Lockheed Skandalı

Bizim bakanların “cari açığı kapatıyor birde adama iftira atıyorlar yahu” veya “gerekirse önüne yatarım kurban olurum” deyip plaketler verdiği, A Haberlerde ulusa seslendirilen ünlü 17 Aralık rüşvet operasyonlarında bakanlara gönderdiği ayakkabı kutularıyla gündeme gelen Rıza Zarrab 21 Mart 2016 tarihinde ABD topraklarında tutuklandı.

Rıza Zarrab hakkında ABD savcılığına göre ABD’yi dolandırmaktan beş yıl, ABD’nin İran yaptırımlarını ihlal etmekten 20 yıl, bankacılık sahtekarlığından 30 yıl ve kara para aklamaktan 20 yıl olmak üzere toplam 75’er yıl hapis cezası istenmiş durumdadır. Haliyle vatana ihanetten yargılanan Zarrab tutuklanmıştır.

Zarrab olayı vereceği ifadeler ile çok daha farklı noktalara uzanacak olup şimdilik onu bırakıp biraz yakın tarihimize doğru yol alalım. Hani “balık hafızalı” diyoruz ya yada “tarihinden ders çıkartmayan devletler yok olur” diye. Kısaca size Lockheed yolsuzluk davasından bahsedelim.

s-l1000.jpg

Nedir bu Lockheed skandalı diyorsunuz. Lockheed uçak üreten ve satan büyük bir şirket. ABD dahil yurt dışına uçak satışları yapıyor. 1976 yılında Lockheed şirketi yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ile yakalanıyor. Lockheed şirketi bakıyor ki iş baya geniş kapsamlı mecburen suçlamaları kabul ediyor. ABD mahkemelerinde “Şu ülkede, şu iş için, şu kişiye, şu kadar parayı, şurada teslim ettik” diyor. Yani “var mıydı aldı mıydı” falan diye bir şey yok. Adamlar suçunu isim ve adres vererek ile itiraf ediyorlar.

Uçak alımlarında ikinci el malların uçaklarda kullanılması, satılan uçakların gereğinden fazla fiyatla satışı vb. konularda değişik ülkelerdeki rüşvet ağları ortaya saçılıyor. Hollanda, Batı Almanya, İtalya, Suudi Arabistan ve “rüşvet yok” diye çok övünen Japonya’nın bile genel anlamda bakan, başbakan, asker ve vekiller aracılığıyla rüşvet aldığı ispatlanıyor.

İddiaları mecburen kabul eden bu kişiler ülkelerinde vatana ihanet ve yolsuzluk suçlamaları ile yargılanıp hapse atılıyorlar. Peki bize 1974-75 arasında satılan 40 adet askeri uçakta yapılan yolsuzluk dosyaları ile ilgili ne yapılıyor?

ABD’de bu şirketin yolsuzlukları ortaya çıkınca muhatap ülkeler yargı dosyalarını ABD adalet bakanlığından talep ederek hemen savcılarına teslim edip gerek rüşvet mekanizmasını çökertiyorlar. Türkiye ise sayın çok muhterem Süleyman Demirel önderliğinde uzun bir müddet sesini çıkartmıyor. Başta Uğur Mumcu olmak üzere bazı gazeteciler çok sıkıştırınca belgeler lütfen talep diliyor.

Ama ABD adalet bakanlığı belgeleri göndermiyor. Diyor ki “Sizin adalet sisteminiz bağımsız değil. Gönderdiğimiz belgeleri direk olarak savcıya intikal ettireceğinize dair bize söz verin”. Süleyman Demirel ıkınıyor sıkınıyor sonunda “tamam” diyor. Belgeler bize ulaşıyor ve savcılığa değil doğru başbakanlık binasına gidiyor.

Süleyman Demirel’e soruyorlar; “Sayın başbakan siz ABD’ye söz verdiniz. Savcılığa değil başbakanlığa getirdiniz bu belgeleri bu nasıl iş?” diye. Demirel’de “Bu olay devlet sırrıdır. Binaenaleyh gereken yapılacaktır” deyip kestirip atıyor.

riza-sarraf-fatura-671.jpg

Tahmin edeceğiniz üzere belgeleri 15-20 gün inceledikten sonra savcılığa gönderen Çoban Sülo ve milliyetçi cephe hükümeti bu yolsuzluğu örtüyor. İşte bildiğimiz geyik muhabbetleri mecliste karmaşalar “vay biz almadık CEHAPE zamanında alındı bu uçaklar” veya “arkadaşlar konumuz bu değil konumuz Ayasofya’nın cami yapılmasıdır lütfen” diyenler (ciddiyim bir yasa teklifi var o sırada) ile geçen aylar.

Sonraki iç karışıklık ile beraber bütün dünyada Lockheed yolsuzluğuna bulaşmışlar tutuklanırken bizim ülkemizde ki rüşvetçiler ne yazık ki tutuklanmıyor ve davanın üstü örtülüyor. Üstüne gidene “yahu her yerde insanlar ölüyor zaman birlik beraberlik zamanı” diyerek vatan haini damgasını yapıştırıveriyorlar. Tıpkı Almanya tarihinin en büyük dolandırılıcılık olayı olan Deniz Feneri davası gibi. Tıpkı “bize kumpas kurdular paraları polis koymuş” deyip sonra aklanarak paralarının faizini geri alan AKP hükümeti gibi.

1976 yılından günümüze gelelim. Yine ABD’de rüşvet ve para aklama suçundan tutuklanan sözde bir iş adamı var. Rıza Zarrab hayatı boyunca çıkamayacak şekilde orada yargılanacaktır. Fakat eğer ülkelerde yürüttüğü rüşvet ağlarını tek tek açıklar ise korumalı serbestlikle çıkabilir. ABD bunları iyi kullanan ve değerlendiren ülkelerden bir tanesidir. (muhtemelen bunu bilerek gittiğini düşünüyorum)

Önümüzdeki süreçte bakalım Rıza Zarrab’ın ülkemizde yürüttüğü rüşvet ağlarına takılan bakan, vekil ve askerlerin kimler olduğu ortaya çıkacak mı?

Ve bakalım ülkemiz yine bunlarla uğraşmak yerine Ayasofya’yı cami mi yaptırmaya çalışacak? Hep beraber göreceğiz.

Reklamlar

Yakın Siyasi Tarih – VIII

Önceki yazı için buradan

17) İsyanların suçu muhalefetin politikalarına atıldı ve Şeyh Said isyanı bastırıldı. 29 Kişi 29 Haziran tarihinde idam edildi. Muhalefet Terakkiperver partisi isyanı desteklediği için 3 Haziran’da zaten kapatılmıştı.

18) Haziran 1926 yılında İzmir’de Mustafa Kemal’e bir suikast ihbarı sonucu bir çok kişi tutuklandı. Aralarında dokunulmazlığı bulunan milletvekilleri de vardı. Ankara’da Kazım Karabekir Paşa’da tutuklanınca İsmet Paşa bu tutuklamaya karşı çıktı. İzmir’de kurulan istiklal mahkemesinin bu kararını engelledi. Mahkeme bunu haber alınca İsmet Paşa’yı tutuklattırdı! (İsmet Paşa’nın başbakan olduğunu hatırlatalım yani mahkemenin kuvveti garip elbette daha doğrusu bizim insana yetkiyi verince böyle oluyor) Mustafa Kemal araya girerek “çocuk musunuz olm? Adam gibi yapın davanızı” diyerek bu tutuklamayı bozdu.

20150731_171728

19) Görülen davada 49 kişiden 15’i idama mahkum edildi. 5’ini Mustafa Kemal affetti. Davayla ilişkisi olanlar kısa sürede siyaset ve ordudan uzaklaştırıldı. Muhalefettekilerden bazıları eski İttihatçılar ile ilişkileri olduğu ortaya çıkmıştı. Bunlar sürgün edildi ve uzaklaştırıldı. Bu olay aktif olarak tek parti döneminin başlangıcı oldu 1927

20) 1929 yılında Dünyada çıkan büyük ekonomik buhran ülkeyi etkiledi. Yapılmaya çalışılan devrimlerin etkileri, baskıları ve denetimsizlik, ülkedeki hoşnutsuzluk, iktisadi politikaların tam gerçekleşmeyişinin sebebini Mustafa Kemal notlarında “alttan gelen muhalefetin olmayışı” na bağlıyordu

Serbest Cumhuriyet Fırkası Partisi (Beyaz Elbiseli Olan Adnan Menderes)

21) İlk meclis zamanında istifa eden Fethi Bey Paris’ten Mustafa Kemal tarafından çağırtılmış ve bir muhalefet partisi kurması istenmişti 1930 Fethi Bey İsmet paşadan çekinse de partiyi kurma faaliyetlerine başladı

22) 12 Ağustos 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası kuruldu. Bazıları kendi istifa ederek bazıları da Mustafa Kemal’in muhalefete geçmelerini istemesiyle istifa ederek bu partiye kayanlar oldu.

23) Mustafa Kemal İsmet paşayı bunun gerekliliği konusunda ikna etmişti. Fakat yumuşak ve denetçi bir muhalefet istiyorlardı. Fakat parti kurulduktan sonra mevcut durum ve sistemi istemeyen herkes bu parti etrafında toplanmaya başladı.

24) Partiye cumhuriyet karşıtları sarılınca Mustafa Kemal desteğini çekti. Fethi Bey’de 17 Kasım 1930’da yani sadece 3,5 ay sonra partiyi kapattı. Mustafa Kemal muhalefeti istese de notlarında “Tarihte özgür bir düşünce ve kişilik bilincine hiç bir zaman ulaşamamış halk kitlesiyle bunun yapılamayacağını gördüğünü” özet olarak dile getirmiştir.

25) Ekonomik kriz dolayısıyla (ileride iktisadiyi anlatacağım) yeni bir kalkınma planı yapılmasına karar verildi. Sanayi istenilen düzeyde gelişmiyordu.

26) Mustafa Kemal bu kalkınma politikalarında devletçi fakat özel teşebbüsün girişimlerini destekleyen, İsmet Paşa ise özel teşebbüsü çok desteklemeyen ama yine devletçi bir yapı istiyorlar. Hal böyle olunca 20 Eylül 1937 yılında İsmet Paşa istifa ediyor. Mustafa Kemal gibi bir politika isteyen Celal Bayar başbakan oluyor

20150731_171835

27) İsmet İnönü siyasetten uzaklaşıyor. Fakat Mustafa Kemal’in hastalığı yeni bir cumhurun seçimini gerektirmekte. TBMM’in kadroları değişmediğinden bazı muhaliflere rağmen 10 Kasım 1938 yılında İsmet İnönü cumhurbaşkanı seçiliyor.

28) Bazıları muhalefet edilen Latin Harf ve kadınların seçim hakkı gibi konuların Mustafa Kemal’in ölümüyle kaldırılabileceğini dillendiriyor fakat İsmet İnönü bunların devamı talep ediyor. (Buradan aslında devrimsel değişikliklerin meclis bünyesinde bile tam olarak kabul edilmediğini ve sadece Mustafa Kemal’in otoritesiyle yürütüldüğünü göstermekte)

29) Celal Bayar geçmişte kendisine saygılı davrandığı için ona hükümeti kurma yetkisi veriyor. Kendisini siyasetten uzaklaştıran dönemsel bazı vekilleri ise tasfiye ediyor.

20150731_171911

30) 1939 yılının başında bazı yolsuzluk davaları açılıp suçlamalarda olunca 25 Ocak 1939’da Bayar istifa ediyor (yani o zamanlar onur ve şeref varmış sanırım şimdiki gibi değil)

31) 26 Mart 1939 yılında tekrar seçimler yapıldı. İnönü yine kendisine muhalif olan bazı kişileri vekil yaptırmamıştır. Muhalefet ihtiyacını ise 29 Mayıs 1939’da kurulan ve 21 kişiden oluşan bir “müstakil grup” yapacaktır (lan başkanı İsmet İnönü olan grup nasıl muhalefet yapacak eheh) Grup beklendiği gibi hiç bir şeyi eleştirmeyerek tarihe geçti 🙂

Buradan resmi gazeteleriyle koyuyorum arkadaşlar bunları da başka yerde bulamazsınız olm söyliyeyim.

Devamı için buradan

Morrison Süleyman

Süleyman DEMİREL’in ölümü dolayısıyla kendisine Allah’tan rahmet diliyorum. Hani ölünün arkasından da konuşulmaz ama zaten rahmeti dilerse de Allah diler başka kimsenin pek umurunda olmaz sanırım. Gelin size boş mesajlardan ziyade gerçekleri anlatayım gidenin peşinden;

Siyasi güç olduğu dönemlerde henüz yaşamasam da Demirel’in siyasete girişi ve ABD tarafından bize monte ettirilmesini iyi biliyorum. Marlboro firmasının türkiye temsilcisi olan 70’lerdeki tabiriyle “Morrison Süleyman” tam anlamıyla kendine has kişilikte bir insandı.

demirel

Siyasi duruşunu orta sağ olarak tanımlayan sayın Demirel, siyasi hayatını Türkiye’de yaşamasına izin vermeyeceği komünizm ile mücadeleyle geçirdi. Elbette bu siyasi mücadelenin sadece şekliydi. Yanına aldığı sayın Türkeş ile beraber 80 öncesi ortamın gerilmesi ve çatışmalarında mimarı oldu.

“Dindar değilde komünist mi olalım?” diyerek oy toplayan siyasetçimiz yakınlarına verdiği ihaleler, yapılan yolsuzluklar, kaçakçılıklar, hayali ihracat yapan yeğenleri, kdv vurgunları, yurt dışı kaynaklı açılan soruşturmaları engellemesi, mahkemelerin bilirkişilerini değiştirtmesi vs. bir çok kanun dışı eyleminde içinde olmuştu.

Siyasete hemen hemen bütün orta sağ siyasetçileri gibi “Hacı babamın ve hacı annemin küçük bir tarlası var idi, çok yokluk içerisinde büyüdük” diyerek başlayan halkın, çiftçinin dostu olan namı değer “çoban Sülo” Süleyman DEMİREL daha sonradan yüce yaradanın “kulum haydi ya yürü” demesiyle birden zenginleşiverdi (artık buradan kendine pay çıkartsın malum benzer yerleri destekleyenler). Bunları niye yazıyorum çünkü okuma sıfır, bilgi birikimi sıfır ve en önemlisi biri gidip diğeri geliyor ondan yazıyorum. Neyse sonra birden kendisi ve çevresi zenginleşince Demirel’in yolsuzluklar hayali ihracatlar davalar açıldı. O zamanlar tabi %50 oy alamıyor Demirel AKP gibi. Bu sebeple açılan davaları elleri indir kaldır yaparak aklayamıyor yüce divana gidiliyor. Soruşturmalar sonucunda falan mal varlığı bir ortaya çıkıyor ohooo baya var yani çiftlikler şirketler. Gazeteciler soruyor elbette “nasıl zenginleştiniz?”. Demirel cevap olarak siyasete ilk girdiği 60’lı yıllarda söylediklerini unutup “Benim hacı babam zaten zengin bir çiftçiydi. Sonradan bende ticaret yaptım. Böyle böyle para kazandım” deyiveriyor. Bizim mal halkımızda “işte adam gerçeği söyledi” diyor sonra. Neyse uzatmayayım mesajı alan aldı…

dem

Arkasından konuşmayalım dedim ama yani bunları da söylemeden edemeyeceğim. Siyasi literatürde komik olarak lanse edilen bir çok açıklaması olan Demirel 75 sonrası ülkeyi kan gölüne dönüştürenlerin başından gelmektedir. Milliyetçi saf gençleri ABD üstlerinde eğitim sonradan kürsüden “iti iti boğduruyorum” veya “milliyetçiler sokaklarda ülkenin güvenliğini sağlıyorlar” gibi sivil iç çatışmalara zemin hazırlamış binlerce kişiyi öldürtmüştür.Peşinden giden temiz yürekli milliyetçi gençleri ve karşıda ölen yine temiz yürekli devrimci gençleri işte bu adam öldürtmüştür, kullanmıştır ve kendini zengin etmiştir.

Demirel darbe sonrası pişman olmuştur bunu da yazalım. Bir çok açıklamasında “kullanıldığını” anladığını söylemiş hele Cumhurbaşkanı olduktan sonra oldukça demokratik ve uzlaşmacı açıklamalar ile eski halinden eser bırakmamıştır (günümüz cumhurbaşkanına da bir şeylerden feyz alır artık alacaksa).

Efendim ne diyelim Demirel sürekli siyasi hayatında Adnan Menderes’in asılmasını, dini, cami yapımını, baraj ve inşaatçılığı kullanmış ve bunun ile gurur duymuştur. Peşi sıra gelen tarikat kökenli Özal ve Erdoğan mesela Demirel’i sahiplenmemişlerdir. Hepsi Adnan Menderes’in devamıdır ve öcünü almalıdır ha bu arada Ayasofya’nın mutlak camii yapılması 1955 yılından beri konuşulmaktadır. Yine buradan okuyan arkadaşlara söyleyeyim Bor madenleri, Lozan anlaşmasının maddelerinin eleştirilmesi, madenlerin çıkartılmasının engellenmesi (gizli anlaşmalar ile), arşivlerin elbet açılacağı vs. gibi söylemler ilk olarak Demirel dönemlerinde kullanılmaya başlanmıştır. Bunların hepsi palavradır elbette ama halk balık olduğu için ısıtılıp ısıtılıp getirilir önüne milletin.

Tarihe yine meclise sormadan yaptığı gizli ikili devlet anlaşmalarıyla yazılmış olan Demirel ne yazık ki bunların hesabını veremeden ölmüştür. ABD üstlerini savunması (pardon Demirel’in deyimiyle tesis) ve üstlerde yaşananlara sessiz kalması, devlet içerisinde ABD teşkilatlanmasını sağlaması vs. yazsak o kadar çok konu var ki.

Artık öbür dünyada hesabını verir sanırım. Uğur MUMCU seni bekliyordur mutlaka hacı. Yaptığın çaldığın şeyler bu dünyada kaldı işte Sayın Demirel. Kefenin cebi yok hesabını vereceksin bunların öbür dünyada. Öldürülen, işkence gören, bugün ABD uşağıysak ülke olarak sende bunun temel taşı oldun. Ben hakkımı helal etmiyorum. Ama yinede öldüğü için insan üzülüyor. Son yaşlılığı falan sevimliydi ya. Bak hemen yumuşadım. Son bir iki komik sözü ile bitirelim bari;

“Gazeteci : Türkiye’nin durumunu tek kelime ile özetler misiniz sayın Demirel?

Demirel   : İyi

Gazeteci  : İki kelime ile özetler misiniz?

Demirel   : İyi değil”

IV.Murad (Çekirge Sıçrıyor)

Önceki yazıya buradan

Osmanlı devleti satın alınan devlet erkanı ve rüşvetçi yeniçeri ağalarından sonra 60 yılda neredeyse başıbozuk bir devlet sistemine dönüşmüştü. Dürüst bir devlet adamı olan Kemankeş Ali Paşa vezir olunca içerideki bu düzensizliğe bir dur demek maksadıyla henüz yaşı çok küçük olan IV.Murad’ı padişahlığa getirtti. Devletin her kademesine yerleşen torpil ve rüşvet ağının ilacı olacak olan bu devlet adamı çok kısa bir sürede sistemi tekrar toparladı. Buyurun efendim devam edelim;

IV.Murad ve Safevilerle Savaş

1) Kemankeş Ali Paşa veziri azam olunca tehlikeyi görmüş, devlet erkanıyla konuşup IV.Murad’ın hükümdarlığına karar verilmiştir. Padişah Mustafa’ya “adın ne, kimin oğlusun, bugün günlerden nedir?” soruları sorulmuş. Sonrada IV.Murad padişah olmuştur 1623 (Mustafa’nın deli olduğunun ispatı olarak saymışlar elbette bu adamın devletin başında olması da ayrı bir tartışma konusudur)

IV.Murad

2) Bu sırada Erzurum’da Abaza Mehmed Paşa ayaklanmış, padişah Osman’ın ölümünü bahane ederek yeniçerileri öldürmüştür. Yine İran’da Bağdat ve dolaylarına dalıp ortalığa saldırmaktaydı. (Size arada bahsettiğim ayaklanma ve kendi krallığını kurmak isteyen beylerin davranışı son derece normaldir. Ümmetçi veyahut milli kökenci devlet düşüncesinin olamayacağının ispatıdır bu olaylar. Nasıl ki Osman bey Anadolu Selçuk’luların bir uç beyi iken devlet zayıflayınca bağımsızlığını ilan edip vergi göndermemiş ise, kurulan Osmanlı İmparatorluğunda da bu iç karışıklık ve bozulan devlet düzeni neticesinde bazı beyler ve elbette her zaman arap bölgesi isyan çıkartmış yerel osmanlı tebasına saldırmıştır. Bunun yorumlamasını kendi penceremizden isyan olarak görmemiz normal olmakla beraber diğer beyler için ise bir bağımsızlık mücadelesidir. Güç ve kendi krallığını kurma (hele ki farklı etnik köken veya mezhepteysen) birleştirici güç olarak düşündüğünüz ırk/mezhep veya dinin üzerinde bir güçtür. Yani kenardan “bunlarda müslüman neden ayaklanacaklar ki?” düşüncesi doğru bir düşünce tarzı değildir. Sizi bir arada tutan şey sistem ve ekonomik askeri güçtür. Gerisi işin teferruatlarıdır. Mesela süryani (hristiyan) türkler kendi dinimizden olan araplara nazaran neredeyse hiç sorun çıkartmamışlardır devlete.)

3) Uzatmadan anlatırsak Abaza Mehmed paşa affedilmiş, lakin yine ayaklanmış yine yenilip affedilmiş ve Bosna beyi yapılmıştır. İran’la ise mücadele devam ediliyor fakat Bağdat alınamıyor.

4) Ayrıntıya girmeden yazarsak yaşı küçük olan IV.Murad istekli ve hevesli bir çocuk olsa da annesi meşhhuuuur Kösem Sultan ülkeyi idare ediyordu. Sarayda Kösem sultanın adamı Hafız Ahmed (sultan Ahmedin kızı ayşe sultanla evlidir) ile Boşnak Recep ve Hüsrev paşa mensup iki zümre çekişiyordu. (Batsın çekişmeniz)

5) Bu adamlarda kendi çevrelerini kolluyordu tabi {bir nevi günümüz siyaset yapısına benzer kadrolaşma} Misal, Hüsrev paşa veziri azam ikin kapıkulu süvarilerini kollardı. Bu sebeple bazı yerlerde kapıkulu süvarileri coşarak zorbalık yapmaya başlamışlardı. Hüsrev paşa azledilince bunların işine gelmedi tabi. Doğudaki karmaşa bittiğinde İstanbul’a çağırıldılar. Bir diğer paşa Recep veziri azam olmak için bunlara rüşvet vererek isyana teşvik etti. (Tekrar devletin durumunu görüyorsunuz)

Kösem Sultan

6) Sıpahilere yeniçerilerinde katılmasıyla Atmeydanı’nda toplanıp 17 kişinin kellesini istediler. Veziri azama saraya gelmemesi söylense de Hafız paşa gelmiş tartaklanarak padişaha ancak ulaşmıştı. Hafız paşa “ölmekten gam çekmem” dese de IV.Murad gidip saklanmasını söyledi. Vezirde kılık değiştirip saraydan çıktı.

7) Askerler padişahla görüşmek isteyince sultan IV.Murad ayak divanına çıkmış ne istediklerini sormuş. Askerler “17 kişinin kellesini isteriz” deyince padişah kabul etmemiş. Tabi geçmişten gelen şeylerle beraber iyice şımaran askerler “elbette verirsin, yoksa başka türlü olur” diyerek tehdit etmişler. {askerler II.Osman’a yapılanları hatırlatıyor yani}. IV.Murad kızıp içeri girmiş. O sırada isyanı planlayan adam olan Topal Recep paşa (Topal Recep Paşa veziri azam olmak istiyor. Kendisi bu sebeple askere rüşvet verip ayaklandırarak dürüst bir vezir olan Hafız Ahmed paşayı öldürtmek istiyor), padişahın ayaklarına kapanmış “efendim hal iyi değildir, ne isterler verelim” demiştir. Durumun vahamiyetini anlayan padişah, veziri azamını saraya geri çağırttı çaresizlikle.

8) Geri çağırılan Hafız Ahmed paşa neticeyi anlamıştı. Abdest alıp padişaha “çocuklarına bakılmasını, defnedilmesini vs.” istedi. Divana tekrar çıkan padişaha topal Recep paşa “padişahım, isterseniz abdest alında öyle çıkın” demiştir {IV.Murad buralarda kıllanıyor zaten, fecide ayar oluyor tabi}. Konuşsa da sonuç alınamıyor, vezirde asi gurubun içine korkusuzca dalıyor. Üzerine çullanan sipahinin suratına yumruk vurup yere yuvarlıyor {bu aslında tokat olayı diyede söylenir. Efsanedir tabi de, bu attığı tokatta asker ölüyor. Osmanlı tokatıda buradan geliyor derler. Birde atları tokatlayanlar var, ona girmiyorum} Bir darbeyle başı yarılan veziri kılıçlayıp boğazını kesiyorlar. Sultan Murad bu görüntülere feci şekilde ağlmıştır. Murad’a da yine adaletli davranacağı üzerine yemin ettiriyorlar. {buradan da görüldüğü gibi asker artık çığırından çıkmaya başlıyor. Murad’ın 20’li yaşlarda bunları görmesi, geleceğini şekillendirecektir}

Hafız Ahmed Paşa Camii

9) Veziri azamlıkta aslında bu isyanı planlayan ve dürüst bir veziri parçalatan Topal Recep paşaya verildi. Padişah bunlara sebep olarak gördüğü Topal Recep ve Hüsrev paşayı temizleyecekti. Ama yavaştan tabi. İlk önce gizlice Hüsrev paşayı adam göndertip boğdurttu. Saraya Hüsrev Paşanın kelle gelince, vezir Topal Recep Paşa çok korkmuş ve hemen askeri tekrar ayaklandırmıştır.

10) İkinci ayaklanmada askerler “paşanın neden öldürüldüğünü, padişahın şehzadeleri öldürdüğünü onları göstermesini” istediler. Tabi iki üç tanede kelle istediler. Şehzadeler gösterilmiş, Topal Recep Paşa bunlara kefil olmuştu. Olaya iyice kıllanmıştı artık padişah. İsyancılar yine Topal Recebin sevmediği ve onun seçtiği üç ulemayı bulup öldürdü.

Sonraki yazıya buradan

Sinirli Miyim Hayır Normal Hacı!

Uzun zamandır siyasi olarak yazı yazmak istemedim. Çünkü yazdığınızın nereye ve kime hitap ettiği önemli ve en önemlisi karşılık bulamıyorsunuz. Soruyorsunuz cevap veren arkadaşınız yok. İnsanların bazı yönlerden hani eskilerin deyimiyle ar damarı çatlamış artık. Utanma ve doğru olmayan bir şeyin gözünüzün içine sokulduğu halde bunu görmemekte ısrar etme ve bağnazlık, düşüncesizlik her şeyden öte yüzsüzlük yok artık dedirtiyor.

Eski siyasi liderlerimizin benzer olaylara maruz kaldığı, benzer rüşvet davalarından dolayı cezai işlemlere maruz kaldığı olmuştur. Bakın Adnan Menderes’e mesela koyun yanına Bülent Ecevit’i ve yanı başında Necmettin Erbakan’ı. Hani bazı komik açıklamaları olsa bile Süleyman Demirel’i falan bir nizam vardır. Sözlerin ve beyefendi tabiri ile siyasi ağızın adabına sahiptirler. Süleyman Demirel gazetecilerin yeğeninin yolsuzlukları ile ilgili sordukları sorulardan bunaldığında “vermişsek biz vermişizdir, vermemişsek biz vermemişizdir” deyip oturumu kapattığı an bile sıkıştığında utanmayı ve kalkmayı seçmiştir.

Bizim siyasetçiler yüzsüzlükte tavanda onu biliyoruz yani gidip “suyu zamanında şehre veremedim” diyerek intihar eden Japon bakan olmalarını da istemiyoruz. Ama arkadaşım biraz utanma olur, biraz haya olur insanda ayıp nedir birazcık sadece ben başka bir şey demiyorum.

Cumhurbaşkanlığı Sarayı

Şimdi koskoca bir cumhurbaşkanlığı sarayı yapıldı biliyorsunuz. Mahkeme durdurmuştu falan sallamadan devam ettiler bitirdiler. Ya hadi tamam “devleti itibar” falan diyelim yeni yapı yapılabilir. Bunlar devletin konuk ağırlama göstergesidir kabul etmek lazım. Ama bu nedir beyler? Burası Kuveyt mi? Bizim ülkemiz zenginlikler içerisinde bir yer midir ki bu denli ağır masrafları olan bir saray inşa ediliyor? Kaça inşa edilmiş yapı? Cumhurbaşkanı ve bazı kişiler 500 milyon dolara yapıldığını belirtiyorlar…

Peki öyle mi gerçekten? Ankara mimarlar odası “biz hesabını yaptık bundan fazla tutar hocam belki 2 milyar dolar yani dört katıdır” dedi. Diyelim ki iftira attı mimarlar odası veya yanlış hesapladı veya şerefsizlerin ülkede gündem değiştirmeye çalışanların bayrağı tutanları bu odanın içinde. Ama adamlar resmi yazı ile “ya şu yapıyı kaça yaptınız hafız? Faturalarını ihalelerini falan söyleyiverin hele” diye Toki’ye başvuruyorlar. Toki’nin bu iftiralara karşı cevabı net ve açık olamalıdır ki insanların gönülleri rahat etsin, şüphe duymasınlar. Ve Toki ister inanın ister inanmayın şu cevabı veriyor;

“Ülkenin ekonomik çıkarlarına ilişkin bilgi veya belgeler başlıklı madde 17 ‘Açıklanması ya da zamanından önce açıklanması halinde, ülkenin ekonomik çıkarlarına zarar verecek veya haksız rekabet ve kazanca sebep olacak bilgi veya belgeler, bu kanun kapsamı dışındadır.’ Hükmü gereğince, idaremiz tarafından bilgi verilmesi uygun görülmemiştir”

Ya arkadaşım fiyatının 500 milyon dolar olduğu zaten açıklanmadı mı? Resmi olarak yine açıklayın işte fiyatı bu ise. Neden açıklamıyorsunuz? Bana göre demek ki maliyeti bu değil kesin olarak.

Lan hadi sarayı boş verin yapılan yolsuzluklar ve rüşvetler ile ilgili ne diyelim? Ben yargıda neticelenmeden birisi hakkında ifitiraya varacak şekilde konuşmanın doğru olmadığını düşünüyorum ama ya arkadaş adamların kendisi yalan söylüyor on kere yüz kere.

Zafer Çağlayan (Saat Mağduru)

 Zafer Çağlayan’a sözde bu yolsuzluk davaları sırasında bir saat hediye ediliyor. Saati bir çok bakan ve milletvekiline rüşvet vermekle itham edilen Rıza Zarrab’ın aldığı iddia edildi. Bunlar doğrumu bir sürü delil var biliyorsunuz konuşma kayıtları, hediyeler ohooo bir sürü. Hükümet 10 yıl evvel askerler yazarlar içeri alınırken “efendim yargıya karışılmaz, karışılır ise hukuk devleti olmayız” deyip soruşturma kendisine dönünce “yargı içerisinde yapılanma var” demiş ve zaten güvenilirliğini kaybetmişti. Hadi savcıları hakimleri falan değiştirdiler neler oldu falan genel seçimde yine kazandılar.

Bunlar olabilir ama yalan söylüyorlar arkadaşlarım bu neden görülmüyor. Yahu bu birşeylerden birşeyler çıkartmak değil. Aha yukarıdaki olay işte. Zafer Çağlayan 2014 yılı Mart ayının 13.de Mersin’de bakın ne demiş;

“Eğer bir saat hediye almışsam ve saat aldığımı, saat verildiğini kim söylüyorsa namerttir, edepsizdir, ahlaksızdır. Kalkmışlar partimize etiket yapıştırmaya çalışıyorlar. Yolsuzluktan bahsediyorlar. Bu kardeşiniz 11 sene öncesinde 27 yıl sanayicilik yapmış bir kardeşiniz… Yolsuzluğun olduğu dönemleri en iyi bilen, gözlemleyen bir kardeşiniz. Biz yolsuzluk yapsak, bu hükümetle Akdeniz Oyunları, hastaneler yapılabilir miydi? Şimdi buradan diyorum ki Kılıçdaroğlu, sen kalkıyorsun, sana verilen illegal dinlemelerle, sana verilen yalan yanlış bilgilerle, sen kalkıp diyorsun ki ‘Rüşvet aldılar’. Buradan sizin huzurunuzda, basının önünde söylüyorum; ‘Eğer Zafer Çağlayan, bir tek delikli kuruşu… Rüşvet veren de, alan da, aldı diyen de namerttir, edepsizdir, vicdansızdır. Buradan Kılıçdaroğlu gerekli cevabı aldı mı dersiniz? Ben size bir şey söyleyeyim mi zannetmiyorum.”

Mersin Mitingi

İşte “biz lafa değil icraata bakarız” pankartları eşliğinde Zafer Çağlayan aldığı hediye saatle ilgili olarak “ne saati arkadaşım saat maat yok ben bilmiyorum böyle bir şeyi” diyerek eklemiş “Eğer bir saat hediye almışsam ve saat aldığımı, saat verildiğini kim söylüyorsa namerttir, edepsizdir, ahlaksızdır. Kalkmışlar partimize etiket yapıştırmaya çalışıyorlar. Yolsuzluktan bahsediyorlar…” 

Peşinden mecliste fatura sallayarak “ben aldım arkadaşım saati” dedi. Falan baya komedi bu süreç. Bugün Zafer Çağlayan yani 5 Aralık 2014 tarihinde ise “benim zamanım yoktu, ben beğenince Rıza Zarrab ofisim var deyip bana getirtti.” diyor. Arkadaşım sen 6 ay evvel “bana saat hediye edildiğini söyleyen şerefsizdir, ahlaksızdır, edepsizdir, namerttir” diyorsun  bu gün ise “benim zamanım yoktu Rıza aldı” diyorsun! Ne diyelim ne denilebilir?

Rüşvettir, hediyedir falan bu açık ama sorun o değil sorun neden kimse utanmıyor bu duruma ve neden sesini çıkartmıyor güzel ülkem? Peki neden sesini çıkartmıyor? Çünkü tarih tekerrürden ibarettir…

Hani bir gazeteci çıksa ne bileyim yazar çıksa şöyle bir yazı yazsa okusalar utansalar veya okunsa bir konuşma yapılsa yüzleri kızarsa yöneticilerin vekillerin. “Biz ne yapıyoruz?” deseler veya oy veren insanlar “bu ne saçmalıktır bu nasıl açıklamadır?” diye sorsalar.

Tarihte ünlü bir olay vardır Fransa’da. Emile Zola’nın çok ünlüdür Suçluyorum adlı eseri vardır. Fransa devrimlerinden sonra çok sancılı dönemlerden geçmiştir ve bunun sancıları ve geçiş süreci 1800-1900 arası yazarların romanlarından ve yazılarından okuyabilirsiniz. Yazarların hemen önceki tavsiye kitabım olan Sefiller bölümünde belirttiğim gibi edebi ağırlıklarının yanında toplumsal konularda fikirleri de vardı. Bu büyük entellektüel aydınların yönlendirmesiyle gelişmiş medeniyet seviyesine yaklaştı modern toplumlar.

Yani kenara çekilip “olm adamlar sistemi kurmuşlar mesela orada vergi kaçıramazsın rüşvet veremezsin çok ağır cezası var daaaa” demeyle olmuyor. 1800’lerde başlayan cumhuriyet rejimleri kendi içerisinde çalkantılara uğramış. Yolsuzluk ve rüşvet devam etmiş. Irkçılık, mezhep ayrımcılığı, kadınlara şiddet devam etmiş.. Sanıyoruz ki adamın birisi gelmiş düzeltmiş gitmiş. Yok olm böyle bir şey artık kafanızı çalıştırın birazcık.

Emile Zola

İşte Emile Zola bu büyük sanatçılardan bir tanesi. Zola aslında pek siyasete girmiyor fazla. Ama bir dava oluyor Fransa’da. Yahudi kökenli bir Albay’ın casusluk ile suçlanması falan konu. Deliller yetersiz olduğu halde suçlanıp küreğe yolluyorlar bu başarılı adamı. Neyse karışmıyor Zola bu olaya. Fakat 3-4 yıl sonra sanırım davada delilleri öne süren yüzbaşının yerine genç bir subay atanıyor. Şans eseri dosyayı inceliyor ve delillerin mahkumiyete yetmeyeceğini anlıyor. Yani davanın yanlış yönlendirildiğini düşünüyor ve üstlerine gidiyor. Üst subaylar bakıyorlar ki gerçekten de davada sıkıntılı bir durum var. Ama “askeri mahkeme yanlış karar vermiş” denmesin diye olayı kapatmasını söylüyorlar subaya. Subay rahat edemiyor ve üstüne gidiyor davanın. Sonra bunu Tunus’a sürüyorlar ama giderken bir arkadaşına anlatıyor falan karışık işte olay medyaya aksediyor. Halk “gerçekten suçsuz olan bir insan cezalandırılıyor mu?” diye tepkisini gösterince askeri mahkeme mecburen davayı tekrar görüşmek üzere toplanıyor. Eski delilci yüzbaşıyıda çağırıyorlar elbette. Dava 3 dakika sürüyor ve tekrar suçlu ilan ediliyor Albay. Duruşma 3 dakikada tamamlanınca bu göstermelik mahkemeye tepki gösteren Zola ünlü bir yazı yazıyor işte gazateye ; Suçluyorum. Kitabı okuyun daha doğrusu yazısını okuyun. Olayı ayrıntılarıyla anlatıp toplum vicdanına sesleniyor ve sahte delilleri ortaya atarak yapılan bu mahkumiyetin toplum nezdinde kabul edilemez olduğunu anlatıyor. Sonradan kendisine “devlete ve görevlilerine hakaret” dolayısıyla dava açılıyor. Zola işte bu mahkemede “sanatçıların bu tip olaylarda görüş belirtmesi, sesini çıkartması ve topluma yön göstermesi gerektiğini” tam anlamıyla ifade ediyor. Dava yıllar sonra üstü örtülemeyince elbette sahte deliller ile sırf yahudi düşmanı bir iki adamın yüzünden bu duruma geldiği tespit ediliyor. Sürgündeki albaya rütbeleri ve onuru geri veriliyor falan.

Zola bu sahte deliller üreten, olaylar ortaya çıktığında ise bunun üstünü örten, kurcalayanları süren, tehdit eden ve medya önüne ırkçılık yaparak atan bütün bağlantıları suçluyor… Diyor ki “Gerçek toprağın altına kapatıldığı zaman, orada öyle bir toplanır öyle bir patlama gücü kazanır ki, patladığı gün her şeyi kendisiyle birlikte havaya uçurur” Ve sadece sahte delil üreten bir ırkçıyı değil dikkat edin bunun doğru olmadığını görüp sesini çıkartamayanları ve sesini çıkartanları engelleyenleri de suçluyor.

İşte bu büyük yazarın mücadelesi sayesinde Fransa’nın belki de ilk toplumsal rövanşı kazanılıyor ve hiç kimse ırksal bir bahane ile yargıyı kendi emellerine araç olarak kullanamıyor veya medya maymunluğu yapamıyor…

Ne diyelim arkadaşlar bir gün gelir ve toplum bu yalanlar için hesap sorar ise işte o zaman Ay’ın derinliklerine sonda göndermek için gereken bütçe olan 200 milyon doları biz toplarız ileride İngilizler değil. Zola’nın ünlü bir iki cümlesi vardır kitapta bu kadar haksızlığı ve yalanı söyleyenlere seslenir. Bizde ilk önce bu hırsızlığı yapanlara, rüşvetçilere, insanların gözünün içine baka baka yalan söyleyenlere ve bu yapılanları gördüğü halde sesini çıkartmayanlara, “hak” deyip Allah’ın görmediğini sananlara ve vicdansızlara, bir gün olsun kendinden olmayan, kendisi gibi düşünmeyen insanlara gelsin..;

“Üstelik bu insanlar uyuyabiliyorlar, eşleri ve çocukları var, onları seviyorlar!” 

Bildiğin Holuwud Filmi

Valla uzun zaman oldu beyler ama dedim ya peş peşe yazarız arada yazmayız falan ama içimizden gelmesi lazım. Bloğu boşladık böyle şeyler bir hevesle gelip geçiyormuş gerçekten. Aslında yazıp söylesem her gün bir şeyler konuşuruz kah siyaset kah spor kah bilim ama burada olmuyor. Çünkü yazı yazmak için zaman ayırmak lazım ki yazı konuşmak gibi değil. Kaynağıyla bakmanız, cümleleri düzgün kurmanız falan lazım. Haliyle buradaki basit bir yazı bile 1-2 saatimizi alıyor beyler. Bunu yazacağıma kitap okuyorum geziyorum falan. Zaten moraller de bozuk. Kurstu işti sınavdı azımıza sçıldı yıl sonu. Devamda ediyor zaten. Aslında tarih konusu başlığında bekleyen yazılar var hazırda ama düzenlenmesi lazım. Onları ara ara yayınlıcam ilerde. Lakin 1700 civarında bitiyor tarih bölümümüz. Ohooo çok var oraya kadar gerçi. Devamına sonra gireriz belki başka yıllarda onları yayınlayalım da.

Neyse uzun zamandır yazmıyorum aslında siyasetten uzak duruyorum uzun zamandır. Bıraktım diyebilirim. Lakin Tayyip başkan bırakmıyor yakamızı. Ülkede yıl sonu yaşadıklarımız, ortaya atılan iddialar ve soruşturmalar ile beraber yaşadıklarımız bildiğin film senaryosun şeklinde gelişiyor. Gariptir bu senaryonun kazananı olacağını sanmadığım halde muhalefet kanadı durumu sırıtarak seyretmekte. Kaybeden yine ülkemizin garip vatandaşı olacaktır. Yanlış anlaşılmasın. Başbakan gibi “ülkeninnnnnn kaç milyar doları yurt dışına gitti bunun hesabını soracağızzz” demiyoruz. Atıp tutmaya gerek yok. Kaybeden ülkemizin insanı olacak. Biraz daha az demokrasi, biraz daha monarji belki ve biraz daha en önemli olanını yani hukuğumuzu kaybedeceğiz.

Olayları kısa bir özet şeklinde anlatalım isterseniz. Ortaya atılan darbe planları ve ergenekon davaları daha dün gibi aklımızda. Gerçi içeride yatanlar için pek dün değil ama napalım işte burası T.C. Bu davalarda kim haklı kim haksız tam bilemiyoruz. Davaların gelişiminde hükümet tarafı ordu içerindeki darbeci kesimin nihayet tutuklandığını, savcıların, hakimlerin ve polislerin vatanperverliğini överken, muhalefet tarafı orduya kumpas kurulduğunu ve bu durumun hükümet bilgisiyle cemaat tarafından yaptırıldığını dile getirmişti. Bunlar arasında benim naçizane fikrim ise; dava soruşturmalarının gerçekten belkide darbe planlanmasına yönelik olduğu ve devlet içerisinde gerçekten de belki bir yapının oluşmuş olabileceğiydi. Ki geçmişte nede güzel oluştuğunu gördük. Fakat bir diğer nokta ise yine bana göre iktidarın bilgisi dahilinde belkide umursamaması dahilinde kendilerine muhalefet eden kim var ise bu davaya çektikleri, bilerek davayı karıştırıp belkide sahte deliller ile suçsuz insanların susturulmaya sindirilmeye çalıştıklarını söyleyebilirim.

Peki neden yargımıza güvenmemiştik de bu şekilde bir kumpas kurulduğunu düşünmüştük? Çünkü etrafımızda gerçekten ideolojik odaklı kişilerin yargı ve polis içerisinde örgütlendiğini gördük, duyduk ve dinledik. Bir çok örnek vardı ve hala var. Mesela içlerinden birisi olan belkide Hanefi AVCI kitabında bu yapıdan bahsetmişti bir tutam. Gerçekten temiz duygulara sahip olan belkide bu insanların bazılarının artık vicdan ve adalet düşüncelerinden ziyade kendi yapılarının sözlerini dinlediğini, kanunsuz dinlemeleri, aramaları, sahte delilleri, rüşvet olaylarını vs. dile getirmişti. Bu yapının tehlikesini falan anlatmıştı aslında da kimse kitap okumadığından anasını satayım kendi çalmış kendi oynamıştı. Sonradan onuda “ergenekoncu” yaparak içeri tıkmışlar kim doğru söylüyor, kim yalan söylüyor ortada kalmıştı.

Bu noktada şu haksız diyemeyiz ki hukuk devletinde bunu söyleyemememiz ne yazık ki durumun vahimliğini ortaya koymaktadır. Çünkü yargı ve polis içerisinde gerçekten örgütlendiği görülen cemaat kadrosunun bunları yapabileceği elbetteki mantıklıdır. Ortada olan yargı kararlarına ne kadar güvenilebilir? Ve bana göre tutuklu olan birçok insanın ilerde çıkacağı ve insan hakları mahkemelerinde tazminatlarını alacağı açıktır. Elbette onların içerideki kaybolan yılları geri getirir mi bu para? Zor görünüyor ama zaten bu şekilde kördüğüm davayı yaratanların amacı içeri attıklarını sindirmek olduğu açıktır.

Efendim sonra bildiğiniz gibi bu polemikleri unuttuk geçti gitti derken 2013 başlarında başlayan bir sürtüşme ayyuka çıkmaya başladı. Adabazar ve birçok yerde yurtları, okulları, dersleri ve kurs yerleri olan Gülen Cemaatinden bazı çocuklar hükümet ile bir sürtüşmenin olduğunu dile getiriyorlardı. Ama beklenti elbetteki düzeleceği yöndeydi. Neden olduğunu bilemediğimiz bu sürtüşme ki güç savaşı gibi görünüyor başbakanın birden “dershaneleri kapatıyoruz dershane neymiş arkadaşım” açıklamasıyla büyük bir gerilime dönmeye başladı. İşte bu sıcak saatlerde hükümet tarafı “ne alakası var arkadaşım cemaatle falan biz eğitim sisteminde bir düzenleme getiriyoruz” açıklaması yaparken gülen tarafı ise “ya öyle çokta önemli değil ama kapatılmasın dayı ya akıllı olun” tarzı açıklamalar ile bildiğin çamura yatmaya başlamışlardı.

Neyse sonradan cemaatin bıyıkları yeni terlemiş üniversiteli yurt gençleriyle yaptığımız söyleşilerde “abi bu başbakan iyice kendini padişah sanmaya başladı” ile başlayan “tek adam olmak istiyor yanında kim güçlüyse devirmek istiyor bu demokrasi değil her yeri kontrol edemezsin abi” ile devam eden “kadrolarımıza saldırı var engellemeler var abi bunları duyuyoruz bu kadar kuvvetlenmek iyi değil” ve son olarak “abi dersanelere sardılar bu ülkede sorun bu mu? İşsizlik ne halde, asgari ücretin durumu nedir? Dış işlerinde çok kötüler, iç işlerde çok kötüler bunlarla ilgilensinler” ile biten cümleleri duyunca ciddi ciddi bir fırtınanın geldiğini anlamıştık 2 ay evvel. Tabi bu arkadaşlar “haklarımız, eşitliğimiz, yukarıda Allah var” nidalarıyla konuşurlarken bende kendilerine “e güzel kardeşlerim siz sürekli bu hükümeti desteklediniz yıllarca onlar size siz onlara yardım ettiniz. Ülkede 1 yıl evvel işsizlik yok muydu yada asgari ücret yüksek miydi? 1 yıl evvel demokrasi vardı, yargı eğitim sistemi süperdi, herkes özgürdü falan ülke büyüyordu hani! Bir tane yazı yazdı mı sizin gazeteniz? Şimdi dershaneler kapatılmaya çalışılınca, sizin cemaate çomaklar belli ki sokulunca ortaya çıkıp söylediklerinize kim inanacak?” diye sorunca evelediler gevelediler ama bir cevap veremediler tabi.

Sonradan yaşadıklarımız ise olayın rengini değiştirdi birden. Sabahın köründe gözaltına alınanlar, baskınlar, kutular falan ohooo bir sürü iddia, suçlama ki öyle böyle yolsuzluk iddiaları değil. Dinlemeler, kamera kayıtları, telefon görüşmeleri, banka hesapları vs. dava geniş yani. Benzer bir şekilde tıpkı 5 yıl evvelki darbe davasındaki gibi üstlerine gidiliyor yine bu şüphelilerin.

Peki neler oldu? Bu iddialar karşısında bu sefer muhalefet tarafı ilginçtir gerçi ilginç değildir normaldir yaşananları bildiğin deniz karşısında rakı+balık keyfi yapar gibi izlemeye başladı. Savcıların, hakimlerin ve polislerin işlerini yapmaları gerektiğini baskı uygulanmamasını istiyorlardı. Yani 5 yıl evvel istediklerinin tam tersini istiyorlardı. Aynı savcıya bu sefer inanamılmaz bir güven vardı belli ki. İktidar ise ilk şapşallığını üzerlerinden atamayarak “hırsızlık veya yolsuzluk var ise kimin suça bulaştığı mahkemelerde belirlenir” gibi cidden demokratik!! bir açıklamadan hemen sonra ki gün “evet herkes yargılanıp suçluysa cezasını çeker ama yargının polisin içerisinde bildiğin paralel devlet yapısı var hacı hepsi yalan” diyerek gerçek demokratik hukuk kimliklerine geri dönüş sergilediler. Tabi ilginçtir devlete paralel yapı nedir? Ulan paralel dediğin senle beraber gider birbirini kesmez iki doğrudur paralel. Bu bildin seni kesmiş işte.

Sonrasında yalanın bini bir lira arkadaşlar siyasi cephemizde bildiğin komedi/gerilim filmi gibi şerefsizim. Daha dün yargının bağımsızlığını dile getiren, davaların takipçisi olan ve hakimlere polislere teşekkür eden başbakan, bugün kendi taraftarlarına soruşturmalar açılınca yargı ve polis içerisindeki örgütsel yapılanmadan bahsediyor. Daha dün cemaatin orduya savcılar ve polisler ile saldırıldığını, sahte deliller ile davalar açıldığını söyleyen muhalefet, bugün aynı savcı soruşturmayı açtığı halde bu soruşturmaların devam ettirilmesini savcı, hakim ve polislerin üzerinde oyunlar oynandığından bahsediyor.

Lan olm siz nasıl insanlarsınız la? Tamam siyaset falan filan ama bu kadar salak yerine konulmaz bir millet. İnsanlar fikirlerini belki değiştirebilirler zamanla. Olur böyle şeyler hani hırsla savunduğunuz bir şeyi daha yumuşatabilirsiniz. Ama söylediğiniz fikirlerin 180 derece tersini ertesi gün söyleyemezsiniz!! Böyle din değiştirir gibi olmaz beyler ayıptır, yazıktır günahtır yapmayın artık.

Konumuza dönersek bence daha vahim bir şekilde son yaşadıklarımızı iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Bu fikirleri üreten kişiler kahvede ilkokul mezunu Ahmet ile orta okul mezunu Mehmet değil. Bu adamlar parti liderleri. Bazıları vekil, bazıları bakan ve bir tanesi de başbakan! “İkisi tartışır yargı karar verir dayı sakin olalım” bir durumu yok çünkü taraflardan birisi “ben haklıyım benim dediğim olacak” diyerek kendisine yöneltilen suçlamalarda dosyaları hazırlayacak, delilleri toplayacak ve bunları değerlendirecek yapıyı komple değiştirmek istiyor ve hatta değiştiriyor!

Medya sus pus olmuş ve bu durumun hala ne anlama geldiğini anlayamamış görünüyoruz. Elbette bu satılmış medyayla anlamamız beklenmiyor ve bu durum değerlendirmesini ikinci yazıya bırakarak yakında ikinci yazıyla devam ediyorum yazıya. To be counted…