Peruk

Üniversitede okula dolmuş ile geldiğimiz zaman kampüs girişinde durulur ve öğrenci kimliklerimiz oradaki görevlilere gösterilirdi. Görevliler bizim kimliklere üstün körü bakar bazı sakalı uzamış öğrencileri uyarır traş olmasını isterdi. Okula başörtüsüyle gelen kız öğrenciler ise kurt görmüş koyun gibi bir birlerine yanaşır, telefon kulübesi gibi bir yere sırayla girip çantalarında getirdikleri perukları çıkarırlar, arkadaşlarının yardımı ile o küçük yerde kafalarına peruğu yarım yamalak yerleştirirlerdi.

Perukları ve alttaki başörtüsüyle adeta garip bir ucubeye benzeyen zavallı üniversite öğrencileri ekip olarak yine son kontrolleri yaptıktan sonra kampüse ancak böyle girebilirlerdi. Bazen isteyerek genel itibari ile mecburen giriş kapısından ders binalarına yine yürüyerek gitmek zorundaydılar. Çünkü gelen dolmuşlar bunların hazırlanmasını beklemediği için basıp içeriye giderken sonraki dolmuşlar da bu öğrencileri kampüs içinde almadan geçip gidiyordu. Girişten dersliklere kadarki neredeyse bir kilometrelik yolu kar kış yürüyen bu kızlar benim dönem ortalarıma kadar neredeyse hiç dikkatimi çekmedi.

Gerçi çekti de ne oldu? O zamanlar hiç bir siyasi kanata yakın olmadığım için (hala da yakın değilim Allah’a şükür) ne olduğuna pek anlam veremezdim. Derse gidip gelen basketbol oynayıp mühendislik yapmak isteyen sıradan bir öğrenciydim işte. Neyse işte kafasında yamuk peruklarıyla sanki utanacak bir şey yapmış gibi gözlerini kaçıran bu kızlara acırdım. Yapılanın yanlış olduğunu düşünmekle beraber onlar için ne yaptım diye geçmişime bakıyorum; Hiç bir şey! Bırakın bir eylemi veya tepkiyi birisinin bile gönlünü almamışımdır sanırım.

turban-ustu-peruk_745246.jpg

Sonradan geçmiş yaşantımda pişmanlık duyduğum ama aslında son derece olağan olan bu kanunsuz dayatmaya tepki vermediğime, oradaki insanlara yardım edemediğim günleri her zaman üzüntüyle anarım ve öldüğüm zaman bunun hesabının sorulacağını düşünürüm.

Yıllar geçti de bu kanunsuzluk ve buna ses çıkartmama geleneği hiç değişmedi.

YSK’nın aldığı karar kanunsuz diye itiraz ediliyor şimdi.

Kanunsuzluk ülkemizde gücün kadar işliyor haliyle. Mesela Devlet Bahçeli partisini kanunlarına aykırı bir şekilde terketmiyor. Diyor ki yani “Kanun benim!” diyor ki “Ben ne dersem kanun odur!”.

Ne dedik 15 yıldır?

Devletin ayakta kalmasının ilk şartı adalettir. Adaletin olmadığı yerde devlet kurumları teker teker yıkılır. Yargı bağımsızlığının olmadığı, yasaların ve hukukun kişilerin çıkarına göre hareket ettiği yerlerde insanlar yavaş yavaş adalet kavramını yitirir. Adalet kavramını yitirip kanunlar aracılığı ile adaletin sağlanamadığını düşünen insanlar bir süre gelir der ki “Ben de kendi adaletimi uygulayayım!”. Bunun sonu iç karışıklık, ırk/mezhep savaşlarıdır anarşidir..

1463868_940x531.jpg

Ne diyor YSK başkanı?

“Ben uygulamıyorum kanunu” diyor yani basitçe. Ne diyor savunanlar? “Eğer kanunsuzluk varsa mahkemeye git itiraz et” diyor. Biliyor ki mahkemelerde de kanunsuzluk var. Bunu duyunca yıllar evvel başörtülü kız öğrencilerine yapılanlar aklıma geliyor yeniden.

Oldukça açık kanunsuz bu harekete bile yapılan yanlış diyemeyecek insanların önümüzde ki süreçte milleti kucaklayacağı saçmalığına inanmamız mümkün mü?

Tayyip Erdoğan’ın yakınları bile değil hükümet içlerinde birisi de değil yaşadığınız şehirde hükümete yakın bir delifişek genç size kızıp kurşun yağdırsa adil bir şekilde ceza alacak mı?

Başkanlık sistemi miymiş parlamenter sistem miymiş?

Asıl sorulması gereken soru; Adil bir yönetim sergileyecek misin sergilemeyecek misin?

Bu gün satın alır, baskı uygular veya tehditle gözünü korkutur birilerini sindirip kanunları çiğnersin. Belki yargılanmadan da ölürsün gidersin hacı bilemiyorum. Bunları geçmişte sana yapılmıştır, bugün bana yapılır yarın devran döner sana yine yapılır bu böyledir güzel arkadaşım.

Ölünce ne diyeceksin ahirette? Vicdanın rahat olacak mı? Sen bu kanunsuzlukları, hukuksuzlukları, baskıyı görmeyen milyonlar size diyorum. Ne hesap vereceksiniz huzura çıkınca? Bol bol iftar açtım, namaza durdum derken sana sormayacaklar mı sanıyorsun yaptığın kanunsuzlukları, yediğin kul haklarını? Sormayacaklar mı sanıyorsun bunlar olurken niçin sesini çıkartmadın diye?

Tıpkı “ahhh neler neler yaptılaağğrr” diyerek haklı olduğunuz bazı konularda ki gibi benzer şeyler size söylenmeyecek mi? İntikam alınmayacak mı? Niçin yapıyorsunuz niçin düzeltemiyoruz bazı şeyleri?

İnanın bazı cevapları bende bilmiyorum. Belki de adalet kavramı böyle böyle mücadelelerden ders alınarak oluşmuştur diyorum kendi kendime. Umarım öyledir ve ders alınır diyeceğim de pek ümidim yok bazı şeylerin değişeceğine. Belki bir sonraki kuşak bilemiyorum.

Haydi kalın sağlıcakla dostça..

Not: YSK başkanı Sadi Güven’de çok ton ton sevimli bir adammış. Yapma amcacım böyle ton tonluğa devam et.

Reklamlar

Mış Gibi

“Ben bu hukuksuzlukla yaşayamam. Belki benim ölümüm benim durumumda olanların aydınlığa çıkmalarına vesile olur. İçim buruk. Bana bu oyunu oynayanlara ve sahip çıkmayanlara kırgınım. O deliğe bir daha dönmektense mezara girmeyi tercih ederim. Bu şekilde ölmeyi hiç istemezdim. Böyle bir ölüme en çok karşı çıkan insanlardan biri de benim. Ama kader böyleymiş. Hepiniz hakkınızı helal edin. Beni rahmetli babamın yanına gömün…

Gökçen’im, canım kızım derslerine çok iyi çalış. İyi çalış ve önemli yerlere gel ki, benim hesabımı sorabilesin!

Şunu bilin ki, en küçük suçu ve günahı olmayan ben, bu yapılan hukuksuzluğa isyan ve bu karanlığa bir nebze ışık olabilmek için hayatıma son veriyorum…”

Ergenekon davasında tutuklanan Yarbay Ali Tatar’ın iftiraları onuruna yediremeyip intihar etmeden önce ailesine son yazdığı mektup…

Ne demişti Sabah gazetesi yazarı Engin Ardıç o döndemde gururuna yediremeyip intihar eden komutanlar için?

“Ziyafet bitti, fakat ağzınızı silmeden, elinizi yıkamadan, bir de acı kahvemizi içmeden efendiler nereye?

Yaz başlangıcında sırtı karnına yapışmış, sarı, sıska, cansız birtakım tahtakuruları çıkar, iğne gibi vücudumuza batarlar, derimizi haşlarlar, kanımızı emerler, sonra sabaha karşı etli canlı, iri yarı şuraya buraya kaçarlar… Galiba şafak attı, güneş doğuyor, tahtakuruları nereye?

Kedisiz evlerde fareler vardır, kilerlere girerler, dolapları delerler, şunu bunu kemirip, sağa sola koşuşup baş köşede gezerler, bir pıtırtı olunca deliklere girerler… Galiba koku aldınız, kedi geliyor, koca fareler nereye?

Dul anaların haylaz çocukları vardır, sandıkları kırarlar, paraları çalarlar, bohçaları aşırıp eskiciye satarlar ve sonra korkup sokak sokak kaçarlar… Galiba foyanız meydana çıktı, yakanız ele geçecek, ziyankâr evlatlar nereye?

Ayılanlar bayılanlar, merdivenden kayanlar, yurt içinde ya da yurt dışında kalbi sıkışanlar, mermiye kafa atanlar…

Efendiler, hesabı ödemeden nereye?”

Bu ölümleri unutmayın arkadaşlar. Bazı tahta kuruları daha doğrusu kenelerinde yargı önünde hesap vereceği günler gelecektir.

Bizde soracağız o zaman gelince;

Nereye Engin? diye..

Elbette Yapma Diyoruz

Osmanlı son dönemlerinde olsun, cumhuriyetin ilk yıllarında olsun özgür bir anayasa isteyen Mehmet Emin Yurdakul ilk anayasa sonrası şöyle diyor;

“Artık padişah yok millet var, saray yok vatan var, keyif yok kanun var, zulüm/esaret yok hak/hürriyet var..”

Nereden nereye gelmişiz..

Elbette Mehmet Emin Yurdakul’un bahsettiği gibi bu değerler öyle hızla hayata geçirelemedi. Eksik kaldı, uygulanamadı, tatbik edilmesinde sıkıntılarla karşılaşıldı.

Lakin devlet yönünü otokratik tek adam rejiminden özgür demokratik cumhuriyete çevirdi..

“Ahhh neler neler yaşandı” diyen kardeşim yaşanmıştır belki evet belki haklısın yanlıştır kabul etmek gerekir. Ama bu “özgür demokratik cumhuriyet” in suçu değil tatbik etmeye çalışanların kişisel beceriksizliğinden veya hırsındandır.

Yumurta yuvarlanıp tekrar kurmak istediğin otokratik tek adam rejimi bu ülkede yürümez. Zaten dünyada yürüyen 3.sınıf diktatörya ülkelerinin durumu ortadadır.

“Sen diktatorya diyorsun ama nereden biliyorsun hebele..” diyorsan dünyada yayınlanan bağımsız yargı, insan hakları, hukuk kriterleri veya basın özgürlüğü raporlarını inceleyeceksin.

Elbette bu da diğer bir seçeneği doğuruyor. “Bütün dünya bize düşman iken bu raporlara mı güveneceğiz?” diyebilirsiniz.

Güvenmeye bilirsiniz. O zaman bilim adamlarını dinleyeceğiz. Uluslararası alanda değer gören profesörlerimize soracağız durumu.

Elbette buna da “O adamlar okuyor ama görmüyor hem uluslararası camiada boşuna mı değer görüyor demek ki oda yalancı” diyebilirsiniz.

O zaman kendiniz etrafınıza bakacaksınız. Özgür bir düşünce ortamı, haksızlıklar, gereksiz tutuklamalar, birbirini ispiyon etmeler, diktatöre yaranmak için suç duyurusunda bulunmalar vs. yaşanıyor mu diye.

Elbette buna da “Birlik ve beraberliğimizi bozmaya çalışan hainler..” de diyebilirsiniz.

Demek ki yapacak bir şey yok arkadaşlar. İnanın hiçbirinizin geleceği benim pek umurumda değil. Sıkıntı bu geleceğin bizim ile beraber kurulacak olması. Tıpkı bir çocuğa sürekli “yapma yaparsan böyle olacak yapma etme..” deyip çocuğun çakmakla halıyı tutuşturması sonra evin yanması gibi dışarıdan evimize bakacağız ki büyük bir yangın sonucu kül oluyor.

Sonra sen çakmağa bakıp “demek ki halıyı yakmaya çalışırsan yanıyormuş..” diyeceksin.

Eminim ki yeniden kuracağımız derme çatma evimizde (ki kurabilirsek) yakacağımız sobanın küllerini yine sen çocuk gibi karıştıracaksın. Közleri sağa sola sıçratacaksın. “la yapma bak köz sıçrıyor yine yanacak kulübe” dedikçe “benim oyun oynamama izin verilmiyor” diyeceksin.

Vallahi ne diyeyim insan dövmemek lazım ama ağaç yaşken eğilir diyerek hakettiğin sopayı o zaman yiyeceksin belkide.

Kabile Devleti Derken Bu İşte

Ünlü yazar Victor Hugo ölümsüz eseri “Bir İdam Mahkumunun Son Günü” isimli kitabında hırsızlık yapan, tecavüz eden, kişileri öldüren, kısaca suç işleyen insanlara verilecek ceza ile ilgili konuşurken insanları öldürmeye hakkımız olmadığını uzun bir dille anlatır ve şöyle söyler;

“İntikam almak bireyseldir, cezalandırmaksa tanrının işidir. Devlet cezalandırmaz adaleti sağlamalıdır..”

Ülkemiz devlet nezdinde hukuk anlayışını yitirdiği ve bunu kendi intikam/kişisel çıkarları için kullandığından dolayı adalet kavramını yitirdi. Zaten adalete ve evrensel hukuk normlarına pamuk ipliği ile bağlı olan halkta kendi bireysel intikam duygularını ortaya koyarak “kendi adalet” anlayışlarını dile getirmeye başladı.

Artık buralara benzer konular ile ilgili fazla paylaşım yapmıyorum. Çünkü yapmanın anlamsız olacağını düşünüyorum. Çünkü kültürel zenginlikten ve medeniyet adımları atmaktansa orta çağın adetlerine özenmek hoşumuza gidiyor.

Bakın sosyal medyada ki arkadaşlarınıza. Muhafazakar anlayışa sahip arkadaşlarınızın “islami hoşgörü” ve “en saygılı din” maskelerinin düştüğünü, milliyetçi arkadaşlarınızın ırksal bir suçlama noktası aradığını ve faşizmi dile getirdiğini, sosyal demokrat arkadaşınızın “sosyal hukuk devleti” anlayışını nasıl anlayamayıp adamı kazığa oturttuğunu farkedeceksiniz.

Üzerinde sürekli bahsettiğimiz “Demokratik Hukuk Devleti” tanımı bu sebeple her daim korunmalı ve cahil halk kitlelerinin ellerine bırakılmamalıdır. Çünkü insan ne kadar eğitim alırsa alsın, ne kadar dindar olursa olsun veya ne kadar vatanını severse sevsin belli değerlerine saldırılarda içgüdüleri gereği karşı tarafı yoketmek ve öldürmek isteyecektir.

Biz bunun adına “Orta Çağ” kültürü diyoruz. Dünyada geri kalmış ve halkı sömürge haline gelmiş bütün topluluklarda bu kültür devam etmektedir. Toplumda biriken nefret ve hukuk tanımamazlık sanıldığı aksine sadece suçlulara yönelmeyecektir. Zamanla bu kültür genişlemeye, kendi kültür/din/gelenek ve örflerine uygun olmayan şeyleri yine kendi değerlerine göre adalet mekanizmasına oturtmaya peşi sıra hesap sormaya başlayacaktır.

Toplum olarak son 35 yılda geçilen ahlaksızlık, tarihi itibarsızlaştırma, intikam ve kişisel hesap sorma mücadeleleri neticesinde yaratılan eserin sorumlusu yöneticilerdir. Geldiğimiz bu noktanın, cehaletin, ikiyüzlü siyasetin, islami, tarihi geleneklerimizin içinin boşaltılmasının bütün sorumlusu yine onlardır.

Ben bunun basit bir beceriksizlikten ziyade bilerek yapıldığını düşünüyorum. Dizayn edilen bu topluma dahil olmayı kabul etmiyor, insanları bilime ve demokratik hukuk devletine sahip çıkmaya davet ediyorum.

Saygılarımlar..

Demokratik Hukuk Devleti

Bu sabah internetin ve telefon hatlarının kapalı olmasından dolayı oldukça gergin bir gün başlangıcı gerçidim. Malum Laik Demokratik Hukuk ilkelerine bağlı Cumhuriyet muhtemelen böyle bir şekilde yıkılacağından “acaba şimdi mi?” diye düşündüm. Elbette hükümetin ve devletin bu kadar karışık bir ortamda böyle bir girişime girmesinin sırası olmadığına daha fazla kanaat getirerek “bakalım neler olmuş” diyerek etrafı soruşturdum.

Bazı arkadaşlarım “İnternet çalışmıyor DNS değiştirdim olmuyor” tarzı cümlelerinden beni telekom bilgi işlem merkezi zannetmelerini kınıyorum. Artık DNS ile girme dönemlerinin de sonlarındayız zaten. Fazla kalmadı az dayanın derim.

Neyse meğerse gündem gece alınan HDP vekilleriyle ilgiliymiş ve elbette patlayan bombalar falan varmış. Ölen askerlere ve patlamada parçalananlara Allah’tan rahmet dilerken yapılacak bir şey olmadığını, her orta doğu ülkesi gibi bunun da hemen ertesi günü unutulacağını söylerek taziyelerimi bildireyim. Ben tutuklanan milletvekilleri ile ilgili görüşümü bildirmek istiyorum.

Malum peşinen çıktığım ve görüştüğüm bir çok arkadaşım olayı çok normal karşılayıp tutuklanmayı hakettiklerini dile getirdiler. Zaten ülke geneli olarak kah gelen şehit haberleri kah patlayan bombalar dolayısıyla biriken bir sinir olduğundan bu da son derece normal karşılanacak bir şeydir. Fakat yapılan bu tutuklamalar kesinlikle yanlıştır ve demokratik hukuk sistemine aykırıdır! Elbetteki bu PKK terör örgüte destek vermek demek değildir. Açılayalım;

Demokratik Hukuk Devleti nedir? Nasıl olmalıdır?

Demokratik hukuk devletlerinde toplum bireylerini oluşturulan kanunlar korur. Kanunlar belli hukuksal düzenlemeler ile evrensel değerlerden destek alarak mecliste yaratılır. Kanun yapıcıları ise halk demokratik ve tam bağımsız bir seçim ile toplumda yaşayan insanlar seçer. Seçilmiş kişiler bazı demokratik hukuk toplumlarında “Kürsü Dokunulmazlığı” hakkı dolayısıyla dokonulmazlık alırlar ve istediklerini kürsüden söyler ve tartışırlar. Ülkemizde de bu dokunulmazlık hakkı çok daha ileri boyutlarda (yolsuzluk, torpil, fesat, terör vb.) dahil olmak üzere gözardı edilerek bir zırh gibi kuşanılır.

Peki demokratik hukuk sistemlerinde dokunulmazlığa sahip olan kişi istediğini yapabilir mi? Elbette yapamaz. Bu yine seçilen kişiler veya sistemin denetimiyle (bağımsız bir üst yargı veya senato) ile denetlenebilir, soruşturma açılabilir veya dokunulmazlığı bireysel olarak kaldırılabilir.

Siyasi tarihimizde bir çok parti mensubu çeşitli bahaneler ile dokonulmazlığı kaldırılmış veya partisi mahkemelerce kapatılmıştır. Bunun haklılığı veya haksızlığı veyahutta sebepleri konumuz değil. Bunları toplum değerlendirir ve kararını yine demokratik seçimler ile belirler.

Bahsettiğimiz üle sistemimiz bir çok demokrasi katliamına seyirci olmuş, ideolojik ve çıkar uğruna bir çok kişi siyasetten keyfi olarak uzaklaştırılmış veya partisi kapatılmıştır. Bunlar genel anlamda darbeler içinde olduğu gibi siyaset içinde de gerçeleştirilmiştir.

Örneğin yüksek oy potansiyeli olan Erbekan ve partisi iktidarda etkili olduğu vakit bir dönem sürekli “Bunlar şeriatçı Atatürk düşmanı efendim” diye karalanıp partilerine baskı yapılmış veya kapatılmıştır. Amaç ne Atatürk’ün korunması ve demokrasinin bekçiliğidir. Amaç siyasi oyları kendi merkezinde toplamaktır. Keza yer yer Ecevit’te komünizmle suçlanmış ve bunlarla mücadele etmiştir veya işte sol paritlerden de kapatılanlar olmuştur.

Neyse uzatmayalım. Bu anti demokratik siyasi yaklaşım ve kapatmalar bile oluşturulan Demokratik Hukuk sisteminde “yasalar aracılığı” ile yapılmış şeylerdir.

Demokratik Hukuk Devletlerinde seçimle meclise gönderilen kişiler hiçbir yargı kararı olmadan üstelik dokunulmazlıkları varken apartopar gözaltına alınması kabul edilemez bir davranıştır.

Vatan Hainlerini Mecliste Besleyelim Mi?

Bir kere vatan haini kavramı salt terörizm desteği ve fikir beyanı ile açıklanabilecek bir kavram değildir. Devlet malını çalan, devletin kurumlarını ele geçirip kuvvetler ayrılığını yıkarak yargı, eğitim, asker, polis, meclis, cumhurbaşkanlığı sistemini kendi tekeline bağlayanlar/bağlamak isteyenler, kendi çıkarları doğrultusunda ikili anlaşmalarla ülke geleceğini satan, iktisadi yapısını yabancı sermayeye peşkeş çeken, kendi kafasına göre hukuksuz tutuklamalar ve işkenceler yapanlar da vatan hainidir!

Vatan haini diyerek hukuksuz bir şekilde tutuklanan kişiler 10 yıl evvelde, dünde bugünde teröristler ile ilişkiler içerisinde olan kişilerdir. Bunlar yeni ortaya çıkmış gibi birden saldırmanın ve tutuklamanın amacı nedir?

Amaç teröristler ile iş birliği ise bu adamlar yıllardır mecliste değiller midir?

Keza amaç vatan hainlerinin temizlenmesi ise o mecliste adam kalır mı?

Yapılan bu tutuklamalar (terör eylemlerine destek olan vekiller tutuklansa da) demokratik hukuk devletini hiçe saymaktır. Hiç bir kurum veya oluşum seçimle oraya gönderen vekilleri şu andaki yasalar çerçevesinde tutuklayamaz (Gerekirse dokunulmazlığını kaldırıp yargılar).

Türkiye tam olarak bir guguk kuşu devleti haline gelmiştir. Teröre destek olan parti mensuplarının alınması sevindirici olduğu kadar hukuk adına düşündürücü ve üzücüdür. AKP hükümeti yıllardır yarattığı ve beceremediği devlet-cemaat yapılanması ve devlet-PKK anlaşmasını eline yüzüne bulaştırmış, ülkede zaten az olan adalet güvencesini sıfırın altına indirmeyi başarmıştır.

Çekincem yarın meclise gönderilen diğer parti vekillerinin de benzer şekillerde tutuklanması ve meclisin artık içi boş bir arı kovanı haline getirilmesidir.

Bizi bekleyen en büyük tehlike birilerinin silahlanması ve askerle çatışması değildir. En büyük tehlike bağımsız devlet kurumlarının yıkılması ve adalet sisteminin çökmesi sonucu bir iç savaşın kapımızda olmasıdır.

Demokratik Hukuk Devleti bu iç savaşın engelleyicisidir. Kendi keyfi hukuk sistemlerini kuranların dönüp orta doğu devletlerine bakmaları yeterlidir.

Saygılarımla..

Modern Fransa Tarihi – V – Avrupa ve Türkiye Analizi

Modern Fransa Tarihi Serisi 5 yazıdan oluşmaktadır;

Modern Fransa Tarihi I

Modern Fransa Tarihi II

Modern Fransa Tarihi III

Modern Fransa Tarihi IV

Arkadaşlar söylediğim gibi pek fazla ayrıntıya girmeden yaklaşık olarak 100 yıllık bir süreci (1750-1870) anlattık. Bundan sonrasının anlatılmasına aslında pek gerek yok gibi. 1870 yılı sonrası Fransa’da kurulan üçüncü cumhuriyet oldukça başarılı süreçlere imza atmıştır. Parlamento bu yıldan sonra gittikçe daha özgür anayasal düzenlemelerde bulunmuş ve demokrasiyi kuvvetlendirmişlerdir.

Basın özgürlüğü, seçimlerin tarafsızlığı, yargı bağımsızlığı, laik demokratik devlet sisteminin adım adım sağlanmaya çalışması, sendika ve dernek kurma özgürlüğü, çalışma standartları, zorunlu ve ücretsiz eğitimin yapılması, toplantı ve çeşitli bildiri hakları vs. 1907 yılına kadar çıkartıldı. Birinci dünya savaşından sonra faşizm ile mücadele süreci falan neyse işte yeterli sanırım anlatım için. Zaten amacımız demokratik hakların neden talep edildiği ve nasıl kazanıldığını Fransa üzerinden anlatmaktı.

Ne yazık ki okullarımızda Avrupa tarihi hiç anlatılmaz. Halkımız Berlin sokaklarında gezerken “Ne güzel caddeler, parklar ve insanlar, adamlar sistemi oturtmuş azizim” diye söylenir lakin nasıl oturttuğunu araştırma ve öğrenme zahmetine girmez. İnsanlar bu sebeple parlamentoda kullanabildikleri oylar, seçilme, demokratik hukuksal yapı, çalışma ve tatil saatleri, asgari ücret, cinsiyet eşitliği, eğitim vs. hakların oralarda nasıl kazanıldığını bilmemektedir. Bahsettiğimiz bu şeyler 1750’li yıllarda başlayan Avrupa halk hareketinin yıllarca süren mücadelesi, isyanı ve kanıyla kazanılmıştır. Tekrar tekrar ele geçirilen parlamento tekrar isyanla ve kanla geri alınmış, tekrar ele geçirilmiş ve tekrar geri alınmıştır. Burada en önemli etken her zaman alt sınıf köylü ve işçi kesim yani gelir/eğitim seviyesi bakımından alt tabaka olmuştur.

s-04d054e8e76557198e5247821e147c45e45378bb.jpg

Fransa ve haliyle modern dünya ülkelerinde yaşayan köylü ve işçi sınıfları sürekli bahsettiğimiz hak ve özgürlüklerden daha çok pay almak için mücadele etmişlerdir. Hükümet yetkilileri en fazla köylü ve işçi sınıfından korkmakta ve çekinmektedirler. Eğitimsiz ve asgari ücretler çalışan işçi çocuğunu öldüren zengin para babasının oğluna hesap sorulmasını ister. Kendinden alın terinden alınan vergilerin çalınmamasını ister ve devletin harcadığı her kuruşun hesabını sorar. Çünü devlet mekanizmasının alın teriyle kazandığı paranın vergileriyle oluşturulduğunu bilir. Kendisini boş palavralar ile kandıran siyasetçiye itibar etmez, eleştirir hesap sorar..

Kurduğumuz “Demokratik Cumhuriyet” yönetimi ise köylü ve işçi sınıfına dayanmamaktadır. Mustafa Kemal’in getirdiği kurallar bütünü bu sebeple ne alt sınıf tabakada ne de üstü sınıf eğitime sahip kanatta tam anlamıyla anlaşılamamıştır. Demokratik Cumhuriyet için mücadele etmemiş köylü ve işçiler haklarını koruyacak partilerden ziyade dini siyasete alet eden siyasi demagoglara oy vermeyi seçmiştir. Modern ülke vatandaşları aksine eşitliği ve yargı bağımsızlığını değil monarşiye geri dönme arzusunu taşımaya devam etmişlerdir.

Ülke vatanadaşlarımıza kızmayalım. Bu tip bir yönetim ne kültürümüzde ne dinimizde ne de yaşantımız da bulunmaktadır. Eleştiri bizde yadırganır, haksızlık kabullenilir, susmak erdem sanılır ve ölümler kader görülür. Bu tip toplumların modern toplum ve ilerleme düzeyine geçmeleri çok zordur.

57126.jpg

Bunun için eleştirilecek diğer şey eğitim ve maddi gücü ölçüsünde yeterli imkanları olan kişilerin bile bahsettiğimiz değerleri bilmemesi hatta öğrenmek bile istememesidir. Ülkemiz Cumhuriyet Bayramlarından kaçan, İstiklal Marşı’nda sesini çıkartmayan, tarihi savaşlarını bile eksik ve boş anlatan cahil bir bedevi devleti haline gelmiştir. Tek çıkar yolumuz doğru bilgileri okuyarak etrafımıza anlatmak ve çocuğumuzu bu bilinç ile yetiştirmek olmalıdır.

Yazılarımıza yakın bir zaman sonra başlayacağım bir diğer seri ile devam edeceğim. Israrla “Osmanlı Devletinin nasıl çöktüğü” konusunu anlatmayacağım 🙂 Çünkü Osmanlı Tarihini baya özetleyerek yazıyorum zaten.

Fakat sistemin nasıl kokuştuğunu anlatmak ve Mustafa Kemal’in neden “Laik ve Seküler” bir devlet-eğitim sistemine geçerek tarikatları/vakıfları kapattığını anlatacağım. Oldukça bilgileceneceğinizi düşünüyorum.

Hoşçakalın..

Modern Fransa Tarihi – IV

Bir önceki yazıya buradan

İkinci Fransa Cumhuriyeti 1848-1852

Kralın baskısı ve adil olmayan davranışları sonucu yapılan geniş çaplı 1848 Devrimleri Fransa kralının sonunu getirmişti. Artık halk bir cumhurbaşkanı seçebilecek, parlamentoda temsil edilebilecekti. Fransız vatandaşı olan erkekler oy bile kullanabilecekti daha ne olsun.

Fransa tarihine “İkinci Fransa Cumuriyeti” olarak geçen bu dönem için ilk olarak cumhurbaşkanı seçildi. Halk tam adı Charles Louis Napoléon Bonaparte‘ı yani büyük imparator Napolyon Bonaparte’nin yeğeni olan III.Napolyon‘u cumhurbaşkanı seçti. Halk ilk defa bütün erkekler ile beraber oy kullandı ve parlamento kuruldu. Yeni bir anayasa kabul oluşturuldu ve kabul edildi. İnsanlar sevinçle “Ne güzel lan bizim seçtiğimiz adamlar ülkeyi yönetiyor eheheh” diye seviniyordu.

III.Napolyon ise devrim hareketleri başlamasından sonra kafasında planı oluşturup hemen bir parti kuracaktı. Bonaparte partisi temmuz seçimlerinde başarılı olmasına rağmen daha fazlasını umduğundan eylül ayındaki ikinci seçimlere kadar çalışmalar yapıyor. Amcasının ismini sürekli ön plana getirerek “Büyük Fransa” temalı parti sloganlarını sürekli tekrarlıyor. Fakirlerin borcunu sileceğini, yardım edeceğini, eşitlik getireceğini dile getiriyor. Artık eski “Büyük Fransa” tekrar yeni cumhuriyet ile atılım yapacağını falan işte bildiğimiz tırıvırılar falan. Yalnız bu adam anasının gözü tabi gidip kilise ile de arka taraftan irtibata geçiyor. Onlara bütçe vereceğini artık eski zulüm günlerinin bittiğini, demokratik yapıyı hızlandıracağını anlatıyor. Onlardan da destek alıyor. Bildiğin demokrasi aşığı adam.

France-1852-A-5-Francs-Silver-Coin.jpg

Sonuçta seçimi %73 gibi akıl almaz bir oy oranıyla kazanıyor abimiz (seçmen sayısı 7,5 milyon ki yaklaşık neredeyse 6 milyona yakın oy almış). Cumhurbaşkanı olunca hemen ordu ve yönetim kademelerine kendi adamlarını getiriyor. Bürokraside kadrolarını oluşturmak için çalışmalara başlıyor. İktidarı süresince bürokrasiyi hızla ele geçiren III.Napolyon 4 yılın sonunda bir sorunla karşılaşıyor. Her diktatör adayının yaşadığı zorluklar efendim. Sııntı şu; cumhurbaşkanı 4 yılda bir değiştirilmeli!

“400’ü verin bu iş çözülsün” diye ortalarda dolaşıyor mu onu bilemiyoruz elbette. Fakat anayasayı değiştirmek için meslisin 3/4’ünün desteği gerekiyor ama olmuyor daha doğrusu meclis sonucun cumhuriyet aleyhine gelişeceğini tahmin ettiğinden bunu istemiyor.

Demokratik diktatörümüz III.Napolyon baktı olmuyor yerleştirdiği adamlarla yapıyor darbeyi. Cumhuriyetçiler bunun ile mücadele etsede kazanamıyorlar. Çünkü polis ve askeri kuvvetleri kendi adamlarıyla doldurmuş durumda. Bildiğin “hayır seni istemiyoruz” diyenin karşısına devletin polisi/askeri silahla karşı duruyor.

Yasama meclisini dağıtıp herkesi sindiriyor. Hızla referandum yaparak baskıyla girdiği seçimlere 2 Aralık 1852 yılında kendisini imparator ilan ediyor (Hayırlı olsun). Aslında işçi ve köy sınıfının seçimlerle bazı hakları ele geçirmesi sebebiyle burjuva sınıfı (patronlar diyelim) özgür parlamentoyu istemiyorlardı zaten. Bu sebeple imparatorluğa dönüşü olumlu karşılamışlardı. Böylece ikinci imparatorluk dönemi başlıyor efendim. Demokrasi, özgürlük falan derken bir baktılar ki seçimle diktatör çıkıverdi.

İkinci İmparatorluk 1852

Ne diyorduk? Mal gibi gidip diktatörü seçersen olacağı budur diyorduk. Halkı “özgürlük getireceğim” diye kandıran ve kadrolaşarak diktatörlük kuran III.Napolyon muhalefeti sert bir şekilde sindirmeye başladı.

Yaklaşık 1860 yılına kadar sert bir polis devlet yönetimi kuran III.Napolyon bu tarihten sonra halk tepkisinden de çekindiğinden biraz daha yumuşak bir yönetim anlayışına geçti. İşçilere bazı dernekler kurdurttu. Fakir köylülere yardım ederek yanına çekmeye çalıştı. Ekmek fiyatını özellikle çok düşük tutarak alt kısım tepkileri azaltmayı hedefledi. Ülkenin kodamanları bu lidere sarılmışlardı çünkü sosyalizm tehlikesine karşı bu baskıcı imparator çok daha iyiydi. Bir nevi halkı sömürerek fakirleştirmek ve sonra yardım ederek “ben sizin yanınızdayım” imajı verme planı üstüne kurduğu iktidarı uzun yıllar devam edecekti.

Bapaume-tableau-Faidherbe.jpg

Neyse çok uzatmayayım. Yurt dışında da ona buna çatan III.Napolyon Rusya’ya karşı Osmanlı Devleti’ne yardım etti. Avusturya ile falan savaştı. Lakin yolun sonu 1870 yılında gözüktü. Bu yıllar öncesinde fakir kesimi yanına almak için bazı girişimleri abarttığndan burjuva sınıfı ile arası açılmıştı zaten. Üstüne Prusya ile girdiği salak saçma mücadelede de büyük devlet adamı Bismark ile çatışmıştır (şimdiki Almanya’nın temeli diyelim zaten sanırım ilk başbakanıdır). Onlarla hesaplamadan “Siz kimsiniz lan benim imparator” diyerek girdiği savaşta sanayi lokomotifi olan Almanlara çok ağır yenilince Fransa ele geçirilmiştir. Ele geçirilen III.Napolyon tahttan indirildi. Yine savaş sırasında iktidarın Fransa içlerinde isyanlar ile mücadele ettiğini de anlatmak gerekiyor.

Sonunda tekrar Cumhuriyet ilan edilmiş ve adına “Üçüncü Fransa Cumhuriyeti” denmiştir. Lakin Fransa seçimle gelip cumhuriyeti yıkan adamın yüzünden yıllarca baskı görmüş, sebepsiz dış politikada sağa sola çatarak yine sebepsiz bir şekilde Bismark ile savaşmış ve ağır mağlubiyet ile Fransa’yı işgal ettirmiştir.

Ne diyelim gte giren şemsiye açılmazmış arkadaşlar. Devam edeceğiz.

Sonraki yazıya buradan