Germinal

20150125_144329

Artık denk geldi herhalde geçtiğimiz dönemde yaşadığımız maden kazasıyla beraber Emile ZOLA’nın Germinal kitabı. Romanı yine eskiden okumuştum tekrar kafa rahatlatma adına geri dönüş yaptığımdan okuyorum. Açıkçası zaten pek hatırlamadığımı fark ettim 🙂

Kitap 1985 yılında Fransa’da çalışan maden işçilerinin yaşantılarını, hayat standartlarını, çektikleri eziyeti, Fransa burjuvasının hafif gözler önüne serilmesini vs. anlatıyor. Roman kahramanımız daha önceki işinde usta başına kafa atan Etienne isimli genç bir eleman. İş ararken madenlerde şans eseri çalışmaya başlıyor. Orada bir kızdan hoşlanıyor, onların yaşantılarını görüyor. Fakirliklerine acıyor falan işte. Yine bu alt seviyede yani karın tokluğuna hayvan gibi çalışan insanların yaşantılarını anlatıyor ayrıntılarıyla. İyi bir gözlemci olan yazar alt seviye insanların ahlaki olarak daha serbest yaşadıklarını daha doğrusu açlığın ahlakı bastırdığını da güzelce anlatmış kitapta.

20150125_143805

Yaşam standartları çok düştüğü için yemek yiyebilmek için para karşılığı fuhuş yapanlar, yine mal karşılığı dükkan sahibiyle yatanlar, 12-13 yaşlarında henüz adet göremeden daha iyi hayat ayağına kandırılıp bekaretini kaybeden ve gebe kalan kız çocukları vs. örneklemeler ile mevcut. Çok fakir oldukları ve karınları doymadığı halde çok çocuk yapıyorlar yine. Daha doğrusu kurulan zengin sınıf hakimiyetinin proleteryasını temsil ediyorlar. Yani; az para kazanıp, çok çalışan ve çok çocuk yapan cahil kitle bir nevi..

Kitapta burjuva hayatından da hafif de olsa bahsetmiş. Açlık, ısınma vb. dertleri olmayan ve genelde çalışmayan bu soylu insan grubunun dertleri çok daha farklı elbette. Karşılıklı tezatlıklar ve yaşam biçimleri etkileyici bir şekilde ortaya konmuş diyebiliriz.

Fakat yazar öyle zengin burnu havada burjuvanın karşısına ezilen emekçiyi koyup duygu sömürüsünü dayamamış. Tam tersine az paraya hayvan gibi çalışan alt sınıf ile beraber, karından kesintiye uğramak istemeyen veyahutta ayakta kalmaya çalışan soylu sınıfını da karşılıklı anlatmış.

Etienne yaklaşık bir yıl madende eşek gibi çalışıp orada tanıştı bir makinecinin da yardımıyla kitaplar okudukça emek/sermaye adaletsizliğine odaklanıyor. Başkaldırının hakkını, insan gibi yaşamı ve adaletin savaşının verilmesi gerektiğini düşlüyor. Bunun için adımlar atmaya fırsat kollarken 1800’lerin sonralarında dünyayı sarsan kriz dolayısıyla ekonomik buhrana şahit oluyor. Buhran sebebiyle işçilerin maaşlarını kesen şirkete karşı madencileri örgütleyip genel greve çıkılmasını sağlıyor.

20150125_143919

Yukarıdaki sayfaları okuyun. Ömrü boyunca madende sadece kendisi değil, babası, dedesi, onun babası ve onun dedesi çalışmış… hatta hepsi ölmüş veya sakat kalmış bir maden işçisinin sözleri. Hayatında bir kez olsun görmediği patronları için 50 yıl çalışmış, akciğerleri iflas etmiş, bacakları romatizmadan tutmayan, aldığı ücret ile ancak o ay geçinebilen bir işçi işte. Hayatında muhtemelen ömrü boyunca para kazandırdığı adamı göremeyecek olan bir işçi ve hayatında muhtemelen ömrü boyunca kendisine para kazandıranı göremeyecek olan bir iş veren garip değil mi? Şimdi okumayanlara anlatmayalım diyeceğim ama neyse kitap boyunca madencilerin adım adım hak adalet arayışlarının nasıl açlık ile beraber cinnet mertebesine ve çılgınlığa kayışını göreceğiz. Aralarından bazıları madene “ne yapalım çoluğum çocuğum aç mı kalsın?” diyerek girmeye çalışınca onları tartaklayıp kovuyorlar. İçlerinden şirket tarafından satın alınanlar madencilerin direncini kırmaya çalışıyorlar vs. Merak ettiyseniz uzun mücadeleler ve ölümleri getirecek direnişin devamını okuyuverin bir zahmet artık…

Elbette çocuk işçileri de anlatıyor. Madene henüz 8-9 yaşlarında girip çalışmaya başlayan, az yemek yiyen ve bu sebeple gelişimini tamamlayamayan çocuklardan da bol bol bahsetmekte. Günümüzde hala bu işçilik devam etmek ile beraber gelişmiş ülkelerde elbette söz konusu bile olamaz. Bizde var mı peki? Sizce yok mu? Bu konu ile ilgili bir yazı planlıyorum aslında çünkü Afrika’daki pırlanta sektörü bu köle madencilerden beslenmekte. Hani sevgilinizin, karınızın falan çok sevdiği şarkısı falan da olan pırlantalar için kim bilir kaç Afrikalı çocuk o madenlerde ölüyor veya eziyet görüyor. Sözü başka bir yazıya bırakıyorum.

Gelelim ne anlatılmak istendiğinde. Malum okumadığımız gibi ne yazık ki ne anlatılmak istendiğini de anlatmamızı istiyorlar artık anasını satayım. Şimdi Avrupa’daki ilk büyük çaplı halk ayaklanması olan 1789 Fransa devrimi, ilk önce Fransa toplumunu daha sonra sırayla bütün Avrupa’yı ve dünyayı sarsmıştır. Soylu sömürücülüğüne ve bunu kullanan kiliseye karşı ateş püsküren halk hareketi önüne geleni parçalayarak ilerlemiş, artık kuru yaş kim gelirse giyotinde kafaları alıvermiştir. Kaçabilen Fransız soyluları yan krallıklara sığınmışlardır falan.. Ortaya çıkartılan Fransız milliyetçiliği ekseninde demokratik cumhuriyet yapısı diğer ülkelerde de ayaklanmalara ve iç/dış savaşlara yön vermiştir. Çok girmeyelim o konulara şimdi sonradan o devrim sonucu oluşan cumhuriyet yıkılmış, tekrar krallık kurulmuş cart curt işte. Sonradan 1850’lerde yine halk ayaklanmaları sonucu Avrupa da birçok kral tahtı bırakıyor. Efendim “yani nedir ne anlatıyorsun sen?” diyorsanız şunu demek istiyorum “Öyle hadi demokrasiyi getireyim hoop demokrat olalım toplum olarak” olmuyor hacı zaten hiç bir ülkede olmamış. Hani “ezildik biz yasakladılar” diyenlere söylüyorum. Yasaklarlar, sustururlar, okutmazlar, konuşturmazlar, döverler veya öldürürler. Bunlar patronların götünü koruyan asker veya polis de olabilir, onların güdümünde alıklaşan ve algısal kör kitleler de olabilir.

Emin olduğumuz bir şey var; Acı olmadan, zafer kazanamazsınız! Bu halk hareketi dediğimiz adaletsizliğe, fırsat eşitliğine, açlığa, hukuka kavuşmak adına yapılan eylemler bütününü temsil etmektedir. Eylemi yaparak, ölerek, protestolar ile de hemen kazanamazsınız bunları. Demokratik hukuk devleti olmak çok sancılı bir süreçtir. Pes etmeden istemeye devam edilmeli ve peşi bırakılmamalıdır bunu unutmayın…

Ve kitap 1885’te işte eşek gibi çalışan dediğimiz işçilerin direnişinin kaçınılmaz olduğunu da anlatıyor birazcık. 1850’lerde 13 saat çalışmaya karşı başkaldıranların kazandığı günde 11 saat çalışmanın da fazla olması belki ya da kazanılan paranın yine yetmemesi yada başka bir şey anasını satayım halk dayı bu etkileniyor işte. Bu kitleleri belki bir grevin kazanılamaması yada hareketin bastırılması ümitsizliğe düşürse de pes ettirmiyor. Tam tersine ilk ateşi yakıyor toplumda veya o kesimde. Korlaşıyor yavaş yavaş bu unutulmasın. Ettien’in maden işçilerinde ateşlediği o duygu. Germinal (yani tohumdur anlamı) kitabın adının manası. Yavaşça filizlenecek bir adalet arayışı, bir eğitim filizlenmesi, birikim ve bilginin ürünlerini temsil etmekte..

Bakın avukat Selçuk KOZAĞAÇLI Soma faciasından sonra olayı anlatıyor bir muhabbet ortamında;

İyide kim harekete geçecek arkadaşım? Benim geçecek halim yok. Alt tabakası kimse ülkenin onun harekete geçmesi gerekiyor bu eylemler için. Kıçını kaşıyarak “yaw mazotta çok pahalı emmi” diyen tarım işçisi, “bize maske vermiyorlar can güvenliğimiz yok” diyen maden işçisi, “sigortamız yok köle gibi çalıştıriler” diyen inşaat işçisi harekete geçecek ülkemizde. Sonra dayağı yemiş avukat bey 🙂

Ama bakıyorum arkadaşlarının öldüğü maden için açılan davada adamlar gidip ifade değiştiriyorlar! Bir çok sektörde olduğu gibi özellikle madendeki ölümler için yapılabilecek bir çok şeye karşı haklarını aramaları gerekiyor. Ama yok arkadaş ne yapabiliriz? Bu düzenlemeler ancak alt seviye çalışanların bilinçlenerek arayacakları haklar olabilir.

Ben İş Güvenliği Uzmanı olarak işçiye “kask takın yoksa kafanıza bir şey olur delinir” diyorum adam “delinsin ya sıcakta takılmıyor” diyor. Anlatıyoruz anlatıyoruz anlatıyoruz ancak. Konuşuyoruz yazıyoruz ne yapayım? Gidip fabrikatör gibi yaşayamazsınız elbette ama daha iyisini alabilirsiniz ülkemizde bunu da görüyorum. Milli hasıladan pay alanların oranı belli zaten. Neyse efendim dağıtmadan yine kitabımız bu işte. Varsa maden işçisi tanıdığınız verin okusun. Haaa anlamaz muhtemelen buranın linkini verin okusun bari.

Birde “küresel para babaları, faizciler, sömürgeciler” diyen ve taşeron işçiliğine ses çıkartmayan çok değerli hükümet mensuplarımıza da buradan selamlarımı gönderiyorum. Kimin hangi tarafta olduğunu biz biliyoruz hacı rahat olun..

Reklamlar