Doğu Avrupa Turu – V – Viyana-Sofya

Bir önceki yazıya buradan

Bu nokta Viyana’nın merkezi arkadaşlar. Saraya yüzünüzü dönerseniz yani giriş kemerlerine, solunuzda parlamento binasını sağınızda Sarayın bir kısmını ve bir çok heykeli hemen ilerinizde kafeler ile beraber büyük bir katedrali, arkanızda ise Doğa Tarihi ve Sanat Tarihi Müzelerini göreceksiniz. Hep soruluyor kaç günde gezerim? Arkadaşlar her bir müzeye bir gün ayıracaksınız ve bunda ciddiyim. Yavaş yavaş yürüseniz 7 saatte çıkarsınız ki bizde o civarda çıktık. Neyse devam edelim konuyu dağıtmayalım.

Tam merkezde heykellerin güzelliğini görüyoruz. Hanedanlığın Sarayı pek küçükmüş (eskisi). Ek binalar ile yapılan yeni sarayın bitimine ise para yetmemiş. 1650’li yıllarda yapımın bir kısmı tamamlanabilmiş. Burası ünlü Sisi’nin de geldiği kemerin önü. Avusturya turizm ayağına bu Sisi olayını hep anlatıyor. İşte kısaca konu şu arkadaşlar; Kral Franz Joseph evlenmek için yemeğe gidiyor. Orada evleneceği kızın kardeşinden etkileniyor. Niye etkileniyor? Çünkü Sisi pek kurallara uymayan, ata binen, kalabalıkta birden kahkaha patlatan bir kız. Dikkatini çekince olaylar gelişiyor. Lakin Sisi hiç istemiyor evlenmeyi ve sürekli olay çıkartıyor. Yemekleri terk ediyor, adabı bozuyor falan. Bunlara da son derece dikkat eden bir hanedanlıktan bahsediyoruz. Çünkü onurları var ahhh neler neler yaptın Sisi hanedana. Sonunda Sisi dayanamayıp bir gün gizlice kaçıyor ve yolda dilenciye para vereyim derken öldürülüyor diyurlar. İşte pis fakirlerden beklenecek davranış. Tabi yas tutuluyor ve hanedanlığın morali bozuluyor falan filan. Bunalıma giren kralda sade bir yaşantıda dert tasa içinde ölüyor.

SAMSUNG CSC

1912’de biten gördüğünüz yapının aynısı karşı tarafına yapılmak isteniyor ama imparatorluk iflas edince yapılamıyor zaten Dünya Savaşı kapıya gelecek. Bu sebeple böyle kalmış bulunuyor. Karşı tarafta Parlamento binası tadilatta olduğu için yerine bütün malzemeleri geri dönüştürülebilir şekilde üretilmiş çadır gibi bir şey yapılmış. Onun ile idare ediyorlar. Arkasında Viyana Belediye binası da gözüküyor. Bahsettiğimiz bu nokta Kahramanlar Meydanı olarak bilinen yer. İki büyük heykeli de görebilirsiniz. o şaha kalkmış atın altında da Osmanlı Sancakları bulunuyor. Savaşta yapıştırdık heykelini dikelim demişler.

Bir diğer konu da bahsetmedik II.Viyana kuşatması başarısız olunca dağılan Osmanlı Ordusundan geriye kalan malzemeleri talan ederken çuval çuval kahve buluyorlar. İlk bunu kahve yemi sanırken sonradan bunun kahve olduğunu öğrenip kullanımına başlıyorlar. Elbette bu hikaye doğru değil. Venedikli tüccarlar bundan yarım asır evvel yani 1600’lerin başında Osmanlı ve diğer coğrafyalarda gördüğü koyu içeceği getirmişlerdir. Yakın bir süre sonra Fransa dolaylarında kahve tüketilmeye başlanıyordu.

Efsanelerin sonunu getirdikten sonra kemerden geçip Dünyanın en eski katedrallerinden Aziz Stephan Katedrali’ne ulaşıyoruz. Katedral içinde kullanılan çan ile ilgili de bir anımız var. II.Viyana kuşatması başarısız olup Osmanlı Askerleri topuk yaparken geride kahve çekirdeği değil de diğer eşyalarını, silahlarını veya toplarını bırakmışlardı. Bu metaller ergitilip dökülerek oldukça büyük bir çan üretildi. Adına Pummer’in Çanı denilen çan bin bir zorluklar ile tepeye çıkartılmış. Çan 3 metreden büyük çapta ve 22,5 ton ağırlığında olduğundan zar zor çıkartılmış tabi. Yıllarca kullanılan çanın yarattığı titreşimlerin kuleye zarar verdiği ise sonradan anlaşılınca artık çalınması durdurulmuş. Çan bir yangında düşmüş ama tekrar onarıp kaldırmışlar. Katedral içine giriş ve dolaşım serbest olmakla beraber kuleye çıkış ve ilerideki yerlerin görülebilmesi için bilet alınması gerekiyor. Çan kulesine çıkmak isterdim ama zamanımız olmadığı için içini şöyle bir dolaşıp çıkmak zorunda kaldık.

_SAM0814.JPG

Öğleden sonra ise mutlaka girmek istediğimiz Doğa Tarihi Müzesine giriş yaptık. Bilet 10 yuro olmakla beraber fiyatı performansa göre oldukça normal. Müze Sanat Tarihi Müzesi ile karşılıklı ve belirttiğim gibi sadece yürüyerek gezmesi bile 6-7 saat sürüyor. İçeride verilen broşürde belirttiği gibi 40 bölüm var ve bölümler 4-5 odadan oluşuyor. Dünyanın oluşumu ve jeoloji ile ilgilenen ilk bölümlerden sonra oluşmaya başlayan canlı türlerinin fosillerini gözlemliyoruz. Gençken palaentolog olma isteğim buralarda yeniden depreşiyor tabi. Bir çok animasyonlar ve gözlemlerden sonra insan türlerinin iskeletleri gözümüzün önüne geliyor. Canlılar ile beraber evrim geçiren insanoğlunun diğer türdeşlerinin kemiklerini gözlerimizle gördük nihayet. Baya ilerleyip artık ne olacak falan derken bir o kadar da hayvan türlerinin incelenmesine geçtik. Bildiğiniz bütün hayvan türlerinden ırklarına kadar içi doldurulmuş hayvanlar camlar arkasında bize bakmaktaydı.

SAMSUNG CSC

Öğrenciler için mutlaka görülmesi gereken ve ilgi alanı olanları heyecanlandıracak bu müze beni benden aldı. En çok deniz filinin ve amerikan kara ayısının boyutları beni çok şaşırttı. Gezerken bir profesör öğrencilerini getirmiş ders anlatıyordu. Almanca konuştuğu için bir şey anlamadım ama anlarmış gibi dinleyip “hmmmm hmmm” diye de kafamı salladım. Fark edilmeden öbür odaya geçtim. Eğer Viyana’ya gelirseniz mutlaka buraya uğrayın ve hocalı bir öğrenci gurubu yakalarsanız “hmm hmmm” diye dinleyin. Dediğim gibi buranın gezilmesi için 1 gün ayırmalısınız. Hemen karşı taraftaki Sanat Tarihi Müzesine ise haliyle gidemedik. Fakat Viyana görüldüğü kadarıyla en az 7 gün ayırabileceğiniz eşsiz bir şehir.

_SAM0350.JPG

 

Müzeden akşama doğru çıktıktan sonra gezerek giderken bilgisayar ve konsol için yapılan oyun fuarına denk geldik. Genelde gençlerden oluşan fuara bizde katılıp yeni çıkan bazı oyunları inceledik. Fazla durmadan yemek için ünlü Figl Müller restoranını arıyorken kendimizi miting alanında bulduk. Baktık yok “İslama hayır” yok “yabancıları defolsun gitsin” tarzı pankartlar. Meğer aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi toplanmış. “Avrupa’ya geldik dayağını yemeden gidelim” diye düşünüp hızla olay yerinden uzaklaştık. Yani işte Avrupa’nın çirkin yüzü arkadaşlar. İnsan Avrupa’da yaşayıp muhafazakar sağa, ırkçılığı, din ayrımcılığını ve mezhepçiliği körükleyen bu partilere nasıl oy veriyorlar anlamıyorum. Bizim ülkemiz böyle mi soruyorum size? Bizim ülkemiz her daim sosyal demokrasinin zaferiyle sonuçlanan, bir gram ırkçılık, din ayrımcılığı ve mezhepçilik olmayan bir yerdir.

“Muhafazakar Türk; Avrupa’da Sol Partiye oy atıp temel hak ve özgürlükleri talep eden, Türkiye’de ise Sağ Partiye oy atıp kendi ırk, din ve mezhebinin üstün olmasını isteyen kişidir!”

Özlü söz yerinde oldu mu? Bence oldu hemde tam oturdu konumuza. Efendim siyasetten uzak duralım sonra şey oluyor. Geldik Figl Müller’in önüne. Adamlar 100 yılı aşkın süredir şnitzel  yapıyorlar. Ama bir kalabalık var kardeşim anlayamadım. Elimizde poşetler, yorgunuz bitiğiz açız. Dışarıda millet kız arkadaşını almış, eşini dostunu almış güzel giyinmişler. Biz salla paça geziyoruz. Avusturyalılar bizi yadırgıyor sanki. Çekemiyorsunuz biliyoruz. Neyse girdik sıraya 20 dakika sonra oldukça kıl olan garson bizi içeriye davet etti. Gel demeden giremiyorsunuz. Otur veya kalk hep emirle anasını satayım. Bizde yemek yanında bira söyleyip tadına baktık. Vay arkadaş gerçekten çok iyilermiş. Kişi başı verdiğimiz 17 yuro normal karşılanabilir. Mutlaka yemeğini yiyin derim.

20171013_212940

Yemekten sonra artık bitik bir şekilde alışveriş yaptığımız eşyalarımız ile otelimize kendimizi zor attık. Aslında en önemli şehirde en güzel akşamında dışarı çıkmaya halimiz kalmamıştı. Sabah erken kalkıp dönüş yolculuğumuza başlamamız gerektiğinden yatıp uyuduk. En az gezebildiğim şehir Viyana oldu. Zaten buranın gezimi bir hafta deyip fazla da önemsemedim açıkçası. Doğa Tarihi Müzesinde gördüklerimi unutamayacağım. Dönüşümüzde Sofya’da konaklama planladık. Sofya’da ki akşam eğlencesi ve sabahında şehir gezisi ile gezimizi sonlandıracağız.

9.Gün Sofya

Sofya Bulgarista’nın başkenti ve en büyük şehri. Uzun yoldan geldiğimiz için akşam yemeğinden sonra otelden çıkmamaya karar verdik. Zaten otelimiz beş yıldızlı olduğundan kumarhanesi de bulunuyordu. Hazır gelmişiz kumarhane ortamını da görelim dedik. İşte ruletti pokerdi falan filan. 24 saat açık olmak ile beraber zevkine oynayan bazı arkadaşlarımızla vakit geçirip geç saatlerde odalara çekildik.

Ertesi sabah erkenden kalkıp kahvaltımızı ettikten sonra Sofya’yı gezmek için yollara düştük. Elbette tarihini de anlatmadan olmaz. Sofya ve haliyle Bulgar halkı çok uzun zamandır büyük devletlerin boyunduruğu altında yaşamışlar. Doğu Roma İmparatorluğu ve peşinden gelen atalarımız Osmanlı İmparatorluğu bu toprakların tek hakimi olmuş. Ancak 1908 yılındaki Balkan Savaşları sonrası bağımsızlığını kazanabilmiş. 1000 yılı aşkın süren bağımsızlık özlemi nihayete kavuşurken nispeten küçük bir şehir olan Sofya’yı kalkındırmaya çalışmışlar. Artık Bulgarların 1/7’sinden fazlası bu şehirde yaşıyor.

Bildiğiniz gibi eğer kendi ırkımızdan olanlar kendilerine yapılan boyunduruğu kırıp özgürlük için mücadele edince tarih yazıyor ve kahramanlık gösteriyorken, başkaları bizim yaptığımız boyunduruğu kırıp özgürlük için mücadele edince hain oluyorlar. Yüzyıllarca beraber yaşadığımız bazı milletler ciddi anlamda ticarette avantajlı konumda yaşamıştır. Bu kesim devşirilen bazı yerel milletler ile Ermeniler, Rumlar ve büyük oranda Yahudilerdir. Bunların isyan sebebi bile özgürleşme ortamında kabul edilebilir olmalıdır. Kaldı ki Bulgarlar veya Yunanlılar hiç bir şekilde yukarıda yazdığımız milletler düzeyinde bir statüde değillerdir. Çoğu Anadolu Türk köylüsü gibi fakirlik, hastalık ve yağmalara karşı savunmasızdır.

_SAM0009.JPG

Neyse devam edelim. İşte bu özgürlük mücadelesinin anısına 1912 yılında tamamlanan Alexander Nevski Katedrali yaptırılmıştır. Katedral oldukça güzel olup bize karşı savaşta ölenlere yaptırılması da manidar oldu açıkçası. Gelişimiz Pazar günü sabah ayinine denk geldiği için canlı bir şekilde ayini de izleme imkanı bulduk. Yalnız fotoğraf çektirilmemesi için oradan oraya hoplayarak makinelere el gösteren rahip biraderime gücendik. Gerçi ayini fotoğraf ışıklarıyla bölmekte saygısızlık olabilir kabul ediyorum. Ayin sonrası kilisi dışında bekleyen dilencilerin yanımıza sokulmasından Türkiye’ye yavaş yavaş yaklaştığımızı anlayıp moralimizi bozmamaya çalıştık.

Bu arada Sofya şehrinin oldukça eski bir şehir olduğunu söylememiz gerekiyor. Eski adı Serdica olan şehir geçmiş Roma mimarisinden bir çok yapıtı içinde barındırıyor. Daha doğrusu altında barındırıyor desek daha iyi olur. Bu denli eski şehirler olunca özellikle metro inşaatında bir çok tarihi kalıntı da ortaya çıkmış. Metro içerisinde bazı bölümleri hiç bozmadan bırakmışlar ve bildiğimiz açık hava müzesi haline getirmişler. Her yeri kazınca bir şeyler çıktığı için şehirde bir çok müze bulunuyor. Biz bu müzeleri ziyaret edemedik. Lakin açık şekilde bulunan Serdica şehir kalıntıları içerisinde dolaşıp eski Roma şehrinin kokusunu içimize çektik.

_SAM0207.JPG

Rotonda Sveti Georgi Kilisesi Sofya’nın en eski yapısı olup fazlada büyük bir yapı değildir. Elbette 400’lü yıllarda yapıldığını söylemem sizin için tarihi değerini ortaya koyacaktır. Romalıların Hristiyan olduktan sonra çevreye yaptırdığı ilk kiliselerden bir tanesidir. Hemen yanında yine kazı sonrası ortaya çıkan Serdica çarşısı ve sokakları görülebilir.

Ülkemiz tarihi bakımdan bu şehirden aşağı kalmaz elbette. Fakat kazılarda (alt yapı çalışmaları yani) bulunanların akıbeti merak konusu. Arkeoloji ile ilgilenen arkadaşlar konu ile ilgili haberleri anımsayacaktır. Ne diyelim ne söyleyelim bilemiyorum.

Efendim Sofya parkı bahçesini gezip artık yurda dönme zamanı geldiğinden tekrar yollara düşüp evlerimize doğru yola çıktık. Gezdiğimiz gördüğümüz onca şeyi hem daha sonradan tekrar hatırlamak hem de buradan okumak isteyen veya oralara giden olursa bilip gitsin diye bu yazı dizisini hazırlamak istedim. Özellikle kültür ve şehir turlarında gezdiğiniz yerlerin tarihi önemi ve yerini bilirseniz daha doyurucu bir tatil yapacağınızı düşünüyorum.

Önümüzdeki dönemde başka şehirler ve belki yine aynı yerleri gezmeyi umarak hoşçakalın diyorum.

Reklamlar

Doğu Avrupa Turu – II – Budapeşte

Geldiğimiz yer Belgrad için buradan

Budapeşte

Belgrad sınırından çıkış yapacağımız gün ne yazık ki Macar toprakları bizi hiçte sıcak karşılamıyor. Neredeyse 3 km’yi bulan kuyrukta bütün günümüz heba olurken ancak akşam olunca geçiş yapabiliyoruz. Tam anlayamadığımız bu bekleme muhtemel bir iş yavaşlatma eylemi. Budapeşte şehrine ancak akşam ulaşabiliyoruz. Tabi gece ekip boş durur mu? Düşüyoruz yollara çıkıyoruz sokaklara. Bu arada daha fazla fotoğraf koymam istendiği için ona göre ekleme yaptım.

_SAM0479-min.JPG
Budapeşte niçin dünyada en güzel ışıklandırılan şehirlerinden birisi olduğunu bize kanıtladı

Çıkmadan evvel Macaristan’ın başkenti Budapeşte hakkında da kısa bir bilgi verelim. Belgrad’ın alınmasının peşi sıra 1526 yılında yine Kanuni Sultan Süleyman tarafından ele geçirilmiştir. O zamanki adı Budin olup elimizde Karlofça Antlaşmasına kadar kalmıştır diyebiliriz. Yani neredeyse 150 yıl bizimkilerin yararlandığı ileri uç şehirlerdendir. Tarihte Budin yani Buda tarafında yerleşim olup, yüksek bir mevkide konumlanmış bölgenin tepesinde de Budin Kalesi bulunmaktadır. Geçmişte yaşam Tuna nehrinin hemen yandan kestiği noktada sürmektedir. Nehrin karşı tarafında ise geçmişte büyük bir bataklık olan Peşte tarafı yer almaktadır.

_SAM0030-min.JPG
Buda Tarafından Bakış

Efendim Buda sakinleri daha doğrusu Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun 1867 yılında başkent olmasıyla (iki başkentlidir) şehir vizyonu değişime uğramıştır. “Yahu karşı taraf bataklık şurayı kurutalım ve güzel bir şehir dizayn edelim. Böyle gelişmiş modern Avrupa şehirlerine benzesin” diyen Macarlar kolları sıvayıp dediklerini yapmışlar. Bataklıkların hızla kurutulması ve modern bir şehir isteği sonucu dümdüz bir Peşte ortaya çıkmış. Bildiğimiz kalemle çizilmiş uzun ve geniş yollar, tren hatları, Tuna nehrinde gezi yolları, modern kültürel ve dini yapılar Peşte tarafında yükselmeye başlamış. Dönem içinde o kadar rağbet görmüş ki neredeyse bütün Macarlar şehre akın etmiş. Günümüzde de zaten Macar topraklarında ki 5 insandan 1’i Budapeşte’de yaşamakta. Böyle güzel bir şehre güzel köprüler yapılmış sonra. En sonunda da bu iki yaka birleşmiş ve adı “Budapeşte” olmuş.

_SAM0066-min.JPG

Kısa gece turumuzu takiben barda iki tek atıp otelimize geri döndük. Sabah uyandıktan sonra ise Budapeşte’nin en ünlü yapıtlarından olan Matthias Katedrali’ne yöneldik. Katedralin eski hali 1250’lerde yapılmış olup bütün Macar krallarının falan taç giydiği önemli bir merkez. Sonradan (19.y.y.) büyütülüp şimdiki hale gelmiş tabi belirtelim yeni bir yapı. Zamanımız olmadığı için katedrali dıştan gezdikten sonra hemen kenardan eşsiz bir Budapeşte manzarasını seyre dalıyoruz.

20171009_093731-min.jpg
Matthias Katedrali Bahçesi

 

Peşinden tarihimizde yine önemli bir yere sahip olan Estergon Kalesi’ne doğru yola çıktık. Kale şehre yaklaşık olarak 1 saatlik bir mesafede bulunuyor. Kaleye gelince açtım Estergon Marşını indim arabadan veriyorum mehteri.

_SAM0316-min.JPG
Estergon Kalesi

Kale üzerinde bulunduğu tepede hakim noktada ve yanından da Tuna nehri geçmekte. Sürekli kuşatılan, oldukça fazla el değiştiren kalemizin altında (eskiden kale mahzenlerinin bulunduğu yerde) güzel bir şarap restoranı bulunmakta. Merdiven veya asansörle çıkılan üst kısımda ise büyük bir katedral yapılmış. Madem tarihi öneminden bahsettik burası hakkında da bir iki kelam edelim bari;

 

 

20171009_125021.jpg

Estergon kalesi Macaristan’ın kuzey batısında dediğimiz gibi bir saatlik mesafede bulunuyor. Şehri önemli kılan şey Macaristan krallığının idari ve dini yönetim merkezi olmasıdır. Fakat Moğolların istilasından sonra (1241) kral burayı terk ederek bahsettiğimiz Budin’e taşınıyor. Burası yine dini merkezlerden birisi olarak kalıyor tabi. Osmanlı Devleti’nin en kuvvetli olduğu zamanlarda ve yine Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1543 yılında ele geçiriliyor. Kale Lala Mehmed Paşa’nın zorda kalıp teslim olmasıyla 1595 yılında elden çıksa da 10 yıl sonra yine Lala Mehmed Paşa tarafından ele geçirildi ve 100 yıla yakın elimizde kaldı. II.Viyana kuşatmasında başarısız olunmasına müteakip kale Macarların eline geçti ve bir daha da alınamadı (1683).

 

 

20171009_125931.jpg

Estergon kalesi Osmanlı Devleti’nin en uç kalesi olup bunun ötesine gidilememiştir. Yardım ve yakın saldırılara çok açık olması sebebiyle kale muhafızları gönüllü, savaşmada maharetli birlikler ile savunulurdu. Kale içerisinde at ve ok kullanmada oldukça maharetli ve nam salmış Akıncılar yaşardı. Akıncıların çevre kasaba ve hanelere saldırıları, azimleri ve durdurulmaz oluşları çevre halkını bezdirmişti. Yöre halkı beddua ederken “Köyünüze/evinize Estergon Akıncıları dadansın!” dermiş diye söylerler. Tabi bu yıllar Osmanlı Devleti’nin oldukça kuvvetli olduğu yıllar.

_SAM0280-min.JPG

Efendim kale içerisine sonraki yıllarda oldukça büyük bir katedral inşa edilmiştir. Katedral içerisinde dini motifler ve ayin kısımları bulunmakta. Bunun dışında zemin katta ek giriş ücretiyle beraber tarih boyunca orada yaşamış olan din adamlarının veya görevlilerin mezarlarını, Katedral harici askeri müze içerisinde ise dönem için kullanılan savaş alet ve zırhlarını görebilirsiniz. Ne yazık ki sonbahar döneminde müze kapalıymış. Eğer görmek isterseniz yaz döneminde gelmeniz gerekiyor. Fakat müzenin hemen solundan aşağıya giderseniz orada tarih boyunca kilise de kullanılmış çanları fark edeceksiniz.

_SAM0230-min.JPG

Çan demişken yine tarihi bir bilgi paylaşalım. Dönem içinde Osmanlı Devleti’nin askeri hareketini özel kılan şeylerden bir tanesi ağır toplarını taşımamasıydı. Kuşatılan şehirden elde ettiği metalleri ergiterek topları hemen orada döker ve kullanırdı. Kale veya şehir alındıktan sonra ise toplar yine bırakılır ve böyle böyle ilerlenirdi. Metalürji yani döküm tekniği ve bilgisinde oldukça maharetli ustalara sahip olunduğu bilinmektedir. Elbette bu durum Avrupa devletleri tarafından da bilinirdi. Kap kaçak hadi neyse de, dökümü bir zahmet, tepeye çıkartılması bir zahmet olan kilise çanlarının da bu ergitmede en önemli hammaddeyi sağlaması çözüm arayışlarına sevk etti. En önemli çözüm yolununda ya suya atıp yok etmek ya da gizli bir yere gömmek olduğunu söyleyelim. Bahsettiğimiz gibi terk edilen yerlerde gizli işaretli yerlere çanlar, silahlar veya toplar gömülürdü. Yıllar yıllar sonra tekrar ele geçirme durumunda bu gömülü malzeme çıkartılır ve kullanılırdı. Tabi burada en önemli malzeme kilise çanıdır. Çünkü çanlara genellikle törenlerle isimler verilir ve çana kutsal bir nesne gibi hörmet gösterilirdi. Kafir Türkler ne bilsin döküp ergitir tabi.

WhatsApp Image 2018-04-20 at 00.33.10.jpeg

Sola inip göreceğiniz çanlar işte bu çanlardan bazılarıdır. Birçoğu yüz yıllar öncesinden gömülen çanlar olup Osmanlı Devleti’nden kalan üç topta yine benzer şekilde gömüden bulunmuş. Bazen tekrar ele geçirildiğinde çanın ergitilip top yapıldığı bilindiğinden yine ergitip çan yapıldığı da bilinmektedir. Amma çana bağladık geçelim isterseniz.

Efendim Estergon Kalesi enfes bir manzaraya sahip. Kenar yapılaşması çok olmamakla beraber yine de kentleşmiş ve turistik hale gelmiş. Kale için ölen bütün milletten insanlara rahmetlerimizi diliyor ve öğle yemeğini yemek için hemen yakında küçük bir kasabaya Visegrad’a hareket ediyoruz.

_SAM0342-min.JPG

Visegrad Tuna nehri kenarında şirin bir kasaba. Bazı önemli imza toplantılarının da yapıldığı bu güzel şehrin hemen üzerinde küçük birde kalesi bulunmakta. Ben kaleye çıkmaktansa Tuna kenarında dolaşmayı ve manzarayı seyretmeyi tercih ettim. Yemekten sonra Budapeşte’ye öğlen sonu gibi ulaşıyoruz. Şehir merkezini dolanıp hediyelik alışverişlerimizi yaptıktan sonra tekneyle Tuna Nehir turunu bazı arkadaşlarla pas geçip bir yere yemek için oturuyoruz. Macarların meşhur gulaş çorbasını yemeden dönmek olmaz. Yoğun baharat ve acı bulunan bol salçalı etli bir çorba (daha doğrusu yahni gibi bir yemek) gerçekten çok leziz. Mutlaka denemenizi tavsiye ediyorum. Biz şehir merkezinde nispeten kaliteli bir yerde yedik. Fiyatlar kaliteye göre 15-25 tl arası değişmekte.

20171009_195728-min.jpg
Gulaş Çorbası bildiğimiz baharatlı yahni gibi ama daha güzeli diyeyim (Müslümanlar merak etmesin domuz etinden yapılmıyor)

Akşam olduğu için pek müzeye falan gidemedik. Fakat Budapeşte’yi iyi gezdik diyebilirim. Turistlerin yoğun olduğu ortamdan uzaklaşıp arka sokaklara dolandık. Kahramanlar Meydanındaki tarihi heykelleri ne yazık ki polis çemberinde olduğu için tam anlamı ile seyredemedik. Aslında gezdik derken buralarda en az 4-5 gün geçirmeniz şart arkadaşlar belirteyim. Müzesiydi kilisesiydi bitmiyor. Değişik milletten insanlar ile muhabbetler ettik. Genel itibari ile bizi ilk etapta İtalyana benzetiyor sonra Türk olduğumuzu öğrenince seviniyorlar diyebilirim. Sevinmelerinin sebebi (sevmelerinin yani) kendilerinin de Atilla’nın soyundan olduğunu kabul etmeleri. Yani kadim bir ırksal bağ var aramızda. Kendisi de bir Macar hatunla (pardon hanımla) evli olan arkadaşımla bu arada ne yazık ki görüşemedim (Barış’a selam olsun). Tabi Macarların bir diğer özelliği de hatunların (pardon hanımların) çok güzel olması. Yani o denli ki sanırım çirkin olan kızları imha ediyorlar. Önemli olan ruh güzelliği efendim diyoruz da yani ben böyle bir şey görmedim. Bir de insanlar sıcak ve muhabbete hazır durumdalar. Öğrendiğimize göre diğer şehirlere nazaran oldukça güvenli yerlermiş. Bu sebeple burası olsun gideceğimiz Prag olsun veya Viyana olsun insanlar güven içerisinde seyahat edebiliyor dolaşabiliyor. Kızlarda güzel ve içten. Daha ne olsun ya?

20171009_232133-min.jpg
Evet yorgunluğumuzu Macar biraları ile atıyoruz (Bu arada Ersin nereye bakıyorsun abi?)

Budapeşte benim gönlümde taht kurdu. Tekrar mutlaka geleceğim diyebilirim. Nehir kenarı yapıları, merkez mimarisi, yolların düz/geniş oluşu ve insanların yakınlığı çok hoşuma gitti. Bira falan da ucuz. Kızlar güzel demiştim değil mi? Gece 3 gibi Buda tarafına yürüyerek geçip şehrin ünlü Zincir Köprüsünden Tuna nehrini seyrediyoruz. Muhteşem manzarayı tekrar görüyoruz ve hava da bir o kadar güzel. Belki de turumuzun en güzel akşamını yaşadık diyebilirim. Çünkü Budapeşte akşamları da oldukça güzel bir şehir.

_SAM0049-min.JPG
Özgürlük Heykeli

Otelimize varıp sabahın köründe yeniden yola çıkıp yukarılara Gellert Tepesi’ne ulaşıyoruz. Burada 1947 yılında Nazi işgalinden kurtulma şerefine dikilmiş olan Özgürlük Heykeli ve yine güzel bir Budapeşte manzarası bizi bekliyor.

Ne yazık ki zamanımız kısıtlı olduğundan artık yola çıkmamız gerekiyor. Bazı kalelerine, Parlamento Binası’na, Opera Binası’na, Sanat Müzesi’ne ve Aziz Stephan Bazilikası’na doya doya bakamadan şehre veda ediyoruz. Ne yalan söyleyeyim kalbim Budapeşte’de kaldı. 4-5 saatlik bir yolculuktan sonra yeni bir ülkeye ve şehre ulaşacağız. Çek Cumhuriyeti’nde tarihi yapıları ve kültürüyle ünlü, güzel başkenti Prag bize merhaba diyecek.

Haydi Prag diyorsanız buradan