Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli – Piri Reis/Dünya Haritacılığı ve Takiyüddin Efendi – IV

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli-Piri Resi/Dünya Haritacılığı ve Taküyiddin Efendi yazı dizisi 4 (yazıdan) oluşmaktadır;

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli-Piri Resi/Dünya Haritacılığı ve Taküyiddin Efendi-I

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli-Piri Resi/Dünya Haritacılığı ve Taküyiddin Efendi-II

Osmanlı Tarihinde Bilimin Katli-Piri Resi/Dünya Haritacılığı ve Taküyiddin Efendi-III

Hemen önceki yazımızın sonunda Müslüman coğrafyasının İslam Aydınlanmasından bir süre sonra gözleme dayalı felsefi biliminden inanca dayalı hayali bilime geçtiğinden bahsetmiştik. Bunun ayrıntılarını dediğimiz gibi Seküler Devlet Tarikat-Vakıf-Ticaret yazılarımızda bulabilirsiniz. Şimdi biraz özetleyelim;

Arap halkları 11.y.y. itibari ile İmam Gazali’yi felsefe olarak daha çok benimsemiş, açıklayamadığı doğa olaylarını akıl ile değil vahiy veya hadis yoluyla öğrenmeye çalışmıştır. Bilmediği şeyler için örneğin “gökyüzü neden mavidir?” diye düşünmüş sebebini araştırmaktansa “fazla kurcalamayalım dinden çıkarım” düşüncesini hayatına yerleştirmiştir. Gazali modern bilimlerin kısmen öğrenilmesi, dahasının dinden çıkmaya götürebileceğini söyleyerek gelişen bilimsel metotların öğrenilmesini de engellemiştir.

Gazali’nin 16.y.y.’da Osmanlı Devleti’nde artan etkisine şaşırmamak gerekmektedir. Medreseler Türk-İslam sentezinden bu ekollere kaydığı için 1550’li yıllardan itibaren Matematik, Coğrafya, Modern Bilimler, Astronomi, Fizik vb. dersler tümden kaldırılarak içi boş din derslerine geçilmiştir. Doğa ve gözlemden uzaklaşan bilim tarikatların amacını saptırmış dini şimdi de gördüğümüz haline getirmiştir. Bu sebeple uygulamalı bilimlerden uzak bir dini inanışın yetiştireceği gençlik gördüğüne inanan, yapılan yanlışı sorgulamayan, hırsızlığa/cinayete/tecavüze sessiz kalan ve zamanla dini yaptırımları çarptırarak kendi dini kanunlarını dinmiş gibi yaşayan insanlara dönüşmüştür. Zaten 400 yıl evvelki hadiseler günümüzde de gözlerimizin önündedir.

Neyse dönelim 1554 yılına. Öldürülen Piri Reis’in yaptığı coğrafya araştırmalarının değerlendirilmemesinin, bir adım daha atılmamasının asıl sebebi budur. Piri Reis cinayetinden sonra Osmanlı Bilim’i ikinci darbeyi hemen peşi sıra ünlü bir astronoma yapacaktır.

Medreselerden modern bilim dersleri günah diye çıkartılırken geçmişten gelen bilimsel tecrübeleri ile büyük bir matematikçi ve astronom olan Taküyiddin Bin Maruf-i sahneye çıkmıştır.

Dönem padişahı III.Murad’ın şehzade iken lalası olan Hoca Saadettin ve büyük veziri Sokullu Mehmed Paşa dönüştürülen medreselerin aksine modern bilimi destekliyorlardı. Bu sebeple sarayda müneccim olarak çalışan Taküyiddin Efendi’nin gökyüzünü incelemesi için büyük bir rasathane yapılması konusunda padişahı ikna ettiler. Aslında ikna etmenin en büyük sebebi namaz vakitlerinin, ramazan zamanı, günlerin ölçümü ve gelecek hakkında bilgi verilme vb. konularının tam anlamıyla tekrar kontrol ve ölçülmesinin istenmesiydi. Daha doğrusu padişaha bu şekilde anlattılar ve köstek olanlara da bu şekilde durumu naklettiler. Padişah ana amacın bu olması yanında araştırmalarında destekçisi olarak rasathane kurulması için tam 10 bin altını Taküyiddin Efendi’ye verdi.

Taküyiddin Efendi bütün parayı harcayarak 1577 yılında o zaman için dünyanın en büyük gözlem evini inşa ettirdi ve çalışmalara başladı. Taküyiddin Efendi sadece gelecek ile ilgili atıp tutan bir adam değildi. Mühendis ve mucitti…

Mekanik saat, gönye, kum saati, gök küreleri, pergel ve cetvel gibi mesleki araçlarla doldurduğu rasathane aletlerini bizzat kendisi imal ettiği gibi içine güzel de bir kütüphane yaptırmıştı. Trigonometri alanında bir çok çalışma yapmış, şimdi bile kullandığımız sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjantın tanımlarını verdiği gibi ispatlarını yapmış ve cetvellerini hazırlamıştır. 10’lu sistemle çarpma, bölme, karekök alma yollarını ortaya koydu. Gezegenleri, ayı, meteorları ve güneşi izliyor güneş sistemi ile ilgili çalışmalar yapıyordu.

Evet Osmanlı Devleti dönem içinde bu tip çalışmaları bireysel gayretler ile devam ettirirken ne yazık ki medreselerde uygulamalı dersler günah olduğu için kaldırılırken kafamızı batıya çevirelim şimdi. Taküyiddin efendi niçin rasathane kurdurup araştırmalarını buna yoğunlaştırmak istiyor cevabını bulacağız;

kopernik-1-.jpg
Nicolaus Copernicus (Kopernik)

1543 yılında Nicolaus Copernicus “De revolutionibus orbium coelestium” (Göksel kürelerin devinimleri üzerine) isimli yapıtıyla “Güneş Sistemini” tanımlamış yer yerinden oynamıştır. Copernicus (Kopernik) uzun süre önce bir çok kez kanıtlamaya çalıştığı teorisini büyük bir tepki çekeceği için yayınlamaktan korkmuş, dine karşı geleceği için aforoz edilmekten endişe etmiştir. Bu sebeple ancak tam öleceği zaman kitabını basım için teslim etmiş, 70 yaşında kitabı bastırıp hayata veda etmiştir. Bilim dünyasında eleştirel düşünce “yoksa Dünya evrenin merkezinde değil mi?” noktasına kayarken doğuda 1577 yılında Taküyiddin bu çalışmaların devamını getirmek istemektedir. Çünkü batıda ki dini yobazlık bu çalışmaları “Kutsal kitaba aykırı” diyerek kabul etmek istememiştir. Devamını getirmek isteyen bilim adamının adı; Taküyiddin Bin Maruf-i’dir!

Getirmektedir ama yobazlık, cahillik ve ikiyüzlülük ne yazık ki söylemek istemiyorum lakin tarikat adamları yüzünden araştırmaları engellenmiştir. Olayların başlangıcı Kasım 1577 tarihi başlarında yaşanan bir dizi olaydır. Gökyüzünde izlenen yıldız kaymasını yorumlayan Taküyiddin Efendi bunu “hayra olacak, güzel günler göreceğiz” şeklinde sallamış lakin peşi sıra veba salgını başlamıştır.

Taküyiddin Efendi’nin en büyük destekçisi Hoca Saadettin ile dönem şeyhülislamı Ahmed Şemseddin Efendi kavgalıydı. İşte bu iki olay dolayısıyla yeni yapılan rasathane hakkında “Rasathanede meleklerin bacakları gözlendiği” için bunların olduğu halk arasında konuşulmaya başlandı. Şeyhülislam Ahmed Şemseddin Efendi padişaha sürekli yapılan bu araştırmaların günah olduğunu, modern bilimlerin ancak felaket getireceğini telkin etmiştir. (Anlattığımız Tarikat yazılarımızda ayrıntılı bir şekilde bu dönemi işledik arkadaşlar)

“Gözlem yapmak uğursuzluk getirir. Meleklerin sırlarını küstahça anlamaya çalışmanın vahim sonuçları çok açıktır. Gözlem yapılan hiçbir memlekette işler yolunda gitmemiş ve devlet yapısı mutlaka zelzeleye uğramıştır.”

Şeyhülislam Ahmed Şemseddin Efendi

Böyle mücadeleler ile geçen kısa bir süre zarfında yapabildiği kadar araştırma yapan Taküyiddin Efendi’ye son darbeyi 1580 yıllarında yaşanan küçük bir deprem yaşatmıştır. Depremin “Rasathanedeki gözlem aletleriyle meleklerin bacaklarını dikizledikleri yüzünden” olduğuna inananın halk galeyan ile ayaklanmış ve saray önünde gece yarısı toplanmıştır. Yine hamile bir kadının rasathane önünden geçtikten sonra düşük yapması da bu galeyanın etkilerindendir.

III.Murad sonunda ikna olarak Kaptanı Derya Kılıç Ali Paşa’ya emir vererek gecesinden top atışlarıyla rasathaneyi yıktırtmıştır. Bütün araştırma aletleri yok edilmiştir. Taküyiddin ise dışlanmış zaten kısa bir süre sonrada kahrından 1583 yılında ölmüştür.

36290_08_1024.jpg
Galileo Galilei

Bilim işte bu tarihte Osmanlı Devleti için tam anlamı ile biterken batıda ünlü bilim adamı Galileo Galilei 1500’lü yılların sonunda Taküyiddin’in yaptığı çalışmaların üzerinden devam etmiş ve Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü kanıtlamıştır! Sadece Galilei değil hep bahsediyoruz artık Avrupa (yani batı) kısmi bağımsız üniversiteler ve aristokratlar sayesinde bağnazlığa karşı mücadeleyi kazanıyordu. Copernicus bir rahipti ve kiliseden korktuğu için çalışmalarını saklamak zorunda kaldı. Fakat bir çok yerde bu araştırmaları bulup okuyan ve devamını getiren bilim adamları vardı. Almanya’da Johannes Kepler, İngiltere’de Thomas Digges ve Oxford Üniversitesinden Thomas Harriot, İspanya’da Dieogo De Zuniga, İtalya’da bahsettik Galileo Galilei ve Giordano Bruno.. ve daha ismini yazmadığım niceleri özellikle Alman bilim adamları bu görüşe sahip çıktılar.

Günümüzde bile hala modern uygulamalı bilimlerin önemi ve halk tarafından benimsenmemesinin sebebi işte bu Gazali ekolünün hayatın içine sokulmasından kaynaklanmaktadır. Etrafınızda duyduğunuz “fizikteki dalga hareketi ne işime yarayacak?” veyahutsa “sinüsü öğrenip ne yapacağım araba mı aldıracak?” tarzı düşünce yapısı bu sakat zihniyetten kaynaklanmaktadır. Gazali ekolü modern bilimleri öğrenmeyi gereksiz kıldığından  (Elbette Gazali’yi öyle anlama isteği) İslam devletleri 1000 yıldır bilimde, teknolojide, coğrafyada, tıpta ve dolayısıyla sanatta geri kalmıştır ve geri kalmaya da mahkumdur!

Copernicus’in teoremini bağımsız üniversitelerde tartışıp cesurca “evet doğrudur” diyen bilim adamları sebebiyle Almanya büyük bir devlet olmuş, bu sebeple son 200 yılın en başarılı bilim adamları bu yörelerden çıkmıştır. Yani “Alman yapıyor işte yauw” deyip fırsat bulunca da batıyı her aşağılamamızdaki iki yüzlülük o rasathanenin yıkılmasında gizlidir.

Kendi beceriksizliğimiz ve bağnaz İslam’i öğretimiz neticesinde bilimsel bir teorem bile çıkartamayacak, söyleyeceğimiz tek şey “batı bize engel oluyor” dan öteye gidemeyecektir.

Kendi beceriksizliğimiz ve bağnaz İslam’i öğretisi neticesinde üreteceğimiz tek şey zikirmatikler, hacca giden robotlar, papaz eriklerinin imam eriğine çevrilme projeleri olacaktır.

Kendi beceriksizliğimiz ve bağnaz İslam’i öğretisi neticesinde felsefeyi bilmeden öğrenilmeye çalışılan dinin gittiği yer kadercilik, hurafe, sorgulamadan üzerine atlanan hadisli ezbercilikten öteye gidemeyecektir.

1550’li yıllarda terk edilen modern bilimsel eğitimlerin yeni kurulan cumhuriyet ile bir miktar tekrar canlanırken (Yakın Kültür Tarihi) şu anda artık terk edildiğini görüp kahrolmamak, ülkemizin geleceği hakkında endişe duymamak elde değildir. Hep söylediğimiz gibi tarih tekerrürden ibaret olup ülkenin seçtiği bağnaz yoldan hayır gelmeyeceğini söylüyor ve bu yazı dizisini de sonlandırıyorum.

Bilim ile kalın hoşça kalın.

Reklamlar

Ateş Sizi Çağırıyor

CHP Adana milletvekili Elif Doğan Türkmen yurt sorunları ve tarikat yurtları ile ilgili önergeden 1 Nisan 2016;
 
“Ülkemizde; yıllardır büyük bir plansızlığın yaşandığı devlet yurtları sorunu bir türlü giderilemezken, çeşitli vakıf ve derneklere ait özel yurtlar ise ülkemizde yaşanan yurt sorununun başka bir boyutudur. Devlet yurtlarında barınma şansı bulamayan öğrenciler ya pahalı olan özel yurtlara ya çeşitli vakıf ve derneklerin yurtlarına ya da birkaç öğrencinin kaldığı evlere yönelmek zorunda kalmaktadırlar. Ancak vakıf ve dernek yurdu adı altında faaliyet gösteren yurtlarda öğrenciler çeşitli tarikat ve cemaatlerin belirlediği kalıplar içinde yaşamak zorunda bırakılmaktadırlar. 
14 yıldır iktidarda olan AKP yurt sorununa siyasi ve ideolojik hesaplarla yaklaşmış, rant odaklı inşaat yatırımlarını her fırsatta teşvik eden hükümet, öğrencilere yurt yapmak yerine, kamunun belediyelerin kaynaklarını çeşitli vakıf ve derneklere aktarma yolunu seçmektedir. Söz konusu özel, vakıf ve dernek yurtlarının denetimsizliği de ayrı bir rahatsızlık konusudur..”
REDDEDİLDİ…
 
Ne Soma’da ölene ne yurtta çocukları yanan ailelere zerre üzülmüyorum. Bu yavşaklığı bir kenera bırakalım artık. Orta Çağ kültürüyle yaşamak isteyen insanların acısı “kaderi buymuş” cümlesinden öteye gitmez!
Yakın bir zamanda bir çok defa yaşadığımız yurt yangını ve toplu tecavüzlerin hesapları soruldu mu? Aileler bu kurumlar hakkında şikayette bulundu mu? Bulunmadı..
 
Kaderleri orada yanmak değil, yobaz kültür içerisinde doğmaktır buna üzülürüm. Yanmasaydı zaten ya iki üç yıl içinde birisiyle evlendirilir yada “karı kısmı okumasın” deyip evinde oturtulurdu muhtemelen. Ölen çocuklar zaten cennete gitmiştir. Niye üzüleyim çocuklara? 
 
Kalanların ve bunlara göz yumanların gideceği tek yer cehennemin dibidir!
 
Ateşiniz bol olsun..

İleri Demokrasi Ve Bilim Anlayışı

Ülkemiz süper ileri demokrasi seviyesine hızla yükselirken ve papaz eriğini imam eriğine çeviren projeler ile bilim dünyasını sarsarken daha önce de bahsettiğim Prof.Dr.İlber Ortaylı ve Prof.Dr.Celal Şengör’ün yayınlandığı televizyon programı yayından kaldırılmıştı. (Şimdi dikkat ettim yazımda koyduğum ve Fatih Altaylı’nın üzülerek programı kapattığını anlatan video yayını da youtube.com sitesinden kaldırılmış. Ona bile müdahale etmişler yani). Yine buraya koyalım son muhabbeti;

Yayından kaldırılma sebebinin bilmediğini! açıklayan bazı arkadaşlarımıza buda Prof.Dr.Celal Şengör’ün cevabı olsun. Yazıklar olsun ülkenin en iyi iki bilim adamına tahammül edemeyip yaptıkları saçma sapan projelerle yobaz bir bilimsel eğitim hayatı kurmak isteyen adamlara. Hepiniz kendinizi çok iyi biliyorsunuz.

Türk tarihinin bu dönem kadar karanlığa battığı bir dönemi ben bilmiyorum. Allah sonumuzu hayır etsin diyeceğim ama etmesin. İnsanlarda tarihten gelen garip bir “Ya Türkler yüzyıllar boyunca hep varmış bir şekilde yine çıkarız efendim” düşüncesi var.

Lan Türk mü kaldı ülkede? Türk nedir, kültürü nedir, dini yaşantısı nedir, dili nasıldır biliyor musun? Temellerini unutmuş toplum nasıl ayağa kalkacak? Kansal analiz değil toplumsal yaşantın rezalet durumda her gün daha kötüye gitmekte. Toplumun entellektüel birikimi Uganda seviyesinde hala geri dönecekmiş.

Bilgisayar oyunu olsa geri yükleyip denerdik ama burada olmuyor. Ya hemen sahip çıkacaksın yada bu sığır sürüsü ile en dibe batacaksın. Döneceğimiz ata ancak sığırlar ile yaşadığımız saman yığınları olur.

Yeni Türkiye’de Bilim

Hayırlı olsun Türkiye..

Son üç aydır haftada bir veya iki haftada bir yapılan, dünyanın sayılı bilim insanlarından olan Prof.Dr.İlber Ortaylı ve Prof.Dr.Celal Şengör’ün konuk olarak katıldığı Teke Tek Özel programı yayından kaldırıldı. Program sunucusu Fatih Altaylı’nın sözleri ve hareketleri durumun emir verilerek yapıldığını göstermekte.

Program benzer şekilde yayından kaldırılan Tarihin Arka Odası isimli programdan sonra yayından kaldırılan ikinci tarih programı oldu.

Ne anlatılıyordu bu programda? Bilimsel verilerle tarih ve genel kültür konuşmaları ağırlıklı olmak üzere “bilim” anlatılıyordu.

Yabancı ülkele üniversitelerinin seminer yapıp “lütfen gelip bize bir şeyler anlatın” diyerek kürsü açtığı, misafir hoca olarak çağırdığı, bir çok yabancı yayına, kitaba veya makaleye imza atmış iki büyük hocanın kültür konuşmalarını anlatıyordu.

Fazla geldi evet. Televizyondan Columbia Üniversitesi’nin yıllık araştırma için ayırdığı bütçenin 3 milyar dolar olduğunun anlatılması fazla geldi. Osmanlı’nın İstanbul’u aldıktan kısa bir süre sonra Kristof Kolomb’un keşif için gezerken nasıl “mal” gibi bu keşiflere seyirci kaldığımızın anlatılması da fazla geldi. Osmanlı’nın nasıl bilimden uzaklaşarak tarikat ve hurafe peşinde bok batağına sürüklenildiğinin anlatılması ki hele çok çok fazla geldi ülkeye.

Dikkat ederseniz “Teke Tek” programı değildir kaldırılan. Bu iki büyük profesörün katıldığı “Teke Tek Özel” programıdır asıl hedef. Yıl başındaki programda Fatih Altaylı’ya gelen bir mailde seyirci şunu söylüyor Altaylı’la; “Efendim programınıza keşke dini ne olduğu belli olmayan adamları çıkaracağınıza Kadir Mısırlıoğlu gibi müslüman tarihçileri çağırsanız daha iyi olur”. Fatih Altaylı bu mesaja sinirlenip “Beyefendi benim için kişinin hangi dinden, hangi ırktan olduğu önemli değil. Ben bilgiye bakarım, bilime bakarım. Sizin söylediğiniz kişiyi tanımam. Bilgisi kabul ediliyorsa onuda çağırırız yoksa gerisi ile uğraşamayız” diye cevap veriyor.

20150420095502_fft16_mf1944254

İşte budur “Yeni Türkiye” arkadaşlar;

Müslüman adı altında otorite kabul ettirilmek istenen paranoyak, yalan ve cehaletle dolu irin yuvası sözde adamların hikayelerini dinlettirmeye çalışmaktır Yeni Türkiye!

Hayatında bir tane kitap okumamış adamların “Alo Fatih” telefon hatlarıyla bilimi yasaklaması, kendi örümcek kafalı dünyalarında yarattıkları ütopik arap ümmetçiliğini övmek, her fırsatta suçu dış mihraklara yıkarak elinde ne var ise satmak, çalmak, çırpmak yok etmektir Yeni Türkiye.

Ve yukarıdaki iki hocanın yine ünlü bazı bilim insanlarını program konuğu olarak ayarlamışken dünyaya yeniden rezil olmamızdır. Darwin yılında Bilim Ve Teknik dergisinin Darwin kapağına tahammül edemeyen asıl maymun soyundan olanların evrimsel mücadelesidir bu.

Bir kez daha ülkede yaşadığımıza utanacağımız şeydir aslında.

Sonra “Türkiye bilimsel olarak gerekli çalışmaları yapmaktadır” falan. Çok cahilsiniz abi keşke ölseniz ve lütfen ölün artık.

Tarikatlar ve Durumları

Önceki yazı için buradan

Bir arkadaşımın sorusunu buradan cevaplayalım. Bana “Günümüz tarikatlarının nasıl zengin olduğunu ve nasıl siyasete etki ettiğini” sormuştu. Siyaset Osmanlı devletinde din adamları ile ilişki içerisindeydi tabii ki. Fakat bu din adamlarının yargı ve fetva alanlarının çokta ötesine gitmezdi. Yani din adamına, filozofa ve düşünüre saygı gösterilir onlara bir şey yapmaktan tepki dolayısıyla çekinilirdi. Elbette siyasi yönetimin “dini kullanması” veyahutta “din adamlarını kullanarak halka yanlış şeylerin empozesi” işte bahsettiğimiz bu yıllarda başlamıştır. IV.Murad zaten dönem dönem kullanıla “siyasi din” sahnesini tam anlamıyla ele geçirmiş, tarikatları ve başındaki din alimlerini tehdit veya rüşvet ile satın almış, bunları kullanarak halkı istediği gibi yönlendirmiştir.

Yani dinin bir kişinin yönetim tekeline girerek kullanılması tarihte gösterdiği gibi “din” anlayışının yıpranmasına ve gelecekte daha fazla zarar görülmesine yol açtığı söylenebilir. IV.Murad tehdit/makam veya rüşvet ile satın aldığı tarikat liderlerini, rüşvet ağlarıyla her bölgesine girilmiş olan Osmanlı Devlet sistemini düzeltmek için kullanmıştır (bir nevi doğru yönde diyebiliriz). Fakat söylediğimiz gibi dürüst ve devlet için çalışan bu padişah gittiğinde ise yerine geçen kötü niyetli yönetici/padişah veya devlet adamları ele geçirilen ve kullanılmaya müsait olan bu dini siyasi yapıyı çıkarları ve rüşvet mekanizmalarını kendi güç merkezleri için kullanmaya başlamışlardır. Zaman ile dini yapı bozulmaya başlamış, halkın din adamlarına güveni sarsılmış, adalet mekanizmasında bulunan bu adamların adaletsizlikleri içten içe devletin daha fazla (ahlaki olarak) çökmesine vesile olmuştur. Sonunda haliyle devlet dönülmez bir yola girerek çökmüştür.

Image processed by CodeCarvings Piczard ### FREE Community Edition ### on 2014-06-28 16:37:44Z | http://piczard.com | http://codecarvings.com*D†è©qMŠ

Bu sebeple dinin siyasi olarak kullanımı her ne olursa olsun çok tehlikelidir ve uzak durulması gerekmektedir. Tarikatlar bu sistem içerisinde aslında yapmaları gereken halk içerisindeki dini yapıyı kuvvetlendirmekten ziyade, kendi içerisinde hiyerarşik bir rüşvet ağı bulunan ve kontrolsüz zenginleşen, güvensiz yapılara dönüşmüşlerdir. Günümüz tarikatları için “ulan adamların her yerde kolu var nereden geliyor bu paranın kaynağı arkadaş?” sorunuzun temel cevabı işte budur. Vakıf şeklinde işleyen ve hırsızlık paralarının aklandığı yerlere dönüşen bu siyasi nüfuza etki eden tarikat yapıları “parayı bastırana” kaydığı için sadece iç çatışmalarda güç kullanımı için değil, dış güçlerce devletin yıpratılmasında da kullanılır olmuştur.

AKP hükümetinin cemaatler ile yürüyüp, yargının içine afedersiniz sçıp sıvayıp sonrada “yahu biz kandırılmışız falan” demelerinin aslında yine cevabı budur ve bu “kandırılmışız eheeheh” cevabı bir iki şey bilen kişileri tatmin etmemektedir. Yine hükümet kendi doğruları için yargıya müdahale etmekte, kendi kadro yapılarını oluşturmakta ve bunda da kendini haklı görmektedir.

Kendi çıkarları veya doğruları için sesini çıkartmayan kişilerce kadrolaştırılan yargı mensupları veya hangi mensup ise artık ileride güvendiğiniz hükümet düştüğü zaman ele geçirilen yeni hükümet tarafından kullanılacaktır. Kullanılan bu mensuplar hiç merak etmeyin seslerini çıkartmayacaklar ve işlerine kim güçlü ise onun yanında yer alarak devam edeceklerdir. Bu yapıyı oluşturmak ve bunu haklı göstermek belki şimdi yüzünüzde bir gülümseme yaratabilir fakat ilerde çok acısını çekeceksiniz gerçi hepimiz çekeceğiz benden söylemesi. Uzun girişten sonra konumuza dönelim;

Tarikatlar ve Durumları

1) Aslında yazmayayım yeri değil falan ama, madem tarihe komple zaferler ve ayak oyunları dahil olarak bakıyoruz toplum içinde artık iyice şekillenen ve devlete yön vermeye başlayan tarikatları da atlamayalım zamanı gelmişken çünkü IV.Murad’ı da geçtik artık.

2) XV.y.y. ortalarından itibaren tarikatlık Osmanlıda hızla yayılmaya başlıyor. Şu, bu diye tabiki anlatmayacağım. Tarikatları dönemin padişahları dini destek olarak kullanmaya başlıyorlar işlerini halletmek için, ki bu genelde kötü gidişatta destek olarak kullanılıyor. Hatırlarsanız benzeri çok uzun yıllar Hristiyanlarda yapıldı çok yazdım. Onlar 1650’lerde 30 yıl savaşları dediğimiz savaşları yapıyorlar şu anda. Protestanlık/katoliklik savaşları ve iç savaş niteliğinde  çok kanlı savaşlar. Avrupada baskıcı katolik kilisesine karşı artık dine yeni bir bakış açısı getirmenin savaşı verilirken, Osmanlıda gidişatın kötüleşmeye başlamasıyla din bir yönetimsel araç olarak giderek daha çok kullanılmaya başlanıyor.

jean1

3) XVII. y.y. da ise ilmi tasavvuf tartışmaları artık had safhaya ulaşıyor. Bir tanesi, Kadı-zadeliler sıyrılıyor ve devlet işlerine karışmaya başlıyorlar. Kadı-zadeliler veya Fakılar denilen bu cahil, riyakar insanlar diğer tekkeleri ölümle tehdit etmeye başlıyorlar. Kadızade Mehmed Efendi ile başlayan 1582’de furya onun 1631’de Ayasofya’ya vaiz olmasıyla tavan yapıyor

4) Bu tarihte IV.Murad’a yakın durmuş, padişahta kendi çıkarları doğrultusunda bunlara destek vermiştir. Bilgili bir alim olan Sivasi efendi ile çatışmıştır. Kadıların çok garip tehlikeli fikirleri vardı. Bazılarını günümüzdeki tarikatlarda görmekteyiz veya sizde duymuşsunuzdur. Örnek vermek gerekirse;

* Müsbet ilimlerin ve Matematiğin öğrenimi haramdır
*Hızır peygamber ölmüştür
*Ezanın güzel sözle ve bu şekilde okunması kafirliktir
*Sema yapmak günahtır
*Sigara, kahve vs. haramdır (IV.Murad yasakladığı için demiştir)
*Hz.Peygamberin annesi ve babası imansız ölmüştür
*Firavun iman etmedi
*Hz.Hüseyin’i öldüren Yazid’e lanet edilmez
*Kabirler ziyaret edilmez
*Liderlerin eli, eteği öpülür, sürüllür ve selamlanır
*Hayırlı birşey ise rüşvet alınabilir

5) Tabi bunlara Sivasi efendi karşı çıkmıştır. Zaman geçtikçe Kadızadeler kuvvetlenmiştir. Saray tarafında örgütlenmiş, devlet işlerinde kullanmak üzere fermanlar vermeye, atamalarda rüşvet almaya başlamışlardır. Köprülü vezirliğinden 2 ay sonra cuma namazında müezzinler ezan okurken onlara saldırmışlardır. Tekbir getirip, sultan Mehmed camisinde toplanıp tekkeleri basmış, kendilerinden olmayanları dövmüşlerdir. Cahil halkta bunlara inanmaya başlamış, iyice mal olmuştu. Diğer tarikatlarsa korkup kenara çekilmişler ve sessizleşmişlerdi.

tarikat-kutuphane

6) Bu saçma sapan şeylere örnek olarak şu anıyı anlatalım. Yine bir vaazda, peygamber zamanından sonra çıkarılanların haram olduğunu, yapanların kafir olduğunu {günümüzde de bunu düşünenler vardır} anlatan hocaya birisi “peygamber zamanında çakşır ve don yoktu, şu halde sizlere göre bunları giymekte günahtır, onlarıda kaldırırmısınız?” diye sormuş. Vaizde “evet ederiz, izar ve peştamal kuşansınlar” diye cevap vermiş. Adam yine sormuş “peygamber zamanında kaşık yoktu, kaşık kullanmakta biattır onu ne yaparsınız?” diye sorunca vaizde “taamı elleriyle yesinler, ellerinize bulaşmakta ne lazım gelir?” deyince, soruyu soran adam kızıp “efendiler, halkı alemi soyup götü çıplak çöl arabı kıyafetine sokmak istersiniz” deyip alay etmiş. Diğer biriside “kaşıklar yasak olunca kaşıkçı esnaf ne yapsın?” demiş, vaizde “misvak ve tesbih satıp onunla geçinsinler” demiş.

7) Bunların dışında bıyık uzatmak, şarkı/türkü söylemek, şiir okumak vs. günah, yapanlarda kafir ilan edilimiş. Yine kadına annesi kardeşide olsa dokunmak haram ilan edilmiş. Bir sürü şey işte günümüzde de bazılarına rastlıyoruz hala. Halkın çoğu bu adamlara inanırmış. Genelde 400 yıl geçmesine rağmen bu tip şeylere inananların etrafta olması çok ilginçtir. Neyse yeter bu kadar devam ederiz tarihten yine

Sonraki yazı için buradan