Toplayacaksın Tası Tarağı, Ver Elini Yeni Zelanda

Yeni tanıştığım bir hocamızın paylaşımıyla haberdar olduğum ilginç bir hadiseyi sizlerle paylaşmak istedim. Malum etrafımızda bazen duyduğumuz bazen de kendi kendimize söylediğimiz “terki diyar etmek” hevesinin dile gelmesi sıkça rastladığınız bir durumdur.

Başka memleketlere göçme isteği yaşanılan zor hayat şartlarından kaçıştan veyahutta ülke durumundan memnun olmayan bazı bireylerin arzularını temsil eder. İlginçtir ki bu “başka diyarlara göç” isteği genel olarak modern devlet yapısına sahip olamamış ülkelere ek olarak kendini ileri demokratik merkezler olarak gören şehir insanlarında da görülebilmektedir.

Emeklilik tadının Ege kıyılarındaki bir yazlıkta domates yetiştiriciliğe indirgendiği ülkemizde bu isteğin uzun zaman önce dile getirildiğini öğrenmiş bulunmaktayım. Kimler tarafından mı? Servet-i Fünun sanatçıları tarafından..

Servet-i Fünun

İsmiyle aynı yayınlanan dergi sanatçılarının oluşturduğu edebi akıma Servet-i Fünun denmektedir. II.Abdülhamid döneminde genel itibari ile batıda yaşanan halk hareketinden etkilenen ve özgür bir cumhuriyet taraftarı olan dergi sanatçıların oluşmaktalar.

Sevet-i Fünun dergisi ilk olarak 1891 yılında Ahmet İhsan Tokgöz tarafından çıkartılmaya başlanır. Recaizade Mahmut Ekrem tarafından desteklenen dergiye ünlü şair Tevfik Fikret’in gelmesiyle zamanla kadrosunu zenginleştirip ünlenir ve 1896-1901 yıllarına damga vurur.

bahattinsakir2.jpg
Hüseyin Cahit Yalçın

Özellikle giriştikleri eleştirel muhalefet kimlikleri nedeniyle sürekli baskı altında olan dergide yazan şair ve yazarlar özgürce düşüncelerini dile getirmekte zorlanmaktadırlar. Keza Hüseyin Cahit Yalçın’ın çevirdiği “Edebiyat ve Hukuk” adlı eserinin yayınlanması sonrasında II.Abdülhamid tarafından dergi kapatılır.

Başta Tevfik Fikret olmak üzere, Halid Ziya Uşaklıgil, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mehmet Rauf, Cenap Şahabettin, Ahmet Rasim, Hüseyin Cahit Yalçın ve birçok ünlü yazarın desteklediği dergi dönem baskısına ve zulmüne karşı nefes alınması için mücadele etmişlerdir.

Hedef Yeni Zelanda

II.Abdülhamid’in her alanda çalışan casusları, baskısı ve sansürü ile mücadelede artık ümitsizliğe düşen bazı Servet-i Fünun’cular artık siyasi istibdattan bunalıp ülkeden kaçmayı ciddi anlamda düşünmeye başlamışlardır. Ülkenin içinde bulunduğu durumdan ve gelecekten ümidi kalmayan bu sanatçılar İngiliz sömürgesinde güzel bir yer olarak tasvir edilen Yeni Zelanda adalarına gitmeye karar vermişler. Yeni Zelanda’nın güzel iklimi, oraya giden kişilere toprak ve para verilmesi, daha özgür bir ortamın olması vb. konuları masaya yatırsalar da buna cesaret edememişlerdir.

tevfik-dikret1.jpg
Tevfik Fikret

Baktılar ki Yeni Zelanda uzak ve belirsizlikler içerisinde. Onlarda yurdun başka bir yerine odaklanmışlar; Manisa’nın Sarıçam ilçesi..

Hüseyin Cahit Yalçın’ın “Yeşil Yurt” diye belirttiği bu yer ile ilgili Hayat-ı Muhayyel isimli eserini de bu dönemde yazmıştır. Tevfik Fikret ile tartışıp oraya bir de zor şartlarda keşif ekibi gönderen yazar ise çok beğenmesine rağmen yarattığı hayali dünyanın yaşanmayacağını anlar.

“Fikret, bu köyün yanında çam ağaçlarıyla muhat bir tepecik olduğunu gördü ve bir an için ‘Yeşil Yurd’u burada kurabileceğini düşündü. Üstada karşı müşkül bir mevkide idik: Onun hayâlâtına vücut vermek ve buna taraftar görünmek kabil değildi; çünkü tahayyül ettiği tarz-ı hayata biz mani olacaktık. Bir hayli günler düşündü ve neticede bu hülyadan da vaz geçti!”

Ütopya

Ünlü yazar Thomas More’un “Utopia” isimli eserinde insanlar paranın ve özel mülkiyetin olmadığı, herkesin devlet için üretip kendine yeteri kadar aldığı bir sistemden bahsetmektedir.

Yaşayan insanlar sıkı bir eğitimden geçirilerek yaşanılan topluma kazandırılır ve 6 saatten fazla çalışmazlardı. Artan boş vakitlerinde kitap okuyup sanat ile meşgul olunan bir dünya dönem içinde terki diyar etmek isteyen Servet-i Fünun’cular için de bir ütopya olarak eserlerinden bazılarına yansıyacaktır.

Adsız2.jpg
Hayat-ı Muhayyel – Hüseyin Cahit Yalçın

Bahsettiğimiz Hüseyin Cahit Yalçın’ın “Hayat-ı Muhayyel” isimli eserinde özetle benzer bir dünya özlemi ile yerli bir “Ütopya” konusu anlatılmaktadır. Özetle bu eserden bahsederek yazımızı sonlandıralım;

“Bir adada doğal ve yeşillikler içinde bulunan köy bulunmaktadır. Köy, “sahilin en şirin, en sevimli bir noktasında” ormanın içindedir. Köyün önünde büyük bir ağacın altında akşamları toplanılıp oturulur ve bu yeri geliştirmek için hayaller kurulur. Köy, tartışmalardan sonra imar edilir. Köşkler büyük ve süslü değil; yetecek kadar küçük, kışın fırtınalarına dayanacak kadar kuvvetli, fakat zarif, sevimli ve sadedir. Hepsinde birer büyük iş odası, birer küçük salon, çocuklar için birer küçük oda, birer yatak odası vardır. Köyün ortasında ortak bir bina vardır. Burası, herkesi alacak kadar geniş bir yemek salonundan, yine büyük bir salonla bir kütüphaneden oluşmaktadır. Sabah, akşam bütün aileler bu sofranın etrafında birleşir, samimiyet içinde neşeli yemekler yenir. Hizmetçi bulunmaz, herkes birbirine nöbetle hizmet eder. Yemekten sonra balkonda kahveler içilir, sohbete devam edilir, sonra biraz piyano çalınır, biraz şiir okunur. Burada herkes iş bölümüne katılır. Bilinmeyen işler öğrenilir. Çiftçilik, hayvancılık en sevilen işler olur. Para kazanma, ziynet ve gösteriş meraklılığı olmaz, çocuklar parayı bilmezler. Mecbur olunduğu kadar bir miktarda para bulundurulur, onu da köyde bu işe memur kişi harcar. Bunun için insanlar, kendilerini harap edecek kadar çalışmaya gerek duymazlar. Tarlada çift sürerken bile öküzler bir ağacın gölgesinde dinlendirerek otların üzerine uzanır, felsefi bir tartışma, bir şiir mecmuası ya da bir roman okunur ya da bir çoban hayvanlarını otlatırken yağlı boya resim yapar. Böyle bir yaşam sürdürülürken kendi dışlarındaki hayatı da hepten ihmal etmezler, süreli yayınlarla dış dünyadaki haberleri takip ederler. Posta geceleri bir tatil gecesidir. O gece piyano çalınmaz, türkü söylenmez, oyun oynanmaz, hep kütüphane salonunda toplanılır. Kadınlar, iş sepetlerini yanlarına alarak çocukların çoraplarını, fanilalarını ördükleri, çamaşırlarını diktikleri, çocuklar resimli kitapların başında gürültüsüz oynaştıkları sırada kütüphaneyi dolduran o huzur içinde derin bir tartışma başlar; sessizlik ya gazetelerin, yeni kitapların hışırtısıyla ya da bir sözcükle biter; sonra yine tartışma devam ederdi. Haftada bir gün tatil kararlaştırılmıştı. Tatil zamanları genelde kır gezintilerine ayrılmıştı. Adanın her noktası çok güzeldir. Buraların hepsine birer isim konulmuştur. Sırayla her hafta bir yere gidilir, üç dört saat süren uzak mesire yerleri de vardı. O gün akşama kadar orada oyunlar oynanır, sürekli yeşil duran çimenler üzerinde sohbetler edilir. Köy, gittikçe güzelleşir, arazide yollar gittikçe açılır, her taraf düzeltilir. Köşklerin etrafında güzel birer çiçek bahçesi oluşturulur. Çocuklara küçükken birer ağaç verilmiştir. Onlar, bu ağaçlarla büyür.
Bu sevdalı hayatın son ödülü de güneşli bir sonbahar günü sevgililerin beraberce, güzel gençlik zamanlardaki gibi kucak kucağa ölümüdür. Sevgililer, yan yana aynı taşın altına genelde birlikte oturdukları yalnız kestanenin dibine gömülürler. Etraflarına mor menekşeler dikilir. Makber, köyün bütün âşıkları için uğurlu bir yerdir. Akşamları genç âşıklar bu mezarı ziyarete gelirler buradaki menekşelerden birbirlerine demetler hediye ederler…

Hayalini kurdukları yaşam ne kadar ilgi çekici ve güzel görünüyor..

Aradan 100 yıl geçse bile memleketimizde yaşanan baskı ve zulümlere karşı sanatçıların yeni bir mekan fikri belki de hep canlı kalacak. Belki de insan yaşamın iki yüzlülüğü ve cehaletin utanmazlığından sıkıldığı için terki diyar etmek istiyor.

Herkesin yaşamayı istediği “Yeşil Yurt”‘larında ömrünü geçirmesi dileğiyle hoşçakalın..

Kaynak; Türk, Hatem (2014), “BİR SERVET-İ FÜNÛN MASALI: YENİ ZELANDA FİKRİ VE ANADOLU’YA AVDET”, Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/3 Winter 2014, p. 1499-1510, ANKARA-TURKEY

Not: Yazı benim de içinde bulunduğum ve yayın hayatına yeni başlayan Peron Fikir Sanat dergisinde yazdığım yazıdır. Tüm arkadaşlara da hayırlı olsun.

Tüfek, Mikrop Ve Çelik – Çöküş

tf

Tüfek, Mikrop ve Çelik isimli kitabımızın yazarı 77 yaşındaki ünlü evrim biyoloğu Jared Diamond’tır. Kendisi usta bir toplum bilimcisi olup kendisine Pulitzer ödülünü getiren kitap bu kitaptır. Yıllarca Yeni Gine yerlileri ile beraber yaşamış, onların yerel bir çok dilini öğrenmiş geleneklerini ve toplum yaşamlarını incelemiş ve kendi hayatını bilime vermiş çok değerli bir bilim adamıdır. Yani kısaca götünü yayıp öğleden sonra ofisine giden iki ders verip beşe doğru evine kaçan hocalardan değildir.

Profesör Diamond Yeni Gine sahilinde yerli arkadaşı Yale ile yürüyüp sohbet ederken onun bir sorusu üzerine bu tip bir araştırmaya girmiş. Yale sohbet sırasında “Neden siz beyazların bu kadar çok kargosu var, bunları Yeni Gine’ye neden getirdiniz ve biz siyahların kendi kargosu neden bu kadar az?” diye bir soru yöneltmiş. 1970’lerde sorulan bu soruya cevabı profesör ancak 25 yıl sonra oldukça kalın bir kitap ile verebilmiş (yaklaşık 700 sayfa).

Profesör sorudan sonra bir çok açıklama ile beraber kesin bir cevabı olmadığını fark edince 25 yıl araştırmaların neticesine göre durumu açıklamış yani. Ve soruya kendisi sorular ekleyerek sebepleri genişletmiş ve bu muntazam kitap ortaya çıkmış.

jared

Neden avrupalılar deniz ile amerikayı keşfetmişti de amerikalılar avrupayı keşfetmemişti? Neden afrikalılar beyaz adama köle olmuştu da beyazlar köle olmamıştı? Bazı toplumların neden tüfeklere, tanklara ve diğer silahlara daha önce sahip olmuşlardı? Neden İspanyollar amerikaya ayak bastıklarında peşlerinden getirdikleri mikrop yüzünden amerika yerlileri ölmüştü de avrupalılar onlardan mikrop kapıp ölmemişti?

İşte Diamond cevabı basit gibi görünen ama aslında oldukça uzun ve araştırma gereken bu konuları netleştiriyor. En önemlisi sürekli tarihte ele geçirildikleri için barbar denilen kabile ve toplumların aslında oldukça medeni ve üst seviyelerde yaşadıklarını göstermekte. Tarih ve toplum üzerine incelemeleri bunun ile sınırlı değil profesörün…

çöküş

Yine peşinde çıkarttığı Çöküş isimli kitabı ile çok satanlar arasında girmeyi başardı. Çöküş kitabı öncesinde anlattığı kitabın devamı niteliğinde. Fakat daha çok gelişmiş ve imparatorluklar kurmuş toplumların neden çöktüğünü anlatıyor.

Burada dikkati çeken nokta ise uzun süre dönemlerinin en büyük imparatorluğunu kuran ve yönetenler nasıl oluyor da gelişmiş aydın, sanatçı veya entellektüel bilgi birikimlerine sahip oldukları halde çöküşü görememeleri.. Ne oluyor da koskoca Hitit imparatorluğu ve Aztekler çöküşün izlerini yakalayamıyorlar?

Bazıları bunu yakalayamıyorlar diyelim peki ya bazıları nasıl oluyor da yok olacaklarını bile bile gidip son ineğini kesiyor?

Bununla ile ilgili çok önemli bir bilgide var aslında. Dünya üzerinde Paskalya adaları olarak geçen en yakın karaya 4000 km. mesafe uzak olan bir ada grubu bunun örneği. Adaya şans eseri 1672 yılında bulan korsan Edward Davis tamamen çorak ve ağaçsız olan adada gördüğü dev heykellere hayretle bakakalmış.

Tabi o zamanlar bunun bilimsel tahlilini yapacak hali yok adamın. Adanın etrafı yukarıda gördüğünüz boyutları 10-30 metre kadar olan bu heykellerle dolu olan acayip yer pek ilgisini çekmiyor. Yoksa uzaylılar mı yaptı falan geyiğini çeviren Harun YAHYA’ları bir kenara bırakırsak adanın önemli incelemesini çalışmalarına ekliyor profesör. Bulduğu şeyleri bilimsel verilerle destekleyip oradakilerin neden yok olduğunu ortaya çıkartıyor.

1024px-Ahu_Tongariki

Toprak, yanmış köz ve ağaç kalıntıları, yenmiş kemikler, gömülmüş cesetler ve önceden kullanılan ve terk edilen yapı/maden ve taş ocaklarını el aletlerini inceliyor. Heykellerin yapım tarihleri ve süreleri, ada sakinlerinin kullandığı el aletleri/potansiyel iş güçleri ve imkanlarıyla ancak 2000 yılda yapılabileceğini ortaya çıkartıyor. Adada yaşayan bir grup insanın 2000 yıl boyunca neden bunu yaptığını anlatmıyorum ulan gidip okuyun. Ohh ne güzel oku sonra gel buraya yaz. Anlatmıyorum işte. Sadece şunu söyleyeyim kitap ile ilgili. Profesöre göre adadakiler ağaçları kesip madenlerden bulduklarıyla işledikten sonra ısıtıp şekil veriyorlar. Tabi artan nüfus ekim alanlarının açılması ve daha çok heykel sonucunda ağaçlar bitiyor iyimi…

Diamond şunu soruyor; “Acaba adadaki son ağacı kesen adam ne düşünüyordu ve neden son ağaçların azaldığını gördükleri halde yinede kesmeye devam ettiler?”. Tabii ki cevaplıyor okursanız 🙂

Özetlersek tarihte kendini çok güçlü gören bir çok imparatorluğun çöküş dönemine girdikleri zaman bunu görememekten ziyade görmemekten kaynaklandığını ortaya koyuyor. Hani misal işte ülkemiz IMF’ye borç veriyor ya 10 yıldır artık. Onu sürekli ekrandan söyleyip aslında 500 milyar dolar borcu görememek yada pazardan aldığı havucun  lira olduğunu fark edememek gibi yani.

Jared Dimond çok iyi bir bilim adamı gerçekten. Öyle arabasına öğlen atlayıp okulda göbeğini kaşımamış adam. Hop atlamış helikoptere gitmiş, ormana girmiş, yerliler ile konuşmuş vs. Yani bu işler öyle Harun YAHYA’nın malum Adnan OKTAR aslında yaptığı gibi ekranda silikonlu kızları oynatmaya benzemiyor efendim. Bizde şöyle bilim adamı yok arkadaş ondan sonra “gavur” tabi.

Akıl ve bilim ile kalmanız dileğiyle iki kitabı da tavsiye ediyorum hoşçakalın…