Aydın Dediğin

Etrafımızda duyarız aydın derler adına hani “entellektüel bilgi birikimi” ile gelir bu adamlar, bilgi birikimi var denir bu insanlara. Şehrinize gelir belki bu adamlardan bir tanesi. Konferans verir size, hikayeler anlatır şiirler okur. İyi insanı anlatır, doğru yolu anlatır, nasıl yaşanılması gerektiğini anlatır. Güzel şeylerden bahseder, geçmişe ikide laf atarak birilerini över de över alttan alta. İsmi lazım olmayan bir kişi yine bu argümanlar ile yaşadığım şehre geldi de oradan bahsi açıldı konunun.

Elbette şu günlerde bir “akil insanlar” polemiğidir gidiyor bildiğiniz gibi. Medya tarafından yaratılan bu aydın grubunun ne kadar aydın olduğu, ne kadar dürüst ve düzgün insanlar olduğu konusunda şüpheler var haliyle. Bir kere, toplumumuz bir çok şeyde olduğu gibi aydının, entellektüelliğin, düşünce akımının ve sanatın ne olduğundan habersiz ne yazık ki.

Bu yaratılan sahte aydınların düşüncelerini eleştirmek veya karşı çıkmak ise benzer düşünce tepkileriyle değil, güç kullanarak bastırılmaya çalışılıyor ülkemizde. Ve düşünce olarak eleştiri bile yöneltilmiyor aslında. Çoğu aydın ise sesini çıkartmıyor olanlara, yaşananlara karşı. Olaylara sessiz kalıp, ülkenin sanatçı veya aydın kesiminde hala yer almak mümkün müdür? Düşüncesini dile getirmekten korkmak ve ortalığı namus kavramından yoksun olan bu kişilere bırakmak doğru mudur?

Ve halkın sesi olması gereken bu insanlardan sesini çıkaranlar susturuluyor ise bir şekilde, bunda halkımızın da suçu elbette vardır. “Herkes işini yapacak, davulcu davulunu çalar, üniversite hocası dersini verir araştırmasını yapar, çoban ineğini güder ise karışıklık çıkmaz. Ortalığı karıştırmaz isek gerçek demokrasiye ulaşırız. Demokrasi işte budur” diyen adam aydın olur mu? Gelip bana ne katabilir? Yöremize ziyarete gelip konuşma yapan bir şahıs mesela sözü “yetim hakkının önemi” ile başlatıp “afrikadaki insanlara da yardım edelim” “açsak sadaka verelim” ile bitiren güzel abimiz, kendi gazetesinde 13 yaşındaki kıza tecavüz eden adam hakkında neden bir iki kelime bile eleştiri getirememiştir? Ben şimdi o akşam oraya çıkıp “siz bu tecavüz olayı ile ilgili “aslında o gün kendisine ilaçlı gazoz içirmişler, olayları hatırlamıyormuş komplo bunlar” demiştiniz, gelip burada yetim hakkı falan neyi anlatıyorsunuz?” desem yanlış mı yapmış olurum? Ne yazık ki bu kişiler her yerde, toplumun mevki sahibi insanları bu adamları dinliyor. Belediye başkanları, müdürler, öğretmenler, gençler, kaymakamlar…

Yetimlerin hakkını bize anlatacağına, şak şakçılık yaptığı hükümete ve çalışanlara anlatsa daha iyi olacak sanırım. Bunlar ile ilgili iki yazı koyacağım peş peşe Mumcu’nun kaleminden. Namus ve Toplum üzerine yazılan iki yazının iyi okunması ve anlaşılması dileğiyle. İsmini yazmaya gerek görediğim kişide belki denk gelir okur buraları bir gün. Tabi namusu, her fırsatta bacak arasına getiren bu adamların işlerine gelince nasıl gazozları üçyüzmilyonbaloncuk şeklinde açıp içtikleri insanın midesini bulandırsa da okusun yine de;

Namus

Namus, toplumdan topluma, insandan insana değişen göreceli bir kavramdır. Genellikle birisi hakkında;

Nasıl adamdır?… diye sorulunca;

Çok namusludur… diye cevap verilir. Yani,

Evinde barkında, işinde gücünde, içkisi kumarı yok… gibi ortalama tanılar verilir hep.

Namus konusu Türkiye’de hep cinsellikle bağlantılı olarak kullanılır. Namuslu olmak, cinsel konularda düzen dışı yaşamın içine girmemek demektir bir bakıma. Kadının namuslusu erkeğine bağlı olanı, erkeğin namuslusu da karısından başka gül koklamayanıdır. Kapalı toplumlarda bir mahallenin sakini kendini çevredeki olaylardan sorumlu tutar. Mahalleden birinin kızı gece delikanlı ile görülmüş ise;

Mahallenin namusu… diye mırıltılar başlar. Bunlar aslında, çevrenin tutucu koşullarıyla bastırılan cinsel içgüdülerin bir çeşit tepkisidir…

Mahallenin namusu bizden sorulur… gibi kabadayılıkla karışık namus bekçiliğinin de temelinde çok kez doyurulmamış cinsel içgüdüler yatmaktadır.

Devlet dairelerinde bazı müdürler içinde,

Namuslu adam… denir. Bu da, müdürün rüşvet yemediği, kimseye haksızlık yapmadığı anlamında kullanılır. Çünkü artık toplum öylesine bir çöküntü içine girmiştir ki, rüşvet yememek bile en büyük erdemlerden birisi sayılmaktadır.

Namus sözcüğü siyasal yaşamda da geçerlidir. Yazılarda konuşmalarda sık sık…

Namuslu politikacı, namussuz politikacı… sözcüklerine de rastlarsınız. Namussuz politikacı, ülkenin bağımsızlığına, halkın insanca yaşama hakkına karşı, egemen sınıfların sözcülüğünü yapan adamdır bize göre. Namuslu politikacı ise, ülkenin bağımsızlığını ve halkın kurtuluşu için çalışan politikacıların adıdır. Namus, siyaset alanında sınıfsal bir içerik kazanmaktadır kendiliğinden. Namuslu aydın ise, bilgisini emekçi sınıfların emrine veren okumuş insandır. Şimdi, özellikle olağanüstü dönemlerde çevresindeki insaların ezilmesi için savcılıkta koşan profesörleri düşünün. Bunlar, yıllarca kitaplar okumuş, kitaplar yazmış, dersler vermişlerdir. Dışarıdan bakan, bu profesörlere,

Aydın adam… diyebilir. Ama, bunlar hem karanlığın hem de namussuzluğun simgesi olmuşlardır. Ne aydın, ne de namusludur bunlar.

Namus, çağımızda ve toplumumuzda, adaletsiz düzene karşı takınılan tavırla belirlenmektedir. Bir adamın iyi aile babası olması, çocuklarına karşı çok müşfik davranması , komşusunun karısına kızına bakmaması namuslu olması için belki gereklidir ama yeterli değildir. Çünkü namuslu olmanın gerek ve yeter koşulları vardır çağımızda.

Bir hukuk profesörü düşünün. Toplumdaki bütün haksızlıkları görür, ancak hiç sesini çıkartmaz. Sadece avukatlık gelirini,  sadece yayımlayacağı kitabın ya da teksirin kaça satılacağını düşünür. Bu bir namuslu aydın ya da bilim adamı mıdır?

Bir doktor düşünün. Toplumun sağlık koşullarını bile bile, sadece katlar, arabalar almayı tasarlar. Kazanmayı, daha çok kazanmayı amaçlamıştır hayatta… Bu bir hekim yada namuslu aydın mıdır?

Örnekler çoğaltılabilir da da. Uzar gider namussuzlar kervanı.

İsmet İnönü

Bir memlekette namus erbabı en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette gerçek kurtuluş olmaz… derdi. Bu söz çok geçerlidir günümüzde. Namuslu insanın, çevresinde ki haksızlıklara karşı cesur olması, kendisine düşen bir namus borcudur.

Namuslu aydın hep acı çeker. Daha da çekecektir. Fakat bir devrimcinin de dediği gibi

İnsan şu veya bu biçimde ölebilir. Önemli olan insanın sırtını düşmana dönük ölmemesidir…

Her ülkede emperyalizme ve kapitalizme karşı başkaldıran namuslu aydınlar yirmi birinci yüzyılda dikilecek meçhul asker anıtlarının bronz taşlarıdırlar.

Yeni Ortam 

18 Ağustos 1974″

Batılı Olmak

Tanzimattan bugüne dek, üzerlerinde en çok tartışılan kavramlar batı ve batıcılıktır. Ancak iki kavram, sadece üzerlerinde tartışılan basit kavramlar olmaktan çıkmış, devletin temel niteliklerine bağlı genel yönelişlerin ve siyasal seçimlerin gerçekler olmuşlardır. Buna karşın, bu kavramlar toplumsal ve ekonomik nedenleri ile gereğince incelenmemiş, türk kamuoyu günlük olayların gündelik izlenimlerine göre etkilenmiştir. Türkiye cumhuriyetinin bağımsızlığı ve ekonomik gelişmemiz büyük ölçüde bu kavramların ve ilişkilerin gerçek anlamları ile gün ışığına çıkarılmasına bağlıdır. Sanırız türk milliyetçiliğinin gerçek anlam ve bilinci bundan böyle bilimsel gözlemlere dayanarak, gerçekçi doğrultusuna oturacaktır. Çeşitli siyasal endişeler ile siyasal kavgada yerlerini yanlış seçmiş olanlar, bu kavramları kendi aralarında yorumlayarak Milliyetçi Cepheyi güçlendireceklerdir. Önce batıyı uygarlığın tek temsilcisi, özgürlük ülkeleri ve küfür diyarı saymadan, batının uygarlık sürecini kısaca tanımak gerekecektir.

Dün-Bugün

Bugün dünya küresi, bir yanda gelişmiş uluslar, öte yanda yoksul ülkeler olmak üzere iki büyük parçaya ayrılmıştır. Gelişmiş ülkeler, kendi yapıları içerisinde sanayi devrimini tamamlamış, temel sanayilerini kurmuş olan ülkeler topluluğudur. Önce İngiltere’de başlayıp sırayla öteki batı ülkelerinde de tamamlanan sanayi devrimi sonucu, batılı ülkeler hammadde deposu olarak kullanacakları, mamul maddeleri satacakları ve insanları çalıştıracakları Asya ve Afrika ülkelerini bir bir ele geçirmişlerdir. Avrupa kıtasında, toprak büyüklükleriyle sömürdükleri ülkelerin en küçük illeri büyüklüğünde olan batılı devletler, tarih içerisinde Asya ve Afrika kıtalarında yüzyıllarca egemenliklerini sürdürmüşler ve sürdürmektedirler. Bu ekonomik ve siyasal ilişki sonucu, yoksul Asya ve Afrika’ya karşı, zengin ve uygar Avrupa gerçeği doğmuştur. Bugünkü kıtalar arası sömürme ve çelişme, kökleri tarih içerisinde doğu-batı ilişkilerinde yatan sürekli ilişkilerin sonucudur. Gerçekten, güneşin topraklarında batmadığı imparatorluklar, güçlerini bu sömürme olayından almışlardır. Bu yüzden batı uygarlığı sürekli bir sömürmenin tarihidir.

Bu sömürme ilişkileri sadece bugünkü uygarlığın utanacağı sömürme sabıkaları olarak kalmamış, iki büyük dünya savaşından sonra, uluslar arası antlaşmalar ve dev şirketler eliyle, bugün yeni sömürgecilik olarak tanımlanan en son aşamasına erişmiştir.

Batı Ve Biz

Batı, sanayi devriminden sonra, ekonomik gelişme kuralları gereğince, büyük toprak zenginliklerine sahip Osmanlı İmparatorluğu ile de ekonomik ve siyasal ilişkiler kurdu. Bu ilişki kaçınılmazdı. Osmanlı İmparatorluğu, ya kendi bünyesi içerisinde sanayi devrimini yapacak yada batı ekonomisine teslim olacaktı. Daha önce kapitülasyon ayrıcalıklarını ele geçirmiş olan batı, kısa zamanda türk el sanatlarını da çökerterek, Galata’daki gayri müslim bankerler ve sırmalı Osmanlı paşaları aracılığıyla, Osmanlı ekonomisini denetimi altına aldı. Kırım savaşı ile yoğunlaşan, batı ilişkileri sonucu, denetimsiz ve koşulsuz batı ekonomisine teslim oldu. Tanzimat ve meşrutiyet dönemleri bu sömürü ağları örülürken yaşandı. Yirminci yüzyıl başlarında ise, Osmanlı imparatorluğu padişahlar eliyle batıya karşı teslim bayrağını çekiyordu. Düyun-u Umumiye, Osmanlı İmparatorluğunu teslim almıştı.

Büyük Atatürk’ün önderliğindeki kurtuluş savaşı emperyalizm ve kapitalizme karşı ulusal başkaldırıştı. Üç yıl kan ve ateşle savaşılarak, Tanzimat ve Mütareke dostları süngü ucu ile vatan topraklarından kovuldu. Ancak kapitalist gelişmenin kaçınılmaz sonucu olarak, ikinci dünya savaşından sonra bir kez daha batı ekonomisi ile ilgi kuruldu. Ve yirmi yıl, bu ilişkilerle bugüne kadar gelindi. Bugünkü ahval ve şerait ise, her türlü yorumun dışında gözler önündedir.

Tarih boyunca tüm yoksul ülkeleri sömürmüş ve sömürmekte olan batı, bugün uygarlık tanımı olarak benimsenmektedir. Eğer bu tanım, belli servet ve refah düzeyinin tanımı ise, gerçekten bugün batı televizyonlarında köpek maması yapacak kadar zengindir. İnsanların ekmek dertleri yoktur. Her türlü siyasal akım açık açık tartışılmaktadır.

Ancak, bir yaşam düzeyinin uygarlık adı verilen özelliği, geçmişinde ve temelinde yoksul halkların kanlarıyla kirlenmişse  bunun adı uygarlık olabilir mi? Bugün batı tüm uygarlık gösterilerine karşın sömürgelerde yaptığı sömürünün suçunu ve ayıbını omuzlarında taşımaktadır. Bunun dışında batı, sadece ve sadece kendi insanına karşı uygar ve demokrattır. Özgürlükleri sadece kendi insanına hak görmekte, bunu yoksul ülkeler için gereksiz bir süs saymaktadır. Doğu, batı için sadece emeği çalınacak, yeraltı zenginliklerine el konulacak sömürü kaynağıdır. Batı kültürünün beşiği sayılan Fransa’da en ileri akımlar tartışılırken, Fransız askeri, Cezayir milliyetçilerini kurşuna diziyor. Sartre’lar, Camus’ler, Russel’lar uygarlık üzerine kitap yazarken, müstemleke albayları Asya’da ve Afrika’da kırbaç sallıyorlardı. Eğer uygarlık büyük binaların, geniş yolların ve makinelerin adı değilse, yoksul ülke topraklarından müstemleke askerlerinin çizme izleri silinmeden batı bir uygarlık öncüsü sayılamaz.

Sonuç

Toplumsal yapılar içerisinde sadece sınıflar arası sömürü değil, dünya küresi içerisinde kıtalar arası sömürü çağını yaşıyoruz. Bu savaş enternasyonal kapitalizm ile milliyetçiliğin kavgasıdır. Türkiye yerini bu temel çelişmeye göre bulmak zorundadır. Gerçek uygarlık, insancıl ülküler, tüm yoksul ülkelerin bağımsızlık savaşlarına bağlıdır. Ve de, Türkiye tarihsel koşulları ile, kapitalist ve komünist dünya devletlerine karşı, üçüncü dünyanın liderliğini yapacak tek ülkedir. Türk aydınına düşen görev, sanırız ki bu ülküyü devletimizin temel yönelişi olarak benimsetmektir. Unutulmasın ki, iki yüzyıllık doğu-batı ilişkilerinde, bağımsızlığımıza sahip olduğumuz tek devre, batıya karşı kurtuluş savaşı verdiğimiz Atatürk Türkiye’si dönemidir. Bu dönemin dışındaki batı dostluğunu, türk halkı çok pahalı ödemiş ve ödemektedir.

Akşam, 25 Şubat 1968

Gerçek Uygarlık

Uğur Mumcu’nun bir çok yazısını, fikirlerini ve görüşlerini buradan paylaşacağımızı söylemiştim. Bazı yazılarından seçmeler yapacağım, bazı yazılarının bir bölümünü, bazı yazılarının ise bir cümlesini alıp buradan paylaşacağım. Mumcu’nun dünya görüşü ve felsefesi gerçekten çok iyi diyebilirim. Birçok yazısı var, geçmişten günümüze doğru bunları ara ara paylaşacağım. Malum, bu yazıların yazılması zor arkadaşlar. Bu sebeple bazen yazmam, bazende üç dört yazı yazarım. Eskiden yeniye okumaya çalışın yazıları. Ve başlıyoruz, ilk yazısı şahane gerçekten dokunmadan aktarıyorum. Yazının girişini bazı yerlerde sık sık kullanmıştır, aslı buradadır ve yazı efsanedir bana göre;

Ankara Hukuk Fakültesinde her yıl “Ceride-i Kantar” adında bir güldürü dergisi çıkar. Orada okudum. Öğrenciler Türk vatandaşını şöyle tanımlıyor;

“Türk vatandaşı, İsviçre hukukuna göre evlenen, İtalyan ceza kanunu ile cezalandırılan, Alman ceza usulüne göre yargılanan ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir”

Bu tanımın temelinde, Türk hukuk sisteminin olduğu kadar, toplumların uygarlık sorunları da yatmaktadır. Bir yandan orta çağ ümmetçiliğinin, öte yandan batı burjuvazisi özentisinin ortasında, toplumlarına çıkar yolu arayanlar bu sorunları iyice tartışmak zorundadırlar. Artık, toplumların basmakalıp sistemlerden kurtulup kendi özlerini bulmalarının gerektiği bir çağda yaşıyoruz. Bu çağ, ezilen ulusların kutsal isyanları ile bilinçlenen milliyetçiliğin gerçek milli niteliğini bulma çağıdır. Uygarlığın, savaşın, barışın, insancıllığın anlamı bu akımla belirlenmektedir. Bu nedenle bu koşulları yakından izlemek ve tanımak gerekir.

Her uygarlık, öne ekonomik ve siyasal olayların oluşumudur. Uygarlık tarihinde, belli dönem ve koşulları yaşamamış toplumlar, uygarlık özentilerini çok pahalıya öderler. Avrupa, bugünkü aşamasına ve düzenine feodaliteden, burjuva devrimlerinden, sosyal ihtilallerden geçerek ulaştı. Asyayı, Afrikayı sömürerek, geri ülkelerin servetlerine el koyarak gelişti. Asyanın sarı, Afrikanın kara derili insanları, hep bugünkü batı uygarlığı için çalıştılar. Belleri kılıçlı ispanyol denizcilerinden, başları hasır şapkalı kolonicilere kadar tüm sömürücüler için doğunun yoksul halkının alın teri ve kanı; Avrupa bankalarında banknot oldu, büyük kentlerde gökdelen, hastane, okul, konser salonu…

Bu bir bakıma “homo homini lopus” tu. İnsanın insana kurt olduğu o düzensiz devrin en ilkel kuralı, bugün gelişmiş uluslar denen eski uygarlık eşkiyalarının, emek hırsızlarının tek sömürge yöntemi oldu, batı ilerledikçe doğu geriledi. Batı, doğuya önce kılıçları kalkanları mızraklarıyla, sonra kültürüyle gelerek önce doğunun servetlerini sonrada kültürünü yozlaştırdı.

Nerede bir batı uygarlığı yapıtı varsa, orada doğu insanının emeği, hakkı, alın teri vardır. Füzelerinden konser salonlarına, viskilerinden dokuma tezgahlarına kadar…

İşte bu batı, bu uygarlık, kendi hukuk sistemini ve kültürünü egemen hukuk ve kültür olarak doğu halklarının üzerine bir çelik çember gibi geçirdi. Çünkü doğu, toplumunun altyapısını değiştirememiş, kendi içerisinde ayrı canlı bir sınıf, sömüren ülke ile işbirliği yapmış, üstyapı-altyapı ilişkisini, kendi yöresel ve hukuksal ve ulusal yapısının içerisinde sağlam çizgiler ile kuramamıştır. O hep sömürülen, emeği çalınan, kültürü önemsenmeyen geri toplum olmaya zorlanmıştı…

Eninde sonunda kültür emperyalizmine dönüşmek, emperyalizmin kuralıdır. Doğunun kültür hayatı, Asya istepleri gibi çorak kaldı. Ne ekonomik teorisi, ne de hukuk sistemi yaşadı. Onun içindir ki, doğu kültürü denince, çember sakallı molla, cami minberi akla geldi. Batı, viskisiyle, dansıyla, smokiniyle, doğu ise tesbih, gülsuyu ve şalvarıyla anıldı. Birinin geriliği barbarlık, diğerinin yaşamı ilericilik sanıldı.

Bu muydu uyarlık? Eğer bu ise, demek yeryüzü bu çağın olgunluğuna adımını bile atmamış…

Hemcinslerini öldürmek için akıl almaz silahlar icat edenler, uygarlıklarını bu silahları kullanmak için gösterdikleri hünerle mi ispatlayacaklar?

Yoksul halkın yaşama savaşına gözlerini kapayıp, cami minberinden cennet öyküleri sayıklayanlar mı uygarlık temsilcisi olacaklar?

Hayır! Ne biri, ne de öteki…

Tarih, eğer sadece olayların kronolojik dedikodusu değilse, Türk toplumunun geri kalışının da birtakım toplumsal nedenleri vardır. Gerçek devrimci, bu nedenlerin bilincini halkına anlatan, bu gerçeklerin savaşını yapan kişidir. Gerçek demokrasi ve gerçek “izm” burada aranmalıdır.

Batı, bugünkü düzeyine gelirken biz ne yaptık? Avrupa sanayi devrimini yaparken biz valide sultanların emrinde, deli padişahların yönetiminde yüzyıllar süren derin uykulara dalıyorduk. Batıda sosyal ihtilaller oluyor, sosyal sınıflar ekonomik ilişkilerin denetimini ele alıyor; bu savaş, sanatçısını, düşünürünü, devlet adamını veriyordu.

Batıda felsefi akımlar, toplumsal öğretiler yazılırken biz, bir ulusu imparatorluktan alıp uygarlık dilencisi yapan padişahlara, methiyeler yazan bol bahşişli mürai şairler yetiştiriyorduk.

Batıda işçiler sosyal haklarını elde etmek için kan dökerken, biz ilmiye sınıfını peşine takan yeniçerilerle her yeniliğe baş kaldırıyor, kelle istiyorduk.

Tanzimatları, meşrutiyetleri de böyle yaşadık. Arada Alman hayranı olup ordularımızın başına Alman subaylar getirdik. Ve cuma selamlarında İstanbul halkı “padişahım çok yaşa” diye bağırırken, ingiliz emperyalizminin pençesine teslim olduk. Kimse bu işlerin nedenini anlamadı. Ne aydın kafalı hukukçu, ne çağın ekonomik ilişkilerini anlamış iktisatçı yetiştirdik. Yarin dudağından söz açan, fildişi kuleli, duygulu şairler verdik sadece topluma. Cumhuriyet edebiyatının en büyük sayılan sanatçısı bile, Endülüs’teki raksın gürültüsünden başını kaldırıp Türk halkı için tek bir satır bile bırakmadan çekip gitti.

Edebiyatı özenti, meşrutiyeti özenti bir toplum olarak her rüzgara göre sallanıp durduk. Hiç bir devrimin, sosyal hakkın bilincine varamadık. Arap hayranı, Alman hayranı, Fransız hayranı olduk. Ne ulusal niteliklerimizi, nede ulusal yönümüzü anlayabildik. Doğu uygarlığı deyince yabancı taklitçiliğini anladık. Batıya açılmış penceremizle doğuya açılmış kapı arasında kararsız kaldık. İmparatorluk, Düyun-u Umumiye senetleri ile ipotekli imiş anlamadık. Yabancı kumpanyalar devleti ele geçirmişti bilmiyorduk. Varsa yoksa ittihatçılık, itilafçılık… Bugünlere kadar dayanan bir siyasi kan davası. Böyle yıkıldı bir imparatorluk.

Anadolunun ezilmiş insanlarının başına, bugün bir çok sol özentinin “Burjuva Paşası” dediği Mustafa Kemal geçti. Halkı örgütledi. İngiliz emperyalizmine ve onun ayrıcalıklarını türk halkına karşı savunan İstanbul hükümetine karşı isyan etti. Onları yurdun topraklarından bir bir söküp attı. Ona bolşevik diyorlardı. Bolşevik miydi? Ona gavur diyorlardı. Gavur muydu? Hayır. O ezilen bir ulusun ezenlere karşı isyan etmiş bilinciydi. Halkına çağının olanaklarını kazandırmak istiyordu. Bunun için halkçıydı, bunun için devrimciydi, bunun için milliyetçiydi. Mustafa Kemalin yerine en uç solcu lideri getirselerdi, onun içinde bulunduğu koşullar karşısında ondan üstün ve aynı ne yapabilirdi?

Doğu ezilmişti. Evrensel hukuku, uygar kuralları yoktu. Sömürücü batı tarafından geri bırakılmıştı. Mustafa Kemal batı hukukuna yöneldi. Ama bunu batı kopyacılığı olarak değil, uygarlığın ortak evrensel kurallarıdır diye benimsedi.

Avrupa burjuvasının geçirdiği aşamaların dışında, sanayi devriminden en uzakta ve bu devrimin olumsuz etkisi ile sanayii çökmüş bir toplumun yapısını başka bir yolla değiştirmenin olanağı yoktu. Devrimleriyle toplumun üretim ilişkilerini, ekonomik kurallarını yıkıp yeni bir düzenin temellerini atacaktı; toplumun altyapısını değiştirecekti. Ama devrimler durdu. Ve biz batı egemen kültürünün hukuksal kurallarına demokrasi dedik. Kemalizmin yerine gardırop Atatürkçülüğünü koyduk.

Şimdi uygarlık, vahşi temelleri ile batının, mistik inançlı doğunun tekelinde değildir. Çağdaş, insancıl, barışçı uygarlık, ancak ezilen ulusların kutsal isyanlarında saklıdır. Ezilen uluslar, haklarını ezen ulusların ellerinden almadıkça barış yeryüzünde kurulamayacak; bunlar bir gün birer birer ayağa kalkıp, Rusyası ile, Amerikası ile dünya devlerini emperyalizmin tahtından indirip kendi uygarlıklarını, kendi ulusal kültürlerini yaratacaklardır.

Bu uygarlığın öncülüğünü kırk yıl önce Mustafa Kemal Türkiye’si yaptı. Bunun öncülüğünü yapmak yine türk halkının hakkıdır. Uygarlık sahibini bekliyor…

Kim, 1 Eylül 1967