Anayasa Hazırlıyor Birileri III

Bir önceki yazıya buradan

Son yazımızda, Türkiye’de yaşayan aleviler ile ilgili 2 yıl içerisinde çıkan önemli kararları ve uygulamalarını anlatacağız. Yasal zeminde alınan kararların hukuki olarak uygulanma koşulları ile serimizi sonlandıracağız. Başlayalım;

Bazı dernek ve vakıflar aracılığıyla alevi vatandaşlar devletten ibadet özgürlüğü ve yardım talep etti. Konuyu hukuki terimlerden ziyade yorum bazında ele almak ile daha okunur bir yazı olacağını düşündüğümden bu şekilde anlatacağım.

Aleviler diyor ki; “Devlet sünni İslam ağırlıklı din dersini temel eğitim derslerinde vermektedir. Bu inanca ve mezhebe dahil olmayanların derse ve peşi sıra gelecek sınava girmesini istemiyoruz” ve diyorlar ki “Devlet demokratik hukuk şartları gereği nasıl ki sünni İslam anlayışlı İmam Hatip Okulları açıyor ise nüfusunun bir kısmını oluşturan aleviler için de kendi inancımıza göre din okulları açmaları (Dede okulları galiba) gerekmektedir. Yöresel olarak bunlar tespit edilerek 1000 İmam Hatip var ise hiç olmazsa 200 adet bu okullardan açılmalıdır” ve son olarakta diyorlar ki “Nasıl ki devlet cami yapıp buna ve din görevlilerine bütçe ayırıyor ise bizimde ibadetimize uygun yer yapıp din adamlarımıza bütçe ayırmalıdır”.

İşte toparlanmış haliyle laik demokratik hukuk sisteminde yaşayan insanların haklı olarak taleplerini bakanlığa iletiyorlar. Gerçi laik demokratik hukuk sistemi cümlesine de gerek yok aslında. Devlet İslam Devleti kimliği ile tanımlanıyor ise bile bütün mezheplere aynı şekilde eşit davranmalı zaten. Elbette bakanlık dikkate bu isteği yıllardır dikkate almıyor. Bunlarda diyanete başvuruyor. Diyanet işleri başkanımızın sürekli “Efendim devletimiz bütün dinlere ve mezheplere yakındır” diyor. Devletimizin bu dinsel ve mezhepsel eşitliği çok iyi biliyoruz tabi. Bu dinler ister sünni İslam olsun, ister sünni İslam olsun veyahutta sünni İslam olsun fark etmez. Devletimiz bütün mezheplere eşit mesafededir ve ayrım gözetmez!

Tabii bunun ile tatmin olmayan alevi vakıflarından bazıları yargıya giderek demokratik haklarını talep ediyorlar. Yargı kararı istekleri kabul etmiyor, temyize gidilince onlarda kabul etmiyor. Türkiye’deki hukuki süreç sonuçlanınca yaklaşık 2 bin alevinin başvurusuyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gidiyorlar.

AİHM karar alıp yukarıda bahsettiğimiz üç temel isteğin hepsinde normal olarak alevi vatandaşları haklı bularak bunun düzeltilmesini istiyor. Kararlar 2015 yılı şubat, mayıs ve sanırım haziran ayında alınmış bulunmakta.

Yani ne oluyor? AİHM diyor ki devlete “Siz laik demokratik bir ülke olarak dini inançları veya mezhepleri farklı olan vatandaşlarınız azınlıkta olsa bile bu kişileri zorla din dersine sokamazsınız” ve diyor ki “Demokratik toplumlarda 1 kişinin bile farklı olması bu hakkı alamayacağı anlamına gelmez. Kaldı ki Anadolu ve çevresinde bu inanca sahip bir çok alevi vatandaş bulunmakta. Siz devlet olarak nasıl sünni vatandaşlara İmam Hatip Okulları açıyor iseniz aleviler için de benzer din okullarını açmak zorundasınız” ve son olarak diyor ki “Demokratik devletler bahsedilen kişilerin ibadetlerine yardımcı olmak zorundadır. Nasıl ki cami yapımı için yer gösterip din görevlileri için bütçe ayırıyorsanız cem evleri için de yer gösterip din görevlileri için bütçe ayırmak zorundasınız”.

Ne zaman karara bağladı bunu AİHM? 2015 yılının başlarında yani 2 yıl geçti. Bildiğiniz gibi AİHM’de en çok dava açılan ve tazminata mahkum olan ülke çok büyük bir fark ile bizim ülkemiz. Neden böyle? İnsanlar vatanını sevmiyor mu? İngiliz ajanı mı da gidip sürekli mahkemeye veriyor senin kararlarını? Nedenini biliyorsunuz söylemeye gerek yok. Çünkü ülkemizde adalet yok! En önemli nokta ise “Laik Demokratik Hukuk Devleti” görünümünde olan fakat kafalarda kalın bir sünni İslam devleti görünümüyle ambalajlanmış içi boş bir posa.

Hazır laiklik tartışmaları ve anayasa konuşulurken bu konunun ne kadar önemli olduğunun anlaşılmasını istiyorum. Yukarıdaki aslında temelde basit olan “hak ve adalet” ikileminin temeli olan “Laik Demokratik Hukuk Devleti” anlayışına sahip anayasalarla garanti altına alınmıştır.

Siz eğer ki anayasanızdan “Laiklik” ilkesini çıkartırsanız dikkat edin; yukarıdaki hukuksal arayışların hiç bir tanesini gerçekleştiremezsiniz. Bunun ötesi AİHM kararlarına uymamaya kadar gider. Çünkü uluslararası benzer mahkemeler devletin kişilere karşı eşit mesafede olmasını ister ve demokrasi üzerinden haklarını korumaya çalışır. Zamanla demokrasi toplumundan uzaklaşıp mezhepsel din toplumunun bağnazlığına doğru yuvarlanırsınız.

Tarihte Osmanlı İmparatorluğu’nun veya Roma’nın veya başka büyük bir imparatorluğun uzun yıllar ayakta kalmasının sebebi dini, ırkı veyahutta tenin rengi değildir. Yerleştirilen “Adalet” sistemi insanların özgürce ticaret yapmasını ve yaşamalarını garanti altına almasını sağlamıştır. Avrupa’lı olan (aslen Alman) ve bir şekilde Osmanlı Devletinde köle olarak 3 yıl yaşayan Michael Heberer anılarında; Avrupa devletlerini kıyaslarken “Farklı dinden olanlara bile adaletli davranıldığı” konusunu bir çok kez dile getirir buna övgülerde bulunur ve “Niçin Avrupa toplumu böyle değil?” diye de medeniyet eksikliğini, mezhep savaşlarını sorgular. Modern devletin, çağdaşlaşmanın yönü adalet mekanizmasının bağımsız işlemesinde gizlidir. Günümüzde bunun övünülecek bir noktada olduğunu söyleyemiyor isek bunun suçlusu yönetim kadrolarıdır.

Yani yazıyı toparlarsak hala bir kesimin ısrarla laikliği dinsizlik olarak görmesi bir yana konunun özü demokrasi kültürünün kaybedilmesidir. Adı “Laik Demokratik Hukuk Devleti” olan bir ülkede “Sünni İslam” dayatmasına maruz kalıyor isek bunun olmadığı bir yerde nelere maruz kalacağız kim bilir?

Laik devlet yapısının geçmişte İmam Hatiplerin okuma hürriyetini kısıtlaması ve haksızlıklar yapması ise yönetenlerin kendi beceriksizliği ve kaprisleriyle ilgilidir. Nasıl ki İslami hoşgörüyü ve nefis kontrolünü Allah’a şükür Tayyip Erdoğan’dan veya Binali Yıldırım’dan öğrenmiyor ve bunları örnek kabul etmiyor isek “Laiklik” adına yapılanlarda örnek kabul edilmemelidir. Ülkemiz bu süreç içerisinde çok sıkıntı yaşayacağı ve beklediğim büyük bir iç karışıklığa yönelecek gibi duruyor. Bizim ise duracağımız yer adaletin yanı olacaktır elbette.

Bahsettiğim üç yazı boyunca ülkemizin adalet, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü, kişisel hak ve eşitlik, din/ırk/mezhep bağımsızlığı vb. konularda örnekler ve raporlamalar ile durumunu ortaya koymaya çalıştık. Belkide cumhuriyet çok partili hayatı boyunca hiç bir zaman bu kadar kötü bir noktada olmamıştı.

Ülkeyi bırakın daha yaşanılabilir bir ülke yapmayı hızla alt taraflara sürükleyen, eleştiriden yoksun, adalet ve polis mekanizmasını kendi çıkarları için kullanan, bakanları hatta başbakanı bile kendi çıkarları için koltuğundan eden, basını susturan, gazetecileri tehdit eden bir hükümetin bağımsız bir anayasa hazırlayacağına inanmak çölde sopayla su aramaya benzeyecektir.

Ülkemiz elbetteki bağımsız ve sivil bir anayasa özlemi içerisindedir. Lakin bunun çalışmasını otokratik ülke yönetimi isteyen mezhepçi AKP hükümetinin yapamayacağı gün gibi ortadadır.

Saygılarımla…

Reklamlar

Anayasa Hazırlıyor Birileri II

Arkadaşlar ben bu yazı dizisini yazıp bırakmıştım ( 1 yıl evvel). Bu sebeple bu yazıyı tekrar düzenleyip yeni çıkan raporlar ile beraber sunacağım. Başlayalım;

Bir önceki yazımızda dünyada basın özgürlüğü sıralamasında orta doğu seviyesinde bağımsız medya mensuplarımıza sahip olduğumuzu ve hızla çok daha aşağılara doğru indiğimizi anlatmıştım. Şimdi size benzer şekilde uluslararası yargı sıralamalarını ve adalet verilerini masaya yatıracağım.

Aslında bunları bir ara anlatmıştım galiba geçen sene ama üstünkörü geçmiştik. Burada temel alacağımız site http://worldjusticeproject.org/ adresi. Bu siteden dünyadaki bir çok ülke ile ilgili ayrıntılı yargı raporları alınabiliyor ve verilen raporlara göre değerlendirmeler yapılabiliyor. Biz hem geçen seneki hemde yeni çıkan rapor üzerinden konuşacağız.

Site ne yazık ki Türkçe değil. Ama zaten belirtilen şeyleri basitçe bile olsa anlayabiliyorsunuz. Buradan ayrıntılı ülke raporlarını indirebileceğiniz gibi malum biz Türkiye kısmı ile ilgileneceğiz.

Adsız

Basitçe tabloyu açıklarsak; Daire etrafında yargı ve etkileyecek/etkilenen şeyler bulunmakta. Size verilen puan ne kadar yüksek ise o kadar iyi durumdasınız demektir. Yani mümkün mertebe size içeride mor renk ile çizilen yargı çizelgesinin daireye yakın olması gerekmekte. Sizin mor daireniz ne kadar küçük ise siz adalet sistemi olarak olarak bir o kadar kötü ülkesiniz demektir.

Tabloya gelir isek görüldüğü gibi ülkemiz yaklaşık olarak doğu Avrupa ve Asya standartlarının bile altında bağımsız bir yargı indeksine sahip. Aşağıda vereceğimiz tablolar ile biraz daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. Bunlar 2015 ve 2016 yılları için verilen Dünya Yargı sıralamalarımız;

sm2
2015 Yılı Türkiye Yargı İndeksi
Adsız1.jpg
2016 Yılı Türkiye Yargı İndeksi

Burada yine basitçe anlatırsak bizim ülkemizin puanı 0.46 gibi düşük bir değerden 0.43 değerine düşmüş olduğu görülüyor. Dünyadaki diğer ülkeler ile kıyaslanır ise 2015 yılında 102 ülke arasında 80. olmuşken 2016 yılında ise 113 ülke arasında 99. sırada kendimize yer ediniyoruz.

Bundan daha vahimi ise ayrıntılarda gizli. Çünkü ülkenin yaşanabilir bir yer olması için başta gelen mekanizma adalet olmak ile beraber başka bazı faktörlerde devreye girmekte.

Şöyle ki; Hemen dünya ve bölge sıralamalarımızın altında bahsettiğimiz bu faktörleri görmektesiniz. Bunlar sırasıyla hükümetin kısıtlamaları, yolsuzluğun engellenmesi, hükümetin açık olması, insan hakları, güvenlik ve düzen, düzenleyici uygulamalar, sivil yargı ve son olarak da adalet sistemi olarak isimlendirebiliriz.

2015 yılı raporlarını incelediğimizde ülkemiz hükümet baskıları, yolsuzluk ve temel insan hakları alanlarında büyük bir düşüş sergilerken, 2016 yılında “ben niçin diğer alanlarda da düşüş sergilemiyorum ki?” diyerek iç güvenlik ve düzenleyici önlemler alanında da büyük düşüş sergilemektedir.

Bu sıralamada en önemli maddeler (elbetteki hem demokrasi hem de yaşanabilir bir ülke olması adına); Birincisi İnsan Hakları, ikincisi Bağımsız Bir Adalet ve üçüncüsü de Hükümetin Gücünü Kullanmasıdır.

Batı Bizi Kıskaniyooer

Raporu burada çok uzun bir şekilde yorumlayabilirim aslında ama gerek görmüyorum. Önem arz eden son maddelerde gördüğünüz gibi 2016 raporlarında (113 ülke arasında) İnsan Haklarında dünyada 105. Hükümetin Gücünü Kullanarak Baskı uygulamasında 108. ve Bağımsız Yargı kısmında da 75. sırada bulunmaktayız.

Adsız12.jpg
2016 Yılı Türkiye Yargı İndeksi Alt Katagoriler

Bunların ayrıntılarını raporu incelerseniz görebilirsiniz. Fakat yine rapordan dikkat çeken noktalar şunlar;

Hükümetin gücünü kötüye kullanması ile ilgili;

  1. Hükümet gücünü kullanarak bağımsız bir denetim uygulamıyor (0,29 puan)
  2. Hükümet gücünü kullanarak kendisinin denetlenmesini engelliyor (0,23 puan)
  3. Hükümet resmi görevleri kötüye kullanıyor (0,27 puan)
  4. Yasama alanında yolsuzluk (0,27)
  5. Sivil kuruluşun/kişinin hükümeti denetlemesi (0,24)

İnsan Hakları ile ilgili;

  1. İfade özgürlüğü kısıtlanıyor (0,23 puan)
  2. Din özgürlüğü kısıtlanıyor (0,18 puan!!)
  3. Özel hayata saygı duyulmuyor (0,24 puan!!)
  4. Örgütlenme özgürlüğü kısıtlanıyor (0,26 puan)

Bağımsız Yargı ile ilgili;

  1. Zamanında ve doğru yargılama yapılmıyor (0,32 puan)
  2. Yargıda ayrımcılık yapılıyor (0,25 puan!!)
  3. Yargı sistemi hükümetten veya siyasetten bağımsız karar veremiyor (0,13!! puan yuh)

Batı Faşizmi Bırak Ki Biz Devam Ettirelim

Arkadaşlar gördüğünüz gibi zaten bildiğimiz şeyler de ısrarla ülkenin daha demokratik bir noktaya geldiğini savunan ve yargıda yapılan uygulamaları görmeyen/görmek istemeyen kişilere bu yazdıklarım çok iyi ve istatistiksel verilerdir.

Rapora göre ülkemiz, Brezilya, Kamboçya, Macaristan, Makedonya, Sırbistan, Nikaragua ve Uganda ile beraber en çok yargıda gerileme eğilimi gösteren ülkeler arasında.

Bunlardan en önemlisi sanırım Adaletin Bağımsızlığı ve İnsan Hakları. İnsan haklarında 113 ülke arasında 105. olan bir ülkenin vatandaşı olarak açıkçası geldiğimiz bu noktadan utanıyorum.

Ve yargı sistemine karışan, kendinin denetlenmesine müsaade etmeyen, din ve mezhep ayrımcılığı yapan, ifade özgürlüğünü/protesto eylemini şiddetle tehdit ile bastıran bir hükümet hangi hakla “Özgür Bir Anayasa” girişiminde bulunuyor? En çok oyu alıp iktidara oturmak farklı şeydir özgür ve sağlıklı bir devlet kurmak çok farklı şeydir.

Uzattık son kısımda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde verilen bazı kararların (yukarıda ki “İnsan Hakları” maddelerinde bahsettiğimiz bazı şeyleri) ülkemize nasıl uygulanmadığını anlatacağız.

Sonraki yazıya buradan

Hoşçakalın

Sıra Sana Geldiği Zaman

Zaman gazetesini sevmem gerçi hiç bir gazeteyi sevdiğim söylenemez. Lakin Zaman gazetesinin yeri ayrı. Attığı saçma sapan manşetler ve iftira haberlerini gazete okuduğum zamanlardan biliyorum unutmadım. Manyak bir subayın eline bomba vererek beklettiği asker haberine “işte ordunun hepsi böyle” demeye getirmesi, balyozlar havada uçuşurken her gün bir askeri rezaleti habere yer vermesi, askerlerin hepsini ve ailelerini neredeyse dinsizlikle eş değerleyen bunu da muhalifin bütün kanadını katarak yapan gazetemiz. Yargıya ve polise yerleşerek atamaları ele alan, üniversite sınav sorularını çalıp şifreleyip tatmin olan başbakan ve cumhur ile ve albette AKP ile yürüyen gazete.
 
Fakat yine inandığımız insani değerler daha önemlidir. Haklı/haksız protesto eylemi yapanlara bu tarz bir müdahele haliyle kabul edilmemelidir. Polis şiddeti beslendiği saray zihniyetinden dolayı bu haldedir.
12800262_10154172446393812_8169067257753515603_n.jpg
 
Ben ülkemin din, dil, ırk, mezhep ve cinsiyet ayrımı yapmayan bir yer olmasını arzu ediyorum. Görünen o ki hükümetin yetkili polisleri bu konuyu yanlış anlamış olacaklar ki mevzu bahis “şiddet” olduğu zaman hiç bir ayrım yapmadan saldırmakta bir sakınca görmüyor.
 
Polislik kolay değil elbette. Fakat size saldıranla uğraşmak ile gösteri özgürlüğünü iyi ayrıt etmek zorundalar.
 
Bu resimlere bakıp içten içe sevinenler ve oh olsun diyenler. Yapmayın lütfen bu muameleyi kimse hak etmez. Ne olursa olsun ne yaparsa yapsın böyle davranılmaz. Allah bu millete akıl versin.

Terör

Ankara’da daha dün yaşanan ve yaklaşık 100 kişinin öldüğü saldırıyı milletçe kınıyoruz. Ölenlere Allah’tan rahmet ve sabır diliyorum. Hep söylediğimiz gibi terör saldırılarının ne milleti ne ırkı nede dini vardır. Masum halka yapılan bu tip bombalı terör saldırıları en aşağılık ve kabul edilemez saldırılar elbette. Çünkü orada sizinde yakın bir tanıdığınız olabilir. Amcanız, anneniz veya çocuğunuz..

Sizin belki bu saldırıda bir tanıdığınız ölmedi veya sakat kalmadı. İleriki dönem için yine olmayacağının garantisini verebiliyor musunuz? Ülkemiz ne yazık ki iktidar hırslarının, yanlış yapılan çözüm girişimlerinin ve devlet içerisine yerleştirilen sivil toplum örgütlerinin oyuncağı haline gelmiştir. Lafı eveleyip gevelemeden sorumlu ve suçlularının bizzat hükümet olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Geçmişte PKK terör örgütünün destekçileri ve kampları yabancı ülkelerdeydi de biz adamlara küfür ediyorduk hatırlarsanız. Ben sınırlarda büyüdüm. Babam operasyonlara katıldığında belki dönmeyeceğini bilerek uyurduk. Arkadaşları ölürdü sakat kalırdı. Askerler ölürdü karakollar basılırdı falan. Bunlara destek olanları lanetledik.

Şimdi başka ülkede bu tip saldırı yapanlara kampları biz açtık. Gizli saklı tırlarla uçaklarla gemilerle birilerine silah gönderdik. Eğitimler verdik hastanelerde tedavi ettik. Yabancı basın IŞID’e destek olduğumuzu bir çok kez yazdı. Adres verdi ya adamlar adres! Ama akıllanmamışız ki bunları görmezden gelip normal hale getirmişiz.

Uzun yazmadan bitirmek istiyorum. Suruç’ta patlayan bombanın faili kesin olarak tespit edilmişti. İsmi Şeyh Abdurrahman Alagöz isimli genç polisin ifadesiyle; Abisi Yunus Emre Alagöz tarafından işletilen İslam Çay ocağında çalışıyor. Okulunu dondurmuş. Bu çay ocağında “IŞID’e adam toplamak” ile ilgili bazı şikayetler yapılıyor. Bunun üzerine Adıyaman’daki belediye ruhsatsız olduğu için çay ocağını kapatıyor…..”  Haberi iyi dinleyin arkadaşlar.

Birileri ülkemizde “IŞID’e militan topluyor” diyerek bu çay ocağını şikayet ediyor. Devlet yetkilileri “Sen kimsin, kime ne yardımı yapıyorsun, kimlerle görüştün, kimleri IŞID’e gönderdin, bağlantıların nedir?” diye soracağına ruhsatı olmadığı için çay ocağını kapatıyor!

İşte açmadığınız soruşturma neticesinde bombayı Suruç’ta ve muhtemelen aynı tip düzenek ve patlayıcı miktarlarıyla bağlantılı olduğu düşünülen ikinci/üçüncü bombayı da Ankara’da patlatıyor. Bu demek oluyor ki “Devlet IŞID’e militan alan yerlerin üzerini ört bas ediyor” bu açıkça görülmektedir. Zaten durum yurt dışı basında da tekrar tekrar dile getiriliyor. Bende yazdım daha önce ne yazık ki devletimiz “IŞID ve PKK ile çatışıyorum” diyerek PKK kamplarını bombalarken IŞID hedeflerine bir şey yapıyor. Dış basın ne kadar doğru söylüyor elbette bilemiyoruz ama bizim basından çok daha güvenilir oldukları kesin. Zaten son deliller ışığında devletin bir şekilde IŞID ile ilişkide olduğu izlenimi var gibi. Kesin kanıtlarına ise sonra ulaşacağız hükümet değişirse yargılamalar ile yani.

Teröre doğrudan veya dolaylı yoldan silah/para/teçhizat/sağlık yardımı yapmanın cezalarını ileriki dönemde çekebileceğimizi düşünüyordum. Ne yazık ki beklediğim gibi sağa sola gizlice dağıtılan bombalar veya silahlar artık bize doğrultulmuş durumda.

Bir diğer üzücü nokta ise olaylar sonrası artık bir kesimin saldırıları devletin yaptığını çok ciddi bir şekilde düşünmesi. Terör saldırılarının faillerinin devlet olduğunu düşünmek olayın ilk adımı elbette. Bunun sebebi de yine iktidarın yargı/polis/eğitim ağına bilerek yerleşmesine izin verdiği cemaatin yaptıkları. Sonradan “kandırıldık” demesi bir şey ifade etmiyor. Artık insanlar yargıya güvenini tamamen yitirdi. Bomba patlıyor ve MİT’ten şüpheleniliyor. Çelişkili yargı kararları, ciddi şekilde açılması gereken soruşturmaların açılmayarak başka noktalarda gündem soğutma çabaları AKP partisinin artık çok yıprandığının ve bittiğinin göstergeleri. İnat etmeye devam etmek iç karışıklıkları daha da körükleyecektir.

Saygılarımla hoşçakalın

Hukukun Üstünlüğü

Uluslararası yargı indeksi 2015 yılı için yayınlandı;

http://worldjusticeproject.org/sites/default/files/roli_2015_0.pdf

Rapora göre Türkiye genel yargı güveni açısından 21 basamak düşerek 102 ülke arasından 80. sıraya geriledi ve hızla aşağılara gidiyor.

Geçen bir arkadaşa “Ülke Zambiya’ya döndü olm” demiştim. Kendisinden özür diliyorum çünkü Zambiya 73. sırada şu anda. Ama yukarıda Allah var Kenya’dan daha iyi bir yargımız var. Bu ortamı sağlayan hükümet yetkililerine ve adalet bakanımıza teşekkürü bir borç bilirim…

Ülkemize Suudi Arabistan ve Libya üzerinden gelen silahları tırlar ile nereye gittiğini bilmediğimiz birilerine gönderen hükümet yetkilileri “yahu bir şeye kalkıştık yakalandık şimdi ne diyeceğiz kamu oyuna?” diye kara kara düşünmesi gerekirken hala pişkin pişkin “onu biz oraya gönderdik efendim” “yahu bu açıklanmaz ayıptır” tarzı cümlelere yöneliyor. Vatan hainliğinin adı sana “devlet adamlığı” olmuş anasını satayım. Telefon konuşmalarında “bir emir verip türbeyi bombalatırım” denmesi vatan hainliğiydi. Haydi o sahte denildi yasal bir şeyimiz elde yok. Bu tır videoları nedir?

Yalan falan da denemiyor (gerçi onu dediler yalanı yani eskiden yok böyle bir şey demişler ve araştırmayı yapanları tutuklamışlardı) ama bir pişkinlik Allah’ım sen bana sabır ver yarabbim.

Ülkede yargı ve güvenilirliği tamamen bitti çok defa söylediğim gibi. Başkanlık gelse ne olur gelmese ne olur adı değişir sadece yönetimin.

Son yazım seçimden evvel oy atacaklar yargı ve ilerideki iç karışıklıkların sorumluluğunu iyi düşünmeliler. 1980 öncesi dönemin iç çatışmaya sürüklenmesinin ana sebebi yargıya güvenin kalmaması, polisin kadrolaştırılması ve herkesin kendi adaleti için silaha sarılmasıydı.

Anlaşılıyor ki kadrolaştığı hem söylenip, hem bunun temizlenmesi için operasyonlar yapan hükümet kendi kadrolaşmalarını ülkeye dayatmakta yargıyı ve adaleti hiçe sayarak birde utanmadan milleti tehdit etmektedir. Önümüzdeki günler seçim sonuçlarıyla gidişatı daha iyi değerlendirebileceğiz bana kalırsa.

Giderayak oy tahminlerimi yapayım;

Akp %44-45

Chp %27-28

Mhp %15-17

Hdp %9-9,5

HSYK Diyoruz

Aslında bir önceki yazıyı bağlayıp konuyu kapatacaktım ama yazı uzadı HSYK ya gelinceye kadar çok şey yazdık. Bu sebeple asıl meseleye ve yorumlarımızı dile getiremedik. İlk önce HSYK nedir bunu bilmekte bir yarar var. Gerçi yapısı ve oluşumuyla ilgili gerekli bilgileri kendi sitelerinden vermişler. Kısaca özetlersek işte davalara bakan hakim ve savcı atamalarının yerlerini belirlemek, gerek görülürse değiştirmek ve incelemek üzerine kurulmuş bir yapı. Yani yargı bağımsızlığını sağlayacak en temel kurumlardan bir tanesi.

Hafızamız balık olduğundan anasını satayım şöyle 4 yıl evvele gidelim 3 yılda olabilir neyse referandum zamanında işte bu HSYK yapısı değiştirildi arkadaşlar. Zamanında birçok referandum maddesi gibi bu madde kanunları da tartışıldı. 2010 yılında HSYK değişikliğiyle ilgili bu görüşmelerden değişik beyin fırtınaları ortaya çıktı. Hükümet “bu yapı belli bir zümreye ayrıcalık tanımakta, savcı hakim atamalarında tarafsızlığa gölge düşürdüğü gibi HSYK üye seçimlerinde de haksızlıklar yapılmaktadır. Yeni sistem ile HSYK üyelerini yargı çalışanları kendileri oy kullanarak seçecekler ve böylece demokratik yapı kuvvetlendirilecektir” demişti. Muhalefet kanadı ise bu seçime kuşkuyla yaklaşmış, HSYK başkanı olarak adalet bakanının yoksa müsteşarının atanmasına tepki göstermişti.

Ne olduğu malum. Referandum sonrası kabul edilen torba yasalar ile (torba yasa saçmalığını da konuşuruz bir ara) HSYK kanunu çıkarılarak yapısı değiştirildi. Her ne kadar toplantılara direkt katılamasa da başkan olarak adalet bakanının orada ne işi olduğu haliyle eleştirilmişti gerçi halada eleştiriliyordu. Bu söylediklerim bu son olaylardan önceki meseleler ha karıştırmayın. Tabi ortada ilginç bir durum da var. HSYK başkanı gündem maddelerini değerlendirip belirliyor mesela!! Yoksa müsteşarı belirliyor, yoksa toplanıyorlar ama karar alamıyorlar iyi mi 🙂 Tabi artıları da var. Mesela artık seçimle kendileri belirliyor birçok üyeyi yargı mensupları. Ve başkan birçok atama değiştirmeye falan direkt olarak karışamıyor. Yani öyleydi öyle zannediyorduk.

Güzel günlere ulaşacağımız, yeni bir demokrasiye araçlarımızı duble yollardan sürerek gideceğimiz hükümet tarafından dile getirilirken muhalefet ve bazı medya yazarları bir uyarıyı dile getirdiler o zaman. Dediler ki “ya bu HSYK üyelerini biz oylar ile belirleyeceğiz ama cemaatin yapılaşması var bu kurumda. İlerde hatta şimdi bile bu seçim sisteminde HSYK tarafsızlığını tümden yitirebilir” ve dediler ki “adalet bakanının yetkileri sınırlandırılmış gözükse de gündem maddesi bakan tarafından belirlendiğini ve bakan veya müsteşarı olmadan karar alınamayacağını söylemek gerekir. Bu yapı demokratik hukuk devletini tam olarak özümseyememiş ülkelerde tehlikelidir”. Elbette hükümetimiz yine madalyonun öbür yüzlerini göstererek “e ama İsveçte’de böyle bakın Fransada’da şöyle” vs. diyerek benzin zammı açıklaması gibi bizi yine kandırdığını zannediyordu.

Ulan İsveç’te öylede İsveç’te yargının içine sızan cemaat yapılanması mı var? Fransa’da başbakan çıkıp “efendim biz yasa çıkaracağız ama anayasa mahkemesi engelliyor zihniyetleri farklı” diye açıklama mı yapıyor? Orada belli şeyleri aşmışlar artık. İnsanların korktukları şey yargı bağımsızlığının bizim gibi gücü ele geçiren kesim tarafından işgal edilmesi, kontrol edilmesidir. Bu sebeple bazı avrupa yargı organları ve AB, adalet bakanımızın bu yapı içerisinde bulunmasına sıcak bakmamışlardır. AB her uyum sürecinde bunu dile getiriyor zaten.

Yani İsveç’i çıkarın arkadaşlar kafanızdan aha yukarıya bakın yani bir İsveç ile biz bir miyiz? Elbette bunları konuştuk biz geçti gitti dedik ya. Tarihler 17 aralık 2013 gösterince yolsuzluk dosyaları birden ortaya saçılıverdi. Başbakan “dün akşam uyuduğumda bir şey yoktu sabahleyin bir kaşıntıyla uyandım baktım ki mantarmış” diyerek birden ülke içine gizlenmiş bu yargı polis yapılanmasından bahsetmeye başladı. Ülkemizin geldiği bu ileri demokratik durumdan nasıl bir sonuç çıkarılabilir ki arkadaşlar?

Bir yanda ciddi demokratik sorunları olan, din sömürücüsü ve kapitalist bir liderin belkide muhtemel yolsuzluk dosyalarını silme çabasını görürken, diğer yanda ise demokratik hukuk devletinin temel direkleri olan yargı ve polis içerisinde yapılanmış, geçmiş dönemde Atatürk ve cumhuriyet ile sıkıntıları olduğu bilinen Gülen cemaat örgütünün belkide muhtemel sahte dava ve delillerini ortaya dökme çabasını görüyoruz. Bu olaylar tam anlamıyla bir rezaleti ve artık dibe vurmuşluğu gözlerimizin önüne seriyor.

Ve anlıyoruz ki bu olaylar neticesinde geçmişte kulislerde konuşulan “cemaat yargının içinde abi” lafımızın ciddi elle tutulur tarafı var artık ve bas bas bağırıyor. İlk önce bunun üstünde duralım. Demokratik hukuk devletinin temeli yargı bağımsızlığı ve özgürlüğüne dayanmaktadır. Vatandaşlarını özgürce yargılayamayan, yeterli cezaları veremeyen ve hükümetin veya herhangi bir oluşumun güdümüne girmiş olan yargı/polis kurumu adalet mekanizmasını hakkaniyetiyle yerine getiremez. Gerçek ve adil yargılamayı sağlayamayan devlet saygısını yitirir. Sonuçta insanlar adalet duygularını yitirerek kendi hukuk ve değer yargılarını insanlara dayatmaya başlarlar. Karışıklıklar, haksızlıklar ve boşa harcanmış suçsuz binlerce belki insan bu adaletsiz yargılanmaların kurbanlarıdır. Bu sebeple devlet içerisinde hangi kesime hitap ederse etsin bir tarafı destekleyen, kayıran ve ona ayrıcalıklar veren yargı sistemi kabul edilemez. Bu devlet dibine yerleştirilen bombadır unutmayın. Diğer yanda ise tahminimiz üzerine cemaatin yargı ve polis içerisindeki yapılanmasına ses çıkartmayan bir hükümet karşımızda duruyor bunu da söyleyebiliriz. Kendileriyle anlaşamayınca yapılan saldırıları “yalan, komplo, faiz lobisi” söylemleri hiç inandırıcı değil. Ortaya atılan bu yolsuzluk haberlerinin bir kısmı bana göre muhtemelen doğru olmalı. Elbette milyon dolarların döndüğü bu pazardan payını alacak olan vekiller, bakanlar, müdürler olacaktır. Ama davanın boyutları sanki Ergenekon veya Balyoz davaları gibi herkese özellikle çamur atmaya yönelik işaretlerle dolu. Bunu daha öncede görmüştük ve bu iftiraların belkide acısını hükümet şimdi çekmekte sanırım. Akıllanmışlar mıdır peki? Sanmıyorum…

Peki bu yargıdaki oluşum neden yaratıldı? Bir yapı neden oluşturuldu? Önceki cümlelerde söylediğimiz gibi sebebi demokratik olmayan yapımızdan dolayı mevcut iktidarların kontrol mekanizmalarını kullanma istekleri. İşte “HSYK seçimleri oy ile olsun” denilip peşinden “ama adalet bakanı da başkanı olsun” denmesinin sebebi bu! Kontrol etme isteği hafiften. Zaten cemaat ile beraber hareket ettikleri için yargıda ve poliste yapılanmayı kabul ettiler. Zamanla düzelir diye düşündüler daha doğrusu eskilerden zamanla kurtuluruz dediler zaten öylede olacaktı son olaylara kadar.

Tabi bu davalar ile beraber soruşturmaya inanılmaz bir müdahele geldi hükümetten. Görevden alınan polis emniyet müdürleri, savcılar falan derken işin açıkçası bku çıktı. Ne yargı kaldı ortada, ne bağımsızlık. Hükümetin yargıda yapılanma söyleminden sonra bunları yapması son derece doğaldı. Lakin bu hukuksuz görev yeri değişikliklerine HSYK toplanıp bir bildiri yayınladı. Özeti de okunabilir. Buna hükümetin cevabı sert oldu haliyle. Adabazarında verdiği gaz ile coştukça coşan başbakanımız HSYK hakkında bizim okuldan suç duyurusunda! bulundu. Bülent ARINÇ yine sırıtarak “yapılan bu açıklama yargıya müdehaledir ve hukuksuzdur” dedi.

Son olayları biraz daha ayrıntıladım ki atlamayalım hiç bir şeyi. Bu açıklamada hükümet HSYK’nın hukuksuz bir şekilde bildiri yayınlamasının yargıya müdahele olduğunu söylüyordu haklı olarak. Haklılar, çünkü HSYK başkanı veya müsteşarı onaylamadan bu bildiriyi yayınlayamıyorlar veya karar alamıyorlar gündem belirleyemiyorlar adamlar. İşte bu hukuksuzluğu protesto ediyor bazı avukatlarda ülkemizde.

Sormak lazım elbette o açıklamayı yapan avukat arkadaşa; “Arkadaşım haklısın HSYK başkan olmadan bir karar alıp bildiri yayınlayamaz bu kanuna aykırıdır. Lakin HSYK başkanı adalet bakanı değil midir? Adalet bakanının ne işi var HSYK’nın başında? Hükümete yöneltilen bir yolsuzluk suçlamasından sonra adalet bakanının bunları bilerek katılmadığı toplantı sonrası bu adamlar bir karar alamayacaklar mı yani? Bu saçma değil mi güzel kardeşim? AB uyum yasalarında her seferinde bu durum dile getirilmiyor mu?” diye. Soran yok tabi bunu bik bik konuşuyorlar neyi protesto ediyorlar ise. Ulan savcı, hakim atamalarıyla ilgili son tekliflerin ne hukuk ile ne adalet ile bir ilgisi yok bir kişi protesto etmiyor, HSYK başkanının katılmadığı toplantıda karar alınca yargıya müdahele etti diyerek protesto ediyor. Ne ayaksınız olm siz?

Tabi son HSYK yapı değişikliği taslağı artık işlerin garip bir hal aldığının göstergesi olmaya başladı. Hemen söyleyelim bu yapı değişikliği normal bir yapı değişikliği değildir. Dikkat! Bu değişikliğin özü kısaca “biz istediğimizi HSYK ya seçeriz, istediğimizi istediğimiz gibi atarız, istediğimiz adamı savcı atarız istersek görevden alırız kralız lan biz” dir. Aklı mantığı olan bir insanın bu değişikliği kabul etmesi zaten beklenemez. Kabul edenler siz ayrılın arkadaşım sizin olayınız farklı muhtemelen sizin demokrasiyle hakla işiniz yok hadi anam.

Fakat insanların yakalayamadığı bir şey var. 10 ocak 2014 günü HSYK başkanvekili Ahmet HAMSİCİ bu durum ile ilgili açıklama yaptı. Bizim şerefsiz basın bir kelimesini bile konuşmadı bu kadar satılmış uyuşuk ibne medya ben hayatımda görmedim. Adamı dinlerseniz benim düşündüklerimi söyledi ki bu durum benim müdür oluşumdan kaynaklanıyor olabilir. İşte adalet lazım, yapı değişikliği kabul edilemez ve anayasaya aykırıdır vs. Ama sonda bir şey söylüyor beyler bayanlar. Yazayım;

“Teklif kanunlaşır ve yürürlüğe girerse HSYK’nın tüm çalışanlarının görevi sona erer. Üyelerin dairelerdeki görevleri iptal olur. Bakan 2-3 gün içinde yeni Kanuna göre atama, tayin, seçme gibi yetkilerini kullanarak kurulu yeniden dizayn eder. Bu arada kanun Anayasa Mahkemesine götürülür. Anayasa Mahkemesi kısa süre içinde yürütmeyi durdurma verebilir ve ardından da iptal edebilir. Ancak bunun bir anlamı olmaz. Zira iptal sonrası eski kanun hükmü yürürlükten kaldırıldığı için uygulanamaz. Yeni kanun hükmü de iptal edilmiştir. İptal edildiği gün itibariyle yeni kurulan yapı ise o şekliyle kalır. Ta ki yeni bir kanunla düzenleme yapılıncaya kadar. İktidar Partisi de bu düzenlemenin anayasaya aykırılığını ve sonuçlarını bilerek bu düzenlemeyi yapmak istemektedir.”

Gördüğünüz gibi hükümetimizin amacı mevcut yapıyı bu şekilde değiştirmek değildir. Zaten bunun anayasa mahkemesi tarafından iptal edileceğini biliyor badem bıyıklılar. Amaçları mevcut HSYK kadrosunu komple değiştirerek tümden kendi ekibini oraya monte etmektir. Bu sayede “gelsin savcı gitsin avcı” dönemine girerek hem “efendim referandum ile halkımızın oylarıyla belirlenen HSYK seçimlerinin sandık ile yapılmasını sağlamıştık. Sonradan yeni kanun teklifini oluşturduk ama anayasa mahkemesi kabul etmedi. Bizde geri adım atıyoruz demokrasinin gereği budur ehehe” diyerek millete yalan söyleyecekler, hemde bu yapıyı sahte bir kanun teklifiyle değiştirerek yargı bürolarında cirit açacaklardır. Bu şerefsizliğin, ahlaksızlığın, tükenmişliğin artık doruk noktasıdır ve gelinen nokta bizim için hiç iç açıcı değildir.

Kabul edelim yargı ve polis içerisinde yapılanmış cemaat grupları kesinlikle temizlenmelidir. Lakin bunun kullanılarak komple yargı denetiminin iktidar tarafından ele geçirilmesinin de önüne geçilmelidir. Demokratik hukuk devletinin ayakta kalması için bazı ayakları bağımsız olabildiği kadar bağımsız olmalıdır. Bu ayaklar çeşit çeşittir. Cumhurbaşkanlığıdır, bakanlıklardır, meclistir, ordudur, polistir, yargıdır, YÖK’tür, medyadır vs. Mevcut toplum yapımız ve insanımız demokrasiyi bilmediği ve onu “ben kazandım seçimi artık benim dediğim olacak ne güzel ekerekeke” diye algıladığı için  iktidara gelen parti bu ayakları ele geçirmeye çalışır. Tarihte hep böyle olmuştur şimdi de böyledir. Bu iktidarların amaçları demokrasiyi kuvvetlendirmek özgürlüğü serbest bırakmak değildir. Amaçları bu devlet mekanizmalarını kullanarak gücü ellerinde tutmak, alttakini ezmek, yeri gelirse bu gücün içinde ballı kaymağı da götürmektir.

Şimdi bu yapıda mevcut iktidarımızın durumuna bakarsak ellerinde olmayan gücün sadece yargı ve polis birimleri olduğu anlaşılmaktadır. Bu yapıları dolaylı yoldan yani cemaat eliyle kontrol eden hükümetimiz artık neden olduğu bilinmez bir çatışmayla birbirlerine savaş açmışlardır. Peki kim kazanacak? Dedik ya kazanan olmayacak işte yine bizim mal insanımız kaybedecek afedersiniz. Ben böyle deyince alınıyor bazı arkadaşlar ciddi ciddi. Sen iki kitap okumayacaksın, kapitalizmi bilmeyeceksin, dünyanın sermaye piyasasından haberin olmayacak, bilgi birikimin internetten kopyala yapıştır şeklinde olacak ondan sonra “efendim ben mal değilim bana saygı duyacaksın”. Duymuyorum arkadaşım kusura bakma. Sen domatesi çiftçi kaça satıyor bilmiyorsun, tarım ne halde, dış borç ne halde haberin yok. Başbakan diyor ki “faiz lobisinin oyunları halkbanka saldırı bunlar” falan. Ulan borsada şirketimiz mi var bizim? Halk bankası fonları kimin elinde bizim elimizde mi? Bankalar ve borsa yabancı şirketlerin elinde ey bre cahil insan. Artık eskisi gibi değil işler. Ekonomik darbeyi bu şirketlerde yiyor hatta asıl onlar yiyor! Hala yok faiz lobisi yok yabancı bilmemnesi. Madem çok şikayetçisiniz faiz lobisinden borç almayın. Adamlardan her yıl milyarlarca dolar borç alıyorsunuz.

Neyse lafı uzattım yine sinirlendim bak. Efendim gidişat cemaat kazanırsa da hükümet kazanırsa da iyi değil. Cemaat kazanırsa yargı içerisindeki bomba yaşamaya devam edecek. Hükümet kazanırsa, hükümete soruşturma açan adamı hükümetin adamları belirleyecek. Medyası suskun, üniversitesi suskun, cumhuru suskun, polisi suskun ve yargısı suskun bir ülke olacağız. Bunun adı demokratik hukuk devleti değildir ve bu yapıdan gittikçe uzaklaştığımızın işaretlerini almaktayız ama sınırdayız sanki artık. Yani yarın uyansak televizyonu açsak başbakan “artık ülkede demokrasiyi kaldırıyorum benim tek adam” dese normal karşılayacak vaziyete gelmişiz o denli yani. Devam ederiz estikçe yazmaya bakıyorum 5 saatte yazmışım bunları kolay değil saygı duyun bana…

Bildiğin Holuwud Filmi

Valla uzun zaman oldu beyler ama dedim ya peş peşe yazarız arada yazmayız falan ama içimizden gelmesi lazım. Bloğu boşladık böyle şeyler bir hevesle gelip geçiyormuş gerçekten. Aslında yazıp söylesem her gün bir şeyler konuşuruz kah siyaset kah spor kah bilim ama burada olmuyor. Çünkü yazı yazmak için zaman ayırmak lazım ki yazı konuşmak gibi değil. Kaynağıyla bakmanız, cümleleri düzgün kurmanız falan lazım. Haliyle buradaki basit bir yazı bile 1-2 saatimizi alıyor beyler. Bunu yazacağıma kitap okuyorum geziyorum falan. Zaten moraller de bozuk. Kurstu işti sınavdı azımıza sçıldı yıl sonu. Devamda ediyor zaten. Aslında tarih konusu başlığında bekleyen yazılar var hazırda ama düzenlenmesi lazım. Onları ara ara yayınlıcam ilerde. Lakin 1700 civarında bitiyor tarih bölümümüz. Ohooo çok var oraya kadar gerçi. Devamına sonra gireriz belki başka yıllarda onları yayınlayalım da.

Neyse uzun zamandır yazmıyorum aslında siyasetten uzak duruyorum uzun zamandır. Bıraktım diyebilirim. Lakin Tayyip başkan bırakmıyor yakamızı. Ülkede yıl sonu yaşadıklarımız, ortaya atılan iddialar ve soruşturmalar ile beraber yaşadıklarımız bildiğin film senaryosun şeklinde gelişiyor. Gariptir bu senaryonun kazananı olacağını sanmadığım halde muhalefet kanadı durumu sırıtarak seyretmekte. Kaybeden yine ülkemizin garip vatandaşı olacaktır. Yanlış anlaşılmasın. Başbakan gibi “ülkeninnnnnn kaç milyar doları yurt dışına gitti bunun hesabını soracağızzz” demiyoruz. Atıp tutmaya gerek yok. Kaybeden ülkemizin insanı olacak. Biraz daha az demokrasi, biraz daha monarji belki ve biraz daha en önemli olanını yani hukuğumuzu kaybedeceğiz.

Olayları kısa bir özet şeklinde anlatalım isterseniz. Ortaya atılan darbe planları ve ergenekon davaları daha dün gibi aklımızda. Gerçi içeride yatanlar için pek dün değil ama napalım işte burası T.C. Bu davalarda kim haklı kim haksız tam bilemiyoruz. Davaların gelişiminde hükümet tarafı ordu içerindeki darbeci kesimin nihayet tutuklandığını, savcıların, hakimlerin ve polislerin vatanperverliğini överken, muhalefet tarafı orduya kumpas kurulduğunu ve bu durumun hükümet bilgisiyle cemaat tarafından yaptırıldığını dile getirmişti. Bunlar arasında benim naçizane fikrim ise; dava soruşturmalarının gerçekten belkide darbe planlanmasına yönelik olduğu ve devlet içerisinde gerçekten de belki bir yapının oluşmuş olabileceğiydi. Ki geçmişte nede güzel oluştuğunu gördük. Fakat bir diğer nokta ise yine bana göre iktidarın bilgisi dahilinde belkide umursamaması dahilinde kendilerine muhalefet eden kim var ise bu davaya çektikleri, bilerek davayı karıştırıp belkide sahte deliller ile suçsuz insanların susturulmaya sindirilmeye çalıştıklarını söyleyebilirim.

Peki neden yargımıza güvenmemiştik de bu şekilde bir kumpas kurulduğunu düşünmüştük? Çünkü etrafımızda gerçekten ideolojik odaklı kişilerin yargı ve polis içerisinde örgütlendiğini gördük, duyduk ve dinledik. Bir çok örnek vardı ve hala var. Mesela içlerinden birisi olan belkide Hanefi AVCI kitabında bu yapıdan bahsetmişti bir tutam. Gerçekten temiz duygulara sahip olan belkide bu insanların bazılarının artık vicdan ve adalet düşüncelerinden ziyade kendi yapılarının sözlerini dinlediğini, kanunsuz dinlemeleri, aramaları, sahte delilleri, rüşvet olaylarını vs. dile getirmişti. Bu yapının tehlikesini falan anlatmıştı aslında da kimse kitap okumadığından anasını satayım kendi çalmış kendi oynamıştı. Sonradan onuda “ergenekoncu” yaparak içeri tıkmışlar kim doğru söylüyor, kim yalan söylüyor ortada kalmıştı.

Bu noktada şu haksız diyemeyiz ki hukuk devletinde bunu söyleyemememiz ne yazık ki durumun vahimliğini ortaya koymaktadır. Çünkü yargı ve polis içerisinde gerçekten örgütlendiği görülen cemaat kadrosunun bunları yapabileceği elbetteki mantıklıdır. Ortada olan yargı kararlarına ne kadar güvenilebilir? Ve bana göre tutuklu olan birçok insanın ilerde çıkacağı ve insan hakları mahkemelerinde tazminatlarını alacağı açıktır. Elbette onların içerideki kaybolan yılları geri getirir mi bu para? Zor görünüyor ama zaten bu şekilde kördüğüm davayı yaratanların amacı içeri attıklarını sindirmek olduğu açıktır.

Efendim sonra bildiğiniz gibi bu polemikleri unuttuk geçti gitti derken 2013 başlarında başlayan bir sürtüşme ayyuka çıkmaya başladı. Adabazar ve birçok yerde yurtları, okulları, dersleri ve kurs yerleri olan Gülen Cemaatinden bazı çocuklar hükümet ile bir sürtüşmenin olduğunu dile getiriyorlardı. Ama beklenti elbetteki düzeleceği yöndeydi. Neden olduğunu bilemediğimiz bu sürtüşme ki güç savaşı gibi görünüyor başbakanın birden “dershaneleri kapatıyoruz dershane neymiş arkadaşım” açıklamasıyla büyük bir gerilime dönmeye başladı. İşte bu sıcak saatlerde hükümet tarafı “ne alakası var arkadaşım cemaatle falan biz eğitim sisteminde bir düzenleme getiriyoruz” açıklaması yaparken gülen tarafı ise “ya öyle çokta önemli değil ama kapatılmasın dayı ya akıllı olun” tarzı açıklamalar ile bildiğin çamura yatmaya başlamışlardı.

Neyse sonradan cemaatin bıyıkları yeni terlemiş üniversiteli yurt gençleriyle yaptığımız söyleşilerde “abi bu başbakan iyice kendini padişah sanmaya başladı” ile başlayan “tek adam olmak istiyor yanında kim güçlüyse devirmek istiyor bu demokrasi değil her yeri kontrol edemezsin abi” ile devam eden “kadrolarımıza saldırı var engellemeler var abi bunları duyuyoruz bu kadar kuvvetlenmek iyi değil” ve son olarak “abi dersanelere sardılar bu ülkede sorun bu mu? İşsizlik ne halde, asgari ücretin durumu nedir? Dış işlerinde çok kötüler, iç işlerde çok kötüler bunlarla ilgilensinler” ile biten cümleleri duyunca ciddi ciddi bir fırtınanın geldiğini anlamıştık 2 ay evvel. Tabi bu arkadaşlar “haklarımız, eşitliğimiz, yukarıda Allah var” nidalarıyla konuşurlarken bende kendilerine “e güzel kardeşlerim siz sürekli bu hükümeti desteklediniz yıllarca onlar size siz onlara yardım ettiniz. Ülkede 1 yıl evvel işsizlik yok muydu yada asgari ücret yüksek miydi? 1 yıl evvel demokrasi vardı, yargı eğitim sistemi süperdi, herkes özgürdü falan ülke büyüyordu hani! Bir tane yazı yazdı mı sizin gazeteniz? Şimdi dershaneler kapatılmaya çalışılınca, sizin cemaate çomaklar belli ki sokulunca ortaya çıkıp söylediklerinize kim inanacak?” diye sorunca evelediler gevelediler ama bir cevap veremediler tabi.

Sonradan yaşadıklarımız ise olayın rengini değiştirdi birden. Sabahın köründe gözaltına alınanlar, baskınlar, kutular falan ohooo bir sürü iddia, suçlama ki öyle böyle yolsuzluk iddiaları değil. Dinlemeler, kamera kayıtları, telefon görüşmeleri, banka hesapları vs. dava geniş yani. Benzer bir şekilde tıpkı 5 yıl evvelki darbe davasındaki gibi üstlerine gidiliyor yine bu şüphelilerin.

Peki neler oldu? Bu iddialar karşısında bu sefer muhalefet tarafı ilginçtir gerçi ilginç değildir normaldir yaşananları bildiğin deniz karşısında rakı+balık keyfi yapar gibi izlemeye başladı. Savcıların, hakimlerin ve polislerin işlerini yapmaları gerektiğini baskı uygulanmamasını istiyorlardı. Yani 5 yıl evvel istediklerinin tam tersini istiyorlardı. Aynı savcıya bu sefer inanamılmaz bir güven vardı belli ki. İktidar ise ilk şapşallığını üzerlerinden atamayarak “hırsızlık veya yolsuzluk var ise kimin suça bulaştığı mahkemelerde belirlenir” gibi cidden demokratik!! bir açıklamadan hemen sonra ki gün “evet herkes yargılanıp suçluysa cezasını çeker ama yargının polisin içerisinde bildiğin paralel devlet yapısı var hacı hepsi yalan” diyerek gerçek demokratik hukuk kimliklerine geri dönüş sergilediler. Tabi ilginçtir devlete paralel yapı nedir? Ulan paralel dediğin senle beraber gider birbirini kesmez iki doğrudur paralel. Bu bildin seni kesmiş işte.

Sonrasında yalanın bini bir lira arkadaşlar siyasi cephemizde bildiğin komedi/gerilim filmi gibi şerefsizim. Daha dün yargının bağımsızlığını dile getiren, davaların takipçisi olan ve hakimlere polislere teşekkür eden başbakan, bugün kendi taraftarlarına soruşturmalar açılınca yargı ve polis içerisindeki örgütsel yapılanmadan bahsediyor. Daha dün cemaatin orduya savcılar ve polisler ile saldırıldığını, sahte deliller ile davalar açıldığını söyleyen muhalefet, bugün aynı savcı soruşturmayı açtığı halde bu soruşturmaların devam ettirilmesini savcı, hakim ve polislerin üzerinde oyunlar oynandığından bahsediyor.

Lan olm siz nasıl insanlarsınız la? Tamam siyaset falan filan ama bu kadar salak yerine konulmaz bir millet. İnsanlar fikirlerini belki değiştirebilirler zamanla. Olur böyle şeyler hani hırsla savunduğunuz bir şeyi daha yumuşatabilirsiniz. Ama söylediğiniz fikirlerin 180 derece tersini ertesi gün söyleyemezsiniz!! Böyle din değiştirir gibi olmaz beyler ayıptır, yazıktır günahtır yapmayın artık.

Konumuza dönersek bence daha vahim bir şekilde son yaşadıklarımızı iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Bu fikirleri üreten kişiler kahvede ilkokul mezunu Ahmet ile orta okul mezunu Mehmet değil. Bu adamlar parti liderleri. Bazıları vekil, bazıları bakan ve bir tanesi de başbakan! “İkisi tartışır yargı karar verir dayı sakin olalım” bir durumu yok çünkü taraflardan birisi “ben haklıyım benim dediğim olacak” diyerek kendisine yöneltilen suçlamalarda dosyaları hazırlayacak, delilleri toplayacak ve bunları değerlendirecek yapıyı komple değiştirmek istiyor ve hatta değiştiriyor!

Medya sus pus olmuş ve bu durumun hala ne anlama geldiğini anlayamamış görünüyoruz. Elbette bu satılmış medyayla anlamamız beklenmiyor ve bu durum değerlendirmesini ikinci yazıya bırakarak yakında ikinci yazıyla devam ediyorum yazıya. To be counted…