. Bizde bunu anlama kapasitesi ne yazık ki yok Emin bey. Yani demek istediğim grafikler falan çok güzel ama anlamazlar belki daha sade ne bileyim işte.

Konumuz çok dağıldı. Yine bu programdan esinlenerek nasıl kızdım bizim millete yine. Hani “kağıt üzerinde” ve “yalancı” bir hayat yaşıyoruz ülkemizde. Eskisi gibi de değil. Yurt dışlarında tanıdıklarımız var, internet var falan yemiyor kimse en azından üniversite okuyan ve araştıran kesim yanlış olmasın. Üniversite okuyup mal gibi her söylenene kafa sallayanlar değil. Nasıl yalancıyız? Daha önce dinsel olarak yazmıştım bir ara. Hani lafa geldiğinde bizim dinimiz ise konu vay efendim vaydır. “En hoşgörülü din bizim dinimizdir” veya “efendim en temiz din bizim dindir” hani duymuşsunuzdur ya her yerde işte kültürümüz içinde aynı şeyler söylenir “biz çok misafirperveriz” falan “hoşgörü, saygı, sevgi” üçgenleri oluşur. Yakın arkadaşınız gelir “olm bu yabancılarda aile diye bir şey yok. 18 yaşına gelince evden gidiyorlar. Hem ne yaptıkları belli değil sevişiyorlarmış, içki sigara uyuşturucu allahtan bu ülkedeyiz ha” falan anlatır böyle. Mesela almanlar pistir. Kalabalıkta “port” diye osururlar ve evet tuvaletlerinde taharet musluğu yoktur!!! Yani bunlar temizliği de bilmezler.

Tabi bunların büyük çoğunluğu yalan olmak ile birlikte ya kültürel veya dinsel farklılıktır yada bizim aşağılık kompleksimizden kaynaklanmaktadır. Mesela misafirperverliğimiz bizim aşağılık kompleksimizden ileri gelir. Yabancı gelince böyle domalmaya hazır beklememiz incelenecek bir hadisedir. Öyle misafirperverlik falan yoktur ya. Anadolu köylerinden bazılarında vardır onlarda yok oldu gitti. Dinimiz belki tasavvufi olarak yorumlanır ise hoşgörülüdür denilebilir. Ama gerçek anlamda tam anlamıyla merkezi mezhepçi ve hoşgörüden yoksun olarak yaşanmaktadır. Farklı mezhepten ve kültürden olanlar kalabalık olmadıkları yerlerde saklanmaktadır. Aile ortamı ise yabancı kültürünün farklılığından kaynaklanmaktadır. İçki, uyuşturucu ve küçük yaşlarda cinsel hayat övünülecek şeyler elbette değildir ama adamlar zaten bunlar ile mücadele etmektedirler. Sen başkasının zaten mücadele ettiği şeylere laf sokacağına kendi ülkende yapılan çocuk evliliklerini, kadın cinayetlerini engellemeye çalış. Adam hala “çok eşli evlilik neden olmasın?” diye düşünüyor ve kadına tv sehpası muamelesi yapıyor kendi ülkesinde ondan sonra “yok aile yapısı bozuk”. Ulan yalancı pezevenk asıl sende bozuk! Gt kadar ev için kardeş kardeşe küsüyor, arsa paylaşımında oğlu babasını bıçaklıyor, ensest ilişkide dünya liderleri arasındayız ondan sonra “aile yapısı bizde sağlam” heaa sağlam. Din bezirganlarının yaptıklarını görüyoruz işte etrafta ki fırsatını bulsa millet onlarda yapacak belli.

Peki temizlik ona demeli? Allah’tan müslüman gibi yaşayanlar abdest falan alıyorlar da arada temizlik oradan yürüyor biraz. Ne giyim ne koku bir şey yok. Çevreye yediği şeyin poşetini atıyorlar, yere tükürüyorlar, parka işiyorlar… Geçen sahile gittim taşlarda oturayım gölü seyredeyim diye pislikten midem bulandı. Arkadaşım doğum gününü kutlamış pastayla, yanında kola içilmiş plastik kaşıklar tabaklar. Yandan çekirdek kabukları ve öyle atılmış poşetlerle beraber gitmişler. Şimdi ben senin doğduğun günü …… Sonra adamların temizliği bizden aldığı yalandır. Daha doğrusu tarihseldir. Medeni bir ülke isen bilim adamın ilim adamın var ise zaten bir şekilde uyarılırsın temizlikte. Geçmiş orta çağ zamanını diyorsan evet bizden temizlik namına bir şeyler öğrenilmiştir ama bu sadece kültürel alışveriştir! O zaman medeniyetin merkezi Yunanlılardan mı öğrendik her şeyi biz? Sçtığınız ve “taharet musluğu yok olm” dediğiniz o tuvaleti kim bulmuş? Neyse ya boş verin şimdi konuşsam yol olur.

İşte bu konu ile ilgili bir programı vardı Emin beyin. Yaşanılabilir ülke ile ilgili. İşte istatistiksel araştırma neticesinde ülkeleri ve şehirleri değişik kriterlere göre sıralıyor. Çevre, Konut, Yönetime Katılma vs. değişik şartlarda sıralamış. Sıralamayı programı izlerseniz görürsünüz zaten OECD araştırmasından almış. Yani büyük ekonomiye sahip ülkeler bazında yapılıyor falan.

İşte arada da insanlara soruyor nerede yaşamak istersiniz? Yani sizi bıraksak nerede yaşarsınız. Daha doğrusu Emin bey soramamış doğru soruları da peşinden. Soruyorlar “seçme şansınız olsa nerede yaşarsınız?”. Soru basit yani. Değişik yörelerden elemanlar cevaplıyor genelde hepsi aynı “Kanada’da yaşarım sağlık yönünden güzel ve özgür bir ülke” diğeri “İsveç’te yaşarım çünkü yolsuzluk yok” beriki “ben avustralyada yaşarım veya Fransa’da üniversite bedava ve seçilebiliyor” diyor.

Şimdi sorsak vatanımız nasıl falan memnuniyetiniz nedir diye. Hani mutluluk istatistikleri falanda var. Arkadaş herkes mutsuz ülkede. Topluyoruz çıkarıyoruz bunları. Sorunca “en güzel kültür bizde, Allah’tan müslümanız ve iyi ki Türküz” ama bunları sormadan “nerede yaşarsınız izin verilirse” diye soruncada o gavur, o aile içinde düzeni olmayan uyuşturucu bağımlısı, içkici seks düşkünü, pis ve aşağılık toplumun göbeğine gitmekten de hiç çekinmiyoruz ama. Bunun iki açıklaması olabilir; İlki bahsettiğim aşağılık kompleksimizden dolayı çok iyi bir yer zannediyoruz buraları (haklılık payı da var hani). İkincisi ve bence ağır basan bildiğin göz göre göre yalan söylüyoruz kendimize ve çevremize.

Ya mesele parti mesele değil burada. Cidden sanırım psikolojik bir durum. Olmayan şeylere karşı geliştirdiğimiz bir savunma mekanizması sanki. “olm adamlarda taharet musluğu yokmuş yaa” deyip 0n gün banyo yapmayan adamları görünce inandım buna. Söylenilenin tam tersi bizden var hemde hepsi. Artı rüşvet, saygısızlık, düşüncesizlik, anti demokratik yapı falan. Yine komik olan ise soruya verilen cevapların hemen hemen hepsi “daha özgür ve demokratik bir ülke olduğu için” gitmek istiyor oralara. Ulan hükümet belli aldığı oy belli işte. Sarayına çıkar yakında demiştim başkanımız bildiğin çıktı ya lan ona şaşırdım ben. Ülkede yaşıyorsak artık şaşırmamak lazım sanırım.