Yeni Bir Plan

Bildiğiniz üzere ana tema olarak Uğur MUMCU’nun yazılarından esinlenerek kurduğum bloğuma zaman ve fırsat yokluğundan ara vermek zorunda kalmıştım. Kitaplarımın çoğu özetli ve notlar halinde kenarda bekliyor ne yazık ki. Bunları tekrar buraya yazmak, geçmişte yayınlanan bir yazının tekrarını anlatmak ve ne demek istediği üzerine fikir yürütüp önümüze ışık tutmak gerçekten kolay değil. Napalım bizde modaya uyarak belirttiğimiz yazıları artık yazmadan, fotosunu çekerek buraya koymayı düşünüyorum. Baya var yayınlanacak ve son kitaptan başlayarak en azından bir kısma kadar belki bir iki yazı paylaşabilirim. Çokta devam etmeyeceğim, çünkü 80 sonrasında Mumcu dava dosyalarını papa suikasti ve mafya bağlantısı ile ilerde tehlike olarak gördüğü siyasal islam üzerine yoğunlaştırıyor.

Hazır yolsuzluklar havada uçuşurken ve hükümetimiz “yok böyle bir şey” derken sizi 1980’lerin siyasi yolsuzluklarına götürelim. O zamanlarda başbakan demirel ve çevresinin yolsuzları nasıl yalanladığını, yargıya yaptığı baskıyı, açık açık kredi alındığını ama yolsuzluk yapmadığını açıkladığını göreceğiz.

Fakat burada dikkat edilmesi gereken nokta seçimleri kazanıp kazanmadıkları olmalı. O kadar rüşvete, baskıya, hırsızlığa karşın seçimi kazanmayı başaran Demirel’in yorumlarına şaşırmamak elde değil. Ama tarihten ders almaz iseniz, birisi gelir birisi gider işte böyle. Geçmişte Demirelin yaptıklarına küfür edenlere seslenmek gerek; peki kim verdi kardeşim bu adama oy?

Şimdi kim veriyorsa işte onlar verdi sanırım. Ve işte bunları 1980 karmaşasında dile getiren, mahkemeleri ve delilleri avukatlık bilgisiyle yorumlayan, korkmadan peşinden giden Uğur MUMCU 22 yıl evvel bugün öldürüldü.

Suçlularının yakalanamadığı (gerçi bir insanın döverek öldürülmesine sebep olanları yakaladıkta ne oldu?) ülkemiz yine geçmişine bakmadan geleceğin Almanya’sı olacağını zannediyor.

Neyse bunun dışında artık ayrıntıya boğmadan fazla kitap yorumlarına devam edeceğiz. Haydi selametle..

Fransa’da Bir Cinayet

Fransa’da yakın zamanda hepimizin bildiği bir terör saldırısı yaşandı. Hz.Muhammed’de hakaret eden bir karikatür çizdiği için (Charlie Hebdo dergisi), iki müslüman tarafından otomatik tüfekler ile öldürüldü. Daha önceden planlayıp öldürmeye karar verilen kişiler de dahil olmak üzere tam 12 kişi ne yazık ki bu saldırıda hayatını kaybetti.

Yazılarıma bakarsanız komplo teorilerini hemen hemen hiç sevmem. Yani bu olayın müslüman coğrafyaya karşı tepki niteliği doğurması için şunun tarafından yaptırıldı falan beni pek ilgilendirmiyor. Ben olaya bakarım ve neticesinde sonuca bakarım. Ha birde insanların olay hakkında ne düşündüğüne bakarım.

Aslında yazmıyacaktım ama yazıyoruz. Tekrar ve tekrar en azından beni okuyanlar, arkadaşlarım tanıdıklarım veya tanımadığım azınlık için bir bakış açısı olsun diye….

Yaşanılan olay neticesinde dünyanın hemen hemen bütün devletleri bu olayı kınamak ile beraber birde gidip yürüyüşlere falan katıldılar biliyorsunuz. Sormak istiyorum “eyyy dünya liderleri, dünyanın dört bir yanında katliamlar ve terör saldırıları olur iken neredesiniz? Neden bu terör saldırısını bu kadar göz önünde tutuyorsunuz? Diğer ülkelerde zulme uğrayan, sakat kalan, öldürülen insanlar için bu dayanışmayı neden sergilemiyorsunuz?”..

Ve yine bu saldırının Hristiyan dünya tarafından, tıpkı 11 Eylül saldırılarında olduğu gibi bilerek Müslümanlara yönelik bir ön yargı amacıyla kullanılmaya başlandığını açık bir şekilde düşünmeye başladım ne yazık ki. Çünkü çok istediğimiz demokratik topluluğun ve özgürlüğün sadece kendi insanlarına yönelik olmasını isteyen uygar ülkeler, çıkarlarının doğrultusunda bu fırsatları (planlı veya beklenmedik) değerlendirmekte oldukça başarılılar. Her ne kadar bıyık altından “olayın müslümanlar ile bir ilgisinin olmadığını” söyleseler de bilinçaltında bir dışlamanın kokusu burunlara gelmekte.

Elbette bu madalyonun bir yüzü. Bunlar bir taraftan da ne sebeple olursa olsun “haklı” olarak yapılan şeyler. Ölenler dinlerle dalga geçtikleri için değil, dalga geçtikten sonra öldürüldükleri için haklılar. Çünkü demokratik hukuk devleti dediğimiz şey böyle bir şey….

İnternette yorumlara bakıyorum, ölen karikatüriste yapan saldırıya üzülenlere, bunu protesto edenlere karşı hep aynı orta çağ cevapları verilmiş; “efendimiz ile dalga geçersen olacağı budur” veya “eee tabi hemen özgürlük deyip protesto edin sizde cehennemde yanın” veya “eden bulur özgürlük bu değildir” veya “bilmem nerede ölürken insanlar sesiniz çıkmıyordu şimdi konuşun” vb. benim adıma içi oldukça boş olan ve “yaşanan terör saldırısının kınanmasına” değil, kendi benliklerinde yaşattıkları vahşete seslenen insanların cümleleri bunlar.

Bunları söylediğimiz için belki kızacak bazılarınız ama ne yazık ki böyle arkadaşlar. Hala öğrenemediğimiz bir şey var. Bizi hayvandan, eski çağlarda yaşayan insanlardan, kafanıza düşen taştan ayıran bir şey.. Bunun adına “demokratik hukuk devleti” deniyor. Bu düzen içerisinde insanların kişisel hakları, özgürlükleri ve korunması toplum tarafından güvence altında.

Özet geçersek çok karıştırmadan; Birisinin özgürlük dediğimiz hareketleri, konuşmaları ve düşünceleri, başkalarının özgürlük ve haklarına saldıramaz. Eğer bir saldırı var ise toplumsal hukuk kuralları içerisinde cezalandırılırlar. Hemen hemen bütün demokratik hukuk devletlerinde işlenen cinayetlerin cezası bile “ölüm” değildir. Bu devletler cinayet işleyenlerin bile eğer düzgün bir hayat yaşasalardı böyle davranmayacaklarını ve rehabilite edilerek geri kazanılacağını düşünürler. Hiç bir demokratik hukuk devletinde düşüncenden dolayı, yazdığından, çizdiğinden dolayı bir insan öldürülmez. Ancak sizi öldürmeye çalışır ise onu öldürme veya yaralama hakkınız vardır.

Bu yazıyı bir kez daha okuduktan sonra devam edelim lütfen. Yani “bana hakaret etti, edemez onun ….rım” deyip kafasında pompalı tüfeği patlatırsanız kusura bakmayın 20 yıl hapis cezasını yersiniz. Elbette bu cezalara göre insanlar göze aldıkları şeyleri yapabilirler. Arabanın birisi sizi hızlıca solladı ise onun yolunu keserek bacaklarını kırabilirsiniz (3-10 yıl hapis yersiniz ama). Toplumsal yasalar ve cezalar bu olayları engellemek için konulmuştur. Bunların dışında ise toplumunuzun bu yasa ve cezalara bakış açısı da çok önemlidir. Bizde bu toplumsal adalet duygusu bakımından sıkıntılar vardır. Yani henüz neyin “özgürlük” ve neyin “demokratik düşünceye karşı verilecek cevap” olduğu bilinmemektedir. Bilinmediği için yolda karınıza birisi laf attığında “sen kime laf atıyorsun lan” diyerek belindeki bıçağa, kırmızıda geçen adama küfür edip durdurup  yakasına, okey çalan arkadaşınıza kızıp silaha sarılıyoruz… Bunun suçu demokratik toplum yapısını tam anlayamamış insanlarımızda olmak ile beraber, demokratik hukuk devletini oluşturamayan devlet büyüklerindedir.

Demokratik hukuk devletinin adalet sistemine inanmayan insanlar kendi adalet sistemlerini getirirler. Biz kendi adalet sistemimizi, evrensel özgürlük ve demokrasi olarak kabul edemeyiz. Çünkü kişiden kişiye din, adalet, eşitlik, hukuk değişir. Birisine “ne kıvırtıyorsun be güzelim” dersiniz “anandan öğrendim” der gülüp geçer. Birisine “sen sırada değildin yalan söylüyorsun” dersiniz kendisine yalancı dediğiniz için sizinle ölesiye kavgaya tutuşur…

Bu sebeple insanlar savaşa/dövüşe, bütün herkesin değerlerine sahip çıkmak için demokratik hukuksal bir toplum sistemi kurmuştur. Hugo’nun bir lafı vardır kitabından “Birey intikam alır, tanrı ise cezalandırır. Toplum ise bunların ikisinin arasındadır ve adaleti sağlar. Ne insan gibi intikam alınmalı, ne de tanrı yerine geçip cezalandırmalıdır..” Eğer bu olmaz ise yontma taş çağına geri döneriz ve ülkemiz içinde en büyük sıkıntılardan bir tanesi budur.

Olaya geri döner isek yapılan çirkin karikatürün (rahatsız iseniz) demokratik yollar ile protesto edilmesi ve mümkün ise hukuk yoluyla özür diletilmesine belkide götürülmesi gerekiyordu. Ama siz gidip öldürürseniz yazının en başında söylediğim gibi “haklı iken haksız duruma” düşüverirsiniz. Bu seferde, insanlara “biz aslında böyle değiliz” diye debelenip anlaşılamamaktan şikayet edersiniz. Tabi bu saldırıya sahip çıkan, sesini çıkartmayan insanlara iki söz söylemek isterim ki; “hiç kimse insan elinden ölmeyi hak etmez!”

Son olarak bu saldırıda silahlardan çıkan kurşunlar, temsil ettiği söylenen (bence müslüman bu şekilde davranmaz) islam dinine saplanmıştır. Kimse kurusa bakmaz ise bende hem karikatürlere yapılan, hem de mensubu olduğum islam dinine yapılan bu saldırıyı kınıyorum…

Muhafazakar arkadaşlarım, güzel kardeşlerim; gerçek müslüman gözünü karartıp sağda solda kan akıtan kişiler değil, kendisine yapılan kötülüklerde bile bağışlayıcı olandır. Ayetler ve hadisler gerçek anlamda bizi bu bağışlayıcı eksene götürmektedir. Lütfen bunun zıttı açıklamalar, cinayeti adam öldürmeyi öven intikam cümlelerini sahiplenmeyelim. Dünya bir tane, bırakın kimisi küfür etsin diğeri solucana tapsın… Bi kendi özünüze dönün artık ya

Ah Sabahattin Ah

Bu kitabın anısı bende gerçekten farklı sanırım. Hani okuyayım dersiniz de okuyamazsınız ya bazı kitapları. Lisede bir heves etmiştim ama çok yavan gelmişti bana bırakmıştım. Sonra üniversitede elime geçmişti final zamanı falan kenara atmış okuyamamıştım. Sonra işteyken artık okuyalım popüler kitap oldu deyip almıştım ama okuyamadan bir arkadaşım gelip elimden almıştı “sonra getiririm” diyerek.

En son bundan bir sene evvel İstanbul’dan aldım gezerkene. Yine bir arkadaşımla buluşmuştum onunda eşinin doğum günüymüş galiba bende eşine hediye götürsün diye vermiştim. İşte okuyamayacağız ya anasını satayım en sonunda yine bir arkadaşımın evindeyken gördüm izin ile aldım 4 günde de bitirdim kitabı…

Mantolu madonna hayatta beklediği şeyi bulamamış bir adamın hikayesini anlatıyor ki bu adam yazarın kendisi zaten. Raif efendi 25 yaşlarında bir şekilde gittiği Almanya’da resim sergisinde gördüğü portreye aşık oluyor. Sonra o kadınla tanışıyor ve olaylar olaylar işte.

Kitapta öyle maceralar falan yok. Daha çok Raif efendinin kendi iç dünyasında yaşadıkları ve belkide aşık olan insanların bazı noktalarda düşündüklerini yazıya dökmüş. Oldukça çekingen ve içine kapanık bir adam olan Raif efendi 25 yaşında tanıştığı kadın ile yaşamını durdurmuş ve hayatı oluruna bırakmış işte.

Sabahattin Ali

Ne yalan söyleyeyim ben fazla öyle aşk romanları sevmem. O bakımdan biraz odun sayılırım. Bu kitaplar bana zaman kaybı gibi geliyor. Ama öyle değil kelimelerde öyle söylesem de değil elbette. Kaldı ki bu tip kaliteli yazarların kitaplarının sadece aşk romanı olarak görülmesi doğru değil. İçerisinde toplumsal analizler ve durumları da çok güzel işlenmiş. Kelimelerindeki o nazik yapısı ve cümle biçimleri yazarın ancak bir beyefendi olabileceğini düşündürüyor insana.

Yine belki bilmezsiniz ama günümüz bestecilerinin söz yazarlığını yapmıştır şiirleriyle. Edip Akbayram’ın “Aldırma gönül“, Zülfü Livaneli’nin “Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz” ve “Leylim Ley“, efendim Ahmet Kaya’nın “Kara Yazı” veya Volkan Konağın “Göklerde Kartal Gibiyim” şarkılarının hepsi Sabahattin Ali’nin şiirleridir. İşte bu duygu bütünlüğüne ve mükemmel söz yazarlığına karşın aramızdan erken ayrılmış büyük sanatçı. Bu şarkıların sözlerini okuyun ne derin anlamları var göreceksiniz..

Kitaptan hariç Sabahattin Ali’nin hayat hikayesi de romanları gibi içe kapanık, kırılgan ve kaderci. Atatürk’e hakaretten tutuklanmasına ve yazdıkları hikaye ve romanlardan sonra ülkemizde yeni filizlenen faşist milliyetçi akımlara karşı cephe almasına kadar zor bir hayatı olmuş. Her özgür düşüncede olanın ve sorgulayanın “neden böyle acaba?” diyenin ülkemizde komünist, anarşist veya darbeci ilan edilmesinin geçmişteki kitap yapraklarından bir tanesi ne yazık ki. Hükümeti eleştirmekten hapis yatması, açtıkları dergilerin, gazetelerin basımlarının engellenmesi, işten siyaseten kovdurulmaları ve daha neler neler…

Türkiye’de iş bulamayıp bir çokta ırkçı tehditlerden sonra yurt dışına çıkmak istemiş lakin onda da “çıkamazsın” deyip pasaportunu vermemişler adamın. O da kaçak yollardan bir kamyon şöförüyle yurt dışına çıkarken yolda kamyon şöförü tarafından öldürülüp kenara atılmış. Daha sonra tutuklanan bu şahıs “milliyetçi duygularım ile alay etti, bende onu vatansever duygular ile öldürdüm” diyerek savunmasını yapmıştır. Yaklaşık 20 yıl hapis cezası alması gerekirken “milli hisleri tahrik” indiriminden yararlanan katilimiz 4 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Yetmemiş bir kaç hafta sonra aftan serbest kalmıştır.

Ailesi Sabahattin Ali’nin işkence gördüğünü ve devlet tarafından öldürüldüğünü iddia etmiştir ama ne fayda. Katil Ali Ertekin sonradan cinayet ile ilgili konuşsa da ne kadar doğru falan bilemiyorum. Sonuçta kendisi de sonradan devlet tarafından komunistleri takipte kullanıldığını söylemiştir. Allah belasını versin. Buradan ya devlet tarafından bir şekilde öldürülmesi için kullanıldığını veyahutta öldürdükten sonra “bu adam işimize yarar kullanalım” deyip serbest bırakıldığını görüyoruz.

Neyse ne ya çok önemli değil. O mu bumu bir şekilde öldürüldüğü için zaten kurcalasak bir şey olacağı yok ama görün diye yazıyorum bunları. Şu yakın 100 yıllık cumhuriyet tarihinde hangi yazar, hangi düşünür veya hangi şair sanatçı olsun toplumun sömürülmesini, demokrasiyi, insan haklarını ve özgürlüğü konseptinde kullanır ise ya sürülmüş, ya hapis yatmış yada öldürülmüştür. Hala aynı ise durup bazı şeylerin iyi düşünülmesi gerekmektedir.

Ölen yazarlar veya şairler ülkemizde medeni seviyelere çıkmamız için gereken süreyi düşürecek insanlardı. İşte size savaş çığırtkanlığı yapan, paraya tapan, insan emeği ve sömürüsü hakkında bir kelime bile yazmayan yavşak hükümet yalakası sanatçılar ile tam tersi edebi eserler ile olaylara eleştirel yaklaşan gerçek entellektüel sanat camiası. Birisi sürgünde veya mezardadır, diğeri ise akşam rezidansına doğru yol almaktadır. Bunu göreceğimiz zaman gerçek medeniyete ulaşacağız sanırım.

Ümidim çok değil bu ülke adına. En azından benim ömrüm boyunca görebileceğimizi sanmıyorum belki bir iç karışıklık veya iç savaş neticesinde tekrar silkilenebilirsek birşeyler yapabiliriz diye düşünüyorum. Çünkü ne gerçek sanatçılarımız burada artık ne özgür düşünce isteyen halk o kadar hevesli. Zaten ortaya çıkan edebi eser kalitesinin 1940’lı yıllardan daha kötü olmasında bunun bir göstergesi.

Dayımın edebiyat hocasının 30 yıl evvel Fransa’ya gitmesinin, dayımında bir şekilde ülkesinde öğretmenlik yapacakken Amerika’ya 20 yıl evvel kaçmasının sebebini düşünmesi lazım ya biraz insanların. Neden gider bir öğretmen, bir şair veya ressam ülkeden? “Gitsinler defolup gitsinler” demeyle ülkenin odun kafalı yöneticiler ile yönetildiğini ne zaman göreceğiz? Atıyorum günümüzde ateist Bedri Baykam ülkeden gitse, ermeni sevdalısı diye nitelendirilen Orhan Pamuk kovulsa veya Fazıl Say’ı sopayla döve döve Rusya’ya göndersek bizim ülkemiz kazanmış mı olacak? Ülkesinin doğru yanlış eleştiren bir şeyler ortaya koyan adamlarının olmaması bizi nereye götürecek? Nereye götürdüğünü geçmişte bunu yapan ülkelerin başlarına gelenlerden görüyoruz. Saygılarımla..