Yakın Siyasi Tarih – I

Arkadaşlar bir önceki yazımda da belirttiğim gibi yakın tarihimizi masaya yatıracağım. Çok ayrıntıya girmeden genel yazılar olacak gerçi daha ayrıntısı akademik çalışma olur 🙂 Buyurun cumhuriyet kurucuları diyebileceğimiz ve her fırsatta “aptal” olmalarıyla suçlanan ittihat ve terakkinin devlete el koyması yani padişah II. Abdülhamid’in tahtan indirilmesiyle başlayalım;

1908 – 31 Mart Olayı ve Öncesi

1) İttihatçılar olarak adlandırılan cemiyetimizi kısaca tanıtalım. İttihatçılar Osmanlı Devleti’ndeki kötü gidişata karşı bir şeyler yapılması gerektiğini düşünen, vatansever, yeni batı yasaları, düşünce akımlarını ara ara destekleyen fakat dik kafalı, aklına koyduğunu yapan, kimseye danışmayan ve gerekirse rakiplerini suikast ile öldürebilecek kadar ileriye gidebilen bir yapı.

2) 1876 yılında istenilen çalışmaları yapmayan Sultan Abdülaziz şüpheli bir şekilde ölüyor (muhtemelen öldürülüyor). Yerine geçirilen V.Murad baskılara dayanamayıp psikolojik sıkıntı çıkartınca bu elemanlar gidiyorlar II.Abdülhamid’e; “Hacı bak böyleyken böyle yol+sigorta+yemek var, bize esnek çalışma saatlerine uygun padişah lazım. Meclis açacak, yasa çıkartacak, ülkeyi yeni bir vizyona sokacak adam lazım ne diyorsun?”. Oda teklifi kabul edip tahta çıkıyor. Verdiği söz üzerine Kanuni Esasiyi çıkartıp 1877’de de ilk meclisi açıyor II.Abdülhamid.

meclis-i-umm-1877

3) Peki padişaha bu baskı falan neden yapılıyor? Yani İttihatçılar Süleyman Demirel’in tabiriyle “kökü dışarıda olan” ajanlar mı? Pek öyle değil gibi. Medeniyetin o dönem merkezi olan Avrupa’ya bakalım;  Neredeyse 100 yıl önce çıkmış olan Fransız Devrimi neticesinde Avrupa ve dünyada geçmişte de bilinen ama bu denli ön plana çıkartılmayan bir milliyetçilik peşinden de özgürlük akımları ortaya çıkmaya başlıyor. İnsanlar kralların tebası olmak, kilisenin yalanlarına inanmak istemiyor. Tabi bunlar aralarında büyük savaşlar veriyorlar falan. Fakat sonunda Avrupa halkları özgürlüklerini kazanıyorlar. Fransa, İngiltere, Alman, İtalya’daki pek çok krallık, İsveç vs. bu krallar ya tahttan çekiliyor yada temsili olarak orada kurulan meclislere yönetimi bırakıyorlar. Bu akım dalga dalga dünyada sarsıntılar yaratırken yeni cumhuriyetler, özgür üniversiteler ve bilim adamları yetiştirmeye başlıyor. Toprakta yaşayan insanlara vatandaşlık ve hukuki haklar tartışılıyor çok uzun sürecek bir hareketin ilk adımları atılmış oluyor. Sonuçta bu halk ayaklanmaları ve yaratılan yeni sistem ile oluşturulan üniversiteler özgürleşiyor. Peşinden bilimsel patlamalara sebep veriyor. Patlamalar da sanayi devriminin fitilini ateşliyor ve sonrasında veriyor odunu veriyor odunu kazana. Üretim maliyetlerini çok düşürüp ürün sayılarını artırıyorlar. Daha sonraki adımda açık pazarlar arıyorlar Dünya’da. Ucuz mallarını sokmak, yerli ürünlerin üretimini engellemek ve oradaki şirketleri satın almak. Her şeylerini; Maden, liman, banka, fabrika vs. hatta insanlarını bile satın alıyorlar artık. Avrupa gelişme döneminde uyguladığı köleliğe yeni bir isim vererek devam ediyor aslında; Kapitalizim

4) Osmanlı devleti bu gelişmeleri Avrupa’nın diğer ucunda dikkatlice izliyor elbette. Bundan 400 yıl evvel yayılmacı politikalarının temeli “dinsel/etnik kökensel hoşgörü” üzerineydi. Bu bize sürekli “müslümanlığın hoşgörüsü” olarak anlatılsa da aslında amaç şehirleri katolik/ortadoks çatışmasını kullanarak yakıp yıkmadan ele geçirmekti. Gerçekten de bir çok şehri ele geçirip orta çağ içinde adil denilebilecek bir şekilde yönettiler. Fakat değişen finans merkezleri ve hızlı büyüyen kapitalizm Osmanlı’yı yıpratmaya başladı. Avrupa’nın etnik ve mezhepsel çatışmalarına karşı kapalı devlet yapısı padişahların işine geldi. Yani “gül gibi geçiniyoruz hacı neyin milliyetçiliği mücadelesi” düşüncesi devleti 100 yıl daha idare etti. Ama yumurta artık dayanmıştı. Çünkü yurt dışı gören, dünya konjonktürünü bilen, cumhuriyetçi, eğitim ve bilimsel gelişmelerin yanında edebi anlamda yani sanatta patlamalar yaşayan Avrupa’yı yakından takip eden bir kesim vardı. Onlar ülkelerinin yavaş yavaş yok olmaya başladığını görüyorlardı. İşte sonradan adları İttihatçı olarak kalan bu gençler ve düşünürlerin ana amacı cumhuriyeti kurmak, padişahın yetkilerini kısıtlamak, eğitimde, sanayide ve bilimde reform yaparak ülkeyi gelişen batıya karşı harekete geçirmekti. İçlerinde değişik gruplar olan İttihatçılar aslında bir bütün değildir. Bütünlükleri vatanseverlikleridir diyebiliriz. Kapitalist devletlerin ülkeyi ele geçirmeye başladığını, devletin limanlarını, şirketlerini, madenlerini, topraklarını vs. sattığını görüyorlardı. Padişahları vatandan çok kendini düşünen krallara benzetme eğilimindeydiler.

ittihat ve terakki kuruculari

5) II.Abdülhamid ve 1800’lerin padişahları peki vatansever midir? Elbette vatanseverdirler. Onlar batıdaki bu yeni oluşumun doğru adımlarını atmak istemekle beraber atalarından gelen padişahlık kurumunu da korumak istiyorlardı. Eğitim ve bilimde reform çalışmalarını bazıları yapmaya çalıştı ama olmadı ileride yapılacak hamleler ile bu düzeltilecekti ama olmadı hacı işte. Ayrıca padişahlar kendilerinden baskıyla istenen meclis ve yasaların tehlikesini düşünüyorlardı. Bu sebeple bazıları reform yapmaya çalışırken, bazıları buna karşı II.Abdülhamid gibi kapalı bir yapıyı tercih etti. 1877’de ilk meclisi açan padişah çok tedirgindi çünkü meclis farklı etnik/din kökenli kişilerden oluşmaktaydı. Meclisin ileride etnik ayrımcılık ile bölgesel bağımsızlık hareketlerine mutlaka gideceğini düşünüyordu ve haklıydı da.

6) II.Abdülhamid tahtını korımak ve kendi doğrularını uygulamak maksadıyla ilk fırsatta yani açtığından yaklaşık 6 ay sonra meclisi süresiz tatil etti. 1878

7) İttihatçılar tabi “ulan biz adamı yasa çıkart diye padişah yaptık adam 6 ayda meclisi kapattırdı iyi mi bu böyle gitmez” diyerek II.Abdülhamid ile mücadeleye giriştiler. Suikastler, baskılar, ayaklanmalar vs. bir çok olay yaşandı bu dönemde.

8) II.Abdülhamid kurduğu hafiye teşkilatı ve sansür kurumlarıyla halkın örgütlenerek dağılmasını engellemeyi amaçlıyordu. Bir yandan da üniversiteler fabrikalar açmaya çalışarak bazı şeyleri dengelemek istediğini söyleyebiliriz. Fakat bundan önce alınan borçlar ve harcamalar yani daha doğrusu kapitalizmin çarkları sebebiyle 1881 yılında Osmanlı Devleti ekonomik olarak iflas etti.

duyun-u_umumiye_binasi-350x202

9) Siz bakmayın birilerinin “toparlıyordu ama” falan dediğine. 100 yıllık sanayi, kültür ve bilim adımlarını gerçekleştirmemiş bir devletin toparlaması mümkün değildir zaten. Devlet topraklarına, fabrika ve şirketlerine borçlar yüzünden el koyan yabancı devletler bu tarihte Düyunu Umumiye’yi yani borçlu Avrupa devletleri tarafından Osmanlı Devleti içerisindeki vergi sistemini ve mali yapılanmayı kontrol edecek sistemi kurdu. Bir nevi ülkedeki vergiyi yabancılar kontrol etmeye başladı. Ulan ülkenin vergisini bile yabancı devletlerin kurduğu yapı topluyor hala daha “toparlanacak” yok efendim “borçları bitirmiş” yani şimdi küfür ettireceksiniz arkadaşım. Fransa borçlara karşılık 1881’de Tunus’u, İngiltere ise Mısır’ı 1882’de işgal etti. Yani Osmanlı Devleti bitmişti de işte kapıları dışarı kapatarak okeye dönüyor havasındaydı. Aslında ne fabrikası, ne eğitim sistemi, ne parası, ne de silahı, ne sağlık yatırımı vardı.

10) Devlet zayıfladığı için toprakların kontrolü de zorlaşmıştı. Pusuda bekleyen İttihatçılara karşı II.Abdülhamid her türlü önlemi alıyor, gazetelere bu tip ele geçirilme veya borç haberlerini koydurmuyordu. Bu yapı sayesinde zaten kitap okumayan sesini çıkartmayan halkı 40 yıl daha neredeyse idare etti padişah.

11) Avrupa devletleri bu duruma çok ayar oluyordu. II.Abdülhamid kapalı ülke düzeninde kendilerine sorun çıkartıyor, zaten yıkılacak devletin son kalesini teşkil ediyordu. Bu sebeple padişahlığın gitmesi ve daha kolay yönetilecek meclisin gelmesi için ittihatçıları destekliyorlardı. İttihatçılar ise padişahın iktidarını devirmek için onlardan yardım almayı bile kabul etmişti.

12) Efendim yeter kim ne düşünüyor ve neden böyle düşünüyor diye anlattık yeterince sanırım. İşte İttihatçıların mücadelesi tarihe 31 Mart Ayaklanması olarak geçen darbe ile II.Abdülhamid sonunda tahttan indirilerek hükümet ele geçirildi.

31-mart-2

Tabi insanlardan bazıları beyin jimnastiği yapıyor. “II.Abdülhamid eğer devam etseydi tekrar Osmanlı devleti yükselişe geçerdi” diye. Bu şimdiki hükümetin satın aldığı yazarlar tarafından yaratılan propagandadır arkadaşlar. II.Abdülhamid’te İttihatçılar’da vatan haini değildir. Sadece yöntemleri farklıdır. Ülke için izledikleri yol anlaşılabilir ve bu şekilde yorumlanabilir. II.Abdülhamid etnik milliyetçiliği 40 yıla yakın çok iyi idare etmiştir görülüyor. Fakat olayın sonu yok bu anlaşılamıyor. Yani deve kuşu gibi kafayı kuma gömmek bir nevi. Mutlaka düşünce özgürlüğü ve isyan patlak verecektir çünkü ekonomik olarak bağımsızlığın yok. Ekonomik olarak bağımsız olmadığın için çok farklı kültür/köken/mezhep/din ekseninde kurulan Osmanlı İmparatorluğu çatırdıyor. Savaşa gidecek askerlere para bulunamadığı zaman “savaşacak asker” bile bulunamıyor dönem dönem. Parasını geç alan asker savaşı bırakıp dönüyor. Çünkü sanıldığı gibi savaşlar cihad ayağıyla değil parayla işliyor çünkü ordunun yarısından fazlası ya gayri müslim yada sonradan devşirme karışık kökenli. Neyse etnik milliyetçilik ise krallığı yok edip cumhuriyet ile eğitim bilim özgürlüğüne devamında sanayi patlamasına geçti. Sen hem padişahlığını korumak, hem milliyetçilik eksini uzak tutmak isteyerek eğitim ve bilimde ilerleme sağlayamazsın. Çünkü bular birbirlerinin devamı olan şeyler. Özgür düşünceye sahip olmayan bireyler sanatçı veya bilim adamı yetiştiremez. 

Peki İttihatçılar mal mı? Göremiyorlar mı etnik ayrımları. Elbette görüyorlardı fakat bunun kaçınılmaz olduğunu da biliyorlardı. Aralarından çok azının hayali ilerisi için özgür ve demokratik bir cumhuriyet kurmaktı. Halkı teba görmeyen, kadın erkek eşitliğine inanan, dini serbestliğe sahip, ekonomik olarak bağımsız, emperyalizmin sömürüsüne karşı dik durabilecek aydın bir toplumun hayalini kuruyorlardı bu kişiler. İçlerinden birisi bu hayallerini kitaplarında ve notlarında yazdı. Genç bir teğmenken oluşturduğu düşünceleri sürgündeyken, aşıkken, savaşırken yerine oturdu. Birileri ısrarla İngiliz Ajanı diye iftiralar atarken o 18-19 yaşlarındaki notlarında, günlüklerinde bunları dile getirdi. Bu kişinin adı Mustafa Kemal Atatürk’tü…

Devamını için buradan..

II.Beyazıd Dönemi

Önceki yazıya buradan

Tarih yazılarımıza ara vereli 1 yıl olmuş tam olarak. Yeniden bir iki yazı yazalım. Malum, seçimlerden sonra pek siyasi yazıları yazmak gelmiyor artık içimden çok önemli olmadıkça. Tarih severler hadi yaşadınız lan;

II.Beyazıd Dönemi

1) Boğdan 1485 ve Lehistan alındı 1489

2) Arada Aşık Paşazadenin rüya olayına da girelim. Neden derseniz bu tarihlerde tarih yazılmaya başlandı ve vakıflar kuruldu vs. Özellikle dini efsaneler ve hikayeler başladı. Hala bazılarını duyarız, bize anlatılır veya okuruz. Şimdi, Fatih döneminden evvel söyledik vezirler mallarını kurtarmak için vakıflar, dergahlar, tarikatlar kurmuş, desteklemişlerdir. Fatih, bunlara el atıp gelirleri kesmiştir. Olayda burada çıkmıştır. “Ne anlatıyorsun anlamadık” dediğinizi duyar gibiyim anlatıyoruz ya lan. Dönemin dervişlerinden Aşık Paşazade tarihi kaleme alanlardan. Erken kaynaklardan olan bu adamın eserlerin de bir çok efsane yer alır ve çoğu bu zamanda çıkmıştır. Misal, eserlerinde Osman bey zamanındaki olaylardan bahsedilmiştir. Dokundurduğu nokta ise Osman beyin rüyasıdır. Yazdığına göre Osman bey rüyasında imamın evine girmiş, kuranı görmüş, okumuş(Arapça birde) ve sabaha kadar ayakta durmuştur. Bunu imama anlatan Osman beye işte Allah’ın işaretini gördüğünü, üç kıtaya hakim olacağını söylemiş. Aşık paşazade zamanında, devletin kuruluşu ve devamını sürekli dini motiflere bağlamasının sebebi vakıflara, dergahlara parasal anlamda dönemde el koyulmasıdır. Yani “devletin temeli din ile kuruldu, işte rüyası da burada” diyerek bir efsane yaratılmıştır. Doğru mudur? Yorum sizin tabi, sadece bu tip efsaneleri tarihe muhafazakar gözle bakan insanların inandıklarını söyleyelim. Ben inanmıyorum çünkü benzer dini efsaneleri, motifleri Fransa, İngiltere, Macarlar, Papa, Selçuklu, Moğol vs. kişi/kral/beylerde görmüştür. Genelde “tanrının işareti/kutsal devlet” halkı ve devleti kolay yönetme aracıdır. Asırlar evvel bütün dünyada kullanılan, halkları uyutma, yönetme aracı olan dini efsaneler, ilerleyen yıllarda milliyetçilik akımlarıyla beraber etnik temele kaymıştır. Fark nedir? Artık gelişmiş devlet ve toplumlarda bu motiflerle toplumu yönetmek mümkün değildir. Özellikle dinin yönetimsel bir araç olarak kullanılması ve doğurduğu sonuçları geçmişte görüyoruz. Papanın bazı açıklamalarını buraya yazdım, okuyorsunuz. Geçmişten ben kişisel olarak öğrendiğim bu tip efsanelerden, hayallerden, hurafelerden toplumun ve siyasetin uzaklaşması bilimsel, mantıksal bakış açısının oturması devletleri kalkındırdığı, yolsuzlukları, çıkar ilişkileri, kaçakçılığı azalttığıdır. Yine bu tip toplumlarda halk zincirlerini kırıp, eleştirel, hak arayan, özgürlükçü yapıya kavuşmuş, tepelerindeki kişilerin kendilerini kandırmalarına izin vermemiş, bu meseleleri önlerine koyanlara itibar etmeyip götlerine tekmeyi vurmuştur. Bütün toplum olmasa da, çoğunluğun bu kişilerden oluşması ülke geleceğini şekillendirecektir, şekillendirmektedir zaten.

3) Memlüklüler ile çeşitli savaşlar yapılmış, 1491 de barış imzalanmıştır

4) Tunus ile aralar iyi olmakla beraber, akkoyunlu Yakup dostumuzdu. Şah İsmail ise karışıklıklardan yararlanıp bir Safevi devleti kurmak istiyordu.

5) Macar kral Korvan ölünce, yeni kralla 30 yıllık bir barış yapıldı. Venedik, Papa,  Milan, Floransa, Piza vs. krallıkları birbirleriyle savaştığından onlarla da sorun yoktu aralar iyiydi yani

6) Napoli krallığı Fransayla baş edemeyince Osmanlıdan yardım istemiş lakin sonradan Fransa’nın işgaline uğramış ve tarihten silinmiştir. 1498

7) Venediklilerin çift taraflı siyasetleri ve açgözlülükleri sebebiyle kimseyle arası iyi değildi. Bu duruma iyice sinire bozan Avrupa krallıkları Osmanlıyı kışkırtıyordu. Venedikliler kokuyu alıp Osmanlıya verdiği vergiyi artırıyorlar.

8) Endülüsler 711’de kuzey afrikayı geçip İspanya’ya gelmişlerdir. 1492 yılına kadar buralarda küçük büyük Müslüman krallıklar vardı. Endülüsler 1090 da patlarken, kendi aralarındaki çekişmeler birbirini zayıflatmış, yöre Müslümanları azalmıştır. En son Granada devleti de 1492’de çökmüştür. Bu arada Osmanlıdan yardım isteyen bu ülkelere gerekli yardım donanmanın yetersizliğinden yapılamamıştır. Bir kere Beni Ahmed hükümdarına gelen donanma buradan Yahudi ve Müslümanları Türkiye’ye getirmiştir. {Yahudilerin Osmnalıya sığındığını duymuşsunuzdur. 1505’te başlayan bu himaye, hem vatanı olmayan Yahudilere bir yurt vermek, dinlerini yaşama özgürlüğü ve ticaret yapma özgürlüğü sağlamaktı. Çünkü Osmnalıda Fatih döneminde anlattım türk ailelerinin ticaret yapıp çok zengin olmalarındansa, yabancıların ticaretle zengin olması yeğlenirdi. Çünkü kuvvetli bir Müslüman zengin aile padişah için tehlikeydi (ha birde günümüzde yayılmaya çalışılan “Yahudi nefreti” ni anlayamıyorum. Aslında belli kesimlerin, neden habire Yahudi nefreti körüklediğini çok iyi anlıyorum da buraya yazmak uygun değil. Birincisi insan hayatı en tepe noktadadır yaşamda. Hangi ırktan, mezhepten, dinden renkten olursa olsun herkes eşittir. Eğer bir ülke veya kurum, kişi neyse artık haksız bir şekilde uygulama yapıyorsa, veya katliam, zulüm hep beraber karşısında olmamız lazım. Fakat ülkemizde, insani yardımlar bile göstermelik ne yazık ki. İnsani yardımları yaparken ırksal, mezhepsel veya neyse ülkesel kriterler koyuyoruz. Kaldı ki bunları bile aynı dinden olsalar da sınıflandırıyoruz. Ayıptır, istenilen yere yardım yapana “neden” diyecek halimiz yok tabî ki, Allah kabul etsin razı olsun, ama “öbür tarafa da yardım edilmeli” denildiği zaman cevabı “onlar Müslüman/türk değil” olmamalı. Tabi diğer boyutu da işte bu dediğim Yahudi düşmanlığının tavan yapması. İnsanlar ülke politikalarını, yaptığı yanlışlıkları, ülkedeki bütün kişilere indirgeyip tepki veriyorlar. Kaç Yahudi ülkemizde, az olan birkaç yöreyi çıkaralım rahat rahat gezebiliyor? Farklı mezheplere bile tahammülü olmayan, kendi mezhebinden olmadığı için adamı hristiyanlardaki gibi “dinsiz” ilan eden kafa yapısı değişir mi? Değişmez, bunlar öğretilen şeyler olabilir ama kişinin kendisi merak edip araştırırsa, geçmişe günümüze değerlendirmelerini yaparsa ancak o “demokrasiye” kavuşabiliriz. Konu nereden nereye geldi kusura bakmayın artık} Bütün Müslüman devletler çökertilmiş, müslümanlar ise sanatçı, ilim adamı olduğu için genelde gitmelerine de izin verilmemiş. 16y.y. da birçok Müslüman afrikaya geçirilmiş, anadoluya yerleştirilmiştir.

9) Osmanlı denizciliği Kemal Reis ile 1505’lerde coşmuştur. Venedik gemilerinden örnek alınarak gemiler yapılıyordu. II.Beyazıd, bir türk korsanı olan Kemal Reisi çağırmış ve paşa yapmıştır.{Burda yine kusura bakmayın şerefsizin biri ki kendisi prof tur, geçen sene “Osmanlı kendisine karşı ayaklananların başını paşa yapardı, bizde Abdullah Öcalan’ı paşa yapalım ne var bunda” demişti. Verdiği örnekler ise bunlardı galiba. Kişisel olarak soygun, yağma, haksızlıktan dolayı ayaklanma küçük çaplı yapılıyorsa bazen ele başları paşa yapılmıştır ki özellikle de denizcilikte. Fakat devletin hukuk ve yönetimini yıkmak için örgüt kurmak, adam yetiştirip entrikalar düzenleyen kişileri de bir güzel kazığa oturtuyorlardı. Bu ikisi arasındaki farkı anlayamayan hocanın prof olması üzücü. Aslında bal gibi anlıyor da işte. Çaldıkları mallarla canlı canlı yakılmasından, boğazlarına erimiş kurşun dökülmesine kadar yapılanlara bakabilirsiniz. İbneliğin lüzümu yok hocam}. Kemal Reis donanmayı toparlamış işte o dönemler altın dönemlerdir. Kemal Reis piri reisin amcasıdır söyleyelim.

10) Kemal Reis Rodos şovalyelerinin tacizlerine ayar olmuş, oranın alnmasını istese de izin verilmemiştir. Birçok başarının yanında bir kez daha tacize uğrayan Osmanlılar, Rodos seferine çıkmıştır. Çıkmıştır da memlekette o…çocuğu bitmiş midir, bitmemiştir. Kendisinin bu başarılarını çekemeyen Kaptan paşa, reis gemisi olarak kötü bir gemi vermiş, gemide hafif bir fırtınada batmıştır, Kemal Reiste ölmüştür 1511

11) Neyse, Rumeli ve Bosna tarafına saldırılar yapıldı, Venediklilerle İnebahtı zaferi kazanıldı 1499, Mudon 1500 vs. alındı. Venedikliler Papadan sıkışınca yardım istediler. Haçlılar küçük çapta kurulsa da bir şey olmadı ve sulh yapıldı. Osmanlı aslında verecekti ayarı da doğuda Akkoyunlu tehlikesinden sonra Şah İsmail vardı ve yine şehzadeler padişahlık için entrikalara başlamışlardı.

12) Şah İsmail arada bir piyasayı yoklayıp saldırılar düzenlemiş, Osmanlıda oldukça fazla olan Alevileri kışkırtmıştır. Yine İsmail’den evvel Osmanlı kendi içindeki sorunlarla boğuşmaktaydı.

13) Ağustos 1509’da İstanbul’da, 15 gün sonrada aynı şiddette yine yakınlarında bir deprem daha oluyor. Yer yerinden oynarken, çok büyük yapılar yıkılıyor. Edirne’ye giden Beyazıd, 9 ay sonra aynı şiddete yakın burada da sarsılıyor. {buradan ne anlıyoruz? Sakarya, Gölcük depremlerinin birbirine benzediğini. Bunun geçmişte yaşanması ilginç, yetkilileri ise Allaha havale ediyorum}

14) II.Beyazıd’ın 8 (veya yedi) oğlu var. Üçü hariç diğerleri ölüyor sağlığında. En büyükleri Şehzade Ahmed’in tahta geçeceği tahmin ediliyor. Ortanca olan Korkud bir ara amcası Cem sultana özenip başkaldırıyor ve Memlüklülere gidiyor. Memlük sultanı onu kullanmak istediyse de sonradan pişman olup özür mektubu yolluyor. En küçük olan ise Sultan Selim. Selim, Trabzon taraflarına akın yapmış, gürcistana saldırmış, arada Şah İsmaile’de saldıran cengaver, savaşı seven, çok agresif ve acımasız bir sultan. Kardeşi Şehzade Ahmed’in padişahlığa yakın olduğunu casuslarıyla anlayıp rumeliden sancak istemişti. İsteği red edilince hızla rumeliye geçti ve orada birlikler topladı. Onun cengaverliğini duyan askerler yanında yer alıyordu. Yine yeniçerileri içerden bağladığı için işi işti. Sultan Ahmed bu iki kardeşini davranışlarından dolayı öldürtmek istediyse de babası izin vermedi.

15) Selim, Rumeliye gidip oldukça asker topluyordu. Üzerine gönderilen paşa saldırıya cesaret edemeyip Edirne’ye çekildi. Bu sefer II.Beyazıd gidiyor. Fakat Selim babasıyla savaşmak değil elini öpmek istediğini söylüyor. Elini öptüren Beyazıd, Selimin ordusunu görünce ağlamıştır {çokluğundan sanırım} Selimle mecburen anlaşıp rumelide bir sancak veriliyor, bir ahidname imzalayıp yaşamında hiçbir kardeşi diğerine tercih etmeyeceğini de ilan ediyor.

16) Şahkulu savaşında veziri azam Ali Paşaya {kendisine muhalif olduğu için} yardım etmeyen Selim onun ölümünü seyrediyor bir nevi. İyice Selime ayar olan II.Beyazıd, sevdiği diğer oğlu Şahinşahın da ölümünü haber alınca Edirne’ye gidip saltanattan çekilmeyi düşünüyor. Devlet erkanı görüşüp şehzade Ahmed’te karar kılıyor. Sadece veziri azam ahid nameyi hatırlatsa da sonuç değişmedi. Ahmed çağırıldı İstanbul’a. Tabi bunu haber alan Selim hemen askerleriyle Çorlu’ya geliverdi.

17) II.Beyazıd mecburen savaşa girişti. Savaşı kaybeden Selim Kefe’ye kaçtı. Artık şehzade Ahmed başa geçiyor denirken, yeniçeriler ayaklandı. Ahmed taraftarı olan üst mevkidekilerin evleri basıldı talan edildi. Sultan Selim istendiği söylendi. II.Beyazıd o zaman Korkud olsun deyince o çağırıldı. Korkud geldi, yeniçeriler saygı gösterseler de Selim’i isteriz deyince Korkud “canımı bağışlayın bir kenarda yaşayayım o zaman” deyince kabul edildi.

18) Mecburen Selim çağırıldı. II.Beyazıd tahtı ona vermek istemiyordu. Onu orduyla Şah İsmail’e göndermek istediyse de Selim “ordu başında hükümdar gider” demiştir. II.Beyazıd mecburen tahttan çekildi (nisan 1512)

19) II.Beyazıd yıllık 2 milyon akçe maaşla Dimetoka’ya gönderildi. Fakat yola çıktıktan hemen sonra hastalanıp öldü {Yine benim arkadaşa göre “kaderi böyleymiş” olsa ve tarihte bu kalp krizi falan dese de, yabancı kaynaklar ve kardeşi Ahmed’in mektuplarında babasının zehirlenerek öldürüldüğü yazıyor. Kesin olmamakla beraber bende Yavuz tarafından zehirletildiğini düşünüyorum hemen zaten padişahlıktan sonra yaptıklarını ve öncesi yatıklarına bakınca babasını da, kardeşlerini de gözünü kırpmadan silebilecek hükümdarlardan bir tanesi bana kalırsa. Neden zehirledi? Çünkü babasının hangi koşullarda tahtı kendisine verdiğini biliyordu. Gittiği yerde ordu toplayıp üstüne gelmesini kaçınılmaz görüyordu. Dedesi Fatih Sultan Mehmet in, babası tarafından iki kez tahttan indirildiğini de bildiği için, çıkılacak bir doğu seferinde arkasında kimse bırakmak istememişti. Budur dayı işte, zehirletmiş mnkym bunda öyle gücenecek, üzülecek bir şey yok taht bunun adı}

20) II.Beyazıd gençliğinde esrar ve uyuşturucu kullanır, çok fazlada alem yaparmış. Fatih, bunu uyardıktan sonra kendisine çeki düzen veriyor. Padişah olunca yine hafiften aleme dalsa da sonradan içkiyi, karıyı kızı bırakıyor dine dönüyor. İyi bir hükümdar olup, cengaver birisi değildi. İlim ve şiir adamıydı.

Sonraki yazıya buradan