Orhan Veli Kanık

Orhan Veli cumhuriyet tarihi başlangıcı ile şiirlerini halka yönelik yapan büyük şairlerimizdendir . Yakın arkadaşları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday ile beraber Garip isimli kitabı yazarak şiirde yeni bir ufuk açmış ve ünlü Garip akımının doğmasını sağlamıştır. Sürekli yenilik arayışı içinde geçen kısa sayılabilecek hayatında ürettiği eserler, genel itibariyle eleştiriye ve alaya alınmasına sebep olsa da ilgi gördü. Belki bir iki nesil ile ancak değişecek  olan edebiyat akımını sadece bir iki yıl içerisinde değiştirmeyi başaran, günümüzde ne yazık ki tarihimizin derinliklerinde yatan bir çok sanatçı gibi sessiz sedasız bekleyen ünlü şairimiz..

13 Nisan 1914 yılında İstanbul’un Beykoz semtinde gözlerini dünyaya açan Orhan Veli sanatçı genlerini Osmanlı Devleti’nde klarnetçi olan (ki sonraki dönemde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasında çalan) babası Veli Bey’den almış olmalıdır.

Beşiktaş ve Cihangir dolaylarında geçen çocukluk yıllarında ilk tutkusu futbol olmuştu. İlkokulda ise arkadaşı Halim Şefik Güzelson ile beraber tiyatroya merak sarmıştı. Evlerinin bahçesinde portakal sandıkları üstünde minik ellerini sağa sola savurarak çalışmalar yapıp mahalle sakinlerine gösteriler düzenliyorlar, daha o yaşlarda karakter tiplemeleri ve oyunlar yazıyorlardı.

7 yaşındayken Yıldız Sarayı’nda Halife Abdülmecid’in düzenlediği tören ile sünnet edildi. 1925 yılında ise babası Veli Bey’in işi dolayısıyla okulundan ayrılıp Ankara’ya taşınmak zorunda kaldılar. Ankara Erkek Lisesi’nde zaman sonra okumaya başlayan Orhan Veli burada en yakın dostları olacak iki arkadaşıyla tanıştı; Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday.

Tiyatro ile yine ilgilense de bu alanda yetersiz olduğunu düşünüyor ve kendini verimli görmüyordu. Şiir üzerine daha derin çalışmaları bu döneme denk gelmiştir. Edebiyat öğretmeni Ahmet Hamdi Tanpınar’ında etkisiyle şiirle yaşamaya başladı. Ders teneffüslerinde yakın arkadaşları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet ile şiirler üzerinde tartışıyorlardı. Çok iyi derecede Fransızca bilen üçlü sürekli fransız şairlerin şiirlerini inceliyor ve bu şiirleri dönemin türkçe metni halinde derlemesine kafa yoruyorlardı. Fransız şairlerin şiir yöntemleri ve vurgu tekniklerinin farklılığı çevrilen dilde apayrı bir tarzın ortaya çıkmasına sebebiyet vermişti.

1932 yılında liseyi bitirip İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde felsefe bölümünde okumaya başlasa da bu eğitimine devam etmeyip üniversiteyi 3 yıl sonra bıraktı ve Ankara’ya geri döndü. Burada eski lise arkadaşlarıyla tekrar buluşan Orhan Veli, arkadaşlarıyla veraber çeşitli şiirler yayınlayarak ilgi toplamaya başladı.

Kuralsızlığın Kural Oluşu

Orhan Veli önderliğindeki üç şair geçmişten gelen dar kalıpların, hecelerin, uyakların karmaşası ve kısıtlı edebi dilinden farklı bir anlatım istiyorlardı. Değişik dergi ve yayınlarla şiirlerini paylaşan fakat tam olarak söylemek istediklerini anlatamayan şairler sonunda eski şiirlerine bazı eklemeler yaparak “Garip” isimli şiir kitabını meydana getirdiler.

Mayıs 1941 yılında yayınlanan Garip kitabı o güne kadar yazılan şiirler ve kurallar hakkında düşüncelerini belirttikleri bir önsöz içeriyordu. Edebiyat ile ilgili düşüncelerin yanında Ahmet Haşim ve Faruk Nafız Çamlıbel gibi sanatçıları hatta Nazım Hikmet gibi oldukça kuvvetli bir şiir üstadının toplumcu-gerçekçi eserlerine yaptıkları eleştiri büyük bir tepki topladı.

Kitabe-i Seng-i Mezar

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allahın adını,
Günahkar da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi’ye

Mesele falan değildi öyle,
To be or not to be kendisi için;
Bir akşam uyudu;
Uyanmayıverdi.
Aldılar, götürdüler.
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.
Duyarlarsa öldüğünü alacaklılar
HAklarını helâl ederler elbet.
Alacağına gelince…
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.

Tüfeğini depoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler.
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,
Ne matarasında dudaklarının izi;
Öyle bir rüzigar ki,
Kendi gitti,
İsmi bile kalmadı yadigâr.
Yalnız şu beyit kaldı,
Kahve ocağında, el yazısiyle:
“Ölüm Allahın emri,
Ayrılık olmasaydı.”

Orhan Veli Kanık

Şiirlerin dörtlük, uyak, ölçü vb. kavramlardan uzak, olduğu gibi ve bağımsız yazılması gerektiğini savunan üç kafadarın ek olarak şiirlerine basit halk dilini sokması alaya alındı. Lakin hem büyük eleştiriler alırken, hemde şiirin halk diliyle yazılarak sokağa inmesini sağladığından dolayı övgüler de aldı. Bu iki kanadın didişmesi ve karşılıklı eleştiriler Orhan Veli’nin ünlenmesini sağladı.

“Eskiye ait her şeye karşı çıkmak ve her şeyden önce şairanenin aleyhinde bulunmak..”

Garip Kitabı Önsöz

Orhan Veli’nin ünlenmesinden sonra bazı şairler bu tarzın takipçiliğini yapmaya başladı. Bu tarz o kadar kuvvetli ve etkili oldu ki takipçileri kendilerini “Garip Akımı” olarak lanse etti.

Orhan Veli askerlik hizmetini 1945 yılında tamamlayıp Milli Eğitim Bakanlığı’nda tercüman olarak çalışmaya başladı. Dönem eğitim sisteminde devrimsel bir hareket olan Köy Enstitüleri projesinde tercüman olarak çalışan ve eğitimin fakir köy çocuklarına ulaşması için çaba gösteren bir çok sanatçıdan bir tanesi olmuştu.

Ünlü milli eğitim bakanı ve projenin mimarcısı Hasan Ali Yücel’in kurduğu Tercüme Bürosu’nda bir çok kitabın çevrilmesinde yardımcı oldu. 1948 yılında “La Fontaine’nin Masalları”başta bazı şiirleri/oyunlarıu türkçeye çevirdi.

Fakat değişen devlet geleneği ve Hasan Ali Yücel’in görevden alınması sonucu anlaşamayarak Tercüme Bürosu’ndan istifa etti. Kendisi gibi benzer zorluklar yaşayan yakın arkadaşları ile bir dergi çıkartmaya karar verdi. Elbette can dostları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday yanında Bedri Rahmi Eyüboğlu, Sabahattin Eyüboğlu, Abidin Dino, Necati Cumalı gibi büyük sanatçılar beraber çalışacaklardı.

Eskiler Alıyorum

Eskiler alıyorum
Alıp yıldız yapıyorum
Musikî ruhun gıdasıdır
Musikîye bayılıyorum

Şiir yazıyorum
Şiir yazıp eskiler alıyorum
Eskiler verip Musikîler alıyorum

Bir de rakı şişesinde balık olsam

Orhan Veli Kanık

1 Ocak 1949 yılında bin bir güçlükle satışa çıkartılan Yaprak isimli dergide bahsi geçen yazarlara ek olarak kimler yoktu ki? Cahit Sıtkı Tarancı, Sait Faik Abasıyanık, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Külebi..

Ne yazık ki dergi maddi imkansızlıklardan dolayı sadece 1,5 yıl yayın hayatını sürdürebilmiş ve 10 Haziran 1950 günü 28. sayısıyla sayfalarını okuyuculara son kez göstermişti.

Aynı yıl 10 Kasım günü Ankara’da belki de yayınına maddi imkansızlıklar gereği son verdiği dergisini düşünerek yürürken belediyenin açık bıraktığı rögar deliğine düşüp yaralanmıştı. Peşi sıra İstanbul’a gitmiş 14 Kasım’da arkadaşı ile yemek yerken fenalaşmış ve hastaneye kaldırılmıştı. Doktorların alkol zehirlenmesi teşhisi koydukları Orhan Veli, ne yazık ki yanlış teşhisten dolayı kısa süre sonra hayatını kaybetmiştir.

Henüz daha 36 yaşındayken ölen Orhan Veli’nin ölümüne dostları ve sanat camiası inanamamıştı. Bu sebeple yapılan otopsisinde düşmeden sonra beyin kanamasından dolayı ölümünün gerçekleştiği anlaşılmıştır.

Hem çok eleştirilen hem de çok sevilen bu yenilikçi şair hızlı yaşadığı hayatına ne yazık ki çok erken bir yaşta veda etmiştir. Bir çok arkadaşı ölümü sonrası şiirler yazmış ve derlenen eserler Son Yaprak ismiyle 1 Şubat 1951 yılında yayımlanmıştır.

Cu6wRPAW8AA0JSN.jpg

FOTOĞRAF

Dört kişi parkta çektirmişiz,
Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi…
Anlaşılan sonbahar
Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli
Yapraksız arkamızdaki ağaçlar…
Babası daha ölmemiş Oktay’ın,
Ben bıyıksızım,
Orhan, Süleyman Efendi’yi tanımamış.

Ama ben hiç böyle mahzun olmadım;
Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?
Oysa hayattayız hepimiz

Melih Cevdet Anday

Kısa süren hayatında yeni kurulan cumhuriyetin devrimsel hamleleri gibi yeni bir şiir akımını kazandırmış, tepki çekse de ödün vermeyerek şiirde ve sanatta yeniliğin önder isimlerinden bir tanesi olmuştur. Büyük şairimiz Nazım Hikmet’e yapılanlardan dolayı (sadece düşünce özgürlüğünü destekledikleri için) arkadaşlarıyla beraber 3 gün oruç tutacak kadar insan haklarını savunan (ki o dönem komünist bir şaire destek olarak yine büyük bir tepki çekmişlerdir ve unutmayalım Nazım Hikmet’in en büyük eleştirmenlerindendir), yayınını yapacağı Yaprak dergisini matbaada çıkartmak için kışlık paltosunu satacak kadar da şiire sanata aşık bir entellektüeldir.

Yakın arkadaşlarından Halim Şefik otopsisine girip darbeye bağlı beyin kanaması raporunu okuduktan sonra arkasından onu uğurlayacak bir şiiri yazmıştır.

Bizde bu büyük şairimizi ölümünün 77. yılında kendisini tekrar saygıyla anıyor ve Allah’tan rahmet diliyoruz

Otopsi

 

Morgda açılınca kafatası
Doktor beyler beyin gördüler
İndirince tenkafesine neşteri
Doktor beyler yürek gördüler
Yürekte ne gördüler dersiniz
Yürekte memleket gördüler
Dünya gördüler
Bir de dost gördüler
Ama bu işte doktor beyler
Doğrusu geç kaldılar
Çok geç kaldılar

Halim Şefik Güzelson

 

 

İstemem Eksik Olsun

Ne yapmak gerek peki?
Sağlam bir arka mı bulmalıyım?
Onu mu bellemeliyim?
Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi
Önünde eğilerek efendimiz sanmak mı? 
Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı?
İstemem!
Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret?
Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım?
Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip,
Taklalar mı atmalıyım? 
İstemem! Eksik olsun!
Her sabah kahvaltıda kurbağa mı yemeli?
Sabah akşam dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
Onun bunun önünde hep boyun mu eğmeli?
İstemem! Eksik olsun böyle bir şöhret!
Eksik olsun!
Ciğeri beş para etmezlere mi “yetenekli” demeli? 
Eleştiriden mi çekinmeli?
“Adım Mercuré dergisinde geçse” diye mi sayıklamalı?
İstemem!
İstemem! Eksik olsun!
Korkmak, tükenmek, bitmek…
Şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek.
Dilekçeler yazarak içini ortaya dökmek? 
İstemem! Eksik olsun!
İstemem! Eksik olsun!
Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek…
Tek başına…
Özgür olmak…
Dünyaya kendi gözlerinle bakmak…
Sesini çınlatmak, aklına esince şapkanı yan yatırmak… 
Bir hiç uğruna kılıcına ya da kalemine sarılmak…
Ne ün peşinde olmak, para pul düşünmek,
İsteyince Ay’a bile gidebilmek.
Başarıyı alnının teriyle elde edebilmek.

Demek istediğim asalak bir sarmaşık olma sakın. 
Varsın boyun olmasın bir söğütünki kadar.
Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var?

Dök içindeki öfkeyi dostum. Ama saklama benden seni sevmediğini.

Sus… 

Cyrano De Bergerac oyunundan (Edmond Rostand)

 

Atatürk’ün Hatıra Defteri

İsminden de anlaşılacağı üzere Mustafa Kemal’in hatıralarının daha doğrusu günlüğünün kısa bir kısmını ihtiva eden eseri yakın bir süre evvel bitirdim. Kısa günlükleri aslında şansa günümüze ulaşmakla beraber Mustafa Kemal’in düşünce ve karakteri ile ilgili önemli bazı ayrıntılar da içeriyor.

Mustafa Kemal’in emir erlerinden birisi olan Şükrü Tezer, yıllar sonra komutanının kendisine verdiği günlüğü Türk Tarih Kurumu’nun da yardımıyla 1989 yılında basıyor. Artık basımı ve satışı olmayan kitabı zar zor Ankara’daki bir sahaftan temin edebildim.

Kitap Şükrü Tezer’in uzun girişi ile başlayıp nihayet günlüklerde yazdıkları ve açıklayıcı notlar ile devam ediyor.

Şükrü Tezer paşanın yanında Çanakkale savaşı sonrası bulunduğundan kendisi ve etrafındaki gözlemleri güzel bir şekilde kitaba yansıtmış. Anafartalar kahramanı apoletiyle müfettişliğine gittiği güney doğu cephesinde halkın ve askerlerin hayranlıkla seyrettiği, zekası ve bilgisi ile herkesi alt eden bu büyük insan hakkında bazı küçük ayrıntılara da girmiş.

Keza Mustafa Kemal’in Şükrü Tezer’e verdiği kısa günlüklerindeki cümleler çok daha vurucu ve gelecekte yapacaklarına ışık tutmakta.

Mardin yollarında araba ile giderken bir çok yerde yol kenarlarında adeta hayvan gibi yatan ölüler gördüğünü, hemen her yerde yetim çocukların dolaştığından bahsetmiş. Arabayla giderken acıdığı bir yetimi yanına aldığında etraftaki insanlar çocuklarını da alması için yanına geldiğini anlatırken içim burkuldu. Hangi şartlar altında bir anne-baba çocuklarını tanımadıkları birisine teslim eder ki? Ülkenin açlık ve yokluk dolayısıyla düştüğü bu sıkıntıları ara ara okuyunca savaşın ciddiyeti bir kez gözünüzde canlanıyor.

WhatsApp Image 2017-05-19 at 14.20.15.jpeg

Bunun dışında Mustafa Kemal’in sık sık kahve içtiği ve az uyuduğunu (stres, genelde hasta) gözlemliyoruz. Yemekten sonra yine odasına istirahate çekilip sürekli kitap okuması ise diğer ilginç gözlem. Savaş zamanı üstelik oldukça kısa süren günlüklerinde okuduğu kitaplardan bahsederken analizlerini ve karşılaştırmalarını da yapıyor.

Yine Erkanıharp Reisi yanında misafir iken toplumun nasıl düzeleceği konusunda girdiği tartışmada savunduğu fikirler şöyle (anlaşılırı yazıyorum);

Tesettürün kaldırılması ve hayat biçiminin ıslahı; 1) Bilgili (kudretli) ve hayata katılabilen kadın yetiştirmek 2) Kadınlara serbestliğini vermek (düşünce/giyim/yaşam) 3) Kadınlarla genel işbirliği, erkeklerin ahlakı, davranışları, düşünceleri üzerinde etkileri..

22 Kasım 1916

Bir diğer sohbetinde Kemal Bey’in Tarih-i Osmani’sini okuduğunu belirtip İstihkam Yüzbaşısı Fuat Efendi ile tartışmış ve şunları söylemiş;

Yemekten evvel Emin Bey’in (Mehmet Emin Yurdakul) Türkçe Şiirler’iyle Fikret’in Rübab-ı Şikeste’sinden ayni zeminde bazı parçalarını okuyarak bir mukayese yapmak istedim. İkisi de başka başka güzel. Ancak türkçe olanda da, diğerinde de aynı derecede arapça, farsça kelimat var. Fark, biri parmak hesabı diğeri değil!

10 Aralık 1916

Yine bir diğer günde bahsettiği bir hadiseye dikkat edin lütfen;

… İhsan ve Ömer’e (Mustafa Kemal’in yetiştirmek için aldığı iki yetim çocuk) “Yaşamak Kavgası” isimli türkçe şiirin bir kısmını ezberlettim..

2 Aralık 1916

Basit şeyler gibi görünmekle beraber 1.dünya savaşı ortasında o kadar iş arasında bile kitap okuması, şairlerin eserlerini takip etmesi, yetimleri alıp korumaya çalışırken onlara şiir ezberletmesi gerçekten uzaktan bakınca ne denli büyük bir insan olduğunu bize tekrar tekrar hatırlatıyor.

Savaş şartlarında bile bilginin, şiirin, tarihi eserlerin peşinde koşan kısaca sanata aşık ama halkının sorunlarına da uzak olmayan onları gözlemleyen, gözlemlerin sebeplerini araştıran ve çözüm yolları bulmaya çalışan büyük bir deha..

Güney Doğu cephesi denetlemesi sonrası kabul ettiği Hicaz Seferi Komutanlığı’nda ise Alman Komutan ile anlaşamaz ve hakkında da bir rapor yazar. Uzunca raporun küçük kısmını aşağıya koyuyorum;

WhatsApp Image 2017-05-19 at 13.56.10.jpeg

Alman komutan Falkenhayn’ın Türk ulusunu değil kendi ülkesi çıkarları için çalıştığını gözlemleyen Mustafa Kemal savaş eğer kazanılırsa Osmanlı Toprakları’nın Alman karakolu olacağını belirtmiştir.

Neticede gelen komutan ile görüşen Mustafa Kemal’e müttefike karşı gelinemeyeceği için istifa etmesi teklif edilince zaten hazırladığı mektubu hemen oracıkta teslim ederek İstanbul’a dönmüştür.

Kitapta bir diğer husus ise İstanbul’da (burada fikirlerini ortaya koymasa da) dünya savaşı sonunda padişahlığın kaldırılması ile ilgili kısa bir görüşme yapıldığını Şürkü Tezer’den öğreniyoruz. Konu ile ilgili iki sayfayı buraya yine koyuyorum;

WhatsApp Image 2017-05-19 at 13.56.09

WhatsApp Image 2017-05-19 at 13.56.09 (1).jpeg

WhatsApp Image 2017-05-19 at 13.56.09 (2)

Üç resimdeki konuşmadan anlayacağımız şey ise; Enver paşa ve efkarının fikrinin henüz 1.Dünya Savaşı sürerken zaten padişahlığın lağv edilmesi olduğunu görmemizdir. Güvenilebilir yakın komutanlara durum anlatılırken yeni yönetimin ise Enver Paşa önderliğinde yeni kişilerde duracak olması kaçınılmazdır.

Savaş sonu ise ülkeden kaçan Enver Paşa ve diğer askerlerin yapamadığını yaparak ülkemizi kurtaracak ve demokratik modern bir cumhuriyet kurmak için uğraş verecektir.

Cumhuriyeti kurarken yaptığı atılımları birilerinin dediği gibi ne ajanlıkla ne dinsizlikle ilgisi vardır. Hayatları yalan ve iftira ile yürüyen satılmış kalemlerin, hocaların ve asıl ajanların iftiraları bu sebeple sürekli Mustafa Kemal üzerindedir. Ölümünü üzerinden neredeyse 100 yıl geçmesine rağmen okuduğunuz bir savaş anısında kadının topluma katılmasını anlatmasını, yetim çocuklara şiir ezberletmesini veya iki felsefe kitabını kıyaslamasını gördüğümüz kişinin satın alınamaz ruhunu, iradesini ve şahsiyetini görüyorsunuz.

Hayatında cin ali kitabı kapağını çevirmemiş, avrupa devrimlerini ve emperyalizmini görmemiş, hayatını dinsel hurafelere adamış insanların elinde yetişmiş, özgür düşünemeyen, hayatı boyunca eğriye/yanlışa/haksızlığı bir kez olsun “dur” dememiş, kendi işine bakmış, kendisi için yaşamış ve bir hayvan gibi öyle ölmüş insanların ağızlarını açarken destur çekmesi gereke kişidir Mustafa Kemal.

Herkesin 19 Mayıs Atatürk’ü anma ve gençlik bayramını kutluyor ve bu yazı ile kendisini bir kez daha rahmetle anıyorum.

Zorbalık Üzerine

Yalnız orda yok zorbalık,
Zorbalığın olduğu yerde,
Yalnız tüfeklerin ağzında,
Yalnız hapishanede

Yalnız “suçlu” diye haykıran
Yargıcın soğuk yargısında,
Yalnız “hazır ol!” da
Yok zorbalık

Gizlice aralanmış
Kapıların arasında,
Korkuyla fısıldanan
Haberlerde yok yalnız

Zorbalık çocuk yuvalarında
Zorbalık babanın öğütlerinde
Gülümsemelerinde ananın,
Verdiği karşılıklarda çocuğun yabancı birine

Veda öpücüğünde bile
Var o aslında,
Sesinde var kocasına soran kadının;
Ne zaman geleceksin sevgilim?

Sevgilinin yüzünde,
Buz kesiliveren apansız,
Tam şu sıra,
Onunla buluşurken

Konuşurken sen kendi kendinle,
Odur, zorbalıktır sorguya çeken seni,
Özgür değilsin artık
Düşünürken bile

Kollar seni, kaçamazsın
Hem gardiyansın, hem tutuklu
Siner kumaşına esvabının,
Siner tütünün tadına

Artık bilemezsin yaşamak ne,
Et ne, ekmek ne,
İstemek ne bir şeyi,
İstemek ölesiye

Böylece olursun kölesi kendi kendinin,
Olursun taşıdığı zincirleri döken ocak,
Dünyaya getirdiğin çocukları,
Besler büyütürsün o yesin diye!

Zorbalığın olduğu yerde
Her şey zincirin bir halkası,
Veba gibi dört bir yandan sarar seni,
Olursun sende zorbalığın ta kendisi

Gyula İLLYES

Davet

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim!
Bilekler kan içinde, dişler kenetli
ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak
Bu cehennem, bu cennet bizim!
Kapansın el kapıları bir daha açılmasın
yok edin insanın insana kulluğunu
Bu davet bizim!
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim!

Nazım Hikmet Ran

Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek – III

YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK – III

İşte tarih
işte şiddetin iğrenç yüzü
biz başlatmamışız hiç bir savaşı
bizimle başlatılmış bütün savaşlar
bizimle bitirilmiş yine
kölelik çoğaltan zaferler adına
vurulup düşmüşüz dünyanın her yerinde
gidenimiz bir daha dönmemiş geri
yemen olmuşuz
balkan olmuşuz
seferberlik olmuşuz
ve her büyük savaşın sonunda
ölümlere karşı türkülerle durmuşuz
hangi inancın sesidir bu
hangi körlüğün koyun kurbanlığı
ki uğrunda can verdiğimiz topraklarda
canı alınan kurbanlara dönmüşüz

Doğan günü kardeş bilirdik oysa
akan suyu yoldaş bilirdik
mutluluğa koştururduk atlarımızı
sınırsız özlemler içinde ve suskun
yine yollarda sessiz kalırdık
biz bizsiz delen ferhad’ı alkışlar
bizi bizsiz seven kerem kerem’i tanırdık
kül olurduk aynı yangınlarda
yine birbaşımıza kimsesiz ağlardık
öylesine yaşardık ki günleri yüzyıl gibi
cehennem bile imdat dilerdi bizden
cehennemi cennete yine biz bağlardık

Ne yaptıysak yetmedi sesimize
ne söylediysek yetmedi
karlarla silelendi nice dağlar
kalburlarla elendi
ey bağrımıza bastığımız deli sevda
işte yine doğayı doldurup yüreğimize
yağmuru çağırıyoruz yanan ellerimize

Bir ilkbahar gecesinin ortasında
şimşeklerle gelen o kıştan sonra
herşey yeniden başlıyordu yine
sanki kimliğimi
yaralı bir kuş değilmiş gibi
ve bakmıyormuşuz gibi
bulutların taa üstünden
yerin taa derinliklerine
yeniden yükseliyordu aynı sesler
süngerler çekilmiş gibi üstümüze

Nice yıllar geçmişti aradan
her anı bir başka deprem
bir başka kırım içinde
dört bir yana haberler salınarak
öldü denildiği halde inanılmayarak
ve gittikçe silahlaşan türkülerde
dağlara güneş doğdurulmayarak
nice yıllar
her anı kutsal bir çığlık içinde

Barış dedik bunca yıl
kardeşlik dedik-sevgi dedik
yepyeni umutlar doğurduk umut tacirlerinden
düştük peşlerine korkusuz
aç-susuz
ve en dikenli yollarda yalınayak
gelecekleri kapkara
dilleri yumuşak
yalanları güzel ve ak
girdiler dünyamıza alkışlanarak

Onlarda barış dediler bizim gibi
kardeşlik dediler- sevgi dediler
hatta kurşun yağmuru akşamlara karşı
yalnızca gül ve güvercin dediler
sonra sığındıkları gizli beyler
defne dallarıyla tutuşturup ateşleri
güvercinleri pişirmeden yediler

Toprağı çıldırtan güller söylemişti
onurla şahlanan kitaplar
ve kararmayan yürekler söylemişti
gözyaşına karışırken ter
biliyordukki güle hançer
barışa hançer
sapalayan eller
kırılmak zorunda birer birer

Hangi ışıktı o karanlık gecede
hangi sevgi, hangi gül
hangi barıştı onca ölümler içinde

Sevgiyse çocuk yüzlü diyorduk
barışsa sabah sözlü
patlayıp fışkıran
leylak yüreği bir şafakla parlayan
ne açlık, ne zulüm, ne de kan
ancak biz kazandığımız zaman.

Adnan Yücel