Anayasanda Hakkını Savun

7 Aralık 1908 yılında seçim yapılıp meclis açıldıktan kısa bir süre sonra İstanbul halkından bazıları meclisi protesto etmek için toplandı.

Ellerinde sopalar, kuran, yeşil bayraklar olan İttihad-i Muhammedi Cemiyeti lideri olan Derviş Vahdeti önderliğinde meclis önüne gelinip “Gavur meclis istemiyoruz!” sloganları atarak protestoya başlar. Derviş Vahdeti (ki 31 Mart’ın palazlanmasını sağlayan adamdır) görüşülen yasa teklifinin görüşülmesine karşıydı.

Çünkü meclis 1876 yılı Anayasa’sının 35.Maddesini değiştirmek istiyordu. 35.Madde, padişaha meclisi istediği an ve zamanda fesh etme yetkisi veriyordu. Hem yurt genelinde büyük uğraşlar sonucu yapılan seçimlere saygı hemde 13 Şubat 1878 yılında II.Abdülhamid tarafından kapatılıp 30 yıl açılmadığı için bu yasanın değiştirilmesi konuşuluyordu.

Dışarıda ise Derviş Vahdeti halka bağırıyordu;

“35.Madde ne demek? 30 Ramazan demek, 5’de 5 vakit namaz demek. İttihatçılar dinsiz oldukları için ramazanı ve namazı kaldırmak istiyooorr!”

Bu isyan güçlükle bastırıldı ve 35.Madde değiştirildi. Elbette peşi sıra 31 Mart dediğimiz olay 3 ay sonra gerçekleşecek, bunun önder yazarlarından birisi yine Derviş Vahdeti ve tarikatı olacaktı.

Yıllar geçmiş görüyoruz ki “2009’un 9’un yanındaki sıfırı silin ne kaldı 9, şimdi 2’nin yanındaki sıfırı silin ne kaldı 2. Toplayın ikisini ne oldu 11. 2009’un içindeki sıfırları da silin ne buldunuz 29. 29 ile toplayın 11’i 40 yapar işte milliyetçi hareket partisinin kuruluşşşrç…” diyen devlet adamı 13 Şubat 1878 yılında kapatılan meclisten ve 7 Aralık 1908 yılında değiştirilmek istenen kapatma maddesinin protestosu için yapılan gerici ayaklanmadan ders almamış görünmektedir.

Tarihini, milletinin geçmişini bilmeyen adam Türk Milliyetçisi olamaz!

Ülkücü geçmişte yaşananlardan ders alır! Biatçı olmaz soru sorar eleştirir hakkını savunur ve alır. Vatanını seven milliyetçi ülkücü arkadaşlarım siz koyun değilsiniz kurtsunuz. Orta asya steplerinden buralara göç etmiş kadim bir millet 15 yıllık iktidarı döneminde bir cümle “Türk” diyememiş, okullarından T.C. ibaresini kaldırmış, milli bayramlarına katılmamış adamların peşinden gitmemelidir!

Kafanızı yastığa koyup “Tarihte türkler hep varolmuştur” geyiğine devam ederseniz göreceksiniz gelecekte ne olacağını.

MHP’liler bir seçim yapacaklardır. Ya “Padişahım çoban isteriz, çobansız sürü olmaz, şeriat böyle diyor” diyen adamın peşinden gidip koyun olacaklar yada nereden geldiğini ve neyi desteklediğini hatırlayıp tekrar ayağa kalkacaklardır.

Saygılarımla.

Elbette Yapma Diyoruz

Osmanlı son dönemlerinde olsun, cumhuriyetin ilk yıllarında olsun özgür bir anayasa isteyen Mehmet Emin Yurdakul ilk anayasa sonrası şöyle diyor;

“Artık padişah yok millet var, saray yok vatan var, keyif yok kanun var, zulüm/esaret yok hak/hürriyet var..”

Nereden nereye gelmişiz..

Elbette Mehmet Emin Yurdakul’un bahsettiği gibi bu değerler öyle hızla hayata geçirelemedi. Eksik kaldı, uygulanamadı, tatbik edilmesinde sıkıntılarla karşılaşıldı.

Lakin devlet yönünü otokratik tek adam rejiminden özgür demokratik cumhuriyete çevirdi..

“Ahhh neler neler yaşandı” diyen kardeşim yaşanmıştır belki evet belki haklısın yanlıştır kabul etmek gerekir. Ama bu “özgür demokratik cumhuriyet” in suçu değil tatbik etmeye çalışanların kişisel beceriksizliğinden veya hırsındandır.

Yumurta yuvarlanıp tekrar kurmak istediğin otokratik tek adam rejimi bu ülkede yürümez. Zaten dünyada yürüyen 3.sınıf diktatörya ülkelerinin durumu ortadadır.

“Sen diktatorya diyorsun ama nereden biliyorsun hebele..” diyorsan dünyada yayınlanan bağımsız yargı, insan hakları, hukuk kriterleri veya basın özgürlüğü raporlarını inceleyeceksin.

Elbette bu da diğer bir seçeneği doğuruyor. “Bütün dünya bize düşman iken bu raporlara mı güveneceğiz?” diyebilirsiniz.

Güvenmeye bilirsiniz. O zaman bilim adamlarını dinleyeceğiz. Uluslararası alanda değer gören profesörlerimize soracağız durumu.

Elbette buna da “O adamlar okuyor ama görmüyor hem uluslararası camiada boşuna mı değer görüyor demek ki oda yalancı” diyebilirsiniz.

O zaman kendiniz etrafınıza bakacaksınız. Özgür bir düşünce ortamı, haksızlıklar, gereksiz tutuklamalar, birbirini ispiyon etmeler, diktatöre yaranmak için suç duyurusunda bulunmalar vs. yaşanıyor mu diye.

Elbette buna da “Birlik ve beraberliğimizi bozmaya çalışan hainler..” de diyebilirsiniz.

Demek ki yapacak bir şey yok arkadaşlar. İnanın hiçbirinizin geleceği benim pek umurumda değil. Sıkıntı bu geleceğin bizim ile beraber kurulacak olması. Tıpkı bir çocuğa sürekli “yapma yaparsan böyle olacak yapma etme..” deyip çocuğun çakmakla halıyı tutuşturması sonra evin yanması gibi dışarıdan evimize bakacağız ki büyük bir yangın sonucu kül oluyor.

Sonra sen çakmağa bakıp “demek ki halıyı yakmaya çalışırsan yanıyormuş..” diyeceksin.

Eminim ki yeniden kuracağımız derme çatma evimizde (ki kurabilirsek) yakacağımız sobanın küllerini yine sen çocuk gibi karıştıracaksın. Közleri sağa sola sıçratacaksın. “la yapma bak köz sıçrıyor yine yanacak kulübe” dedikçe “benim oyun oynamama izin verilmiyor” diyeceksin.

Vallahi ne diyeyim insan dövmemek lazım ama ağaç yaşken eğilir diyerek hakettiğin sopayı o zaman yiyeceksin belkide.

Sineklerin Tanrısı

Sineklerin Tanrısı

Lisede okuduğum kitaplardan bir tanesi de bu kitaptı. Son zamanlarda okuduğum romanları tekrardan okuduğum için özleyip tekrar aldım ve bitirdim. Zaman var özetleyelim buraya da. Yazarımız William GOLDING olup kendisi bir öğretmen.

Kitap askeri öğrencileri taşıyan uçağın düşmesini konu alıyor. Kitapta bir çok ayrıntı olmasının yanında düşündüğünüz gibi çocuk kitabı değil ve öyle kolay bir kitapta olduğu söylenemez. Ama kurgu ve anlatımda sıkıntı var yani. Neyse onu konuşuruz. Düşen uçakla beraber sahile vuran kazazedelerin hepsi çocuk. En büyüğü 12 yaşlarında olan çoğu 6-10 yaş arası 20’ye yakın çocuğun kurtuluş mücadelesi ve toplu halde yaşama mücadeleleri anlatılıyor. İkide benzer filmi olmak ile beraber eski olanı kitabına sadıktır yenisini izlemeyin.

Kitapta modern dünyadaki değerler imgeleştirilerek çocuklar üzerinden yansıtılmış. Yani çocuklardan bazıları temsili karakterleri oynuyorlar aslında. Bu sebeple bunları bilip okumakta fayda var. Mesela çocuklardan dombili, gözlüklü, astımlı olanı modern dünyadaki entellektüel ve sanatsal düşünceyi temsil ediyor. Zeki bir çocuk olan dombili çocuk liderlik yapmaktan uzak, neredeyse fiziksel olarak hiç çalışmayan ve kendisini zorbalığa karşı koyamayan şeyi yani “bilim ve zeka” kombinesini temsil etmekte.

uP1I6SCQwA3iv0mPfksVVXQhH6a.jpg

İkinci önemli karakter onun yakın arkadaşı Ralph. Bu çocuk doğuştan lider karakterde olup iyi niyetli, demokratik ve özgürlükçü karakteri temsil ediyor. Yani modern toplumların olması gereken liderini. Ama o da zor anlarda ne yapması gerektiğini tam bilmiyor. Dombili gibi düşünemiyor ve bu sebeple ondan yardım istiyor sürekli. Yani modern toplum yönetimi ve devlet yapısının bilim ve sanata muhtaç olduğunu işlemiş yazar.

Üçüncü karakter ise Jack. Oda lider karaktere sahip olup demokrasiyi değil otokratik yapıyı temsil ediyor. Yani tek adam liderliğini, toplumu korku ile sindirmeyi, yönetimi elinde tutmak için her türlü şeyi yapan kişiyi anlatıyor.

Dördüncü karakter Simon. Simon karanlıktan korkmayan, saçma sapan şeylere inanmayan, herkese yardım etmeye çalışan saf iyiliği temsil etmekte. Belkide insan için gönderilen din veya peygamber olarak tasvir edilmekte.

İşte bu dörtlünün dışında bazı karakterler arada geçmekle beraber toplumun diğer parçaları. Yukarıdaki karakterler birbirleri ile ilişki halindeler sürekli. Doğal olarak temsil ettikleri şeylerin öncülüklerini yapıyorlar. Dombili eleman kendini koruyamadığı için ve otokratik yapıda yaşayamayacağını bildiği için Ralph’in başta kalmasını istiyor. Jack ise istediği düzeni sağlaması için en büyük düşmanının demokratik yapı isteyen Ralp olduğunu düşünmekle beraber kendisinden daha zeki olan ve toplumdaki diğer çocukları kandırmasını engelleyen dombili çocuktan nefret ediyor. Simon ise haliyle iyilik yapmaya çalışmak ile beraber ara konuşmalarında doğadaki en büyük canavarın “insan” olduğunu vurguluyor.

Karışık gelmesine bakmayın oldukça iyi bir işleniş tarzı var aslında. Sadece toplumun yönelimine odaklanılması için adada kadın veya küçük kız yok mesela. Çocuklar bu sebeple ondan etkilenmeden beraber yaşamaya çalışıyorlar. Yazar temelde; eğer belli hukuki, ahlaki veya dini kurallar olmadığında insanın aslında vahşileşeceğini hatta doğadaki en korkunç hayvan olacağını anlatmaya çalışıyor.

Çocuklar ilk başlarda demokratik yapılarını ve ahlaki değerlerini devam ettirerek yaşıyorlar. Seçim yapıyorlar, sırayla konuşup beraber çalışıyorlar. Fakat belli bir yerden sonra içlerinden en güçlülerinden birisi olan ve otoriter bir kişi olduğundan yani Jack’inde kışkırtmalarıyla çocuklar yavaş yavaş “güçlü” den yana olmaya başlıyorlar. Seçimleri, eşit paylaşmayı önemsemiyorlar. Ellerinde olmayan bir şeyi zorla saldırıp çalıyorlar ve hatta öldürüyorlar. Kendi korkularından dolayı adada bir canavar hayal edip bu korku ile yaşamaya başlıyorlar.

Yani savaşı Jack kazanıyor. Okuduğunuzda göreceksiniz ki, eğer toplumsal (hukuki, ahlaki veya dinsel) değerlerden uzaklaşırsanız güçlü olan savaşı mutlaka kazanacaktır. Ve burasıda önemli; ilginç bir şekilde otokratik yapıyı aslında istemeyen diğer çocukların “gücü” elinde bulunduranın yanına gittiğine şahit olacaksınız.

Toplumlar tiranlarını tasvir edildiği gibi aslında kendileri yaratıyorlar. Güçten ilk başlarda etkileniyorlar, sonra gücün yaptığı zulümleri görüyorlar. Daha sonra yapılan zulümlere içten içe karşı gelseler de eğer gücün yanında olmazlar ise kendilerininde zulme uğrayacağını düşünmeye başlıyorlar. Sonrasında kendilerinin yarattığı bu gücün zamanla tiranlaşmasına izin verip ileride kendilerine zulüm edilmeye başlandığında ise tepki veremiyorlar.

İşte yine tasvir edildiği gibi otokratik yapıların ilk düşmanı demokratik düzen isteyenler. İkinci düşmanı ise sanat ve bilim oluyor. Simon kitapta iyi niyetli elçiyi (belki insanlığın evrenselliğini, belki dini veya peygamberi simgeliyor) oynarken insanlara başlarına gelen kötülüklerin kaynağının aslında kendileri olduğunu anlatıyor. Bu sebeple otokratik yapı üçüncü bir düşman ediniyor haliyle Simon’u….

Ve aslında onun temsil ettiği şeylere değil (yani dine veya peygamberliğe) aslında onun insanları yönlendirdiği etik değere karşı düşmanlık besliyor. Bu sebeple Simon’un tasvir ettiği ve anlattıklarının yerine toplumun kendi yarattığı korkuları körükleyerek onları yönlendiriyor ve istediği şekilde bir toplum inşa etmeye çalışıyor.

Simon

Uzun ve karmaşık oldu birazcık ama özetlersek; kitapta aslında geçmiş yıllarda krallar veya tanrısal varlıklar olarak nitelendirilen yarı tanrı/beyler ile yönetilen toplum yapılarının oluşumunun temelini açıklamış diye düşünüyorum. Bu sayede binlerce yıldır toplumlar “peygamberler” veyahutta “bilim ve sanat” taraflarına yönelmektense, kendi tepesine oturttuğu babadan oğula geçen ve kendini kutsal eden krallara itibar etmiştir. Kendi istekleri ve çıkarları doğrultusunda yönlendirdikleri dinler zaman ile yıpranmış ve yok olmuştur elbette. Peki toplumlar bu dönüşümlerden dersler çıkaramadığında ne olmuştur? Bilim ve sanata yönelmedikleri için başka bir zalimin eline geçmişlerdir. Aynı kısır döngü en nihayetinde birileri tarafından kırıldığında bu günün modern toplumları ve liderlerin çıkarlarında istedikleri gibi şekillenen dinsel yönetimlerden ziyade “laik devlet yapısı” (yani dinsizlik diyenler siz sktirin gidin artık yeter okuduğunuz) ortaya çıkmıştır.

Bu dönüşümü sağlayamamış toplumlar ise geçmişin bataklığına düşmüş gibi otokratik liderlerin yönetimine özlem duymuşlar ve halada yönetilmektedirler. Bu sebeple “mezhep eşitliği” dediğinizde toplumu oluşturan çoğu kişi normal bir şekilde “evet onlarında yaşamaya hakkı var elbette” diye içinden düşünürken, uygulamada tepedeki otokratik yapıya karşı gelemediği için yaratılan iğrenç din, mezhep, ırk veya cinsiyet ayrımcılığına ses çıkaramamakta veyahutta kendi inandığı değerleri ortaya koyamamaktadır. Kendi değerleri bu otokratik yapının söylemleri ile çelişmekte ise yine otokratik yapı kendi yarattığı korkular ile topluma sesini kesmesini ve durumu kabul etmesini salık vermektedir.

Ek olarak kitap sadece geçmişte yaşayan dinsel vasıflar yüklenmiş krallara seslenmemiş, günümüz devlet yapısında ve ülkelerde benzer yapıların bulunduğunu bu sebeple belkide insanlığın en sonunda tekrar vahşileşeceğinin işaretini vermiştir. Belkide tek bir 3.dünya savaşı yeterli olacaktır kim bilir?

Bir alıntı yapalım sonlara doğru;

“Peki nedir bu Sineklerin Tanrısı denilen şey? İbranilerin eski bir Tanrısıyken Hristiyan inancında Lucifer ile birlikte Cehennemi yöneten Beelzebub denilen şeytani bir figürdür Sineklerin Tanrısı. Gözleri sinek gözü şeklindedir ve aynı zamanda böceklerin Tanrı’sıdır. Yani mitolojiye göre Şeytan diyebiliriz kısaca. Romandaki rolü ise çok derindir. Simon gerçeği aramak üzere Canavar’ın yolunu tutar. Fakat Canavar’a varmadan önce Jack ve kabilesinin Canavar’a sundukları mızrağa saplı domuz başına rastlar. Çürümeye yüz tutmuş, etrafında sineklerin uçuştuğu bir domuz başıdır bu. Simon, kendi iç dünyasında domuzla diyaloga girer. İşte burada domuzun görevi Sineklerin Tanrısı’nı, yani Şeytan’ı oynamaktır Golding’in dünyasında. Simon’u gerçekten uzak tutmak ister Sineklerin Tanrısı. Onu, hakikati aramaktan caydırmaya çalışır çünkü adadaki varolan bütün kötülüğün kaynağı aslında hiç var olmayan Canavar’dır. Canavar’ın avlanıp öldürülecek bir şey olmadığını söyler Simon’a. Aslında Şeytan içlerindedir, cahillikleridir, korkularıdır. Jack ve hayali Canavar bir nevi iş birliği içerisindedir. Jack’in tahtını koruyan çocukların Canavar’dan korunma istekleridir(Hitler, 1.Dünya Savaşı’nı kaybetmelerinin suçunu Yahudilere yüklemişti). Çocuklar hayali korkularının, Canavar’ın aslında bir hiçten ibaret olduklarını anlarlarsa, asıl Canavar olan Jack’in iktidarı sarsılacak, kötülük son bulacaktır. Gerçek bilinirse, Sineklerin Tanrısı yok olacaktır. Simon’un dediği gibi tek canavar kendileridir.”

Kendal Erincik

Yazdıklarımın ışığında kitabı okumanızı ve bu mücadeleyi yorumlamanızı isterim arkadaşlar. En önemlisi de tepede tek başına kurduğu iktidarda halkı kendi korkularıyla besleyip bilime ve sanata saldıranları görün lütfen. Hoşçakalın….

Allah kimseyi doğru yoldan ayırmasın..