Aptalı Tanımak

Prof.Celal Şengör hocamızın Aptalı Tanımak isimli eseri gerçekten arkadaş çevremde yoğun tartışmalar ile karşılandı. Celal hoca kitabın hemen girişinde Aptal’ın tanımını yaparak kullanmak istediği anlamı düzgün bir şekilde ifade etmiş. Lakin tam anlamıyla ifadesi halka ulaşmış mı bilemiyorum.

Özetle kitap halkımızın cahil olduğunu hatta aptal olduğunu örneklemeler ile açıklıyor. Bu tespiti halkı küçümsemek için değil bir durum tespiti yapmak için kullandığını söylüyor.

Kitaptan anladığım kadarıyla halkın cehalet ve aptallığını ise eğitim kalitesizliğine bağlıyor. Bu kalitesizliğin ise bilerek yaratıldığını, kütüphanelerin azaltıldığını ve okullarda yetiştirilen öğretmenlerin ücretlerinin düşürülerek tercih edilebilirliğini azalttıklarını uzun uzadıya anlatıyor.

2a4788c9-b36e-4c93-95c9-84be8a833e47.jpg

En büyük suçlu ise para karşılığında satın alınan hain hükümetler olup bu başlangıcı çok partili sürecin başlangıcına dayandırıyor. Dünya zeka ve bilgi testlerinde hızla gerilere gidildiğini, Türkiye’nin muhtemel Afganistan düzeylerinde bir genel kültürle yaşayacağını anlatıyor.

Açıkçası bazı tespitlerine veya yazılarına katılmasam da genel olarak söylediklerine katılıyorum ve amacının hakaretten ziyade cehaletin sebebini anlatarak çözüm önerileri getirmek istediğini düşünüyorum.

Öğretmenlerimizin kalitesini artırmak ve en zeki öğrencileri öğretmen yapmak zorundayız. Yine yaşanabilir maaşlar ile daha az çalışma saatlerine sahip olmaları gerekirken sürekli kitap okuyarak kendilerini geliştirmeleri şart. Yine eğitimimizin gelişmiş ülke standartlarında olması yetmiyor. Yetiştirilen çocuklara öğrenme açlığı ve bilgiye ulaşma hazzı aşılanmalı.

Elbette ülkemizde bu tip şeyler oldukça zor. Eleştirel düşünce ve bilim düşmanlığı bu seviyede iken pek bir ümit görmüyorsunuz.

Neyse kitap çok ek bir şey bana katmazken genel olarak bahsettiğim konuları işlemiş. Okunabilir kitaplar arasında diyebiliriz.

Hoşçakalın.

Yaşamaya Dair II

Alçaklığın, hainliğin, ikiyüzlülüğün, puştluğun, kısacası cümle kokuşmuşluğun at oynattığı bir dönemde yaşamdan zevk alabilmek ancak zayıfların bahtiyarlığıdır. Esas olan sadece yaşamak değil, insana yakışır şekilde ve onurlu yaşamaktır. Teslim olmadan, boyun eğmeden, sürünmeden, el etek öpmeden yaşamaktır…

Nazım HİKMET

Yaşamaya Dair

Yaşamak şakaya gelmez, 
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın 
                       bir sincap gibi mesela, 
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, 
                       yani bütün işin gücün yaşamak olacak. 
Yaşamayı ciddiye alacaksın, 
yani o derecede, öylesine ki, 
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, 
yahut kocaman gözlüklerin, 
                        beyaz gömleğinle bir laboratuvarda 
                                    insanlar için ölebileceksin, 
                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, 
                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, 
                        hem de en güzel en gerçek şeyin 
                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde. 
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, 
           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, 
           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, 
                                      yaşamak yanı ağır bastığından. 
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız, 
yani, beyaz masadan, 
              bir daha kalkmamak ihtimali de var. 
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini 
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına, 
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden, 
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz 
                                en son ajans haberlerini. 
Diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için, 
                               diyelim ki, cephedeyiz. 
Daha orda ilk hücumda, daha o gün 
                           yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün. 
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu, 
                        fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz 
                        belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu. 
Diyelim ki hapisteyiz, 
yaşımız da elliye yakın, 
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. 
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız, 
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla 
                                    yani, duvarın ardındaki dışarıyla. 
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım 
          hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak... 
Bu dünya soğuyacak, 
yıldızların arasında bir yıldız, 
                       hem de en ufacıklarından, 
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani, 
                       yani bu koskocaman dünyamız. 
Bu dünya soğuyacak günün birinde, 
hatta bir buz yığını 
yahut ölü bir bulut gibi de değil, 
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak 
                       zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. 
Şimdiden çekilecek acısı bunun, 
duyulacak mahzunluğu şimdiden. 
Böylesine sevilecek bu dünya 
"Yaşadım" diyebilmen için... 

Nazım HİKMET