Doğu Avrupa Turu – V – Viyana-Sofya

Bir önceki yazıya buradan

Bu nokta Viyana’nın merkezi arkadaşlar. Saraya yüzünüzü dönerseniz yani giriş kemerlerine, solunuzda parlamento binasını sağınızda Sarayın bir kısmını ve bir çok heykeli hemen ilerinizde kafeler ile beraber büyük bir katedrali, arkanızda ise Doğa Tarihi ve Sanat Tarihi Müzelerini göreceksiniz. Hep soruluyor kaç günde gezerim? Arkadaşlar her bir müzeye bir gün ayıracaksınız ve bunda ciddiyim. Yavaş yavaş yürüseniz 7 saatte çıkarsınız ki bizde o civarda çıktık. Neyse devam edelim konuyu dağıtmayalım.

Tam merkezde heykellerin güzelliğini görüyoruz. Hanedanlığın Sarayı pek küçükmüş (eskisi). Ek binalar ile yapılan yeni sarayın bitimine ise para yetmemiş. 1650’li yıllarda yapımın bir kısmı tamamlanabilmiş. Burası ünlü Sisi’nin de geldiği kemerin önü. Avusturya turizm ayağına bu Sisi olayını hep anlatıyor. İşte kısaca konu şu arkadaşlar; Kral Franz Joseph evlenmek için yemeğe gidiyor. Orada evleneceği kızın kardeşinden etkileniyor. Niye etkileniyor? Çünkü Sisi pek kurallara uymayan, ata binen, kalabalıkta birden kahkaha patlatan bir kız. Dikkatini çekince olaylar gelişiyor. Lakin Sisi hiç istemiyor evlenmeyi ve sürekli olay çıkartıyor. Yemekleri terk ediyor, adabı bozuyor falan. Bunlara da son derece dikkat eden bir hanedanlıktan bahsediyoruz. Çünkü onurları var ahhh neler neler yaptın Sisi hanedana. Sonunda Sisi dayanamayıp bir gün gizlice kaçıyor ve yolda dilenciye para vereyim derken öldürülüyor diyurlar. İşte pis fakirlerden beklenecek davranış. Tabi yas tutuluyor ve hanedanlığın morali bozuluyor falan filan. Bunalıma giren kralda sade bir yaşantıda dert tasa içinde ölüyor.

SAMSUNG CSC

1912’de biten gördüğünüz yapının aynısı karşı tarafına yapılmak isteniyor ama imparatorluk iflas edince yapılamıyor zaten Dünya Savaşı kapıya gelecek. Bu sebeple böyle kalmış bulunuyor. Karşı tarafta Parlamento binası tadilatta olduğu için yerine bütün malzemeleri geri dönüştürülebilir şekilde üretilmiş çadır gibi bir şey yapılmış. Onun ile idare ediyorlar. Arkasında Viyana Belediye binası da gözüküyor. Bahsettiğimiz bu nokta Kahramanlar Meydanı olarak bilinen yer. İki büyük heykeli de görebilirsiniz. o şaha kalkmış atın altında da Osmanlı Sancakları bulunuyor. Savaşta yapıştırdık heykelini dikelim demişler.

Bir diğer konu da bahsetmedik II.Viyana kuşatması başarısız olunca dağılan Osmanlı Ordusundan geriye kalan malzemeleri talan ederken çuval çuval kahve buluyorlar. İlk bunu kahve yemi sanırken sonradan bunun kahve olduğunu öğrenip kullanımına başlıyorlar. Elbette bu hikaye doğru değil. Venedikli tüccarlar bundan yarım asır evvel yani 1600’lerin başında Osmanlı ve diğer coğrafyalarda gördüğü koyu içeceği getirmişlerdir. Yakın bir süre sonra Fransa dolaylarında kahve tüketilmeye başlanıyordu.

Efsanelerin sonunu getirdikten sonra kemerden geçip Dünyanın en eski katedrallerinden Aziz Stephan Katedrali’ne ulaşıyoruz. Katedral içinde kullanılan çan ile ilgili de bir anımız var. II.Viyana kuşatması başarısız olup Osmanlı Askerleri topuk yaparken geride kahve çekirdeği değil de diğer eşyalarını, silahlarını veya toplarını bırakmışlardı. Bu metaller ergitilip dökülerek oldukça büyük bir çan üretildi. Adına Pummer’in Çanı denilen çan bin bir zorluklar ile tepeye çıkartılmış. Çan 3 metreden büyük çapta ve 22,5 ton ağırlığında olduğundan zar zor çıkartılmış tabi. Yıllarca kullanılan çanın yarattığı titreşimlerin kuleye zarar verdiği ise sonradan anlaşılınca artık çalınması durdurulmuş. Çan bir yangında düşmüş ama tekrar onarıp kaldırmışlar. Katedral içine giriş ve dolaşım serbest olmakla beraber kuleye çıkış ve ilerideki yerlerin görülebilmesi için bilet alınması gerekiyor. Çan kulesine çıkmak isterdim ama zamanımız olmadığı için içini şöyle bir dolaşıp çıkmak zorunda kaldık.

_SAM0814.JPG

Öğleden sonra ise mutlaka girmek istediğimiz Doğa Tarihi Müzesine giriş yaptık. Bilet 10 yuro olmakla beraber fiyatı performansa göre oldukça normal. Müze Sanat Tarihi Müzesi ile karşılıklı ve belirttiğim gibi sadece yürüyerek gezmesi bile 6-7 saat sürüyor. İçeride verilen broşürde belirttiği gibi 40 bölüm var ve bölümler 4-5 odadan oluşuyor. Dünyanın oluşumu ve jeoloji ile ilgilenen ilk bölümlerden sonra oluşmaya başlayan canlı türlerinin fosillerini gözlemliyoruz. Gençken palaentolog olma isteğim buralarda yeniden depreşiyor tabi. Bir çok animasyonlar ve gözlemlerden sonra insan türlerinin iskeletleri gözümüzün önüne geliyor. Canlılar ile beraber evrim geçiren insanoğlunun diğer türdeşlerinin kemiklerini gözlerimizle gördük nihayet. Baya ilerleyip artık ne olacak falan derken bir o kadar da hayvan türlerinin incelenmesine geçtik. Bildiğiniz bütün hayvan türlerinden ırklarına kadar içi doldurulmuş hayvanlar camlar arkasında bize bakmaktaydı.

SAMSUNG CSC

Öğrenciler için mutlaka görülmesi gereken ve ilgi alanı olanları heyecanlandıracak bu müze beni benden aldı. En çok deniz filinin ve amerikan kara ayısının boyutları beni çok şaşırttı. Gezerken bir profesör öğrencilerini getirmiş ders anlatıyordu. Almanca konuştuğu için bir şey anlamadım ama anlarmış gibi dinleyip “hmmmm hmmm” diye de kafamı salladım. Fark edilmeden öbür odaya geçtim. Eğer Viyana’ya gelirseniz mutlaka buraya uğrayın ve hocalı bir öğrenci gurubu yakalarsanız “hmm hmmm” diye dinleyin. Dediğim gibi buranın gezilmesi için 1 gün ayırmalısınız. Hemen karşı taraftaki Sanat Tarihi Müzesine ise haliyle gidemedik. Fakat Viyana görüldüğü kadarıyla en az 7 gün ayırabileceğiniz eşsiz bir şehir.

_SAM0350.JPG

 

Müzeden akşama doğru çıktıktan sonra gezerek giderken bilgisayar ve konsol için yapılan oyun fuarına denk geldik. Genelde gençlerden oluşan fuara bizde katılıp yeni çıkan bazı oyunları inceledik. Fazla durmadan yemek için ünlü Figl Müller restoranını arıyorken kendimizi miting alanında bulduk. Baktık yok “İslama hayır” yok “yabancıları defolsun gitsin” tarzı pankartlar. Meğer aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi toplanmış. “Avrupa’ya geldik dayağını yemeden gidelim” diye düşünüp hızla olay yerinden uzaklaştık. Yani işte Avrupa’nın çirkin yüzü arkadaşlar. İnsan Avrupa’da yaşayıp muhafazakar sağa, ırkçılığı, din ayrımcılığını ve mezhepçiliği körükleyen bu partilere nasıl oy veriyorlar anlamıyorum. Bizim ülkemiz böyle mi soruyorum size? Bizim ülkemiz her daim sosyal demokrasinin zaferiyle sonuçlanan, bir gram ırkçılık, din ayrımcılığı ve mezhepçilik olmayan bir yerdir.

“Muhafazakar Türk; Avrupa’da Sol Partiye oy atıp temel hak ve özgürlükleri talep eden, Türkiye’de ise Sağ Partiye oy atıp kendi ırk, din ve mezhebinin üstün olmasını isteyen kişidir!”

Özlü söz yerinde oldu mu? Bence oldu hemde tam oturdu konumuza. Efendim siyasetten uzak duralım sonra şey oluyor. Geldik Figl Müller’in önüne. Adamlar 100 yılı aşkın süredir şnitzel  yapıyorlar. Ama bir kalabalık var kardeşim anlayamadım. Elimizde poşetler, yorgunuz bitiğiz açız. Dışarıda millet kız arkadaşını almış, eşini dostunu almış güzel giyinmişler. Biz salla paça geziyoruz. Avusturyalılar bizi yadırgıyor sanki. Çekemiyorsunuz biliyoruz. Neyse girdik sıraya 20 dakika sonra oldukça kıl olan garson bizi içeriye davet etti. Gel demeden giremiyorsunuz. Otur veya kalk hep emirle anasını satayım. Bizde yemek yanında bira söyleyip tadına baktık. Vay arkadaş gerçekten çok iyilermiş. Kişi başı verdiğimiz 17 yuro normal karşılanabilir. Mutlaka yemeğini yiyin derim.

20171013_212940

Yemekten sonra artık bitik bir şekilde alışveriş yaptığımız eşyalarımız ile otelimize kendimizi zor attık. Aslında en önemli şehirde en güzel akşamında dışarı çıkmaya halimiz kalmamıştı. Sabah erken kalkıp dönüş yolculuğumuza başlamamız gerektiğinden yatıp uyuduk. En az gezebildiğim şehir Viyana oldu. Zaten buranın gezimi bir hafta deyip fazla da önemsemedim açıkçası. Doğa Tarihi Müzesinde gördüklerimi unutamayacağım. Dönüşümüzde Sofya’da konaklama planladık. Sofya’da ki akşam eğlencesi ve sabahında şehir gezisi ile gezimizi sonlandıracağız.

9.Gün Sofya

Sofya Bulgarista’nın başkenti ve en büyük şehri. Uzun yoldan geldiğimiz için akşam yemeğinden sonra otelden çıkmamaya karar verdik. Zaten otelimiz beş yıldızlı olduğundan kumarhanesi de bulunuyordu. Hazır gelmişiz kumarhane ortamını da görelim dedik. İşte ruletti pokerdi falan filan. 24 saat açık olmak ile beraber zevkine oynayan bazı arkadaşlarımızla vakit geçirip geç saatlerde odalara çekildik.

Ertesi sabah erkenden kalkıp kahvaltımızı ettikten sonra Sofya’yı gezmek için yollara düştük. Elbette tarihini de anlatmadan olmaz. Sofya ve haliyle Bulgar halkı çok uzun zamandır büyük devletlerin boyunduruğu altında yaşamışlar. Doğu Roma İmparatorluğu ve peşinden gelen atalarımız Osmanlı İmparatorluğu bu toprakların tek hakimi olmuş. Ancak 1908 yılındaki Balkan Savaşları sonrası bağımsızlığını kazanabilmiş. 1000 yılı aşkın süren bağımsızlık özlemi nihayete kavuşurken nispeten küçük bir şehir olan Sofya’yı kalkındırmaya çalışmışlar. Artık Bulgarların 1/7’sinden fazlası bu şehirde yaşıyor.

Bildiğiniz gibi eğer kendi ırkımızdan olanlar kendilerine yapılan boyunduruğu kırıp özgürlük için mücadele edince tarih yazıyor ve kahramanlık gösteriyorken, başkaları bizim yaptığımız boyunduruğu kırıp özgürlük için mücadele edince hain oluyorlar. Yüzyıllarca beraber yaşadığımız bazı milletler ciddi anlamda ticarette avantajlı konumda yaşamıştır. Bu kesim devşirilen bazı yerel milletler ile Ermeniler, Rumlar ve büyük oranda Yahudilerdir. Bunların isyan sebebi bile özgürleşme ortamında kabul edilebilir olmalıdır. Kaldı ki Bulgarlar veya Yunanlılar hiç bir şekilde yukarıda yazdığımız milletler düzeyinde bir statüde değillerdir. Çoğu Anadolu Türk köylüsü gibi fakirlik, hastalık ve yağmalara karşı savunmasızdır.

_SAM0009.JPG

Neyse devam edelim. İşte bu özgürlük mücadelesinin anısına 1912 yılında tamamlanan Alexander Nevski Katedrali yaptırılmıştır. Katedral oldukça güzel olup bize karşı savaşta ölenlere yaptırılması da manidar oldu açıkçası. Gelişimiz Pazar günü sabah ayinine denk geldiği için canlı bir şekilde ayini de izleme imkanı bulduk. Yalnız fotoğraf çektirilmemesi için oradan oraya hoplayarak makinelere el gösteren rahip biraderime gücendik. Gerçi ayini fotoğraf ışıklarıyla bölmekte saygısızlık olabilir kabul ediyorum. Ayin sonrası kilisi dışında bekleyen dilencilerin yanımıza sokulmasından Türkiye’ye yavaş yavaş yaklaştığımızı anlayıp moralimizi bozmamaya çalıştık.

Bu arada Sofya şehrinin oldukça eski bir şehir olduğunu söylememiz gerekiyor. Eski adı Serdica olan şehir geçmiş Roma mimarisinden bir çok yapıtı içinde barındırıyor. Daha doğrusu altında barındırıyor desek daha iyi olur. Bu denli eski şehirler olunca özellikle metro inşaatında bir çok tarihi kalıntı da ortaya çıkmış. Metro içerisinde bazı bölümleri hiç bozmadan bırakmışlar ve bildiğimiz açık hava müzesi haline getirmişler. Her yeri kazınca bir şeyler çıktığı için şehirde bir çok müze bulunuyor. Biz bu müzeleri ziyaret edemedik. Lakin açık şekilde bulunan Serdica şehir kalıntıları içerisinde dolaşıp eski Roma şehrinin kokusunu içimize çektik.

_SAM0207.JPG

Rotonda Sveti Georgi Kilisesi Sofya’nın en eski yapısı olup fazlada büyük bir yapı değildir. Elbette 400’lü yıllarda yapıldığını söylemem sizin için tarihi değerini ortaya koyacaktır. Romalıların Hristiyan olduktan sonra çevreye yaptırdığı ilk kiliselerden bir tanesidir. Hemen yanında yine kazı sonrası ortaya çıkan Serdica çarşısı ve sokakları görülebilir.

Ülkemiz tarihi bakımdan bu şehirden aşağı kalmaz elbette. Fakat kazılarda (alt yapı çalışmaları yani) bulunanların akıbeti merak konusu. Arkeoloji ile ilgilenen arkadaşlar konu ile ilgili haberleri anımsayacaktır. Ne diyelim ne söyleyelim bilemiyorum.

Efendim Sofya parkı bahçesini gezip artık yurda dönme zamanı geldiğinden tekrar yollara düşüp evlerimize doğru yola çıktık. Gezdiğimiz gördüğümüz onca şeyi hem daha sonradan tekrar hatırlamak hem de buradan okumak isteyen veya oralara giden olursa bilip gitsin diye bu yazı dizisini hazırlamak istedim. Özellikle kültür ve şehir turlarında gezdiğiniz yerlerin tarihi önemi ve yerini bilirseniz daha doyurucu bir tatil yapacağınızı düşünüyorum.

Önümüzdeki dönemde başka şehirler ve belki yine aynı yerleri gezmeyi umarak hoşçakalın diyorum.

Reklamlar

Doğu Avrupa Turu – I – Belgrad

Arkadaşlarımız ile 2017 sonu itibariyle organize ettiğimiz Doğu Avrupa turumuzu yakın bir süre evvel tamamladık. Beni bu uzun seyahate çıkartan ana etken elbetteki tarihi iki şehri yani Viyana ve Prag’ı dünya gözü ile görmek idi. Fakat bir diğer ilgi çekici nokta ise yolculuğumuzu kara yoluyla yapacağımız için sadece geçeceğimiz ülkelerin turistik merkezlerini değil yerel köy ve kasaba yapılarını, nehir ve göl kenarlarını, alt yapı çalışmalarını vs. gözlemlemek yani ülkeyi tam anlamı ile görme fırsatı yakalamaktı. Yolculuk boyunca yakından tanıdığım bir çok arkadaşımın da yanımızda olması beklediğimiz gibi uzun yolculuğun yükünü büyük ölçüde atmamızı sağladı. Zaten uzun olacak yazı dizimizi daha fazla uzatmadan gezimizde izlediğimiz yolu ve genel tecrübelerimizi anlatmaya başlayalım. Doğu Avrupa’yı merak edenler ve nerede neler yapılır bilmek isteyenler için tarihi bir tur rehberi olacağını düşünüyorum. Nerede yemek yerim diyenler başka yazıları incelesinler. Burada daha çok gezilecek yerler hakkında tarihi bilgiler vereceğim.

Adabazar-İstanbul-Filibe-Sofya-Belgrad

Gece çıktığımız yolculuk bizi şen şakrak bir şekilde İstanbul’a ulaştırdı. Yolda diğer bazı misafirlerimizi de aldıktan sonra sınır kapısından geçip sabaha doğru Bulgaristan’ın sanırım 3. veya 2. en büyük şehri olan Filibe’ye ulaştık. Sabah kahvaltısı sonrası beklemeden Sofya’ya oradan da akşama doğru Belgrad’taki otelimize yerleştik. Akşam yemeğinden sonra çoğu kişi odasına dinlenmeye çekilirken aramızdan genç olanlar elbetteki otelde uyuyacak değil vurduk kendimizi Belgrad sokaklarına…

22221729_10155594694737211_8408184732151741053_n.jpg
Filibe Kahvaltısı

Vurduk derken ana caddelerinden bir tanesinde şöyle bir tur attık. Marketlere gidip et, süt, bira fiyatlarını falan kontrol ettik. Zaten gece yarısı da olduğundan fazla dolanmadan ara barların bir tanesinde goy goya düştük. Garson kıza da bahşişini verdik elbette. Güzel sıcak bir yerdi.

Ertesi sabah ekipçe Belgrad’ı şöyle bir dolaştık. Ankara gibi bir yere benziyor. Şehir merkezi yakınlarında ABD uçaklarının bombaladığı binaları ibret için hala tamir etmemişler (Bosna Savaşında). Bildiğiniz gibi Sırbistan özellikle bu sebepten Avrupa Birliğine alınmadı. Biz oradayken İngilizce ve Sırpça NATO ve ABD aleyhinde pankartlar asılı duruyordu (En tepede ki fotoğrafta görebilirsiniz).

Buradan tarihte önemli ve merkezi bir yer olduğu için uzun süre Osmanlı Devleti’nin elinde tuttuğu Belgrad Kalesi’ne geçtik. Kale şehrin tam merkezinde bulunan bir parkın kenarında bulunuyor. Parkın ismi bize yabancı gelmeyecek; Kalemegdan. Birde tabi parkın içinde bulunan saat kulesinin ismi var oda Sahat Kula. İçerisinde değişik heykeller ve çeşmeler bulunan parkın kalabalığa şehir nüfusuna nefes aldırdığını görüyoruz. Demek ki her yere bina dikmeye gerek yok. Özellikle büyük ve kalabalık şehirlerde bu tür yaşam alanlarının korunması gerektiği çok açık.

WhatsApp Image 2018-03-19 at 13.48.14 (1).jpeg
Kalemegdan

Parkta bu konu ve geçmişteki savaş tekrar aklıma geldi. Yakın tarihte yaşanan üzücü iç savaşlar ve kanlı olaylardan dolayı Sırp halkı ile Müslüman coğrafyanın arası biraz limoni. Son yüzyılda artan ırkçı milliyetçiliğin etkilerinden uzaklaşmak için tarihin sayfalarında göz gezdirdiğimizde ise ilginç bir şekilde Sırp-Osmanlı dostluğunu görmekteyiz. Dostluk derken bizimkilerin boyunduruğu altında geçen uzunca bir süreden bahsediyoruz. Dolayısıyla Sırp diline bir çok Türkçe sözcük girmiş bulunuyor. Sırpların bizimkiler ile iyi geçinmesinin bir diğer sebebi de kuvvetlenen Vatikan Papa’larının oluşturduğu Katolik Hristiyanlığı’na karşı kendilerinin Ortodoks Hristiyanlığı’nı benimsemiş olması. Osmanlının ilk dönem yayılmacı balkan ilerlemesinde şehirlerin çoğunu savaşmadan ele geçirmesinin sebeplerinden bir tanesi bu mezhepsel çatışmayı kullanmasıydı. Ortodoks Hristiyanlığı zayıf haldeyken sığınacak bir liman olarak gördüğü Müslümanların boyunduruğuna girmiş ve üzerilerine yapılan Katolik Hristiyan akınlarına karşı beraber kılıç sallamışlar. Bu birliktelik o denli ileri ki Sırp askerleri Osmanlı Ordusunun sayıca fazla askeri unsurlarından ve değişmez birliklerinden bir tanesini oluşturmuş. Zaten Osmanlı Devleti sonraki dönemde Türk devletinden ziyade emperyal çok uluslu bir imparatorluğa dönecek. Neyse konuyu uzatmadan gezimize geri dönelim. Bu arada tarihi akışı anlatıyorum ki gelecekseniz bunları bilerek gezmeniz daha keyifli olacaktır diye düşündüğümden.

WhatsApp Image 2018-03-19 at 13.48.14 (2).jpeg
Solda Sava nehri ve Belgrad Kalesi’nin arka tarafı

 

Eski surları ve parktaki anıtsal bazı heykelleri dolaşıp geçmişte yıllarca elimizde kalan güzel kaleden, dönem için alınmasını çok zorlaştıran Sava nehrini doyasıya seyrederek gezimize devam ettik. Kale içinde eski surlara dokunmak ve geçitlerden geçerken ister istemez heyecanlandığımı fark ettim. Bir çok kez tadilat görse de eski sur bölümündeki taşlara dokunmak sanki tarihi avucunuza almak gibi.

Burada ayrıca tarihimizin belkide en önemli veziri diyebileceğimiz Sokullu Mehmed Paşa’nın çeşmesi bulunuyor. Kanuni Sultan Süleyman devrinde de veziri azamlık yapan bu büyük Osmanlı veziri aslen de Sırp-Boşnak asıllı bir devşirme.

Kale içinde Damat Ali Paşa’nın da türbesine rastlıyoruz. Bazı yerlerden duydum “Mora fatihi” falan deniyor ama hiç alakası yoktur. Saraya evlenerek giren ve entrikalar ile veziri azam olan, son derece bencil, her şeyi bilen vs. veziri azamımız günümüzün Fatih Terimi veya Tayyip Erdoğan’ı gibidir. Yani her şeyi en iyi o yapar her şeyi en iyi o bilir. Madem bahis açıldı türbesi önünde bahsettim burada da anlatayım bari;

WhatsApp Image 2018-03-19 at 13.48.14 (3).jpeg
Damat Ali Paşa Türbesi

Damat Ali Paşa durup dururken Avusturya’ya savaş açıyor 1715 yılında. Ne hazırlık yapılmış, ne kimsenin fikri alınmış… Aklı sıra başka cephelerde de savaşan Avusturya’yı köşeye sıkıştıracak ve fırsattan istifade 1699 Karlofça ile kaybettiğimiz toprakları geri kazanacak. Vezirimiz hala savaşların 1400’lü yıllardaki gibi kılıç, ok ve at ile yapıldığını zannettiğinden veya 1699 yılı öncesindeki büyük bozgunları unuttuğundan mı artık bilemiyoruz hiç anlamı yok iken savaşa tutuşmak istiyor. Elbette Avrupa’daki gelişen askeri teknoloji ve taktikleri bilen bazı vezirler veya devlet adamları bu duruma tepki gösteriyor. Gösteriyor ama dinleyen kim? Damat Ali Paşa kendisini savaşa girilmemesi için ikna etmeye çalışan Rumeli Kazaskeri’ni görevinden alıyor ve her gelene yolu gösteriyor. Halk başlıyor savaş dolayısıyla homurdanmaya. Bakıyor ki olmuyor gidiyor Şeyhülislama. Çıkart diyor bana bir fetva; “Avusturya ile savaşmamızı istemeyen veya eleştiren her kim var ise vatan hainidir/dinsizdir”. Şeyhülislam bu saçma isteği kabul etmeyince “Sende vatan hainisin demek ki” deyip (Fetöcü Şeyhülislam) görevinden aldığı gibi kendi adamını koyup fetvayı alıyor. Fetva yurt genelinde camilerde vaazlar ile okutulup muhalefetler susturuluyor.

Uzatmayalım.. “Sen kimsin, asıl sen kimsin lan?” ile geçen vezirliğini, orduyu tam hazırlamadan Belgrad yoluna çıkartarak devam ettiriyor. Belgrad yakınlarında ordunun bir kısmı arkada kalmış, bir kısım mühimmat daha gelmemiş, askerin yarısının karnı aç vs. çıkıyor Avusturya birliklerinin karşısına. Karşıda 60 bin Avusturya’lı bir yanı dağ, bir yanı bataklık muazzam bir mevkide konuşlanmışken yine kimseyi dinlemeyip bu durumda saldırıya geçiyor. Savaş sırasında orduyu komuta edemediği gibi donup kalıyor (Bildiğiniz Kal gelmiş paşaya). Emir falan veremeyerek koskoca orduyu mahvediyor. Sonra ağlaya ağlaya kılıcını çekip düşmana saldırırken de daha hemen çıkışta alnından kurşunu yiyerek ölüyor. İşte “Fatih” falan dediğimiz adamın türbesi bu arkadaşlar.

Kalemegdan içinde yine tarihi Paşa Konağı var. Eski paşalar Belgrad’a geldiklerinde burada kalırmış ama içine giremedik.

WhatsApp Image 2018-03-19 at 13.46.37.jpeg

Kale içinde I.Dünya Savaşı sırasında kullanılan obüs ve tanklar bulunmakta. Bunlar hakkında merakım olduğum için eski tankları görmek sürpriz oldu. Tabi birde İstanbol kapısı ve bazı tenis kortları ile beraber dinozor heykellerini de görmek biraz tuhaf oldu. Melih Gökçek’e selam olsun. Demek ki sadece bizim ülkede yok böyle insanlar. Tarihi bir kale içerisinde maketten dinozorların veya tenis kortlarının işi nedir? Muhtemelen uzun müddet bizim boyunduruğumuz altında kalmış olmalarından dolayı tam anlamı ile kafa yapısını değiştirememişler.

WhatsApp Image 2018-03-19 at 14.12.07.jpeg

1521 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından alınan Belgrad kalesi bazı zamanlar elimizden çıksa da hep geri alınmış. Ancak 1867 yılında tam anlamıyla elimizden çıktığını söyleyebiliriz. Dile kolay neredeyse 350 yıl bizde kalan şehre bizde güzel kale manzarası ile beraber hoşçakal diyoruz.

Ne yazık ki turumuz Belgrad’ı geniş ölçeği ile kapsamıyor. Bu sebeple gezi yolculuğumuza devam etmek için önümüzdeki durak olan Macaristan’ın Budapeşte şehrine hareket edeceğiz. İkinci yazımızda görüşmek dileğiyle hoşçakalın.

Sonraki durak Budapeşte