Milliyetçi Arkadaşım Geçmişi Unutma

29 Mayıs 2012 yılında AKP grup toplantısında Recep Tayyip Erdoğan’ın 1994 yılında şehit olan Astsubay Serhat Gençer’in ölmeden önce askerine verdiği mektubunu okuması ve Bülent Arınç’ın ve diğerlerinin gözyaşları içerisinde buna ağlamasını hatırlayın. Ne kadar da üzücü ve vatanseverlik duygularımızı kabartıyor değil mi?

Serhat Gencer’in peşi sıra subaylık okuyan amca oğlu Serkan Gencer’de 2008 yılında yine şehit olmuştu üstelik. Peşinden neler olduğunu biliyor musunuz peki?

Tayyip Erdoğan 7 ay sonra (2012 sonunda) “Abdullah Öcalan ile görüşüldüğünü” kabul etmiş. Tam 1,5 yıl sonra 16 Kasım 2013 yılında ise Mesut Barzani ve Şivan Perver ile Diyarbekir’de miting yaparak “Yeni Türkiye” vizyonunundan ve Kürdistan’dan bahisler açmıştır. PKK ile pazarlıkların kabul edildiği bunu eleştirenlerin vatan haini ilan edildiği bu sıralarda işte Bülent Arınç dahil AKP vekillerinin zırıl zırıl ağladığı şehit astsubayın babası bir basın açıklaması yapmıştı;

20 Kasım 2013 yılında şehit astsubayın babası ve şehit subayın amcası düzenledikleri basın toplantısında “PKK ile girişilen bu pazarlığın terbiyesizlik olduğunu, Türk kimliğinin ayaklar altına alındığını vs…” anlatarak Tayyip Erdoğan’ı eleştirdi.

Mektubu okuyup hüngür hüngür ağlayarak bize milliyetçilik satan Tayyip Erdoğan koşa koşa gidip “hakaret davası” açtı ve davayıda kendi atadığı hakimler savcılar sayesinde kazandı! Şehit babası da bunun üzerine birde kına göndermişti hatırlayın.

Yani “PKK ile pazarlık yapma bizi kandırıyorlar ben şehit babasıyım ayıptır” diyen adamı dava edip 1 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırdı.

Bu sebeple şu basit olayı ve gözyaşlarını, şehit üzerinden yapılan duygu sömürüsünü ve peşi sıra yapılan haklı eleştiriyi bile kaldıramayıp zorbalıkla verilen hapis cezalarını, ölen her askerin ve polisin kanının hesabının sorulacağını iyi bil milliyetçi kardeşim.

Milliyetçiliğin sığır gibi ağzında salya akıtarak, etrafta ayakkabının topuğuna basıp gezerek kabadayılık yapmak olmadığını bilin! Zihnin açık olacak, tarihini geçmişini unutmayacaksın, bilgili olacak hesap soracaksın.

Dün vatan haini dediklerini bugün bağrına basarsan sen artık ülkücü değil anca olsa olsa Türkücü olursun..

Reklamlar

Vatan

Gerçekten konuşası ve tartışması zor konular bunlar. Neredeyse her gün bir veya daha fazla şehit verdiğimiz bugünlerde yaşadığımız üzüntü ve ülkenin içinde bulunduğu kaos ortamı tarif edilemez boyutlara ulaştı. Saldırılarda ölen insanlara Allah’tan rahmet diliyor ve nasıl bu duruma geldik bir analizini yapmak istiyorum.

Bildiğiniz üzere PKK saldırıları garip bir şekilde seçim sonrası başlayıverdi. Daha öncede açıklamıştım bazı yazılarda garip bir şekilde başladı çünkü belli bir amaç doğrultusunda hizmet etmemekte bu saldırılar. Terörün amacı olur mu? Elbetteki yapılan terör eyleminin bir sebebi ve amacı olmak zorundadır. Her hangi bir şeye tepki olarak yapılmayan bu tip organize saldırılar böyle adlandırılmaktan ziyade “manyak” veya “cani” dediğimiz amaçsız insan katliamlarına girmektedirler. PKK terör örgütü geçmişinden günümüze bir çok saldırılarda bulunduktan sonra AKP hükümeti ile beraber “çözüm süreci” olarak adlandırılan bir yola girdiler.

herkes-ayni-soruyu-soruyor-cozum-sureci-bitti-mi-7539481_x_1312_o

Bundan 6-7 yıl önce başlayan bu süreç başlangıcında iki tür yorum yapıldı; Birinci gruptakiler AKP’nin ülkeyi çıkmaza sürüklediğini ve terör örgütüyle pazarlık yaptığını, ikinci gruptakiler ise AKP gibi kuvvetli bir partinin bu terör sorununu çözeceğini düşündüler.

Hangi açıdan bakarsak bakalım girilen bu süreçte iki ucu keskin bıçak olan açılım süreci AKP’nin sonunu hazırlamış gibi görünüyor. İyi niyetle bu işe girdiklerini bile düşünseniz (ki terörün bitmesi için bir örgütle görüşülmesi son derece normaldir) süreç içinde yaşananlar, yapılanlar, konuşmalar ve bu işin uygulama zeminlerinde yaratılan sıkıntılar ellerine yüzlerine bulaştırma olasılığını artırıyordu ve sonunda da zaten böyle oldu.

Bir kere işin en başında görüşmelerin kabul edilmemesi ve sonradan ortaya çıkmasından sonra mecburen kabul edilerek hareket edilmesi sürecin iyi niyetine zarar verdi. İkinci mevzu ise yaşanan bu görüşmelerde karşılıklı istenen maddelerin şeffaflığı kafalarda soru işaretleri bıraktı. Üçüncü olarak bu görüşmelerde konuşulan bu maddelerin ve pazarlığın meclis onayına sunulmadan yapılmasıydı.

PKK terör örgütü en başından koyduğu maddelerden taviz vermediğini sürekli yabancı basına dile getirerek konu hakkında bizleri bilgilendirdi. Süreçte yaşananları gizlemeye çalışan hükümet verdiği tavizlerin veya maddelerin kendilerine karşı suçlama olarak kullanılmasını engellemek istiyordu elbette. Lakin verilen belkide olabilecek tavizler dışında (kendi dilinde savunma hakkı, alfabe, türklüğün baskı unsuru olarak kullanılmaması vs.) kabul edilemeyecek unsurlarda bulunmaktaydı (Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması, terör suçlularının affı, ana dilde eğitim, özerklik vs.).

290320142218012918801_2

İşte burada girişilen çözüm sürecinin aslında kısır doğduğu belliydi. AKP hükümeti belkide verilen bazı imtiyazlar ve haklar sonucunda diğer isteklerinden vazgeçilebileceğini düşünmüş olabilir bunu tam bilemiyoruz. Ama yukarıda ki isteklerin yarısının türk halkı tarafından kabul edilemeyecek olması ve hiçbir partinin bunu kaldıramayacak olmasını görmeleri gerekiyordu. Fakat bir şey var…

Benim tahminim seçim öncesi iktidarı alan AKP hükümetinin anayasayı değiştirerek başkanlık sistemini referanduma götürmesi ve yukarıdaki bazı verilemeyen imtiyazların verilerek suçun Tayyip Erdoğan’a atılmasıydı. Fakat olmadı hatta olmadığı gibi çok sert ayrışmalar ile aslında bu pazarlığın olmayacağını da seçimlerde öğrenmiş olduk.

Konumuza geri dönersek barajı ısrarla düşürmeyen AKP hükümeti HDP’nin baraj üstünde kalmasıyla tek başına iktidar şansını ve başkanlığı kaçırmış oldu. Mecliste kendisine yakın gördüğü HDP’nin barajı aşmasıyla PKK ve ister siyasi uzantısı deyin veya demeyin kürt halk temsilcilerinin meclise girmesi kendileri için çok önemli bir adım oldu. Fakat dediğim gibi ortada fol yok yumurta yok iken seçimde geçilemez denilen baraj geçilmiş iken PKK birden silahlı saldırılara başladı daha doğrusu bize öyle söylenmekte.

Şehitler üzerinden siyaset pisliğine bulaşmadan düzgünce konuyu buraya aktarmaya çalışıyorum arkadaşlar. HDP mitinginde seçim öncesi patlayan bir bomba ve peşinden Suruç’ta yaşanan ikinci patlama. Sabahında Urfa’da iki polisin evlerinde vurulması ve PKK’nın olayı üstlenmesiyle devletin seçim sonrası birden PKK ve IŞID’e savaş ilanı.. Kısaca olayın başlangıcında ki iki saldırı siyasi kanat olarak nitelendirilen PKK veya HDP kesimine yapılıyor. Öldürülen iki polisi PKK’nın öldürdüğü söylense de yabancı basına verilen röportajlarda PKK’nın bu olayı gerçekleştirmediği tam aksine saldırı için bir nedenleri olmadığını ısrarla söylüyorlar.

suruc-patlama342-20-07-15,w5s2EANnhkiYmZ-dXUlvnQ

İnsan olayların başlangıcı olan bu hadiselerin sebeplerini iyi düşünmeli sanırım. Yine bu sebepler sonucunda bazıları PKK’nın artık azıttığını söylese de ben öyle düşünmüyorum. Çünkü çözüm süreci görüşmeleri neticesinde büyük küçük bazı tavizleri kopartan PKK ve kürt kanadı HDP barajı geçmiş. Yeni hükümet ile olur/olmazı konuşmak istemesi beklenmeli mantıken. Hükümetin ortada olmadığını bir dönemde PKK’nın saldırıları bana mantıksız geliyor! ki PKK kanadı Kandil’den aynı mantıksızlığı sürekli dile getiriyor. “Gtü sıkıştığı için böyle söylüyor” diyebilirsiniz ama hiç öyle de görünmemekte…

Çünkü çözüm süreci ayağına ülkenin değişik noktalarında silahlandığı, depolar ve mühimmatlar yığdığını ülkemizin cumhuru, başbakanı, MİT başkanı, Adalet bakanı dile getirdi! Normal şartlarda bu dile getirmelerinin peşi sıra istifa etmeleri gerekirken pişkin pişkin hala koltukta ahkam kesmeleri ancak bizim gibi geri kalmış demokrasilerde olabilecek şeyler bunu da unutmayın.

Sonuçta bu saldırılar için ülkenin çoğunluğu hükümetin, yukarıda kendi ağızlarıyla söyledikleri sebepler ve çözüm süreci nedeniyle suçlu olduğunu düşünmekte. Bence çok daha ilerisi olan PKK ve uzantılarına saldırdıklarını ve PKK terör eylemlerinin artması için kaşındıkları kanısındayım.

Bana kızabilirsiniz ama geçerli sebeplerim var. Çünkü saldırılar başladığından beri olayın başlangıç noktası ve gelişimi anlamsız. PKK liderleri Kandil’den barışa geri dönelim çağrıları yapıyor. Yapılan hava saldırılarının neredeyse hepsi PKK kamplarına yönelik yapılan saldırılar. Tutuklamaların hemen hemen hepsi PKK terör örgütü tutuklamaları.

murat-karayilanocalanin-talimati-uzerine-8-mayista-itibaren-kademeli-olarak-silahli-guclerimizi-geri-cekiyoruz--2504131200_l

E insan soruyor “abi IŞID örgütü de bu bombaları patlattı onlara saldırı ne oldu?” diye. Uluslararası kamu oyunda yardım tırları içerisinde bozukaların çıkması, cumhurun bunu kabul etmesi rezaleti tekrar önümüze gelecek demiştim. İleriki yıllarda bu mühimmatların nereye gittiğini de (yabancı basına ve çoğu kaynağa göre açık bir şekilde Esad ile savaşan IŞID’e gitmekte gibi görünüyor) açıklamak zorunda kalacaklar. Fakat en önemlisi de artık yardım tırlarımızın damgalanması oldu sanırım.

AKP eğer hükümeti kaybeder ise terör örgütü ile habersiz pazarlıktan, uluslararası silah kaçakçılığından, devletin ayaklarını dengelemekte olan kuvvetler ayrılığını yıkmaya çalışmaktan, yargı/eğitim/polis içine bir sivil toplum örgütünün istemli/istemsiz girmesini sağlamaktan, bu yerleşen yapının askeriye içerisinde sahte davalar ile itibar ve güven kaybı yaratmasından, sebepsiz hapis/yargılamalardan ve daha bir çok sebep yüzünden vatan hainliği veya denkliğiyle yargılanacak gibi görünüyor.

Bazı arkadaşlar yönetimi baraj, yol, köprü olarak algılamakta nedense ısrar ediyorlar. Yukarıda yazdıklarım ve eleştiriler ise daha çok insan hakları, demokrasi, hukuk vs. gibi soyut kavramlardır. Zaten hükümetin yapmadığı şeyler ile yaptığı müteahhitlik arasındaki farkta budur. Lütfen anlayın ve ona göre eleştirileri analiz edin. Saygılarımla…

Uyanık

Ahmet kuzeniyle beraber karpuzun başında bekliyordu. Dolaptan çıkartılan karpuzun kesilmesini bekleyen 10 yaşlarında bu iki çocuk için önemliydi karpuzun kesilmesi. Genelde o hışırtı, şapırtılardan sonra karpuz çat diye ortadan ikiye yarılır iki ayrı yarım daire şeklinde masada hacıyatmaz misali dururdu. İşte o an karpuzun en can alıcı yeri olan kan kırmızısı göbeği de ortada sergilenirdi. En tatlı ve sulu kısım olan bu yerler yine genelde bu iki kuzene verilirdi. Ahmet o gün kesilen büyük karpuzun göbeğinin oldukça büyük ve sulu olduğunu fark etmişti. Kuzenine “dilim karpuzlarımızı yiyelim sonra bakarız” deyip onayı aldıktan sonra dilimi güzelce kesip doğradı. Kuzenine özellikle daha büyük bir dilim doğramıştı elbette Ahmet. Ahmet’in kuzeni doğranmış karpuzu kah şapırdatarak, kah şupurdatarak yemeye koyulurken Ahmet yemede pek istekli görünmüyordu. Hafif midesini tutarak pek iyi olmadığını göstermeye çalışıyordu. Ahmet’in kuzeni dilimi bitirince hemen bir dilim daha kesip önüne koydu Ahmet. Kuzen iştahla yemeye devam etti. Onu da bitirince Ahmet’in kuzeninin tuvaleti geldi. Kuzen tuvalete doğru gidince Ahmet hızla bıçağı kapıp kestiği karpuzun göbek kısımlarını kopararak tabağına koyuverdi. Mümkün olduğunca hızlı yemeye çalışarak bir yandan da tuvalet tarafına bakıyordu. Ahmet’in kuzeni tuvaletten gelince haliyle karpuzun göbeğinin yenmiş olduğunu fark etti. Ahmet’e neden paylaşmadığını sordu elbette. Ahmet hiç oralı olmadı. Eğer karpuzun göbeğini yemek istiyorsa akıllı olmalıydı, “yemeyenin karpuz göbeğini yerler” diye de kuzenine akıl verdi. Kuzeni buna çok kızmış ve gidip eniştesine durumu anlatmıştı. Eniştesi Ahmet’e neden yaptığını sormuştu sözde. Enişte sırıtıyordu “hadi hadi siz arkadaşsınız olm olur böyle şeyler” diyerek gönderdi yeğenini. İçinden “ulan bizim oğlanda çok akıllı ha” diye geçirmişti gönderirken..

Mehmet dönem ortasında hocasının verdiği ödevleri yapmamıştı. Şöyle bir yapmaya yeltenmişti ama mahalledeki arkadaşlarıyla her öğlen futbol oynamış, akşam da babasının aldığı oyun konsoluyla vakit geçirmişti. “Sonra yaparım”‘lar bitmemiş ve işte okul açılmıştı. “Şimdi ne yapacağım?” diye düşünüyordu. Sınıfı şöyle bir dolaşmaya başladı. 7.Sınıftaki hemen herkes ödevlerini yapmıştı. Kendisi gibi bazı arkadaşları boşlamışlar ama yarım yamalak yine de bir şeyler yapmışlardı. Sınıfın en çalışkan çocuklarından Özgür’e gözü takılmıştı. Özgür’ü hiç sevmiyordu Mehmet. Ayar oluyordu adeta. Sürekli bütün ödevlerini yapan, elindeki çöpü çöpe atan, saçları taralı, gömleği ütülü ve derslerinde başarılı bir çocuktu Özgür. Hocanın istediği kitap özetini elbette oda yazmıştı. Derste hocaları ikinci saatte ödevlere bakacağını söyleyince iyice panikledi Mehmet. Derken aklına şu ayar olduğu Özgür geldi. Özgür teneffüs için dışarıda olduğundan hızla sırasına doğru yönelip onun hazırladığı ödevleri aşağıdan aldı. Çaktırmadan kendi sırasına geliverdi. Etrafına bakınıyordu arada. İyi, kimse görmemişti. Özgür’ün ismini silip kendi ismini ve numarasını sol tarafa yazıverdi. Hocaları ikinci derslerinde ödevleri kontrol için sıraları gezmeye başladı. Şöyle bir bakıyor imza atıyordu sadece. Mehmet’in hocası yanına gelince kalbi hızla atmaya başladı. Hocası iki üç sayfayı kaldırıp imzalayarak arkaya yönelince rahatladı. Hocası ödevlerini yapmayanları azarlıyor ve eksi veriyordu. Sıra sınıfın çalışkanlarından Özgür’e gelmişti. Özgür ne olduğunu anlayamamıştı. Ödevini yaptığını ama galiba evde unuttuğunu söyledi. Hocası Özgür’e inandığını ve yarın getirmesini söylemişti. Nasılsa o kadar sayfayı bir akşamda yazması mümkün değildi. “peki hocam” diyerek mahcup oturdu Özgür. Mehmet çok mutlu olmuştu bu durumdan. İşte inek Özgür’e kimin akıllı olduğunu göstermişti…

Sinan üniversite laboratuvarının girişinde grup lideri Selin’i yakalamıştı. Sınıflardaki öğrenciler deneyler için gruplara ayrılmış ve birde grup lideri seçilmişti. Lider öğrenci grubundaki öğrencilerin dönem içerisinden hangi deneylere geldiklerini kontrol ediyor, gruba verilen ödevleri iletiyor ve grupça verilen ödevlerde gerekli organizasyonu sağlıyordu. Sinan dönem başından beri hiç bir deneye katılmamış veya ödev yapmamıştı. Vize notları işte bu katıldığınız ve verdiğiniz ödevlere göre belirlendiğinden durumu hiç iyi değildi. Selin’i tam orada yakaladığı çok iyi olmuştu. Zaten son deneye gelmişti gerçi ama bir an göremeyeceğini sanmıştı lider öğrenciyi. Selin kurallara uyan bir kızdı. Deneylere katılmayan arkadaşlarının isimlerini toplu ödevlerde yazmayacağını zaten söylemişti ama bu Sinan denilen çocuk nereden çıkmıştı şimdi? Sinan deneylere katılmadığı için üzgün olduğunu söylüyordu ama çok önemli mazeretleri vardı. Bir kere annesi hastalanmıştı, başka gün kaza geçirmişti öbürü hafta bayramdan geç gelmişti yoksa neden gelmeyecekti yani? Selin nuh diyor peygamber demiyordu. Sinan bu sınavın kendisi için çok önemli olduğunu yoksa okuldan atılacağını söylüyordu. Ailesinin durumu yoktu, zaten başka bir arkadaşında kalıyordu, yemek bile yiyemiyordu Sinan. Selin “ama senin ismini yazarsam olmaz ki diğerlerine haksızlık olur” diye söylendi. Sinan pes etmeyerek “yap bir güzellik” durumuna getirdi olayı. Selin hiç istemese de Sinan ve diğer gelmeyen arkadaşlarının isimlerini yazdı deftere. Sinan çok teşekkür etti övdü birazda kızı bu dürüstlüğünden dolayı. Sinan laboratuvardan çıkınca yaktı bir sigara hemen. İşte bu işi de halletmişti sonunda. “ulan ne salak kız bu ya” diye geçirdi içinden. Sınıfın arkasında dedesi gerçekten öldüğü için başka grubun deneyinde olan ve bunlara katılamadığı için kalıp okulunu uzatan Arda ise olaylardan habersiz ne yapacağını düşünüyordu..

Kerem bey iş çıkışı arabasıyla evine gidiyordu. Gidiyordu ama lafın gelişi gidiyordu. Trafik çok sıkışmış olduğundan hafif hafif ilerleyebiliyorlardı. Şoförler pist yarışında ilk kalkış yapan formula pilotları gibi habire gaz veriyorlardı araçlarına. Arabalar aniden atılıyor ama sonra basılan fren ile dizginleniyorlardı. Akşamın yorgunluğu iş çıkışı yaşanan stres ile birleşince haliyle bir sinir harbi yaşanıyordu etrafta. İşte Kerem bey bu sinir harbini yaşıyordu şimdi. Artık Kerem bey olduğu için her şeyin hızla yapılmasını istiyordu “eee müdürüm lan ben” diye düşünüyordu zaten. Ama yok arkadaş herkes gibi bu sıkışık trafikte kalıvermişti işte. Derken bir ambulans sesi duydu arkalardan. Belki bir kaza olmuştu ilerde evet muhtemelen kazaya yetişmeye çalışan ambulansın sesiydi. Emniyet şeridinden hızla geçip gitmesi gerekirken emniyet şeridini işgal eden bütün araçlar yüzünden sürekli korna çalıyordu ambulans. Ambulans önünde olan insanlar sol tarafa kaçmak için kornalar çalıyorlar, yer verilmesi için el kol hareketleri yapıyorlardı. Kerem beyin aklına birden güzel bir fikir gelmişti. Tam ambulans yanından geçerken hızla direksiyonu arkasından kırıverdi. Ambulans peşinde emniyet şeridinden hızla ilerlemeye başladı. Yine kendisi gibi bunu yapanların olduğunu görüp daha da sevindi. Kendisi ilk düşünmüştü yani. Bekleyerek 1 saatte alacağı yolu 5 dakikada alıverdi Kerem bey. “Kafam çalışıyor benim ya” diye düşündü. Eee koskoca müdürdü adam. Semra hanım ise yanından hızla geçen ambulansa ve peşindeki arabalara bakıyordu trafikte. Yaptıklarının ne kadar kötü bir şey olduğunu düşündüğünden “işte Almanya’da olsalardı ehliyetlerini alırlardı” diye mırıldandı. Oğlunun doğum gününe yetişemeyecekti çünkü trafik açılmayacaktı o akşam…

Hüseyin’in boğazı ağrıyordu. Hastaneye gitmemiş geçmesini beklemişti ama yok geçmemişti. Babası kaymakam olan Hüseyin fırçayı yemişti. Doğru hastaneye gitmişlerdi. Sıra numarası alınmıştı ki ohooo sırada 35 hasta vardı. Uzun kuyruğa baktı kaymakam ama yok bu sıra erimezdi. Derken başhekime rastladılar. “Vay kaymakamcım” falan hal hatır sorulduktan sonra hastalık anlatıldı. “Yaw kendisine neden direkt gelinmemişti?” Hep beraber çat diye KBB doktorunun odasına girildi. Doktor “ne demek efendim?”  deyip ilaçlar yazdı hızlıca. Kaymakamın oğlu böyle içeride muayene edilirken dışarıda bekleyen hastalardan çıt çıkmıyordu. Sabahleyin 5’te kalkıp sıra almak için erkenden gelen üniversite öğrencisi Aykut buna çok sinirlenmişti. Ama bir şey diyemedi. Şimdi kim bilir kimdi bu adam. Zaten 5 kişi kalmış diye düşündü çok önemli değildi yani..

Sinem hanım okulunu yeni bitirmiş ve kısa bir büro tecrübesinden sonra iş görüşmesi için fabrikanın insan kaynaklarıyla görüşmeye gelmişti. İnsan kaynaklarında ki adamı babasının arkadaşı aramıştı zaten. Ayrıca fabrika sahibi de tanıdıklarıydı. Sinem hanım koltukta oturan orta yaşlı kızı topuklu ayakkabılarıyla da “tokuduk tokuduk” geçerek görüşme odasına girdi. Kendinden oldukça emindi gerçekten. İnsan kaynaklarında müdür olan kişi mesleğinde profesyoneldi. Kendisine tavsiye edilen kız karşısında duruyordu. Havadan sudan konuştuktan sonra işle ilgili sorular sormaya başladı uzman arkadaş. Fazla tecrübesi yoktu evet ama ingilizcesi nasıldı? Anlıyor ama konuşamıyormuş hmmm “bilmiyor” diye not düştü. Peki hobileri nelerdi kızımızın? İlgi alanı falan sosyal aktiviteleri neydi? Sinem dağcılıktan ok atıcılığına kadar uzun metrajlı bir anlatıma koyuldu. Bir çok hobisi vardı ve sürekli kitap okuyordu. Evet en son okuduğu kitabı söylemişti ama yazarı kimdi hatırlamıyordu önemli miydi ki? Kafası son derece yoğun olduğundan karışıktı kızın ve heyecan elbette. Spor ise onun hayatıydı. Sabah erkenden kalkar koşardı hey maşallah. Para önemli değildi hayatta, önemli olan iş ortamıydı ve iş denilince yerinde duramayan bir işkolikti Sinem. Sinem’in sözünü kesen insan kaynakları müdürü yeterli olduğunu belirtti. Kendisi aranacaktı ve bilgi verilecekti. Sinem bir çok kez teşekkür ettikten sonra yine “tokuduk tokuduk” sesler çıkartarak odadan çıktı. Odadan çıkana kadar sürekli gülüyordu Sinem. Kapıyı kapattıktan sonra ise sırıtmayı kesti artık. Yanından geçip gittiği kıza sanki çöp torbasıymışcasına tiksinti ve iğrenmeyle baktı. Bilmem kaçıncı iş görüşmesine giden orta yaşı devirmiş Buse ise onunla beraber ayağa kalkmıştı. Kafasını uzatıp odaya girmek için içeriye baktı. İnsan kaynakları müdürü “buyurun sizi tanıyalım bakalım” demişti koltuğu işaret edip…

Belediyede çalışan Osman amca kendi halinde geçiniyor görünen aslında oldukça iyi para kazanan bir adamdı. Seçimlerde en çok bayrağı sallayan o olduğu için belediyede iyi bir yere verilmişti. Osman amca nasıl imar müdürü olduğunu anlayamamıştı. İmarlardan falan hiç anlamadığından ilk başlarda istemese de sonradan yavaş yavaş alışmıştı. Artık inşaat işleri kendisine sorulmadan yapılmıyor, harfiyattı, döşeme taşıydı efendim kendisine soruluyordu. E Osman amcada arada bazı yardımlar alıyordu elbette. Olağan şeylerdi bunlar. Fakat Osman amcanın kafasını kurcalayan mesele imar meseleleri değil oğlanın askerlik meseleleriydi. Oğlu askerde bir sınır karakoluna düşmüştü, görevler pusular derken bu olay kendisini çok rahatsız etmekteydi. Dini bütün bir insandı Osman amca öyle torpil falan olmazdı da hani bir konuşulsamıydı memleketinden olan Paşa Hakkı ile? Araya birilerini sokup aradı Hakkı paşayı. Paşada birlik komutanını, birlik komutanı da bölük komutanını aradı. Karakolda oturup askerliğin düzenine küfür ederken askerlerimiz bölük başçavuşu içeri girdi. Eliyle işaret etti Osman amcanın asker oğluna; “hadi git koğuşa elbiselerini topla başka birliğe sevk ediliyorsun çabuk”. Osman amcanın oğlan ikiletmeden koşarak koğuşa gidip dolabını falan toparlamaya başladı. Toparlanırken tanımadığı yeni asker yatağının başında bekliyordu. Başçavuş yeni askere Osman amcanın oğlunun yatağını ve dolabını işaret ediyordu. Osman amcanın oğlan fazla takılmadı bunlara. Hızla toplanmaya ve buradan gitmeye pek hevesliydi zaten. Eşyalarını alıp yeni gelen askere bir baş selamı verdikten sonra koşarak kendisini bekleyen araca binmek için merdivenlere yöneldi. Yeni gelen asker ne olduğunu anlayamamıştı. Birden komutanı gelip başka bir yere sevk edileceğini söylemiş arabaya bindirilerek bu dağ başı karakola getirilmişti. Bölük komutanıyla hemen tanıştırılmıştı. Bölük komutanı sinirliydi biraz ama kendisine değil başka bir şeye sinirlenmiş olacak ki “şerefsiz bunlar” diye arada ortaya küfür ediyordu. Kapıda yeni askeri görünce sadece “oğlum burası sınır karakolu dikkatli ol hepiniz bana emanetsiniz” dedi. Yeni asker hızlı bir “saol” deyip koğuşa doğru gitti. Sivas’taki köyünden ilk defa asker olunca çıkmış şimdi de buraya getirilmişti. “Vatan borcu burada yaparuk” dedi içinden. İmar müdürü Osman amca ertesi gün öğlenleyin Hakkı paşayı arayıp oğlunu Gaziantep’tepi ordu evine yerleştirdiği için çok teşekkür etti. Mutlaka bir ziyarete gidilmeliydi paşaya yoksa ayıp olurdu. Oğlunu aramıştı durumu iyiydi artık sıkıntısı kalmamıştı yani. Karakola yeni gelen asker fazla zeki bir genç olmasa da gayretliydi. 9 ay geçtikten sonra artık bölüğüne ve arkadaşlarına alıştı. Çok sevdiği bölük komutanı 15 gün önce tayını çıkmış ve başka bir yere gitmişti. Yerine de çok genç bir üsteğmen gelmişti. Osman amcada 9 ay sonra Gaziantep’e oğlunu ziyarete gelmişti. İşte yaklaşık 9 ay sonra Kars Digor’da yeni gelen askerin karakolu gece basılmış ve 14 arkadaşıyla beraber şehit olmuştu. Osman amcanın ise bu olaydan hiç haberi bile olmadı..

Not: Yazılan bütün hikayeler gerçektir ve kişilerin isimleri değiştirilmiştir