Hayırlı Olsun Krallığın

Darbeye kimse alkış tutmaz. Bu yüzden “darbeci” dediklerimiz hep kötüdür. Darbe organizasyonunda kendisine yararını görse bile muhalefet destek olmaz. Yaparsa yarın “e kardeşim sonunda olacaktı” der en fazla.
Girişimden iki türlü sonuç çıkıyor gibi görünüyor. Darbe olur ise hükümet yıkılır vs. Darbe başarısız ise “işte darbeye göğüs gerdik” denilebilir.
Tiran ise bunu düşünmüştür mutlaka. Zaten bir iki kez söylemlerde bulunulmuştu Balyoz zamanında. Darbeyi yapanlar başarılı olur ise büyük bir koz ortaya atar; İnsan!
İnsanları silahların önüne attı Tiran. Böylece sonuç iki türlüden tek tip yani kazan kazan sistemine dönüştü. İnsanlar başarılı darbeyi engelleyebilir darbeciler geri çekilebilir. İkinci seçenek ise darbeciler halkı uyarır olmadı ateş açar ezer geçer ve bir iç savaş çıkartır.
Görünen o ki darbe girişimi ordunun her kademesinden destek görmese de (zaten tarihte böyle bir destek görmemiştir fazla takılmayın) baya geniş kapsamlı bir girişim. Ordu birliklerinin hareketi askeri birliklerin müdahalesine uğramadığına göre darbeye katılmamış kenarda beklemişlerdir.
Her neyse gece saat 2 gibi yazdığım yazımdan sonuç olarak; bu girişim ister hükümet planlı olsun ister olmasın Tayyip Erdoğan’nın çok büyük bir zaferiyle sonuçlanmıştır.
Muhtemel yakın zamanda alacağı başkanlık ile kendi ailesinin soyunu ülke yönetiminde tutacağını düşünüyorum. Gelecek 15-20 yılın karanlık dönemlerinin artık daha da yakında olması da cabası sanırım. Darbe başarılı olsaydı daha iyi bir ülke olur muyduk bilemiyorum. İki ucu boklu değnek bu işler. Uzatmayalım;
Hayırlı olsun krallığın…

Devamının Devamının Devamı..

Çok partili siyasi döneme geçtiğimizden beri dikkatimizi çeken bir durum var. Genelde sağ kesimce daha çok desteklenen ve elbette sol çevrelerce de dile getirilen bir “biz falancanın devamıyız” cümleleriyle alkışlanan siyasi dünyamızdan bahsediyorum.

Aslında sol grupları bir kenara bırakacağız, çünkü sol dediğimiz siyasi tarihimizde CHP Ve DSP dışında elle tutulur parti olmadığını söyleyebiliriz. Onlarda işte Atatürk başta olmak üzere elbette pek bir şeylerin devamını getiremedikleri görünüyor.

Sağ literatür olarak isimlendirdiğimiz büyük partiler ise bunu daha fazla dile getirip somut bir veri olarak önümüze ısrarla koyuyorlar. Adnan MENDERES’in kurduğu Demokrat Parti temeli olmak üzere peşi sıra gelen ünlü siyasi parti liderlerinin hemen hemen hepsi bu mirastan pay almaya çalışmışlar.

İşlerine geldiği gibi geçmişte kah Menderes’i, Kah Atatürk’ü efendim kah Özal’ı vs. bu şekilde arkalarına alarak destek bulma amacında olmaları elbette ki doğaldır. Normal olmayan ise geçmişte yapılan bu şov ve gösterilerin hala devam etmesi ve halkımızın sürekli bunlar ile uyutulmasıdır.

İlk olarak Süleyman DEMİREL ile başladı bu süreç aslında. Kurulan Adalet Partisinin genel başkanı olan Süleyman DEMİREL, sürekli meydanlarda DP ve Menderesin devamı olduklarını dile getirmişti. Peşinden gelen Turgut ÖZAL’da yine çok üstelemese de Menderes’in devamı olduğunu ve son olarakta AKP ve Tayyip ERDOĞAN’da açıkça bir çok yerde  “Menderes’in ve Özal’ın devamıyız” cümlelerini söylediği duyduk.

Dört adamında politik yaşamlarında siyasi gündem yaratmaları, tepkileri, üslubları, yönleri vs. gerçekten de benzer yapıda. Sadece arada Süleyman DEMİREL’in sevilmemesi haricinde (ki onuda sevmeyen AKP hükümetinin bir sonraki benzer bir yapıdaki hükümet tarafından sevileyeceğini hiç sanmıyorum) aynı yapıda partiler. Özellikle Süleyman DEMİREL’in Adalet Partisi ve Tayyip ERDOĞAN’ın AKP partisi birbirlerine kadro ve yapı olarak benziyorlar. Hele ki, bu yakın 70-80 siyasi gündemde sürekli başbakan olan Demirel’in açıklamalarının ve yaptırımlarının benzerliğini görünce şaşıracaksınız.

Fakat konunun bu boyutu bir yana günümüz siyasi yapısında bir fark bulunmakta. 1970-80’lerde komünizm propagandasıyla kandırılan ve bir yazı ile eleştirdiğim MHP teşkilatının ve milliyetçi gençlerinin şimdi aynı hatayı tekrar etmemesi sevindirici bir gelişme. Elbette, geçmişte yapılan yanlışlardan dolayı suçlamak maksadıyla yazmıyorum bunları. Ama bu yanlışı geçmişi analiz ederek görmeleri bana göre çok önemli. Çünkü geleceğimizi bir bütün olarak tekrar şekillendirmek ise amacımız, silah olarak kullanılan ve kandırılan bu vatansever gençlere ihtiyacımız var. Çünkü toplumu bilinçlendirmesi gereken, ülkemizi güzel yarınlara taşınması için bilgi birikimleriyle halkımızı aydınlatması gereken entellektüel insanlar başarısız olmuşlardır. Toplumun alt tabakalarını anlayıp onların sorunlarına çare bulmaktansa onları aşağılamayı, küçük görmeyi tercih etmişler ve işte bu siyasi liderlerin ellerine atıvermişlerdir bu insanları.

Bu olayların gelişimlerini ve olacakları daha 1970’li yıllarda dile getiren aydın yazarlar ise bir şekilde öldürülmüş, susturulmuş, idam edilmiştir ne acı. Ve bir uyarı yazısı koyuyorum buraya, yine MUMCU’dan milliyetçi arkadaşlarıma armağan olsun;

Düşman Çiçek Göndermez

Adalet Partisi kongresinin ilk gününde Demirel

— AP, Demokrat Parti’nin devamıdır... diye basbas bağırıyordu. Salon da alkıştan yıkılıyordu Demirel konuşurken.

Bu sırada salona, üç hilalli bir çelenk girdi. Türkeş’in komandoları hodri meydan bakışlar ve sert adımlarla çelengi Demirel’in konuştuğu kürsüye doğru götürüyorlardı.

Salonu önce bir sessizlik kapladı. Demirel de konuşmasını kesti. Sonra büyük bir alkış tufanı koptu. Türkeş ve komandoları çılgıncasına alkışlanıyordu… Kimler alkışlıyordu?.

Demirel’in

— AP, Demokrat Parti’nin devamıdır… sözünü alkışlayan AP’liler elbet. Kim olacak?

Yani, Demokrat Parti’ye karşı ihtilâl düzenleyen örgütün üyesi ve ihtilâl spikeri Albay Alparslan Türkeş, kendisinin de yıktığı iktidarın devamı olduğunu söyleyen bir partiye çelenk gönderiyor!

Nedir bunun anlamı?

Demirel:

— Çelenk getiren arkadaşların ellerini sıkmak istiyorum, diyerek kürsüden indi ve komandoları yanaklarından öptü,, bir de üstelik. Sadece siyasal nezaket deyip geçebilir miyiz buna?. Hayır… Bu nezaketin temelinde, son siyasal gerçeklerin parmak izlerini de bulmak mümkündür. Gerçek gün ışığı gibi ortadadır artık. Kurulu düzenin ayrıcalıklarını korumak isteyenler türlü gerekçelerle birleşmişler, biri diğerinin destekçisi ya da vurucu kuvveti olmuş.

— İti ite boğduruyorum… diyen bay Demirel komandoları yanaklarından şapur şupur öpmektedir şimdi.

— Kahrolsun masonlar… diyerek AP Genel Merkezi önünde gösteri yapanlar da yine bu komando adı verilen gençler de Demirel’e, sarılmaktadır. Kim kimin neden destekçisi, kim kime neden karşı? Bunları düşünmek gerekmez mi?.

Komando dediklerimiz işçi, köylü kökenli halk çocuklarıdır aslında. Milliyetçilik kavramlarının tutkusuyla koşullandırılmış kendi ailelerini de tutsak eden bu düzenin gönüllü bekçileri yapılmıştır. Yurtseverlik duyguları saptırılmış, ters bilinçle koşullandırılmış çocuklardır bunlar.

— İşte bunlar komünisttir, bunlara karşı savaşacaksın… diye arkadaşlarına düşman edilen, taşla, sopa ile eyleme geçirilen, eğitim kamplarında askere özgü talimden geçirilen halk çocuklarıdır bunlar.

— Sen milliyetçisin, onlar Rus uşağı… gibi değer yargılarının çemberinde başları döndürülmüştür bu çocukların. İzledim kongrede onları… Askerlere yakışır bir düzen içinde girdiler salona. Bakışları keskin, adımları sert. Bir onlara, bir de kürsüdeki Bay Demirel’e baktım. Belki işçi, belki köylü çocuklarıdır çelengi getirenler. Çelengi alan ise bir eski Amerikan firması müteahhidi! Yabancı sermayenin bir numaralı savunucusu! 12 Mart öncesinde, sağcı ve solcu gençlerin kanları sokaklardan akarken; Millî Güvenlik Kurulunda :

— İti ite boğduruyorum… diye övünen ve öldürülen solcu ve sağcı gençlerin mezar taşlarına basa basa, İstanbul’un iş ve sermaye çevrelerine krediler ve türlü çeşitli ayrıcalıklar sağlayan bir eski başbakan! Çelenk kimin çelengi?. Kimin sevincine, kimin mutluluğuna gönderiliyor?. Ve neyin çiçekleri bunlar?

Eğer, komando gençler, bu çelengi kendiliklerinden getirmişlerse, bu çelengi Demirel’in kongresine değil, Demirel döneminde ölen arkadaşlarının mezarlarına götürmeliydiler. Eğer arkadaşlık duyguları varsa… Yok eğer, bu çelenk Albay Türkeş’in buyruğu ile gönderilmişse, o zaman bu çelengi ya 27 Mayıs Devrim Şehitlerinin ya da Türkeş tarafından ihbar edilen Albay Talât Aydemir’in mezarına götürmek gerekirdi. Eğer Türkeş’in vicdanı sızlamazsa…

27 Mayıs ihtilâlinin spikeri “Demokrat Parti’nin devamıyız” diyen Bay Demirel’in partisine çiçek gönderiyor, şimdi… Bu çelenk aslında bir eski ihtilâlcinin vefa duygularının musalla taşına bırakılmıştır.

Yeni Ortam 22 Ekim 1974″

1974 – Ecevit’in Suyu Isınıyor (I)

Artık yavaştan tarihi olayları sırasıyla işlemeye başlayalım isterseniz. Mumcunun genel yazılarını referans alarak ilerleyeceğimiz zamanda, ara ara yazılarının bir bölümünü derleyip koyacağım. Günümüze etkisi, 30-40 yıl sonra bizim gördüklerimiz ve geldiğimiz/gittiğimiz nokta gözler önüne serilecek.

1974 yılından başlangıcı alsak da, geçmiş yılların yaşanmışlıklarını ara ara öğreneceğiz. Biraz özet geçeceğiz bu yılları. 1974 ocak ayında Ecevit-Erbakan ortaklığında bir hükümet kuruluyor. Kurulmasıyla bu yarı sosyalist yarı muhafazakar iki lidere başlıyorlar ayarı vermeye. Daha doğrusu, bu ikisi bir ayar vermeye çalışıyorken ellerinde patlıyor ülke ekonomisi. Ülke ekonomisinin kötü olduğu, bunların sebep olmasıyla daha da kötüye gittiği yıllar bu yıllar. Hani çevirdiğinizde amcayı kolundan “amca 1974 Ecevit baştaydı ya hani” dediğinizde “aç kaldık, karneyle ekmek alırdık, benzin yok yağ yok şükür Allah’a şimdi iyiyiz hep CHP işte” der ya hani. Aslında unuttukları, daha doğrusu unutmak istedikleri tarihi gerçekler var. Birincisi Necmettin Erbakan ile ortak alınan kararlar ve yönetim vardır, ikincisi tarihte belkide kurtuluş savaşından sonra ilk defa başka ülkelere karşı dirayetli bir duruş sergilenmiştir.

Bazı arkadaşlar dirayetli duruşun ne olduğunu tam bilemediklerinden olsa gerek, başbakanlarının attıkları palavralardan gaza gelerek diğer ülkelere karşı bir “duruş” sergilediklerini sanıyorlar. Pekala hangisi gerçek bunlardan? Yazacağım 1974 hükümet kararları mı, Süleyman Demirel’in masaya yumruğu vurması mı veyahutta Tayyip Erdoğan’ın Davos zirvesi mi “onursal bir duruş” sergilemektir? Başbakanlar doğal olarak halkın desteğini ve güvenini kazanmak adına bu tür davranışlara söylemlere gidecektir. Biz ise bunu analiz etmeli, kimin doğru söyleyip bizim için bir şeyler yapmaya çalıştığını, kimin bizi kandırdığını iyi bilmeliyiz.

Bunun için bir çok asılsız haber ve resim bilgi kaynağı olarak veriliyor. Bana göre bakılması gereken şey etki/tepki prensibi olacaktır. Yani, yaptığınız çıkışın neticesinde o ülkeyle/ülkelerle nasıl bir ticari ve diplomatik ilişkilerde bulundunuz? Eleştirip, kafa tutup, tehdit edip arkadan askeri antlaşmalara ticari ortaklıklara devam ediliyorsa işte bu “duruş” yalan bir duruştur.

Dönelim 1974 yılına. İşte değişik bir hükümet başa geçince ve bir şeyleri kurcalamaya başlayınca Amerika başta olmak, dünyanın diğer ülkelerinden tepki alıyor. Tabi, bizim gibi zaten canı kçında olan bir ülke için Amerikanın ambargosu oldukça vahim sonuçlar doğuruyor. Peki neden ambargo yapıldı? Sonucunda neler yaşandı?

İlk önce haşhaş ekiminin yapılacağı söylemi ortalığı gerdi. Amerika, haş haş ekiminin yapılmasını istemiyordu. Kos koca ülkeydik ama “sanane lan! ister ekerim, ister dikerim” diyememiştik. Ecevit’in bu çıkışı neticesinde ortalık geriliverdi. Peşinden Kıbrıs sorunun ortaya çıkması ve 24 Temmuz 1974’te savaşının gerçekleşmesi, ordumuzun silahlarını kullanmasına izin verilmemesi!, gaz, petrol, silah, ticaret ambargoları neticesinde daha fazla dayanamayıp güvensizlik oylarıyla hükümetin 74 sonlarına doğru devrilmesine giden yaklaşık 9 aylık süreçtir 1974 siyaseti. Yani “duruş” sergilemenin faturası bize pahalıya mal olmuş gibi görünüyor. Ülkenin bu ambargo ve engellemeler neticesi dolayısıyla ekonomik bunalıma girmesi, artan enflasyon ve işsizlik ile beraber vatandaşımızdan tekmeyi kısa sürede yemelerine sebep olmuştur. İşte “eskiden benzin yoktu, tüp yoktu” argümanlarının çıkış sebebi genel itibariyle budur. Karneyle ekmek olayı ise aslında daha eskidir ama onu boş verin.

Efendim, işte bu yaşanan olayları bazı tarihlerle Mumcunun o zamanki yorumlarına ve yazılarına bırakıyorum. Peş peşe iki veya üç yazı gelecek, durumu biraz öğrenmemizi sağlayacak. Birde 1974 sürecinde saçma sapan açıklamalara girmedim yorumlamadım bunları. Mesela, Kıbrıs çıkartmasını Ecevit değil, Erbakan yapmış veya haş haş ekimini Ecevit istemiş ama Erbakan istememiş tarzı argümanlar elle tutulur veriler değil. Birincisi, kararlar ortak iki partinin kararlarıyla alınmıştır. Yani Erbakan, kendi kafasına göre orduya “hadi girin” diyemez. Keza, Erbakan’ın desteğini almadan Ecevit bir çıkartma yapmaya cesaret edebilir miydi? Farklı fikirleri olmuş olabilir lakin kararları ortaktır ve bu hükümeti bağlar zaten. Yine Ecevit mesela Kıbrıs çıkartmasını daha ileriye götürmemiş, adanın hepsini almaya çalışmamıştır. Bunlar stratejik hareketler ve doğru atılması gereken adımlardır. Kıbrıs garantörlüğünü sağlamanın verdiği yetkiden daha ileriye gitmemek şimdi baktığımızda daha hayırlı olmuş gibi görünüyor. Süreç devam ederken ülkenin nasıl kıskaca alındığını ve hükümetin ekonomik zorlamayla düşürüldüğünü görüyoruz. Buradan, dışa bağımlılığı olan ülkelerin (borç para veya mal) kendi kararlarını aslında alamadığının da bir örneğidir bu yıl. Buyurun kalemi Mumcuya bırakalım bakalım ne demiş 74 başında, ortasında ve çıkartmadan sonra ;

“Türkiye ve Yunanistan’a yapılan Amerikan yardımları, ABD devletler kongresince kabul edilmiş olan, 22 Mayıs 1947 tarihli bir yasa uyarınca sağlanmaktadır. Bu yasanın ön sözünde, Türk ve Yunan hükümetlerinin “birleşik devletler hükümetinin milli bütünlüklerini ve hür milletler olarak varlıklarını sürdürmek  için gerekli mali ve her türlü yardımı acil olarak istedikleri… Bu milletlerin milli bütünlükleri ve varlıklarının, bütün hürriyet sever halkların güvenliği bakımından önemli olduğu” belirtilmektedir. Yasada ayrıca, Amerikan başkanının “BM’nin çıkarlarına uygun mütalaa ettiği zamanlarda Yunanistan ve Türkiye’ye bu hükümetlerin isteği üzerine ve kendisinin saptayacağı kayıt ve koşullarla” yardımda bulunulacağı açıklanmaktadır.

– Türk hükümeti benden yardım istemiştir. Ben de bu yardımı yapıyorum. Ancak bu yardım “Amerikanın çıkarlarına uygun olduğu sürece yapılır. Bu yardımın koşullarını Amerikan başkanı saptar. Bu tek taraflı yetkiye göre Başkan isterse yardımı keser, isterse kesmez

İşte anayasamızın ön sözünde yazılı “dünya milletler ailesinin eşit haklara sahip şerefli üyeliği” bu Amerikan yasasının ipoteği altındadır. Dünya uluslar ailesi arasında eşit haklara sahip şerefli üyelik yapma olanağının bulunup bulunmadığı dış ilişkilerinizin siyasal ve ekonomik gözlemiyle anlaşılmaktadır.

1964 yılında kıbrıs bunalımı sebebiyle soydaşlarımıza yardım eli uzatmak istediğimizde Amerikan başkanı 1947’de kabul edilen bu yasadaki yetkiye dayanarak;

 “Ben bu silahları size belli amaçlarla verdim. Bu silahları benden izin almaksızın kullanamazsınız” demiş ve İsmet Paşayı, bir süre sonra ülkeye yolladığı General Porter aracılığıyla düşürmüştür. Aynı günlerde, Kıbrıs’ta Amerikan büyükelçisi, D.Mazhar Özkol’a;

“Olayları büyütüyorsunuz, alt tarafı üç-dörtyüz Türk ölmüş. Türk hükümeti bunu ulusal onur sorunu yapmasın” diyor ve onurlu büyükelçiden şu karşılığı alıyordu;

“Bu günkü Le Monde gazetesinde bir haber var. Okuduğunuzu sanırım. Vietnam’da, Amerikan savaş gemilerinin yanından hızla geçen Kuzey Vietnam gemileri, Amerikan muhriplerinin boyalarına zarar vermişler ve sizin hükümetiniz de sert bir protesto yollamış. Ekselans, burada zarar gören sadece gemilerin dış boyaları değil, insanlar katlediliyor. Soydaşlarımız katlediliyor..”

Büyükelçimiz de bir süre sonra Kıbrıs’taki ulusal onurumuzu koruyan kişilikli tutumu nedeniyle, “merkeze” alınıyor ve bir köşeye atılıyordu.

Haşhaş ekim yasağı da, ulusal çıkarlarımızı bir kez daha gerçekçi gözle değerlendirmemizi gerektiriyor. Haşhaş tohumu, yeni sorunların tomurcuklarını saklamaktadır şimdilik. Birkaçgün önce Ankara’ya gelen iki ABD temsilcisi, Ecevit hükümetini, haşhaş ekimiyle ilgili son kararları gözden geçirmeye çağırmışlar ve;

“Eğer haşhaş ekimine izin verirseniz, bütün Amerikan yardımları kesilir” diyerek gözdağı vermişlerdir. Buna karşı sayın Ecevit iki “gayri resmi” Amerikan parlamenterini kabul etmemiş ve Türkiye Cumhuriyeti hükümeti koltuğunda, “ulusal onuru” koruyan bir başbakanın oturduğunu Amerikan hükümetine hatırlatmak istemiştir.

Bundan sonra ilginç gelişmelere tanık olacağız. Eğer Ecevit hükümeti bu kişilikli tutumunu sürdürürse, Amerika hemen meydan okumaya çalışacak hükümeti önce askeri yardımı kesmek ile korkutacak, bir süre sonra da çeşitli ekonomik ve siyasal girişimlerle Ecevit yönetimini yıpratmaya ve devirmeye çalışacaktır.

Yeni Ortam, 18 Mart 1974