Devlet Adamlığı

Az önce sahilden eve giderken “hocam bakar mısınız?” diye bir ses işittim. Jandarma karakolunun orada nöbetçi asker beni çağırıyordu. Yanına gittiğimde benden mümkünse sigara vermemi rica etti. Sigara içmediğim için yardımcı olamadım. Kendimi tanıtıp biraz konuşma fırsatı buldum. Hani askere ne sorulur? Askerlik nasıl gidiyor, memleket neresi falan…

Asker arkadaşımız babamın da jandarma subayı olduğunu öğrenmesiyle beraber dertlendi. Çok rahat ve güzel bir yerde askerlik yaptığını söylememe rağmen askerlerin oldukça mutsuz olduğunu, aslında bütün alaydaki askerlerin mutsuz olduğunu söyledi. Hani biraz da askerlik mi ağır geldi dedim ama yok. Seve seve askere gelmiş lakin komutanlarından şikayetçi. Bir çok şeyden bahsetti bana. En büyük şikayetiyse bildiğimiz bir mesele; “Adalet yok abi!”

18555908_10154435303961560_3605500151962726660_n.jpg

Fotoğrafa dikkatli bakmanızı rica ediyorum. 1997-98 terhisli bölük askerlerimizin geleneksel buluşma fotoğrafını görüyorsunuz. 20 yıl geçmiş olsa da buluşup bir şeyleri paylaşan, hasret gideren, eski günleri anlatan vs. bir buluşma yapıyorlar. Aslında babamın bölüklerinden bir çok asker yıllar sonra bile babamı bir şekilde bulur hal hatır sorar. Nöbetçi askere bunu gösterdiğimde hayretler içerisinde kaldı tabi. Şaka yapıyorum falan zannetti ama fotoğraflardan kabul etti.

Nasıl Oluyor Abi?

Babam döneminin liste başlarından olduğunu daha önce yazdığım bazı yazılarda bahsetmiştim. Buna sebep sürekli sınır karakollarında geçen bir ömür yaşadık beraber. Gençlik yıllarında PKK kurulmuşken, orta yaş subaylığında yine terörün en azgın döneminde bulunmuş kişilerden bir tanesi. Sadece o değil tabi. Devre arkadaşları ile bu ülke için çalışan, ismini hiç duymadığımız ve aslında hiç bir zaman gitmeyeceğimiz, yolu geçtim patikası bile olmayan dağlarında tepelerinde yaz/kış pusu atan/yiyen adamlardan bahsediyoruz. Operasyon nasıl yapılır, pusuya nasıl düşülür, hangi yerden nasıl baskın yapılır vs. askerliği kağıt üzerinden bire bir uygulamaya geçirmiş adamlar bunlar. Koltuğunda yayılıp güneşlenirken “Bu çay soğuk yeni getir lan!” veyahutta ordu evlerinde “yarım kilo su böreği ver oğlum” komutanlığı yapmayanlar..

Devlet adamlığının komutan kanadı yani. Eğitimli, askerini kendi oğlu gibi gören. Askerini gerekirse döven hatta bazen söven ama asla onurunu kırmayan insanlar. Onuru ve gururu bilen, yaptığı hareketin sonucunda askerin yarın atacağı pusuda sakat kalırsa veya ölürse kahrolacak kişiler bunlar. Bölükteki her askeri oğlu gibi gördüğü için şehit olan askerlerine gerçekten ağlayan ve onları unutmayan komutanlarımız. Hepsine verdikleri hizmetten dolayı minnet ve şükran borçluyuz. Onlar olmasaydı verdiğimiz şehitler terörün azgın olduğu yıllarda katlanırdı bunu çok iyi bilmeliyiz.

Yıllar süren mücadelelerinden sonra devrelerinin 1/3’nün şehit olduğu (bazılarının parçalarını bile bulamadılar), 1/3’nün sakat kaldığı (bizim pederde bacağı eline alanlardan), kalan 1/3’nün de bir kısmının sahte davalarla tutuklandığı hapse atıldığını üzülerek tekrar hatırlatmak istiyorum. Beraber savaştığınız, sakatlandığınız, parçalara ayrıldığınız bu mücadelede ayakta kalan son komutanlarında hapislerle sahte davalarla imha edildiğini düşünmenizi istiyorum. Hani eskilere gidin biraz. Şehit isimlerini ekranlarda görüp üzüldüğümüz yıllardı o eski dönemler.

Hakkari’de Pusuya Düşen 7 Asker 1 Astsubay Şehit Oldu Başımız Sağ Olsun Şimdi Survivor’a Bağlanalım Turabi Golden Sonra Kaç Takla Attı? 

Geldiğimiz nokta da artık adına ne dersiniz bilmiyorum. İster “Fetö devleti çökertti” deyin isterseniz “Hükümet içine etti” deyin fark etmez. Bana kalırsa ülke temel vicdanını kaybederek kendi içine etti de neyse. Görülen şey bir çok devlet ayağında olduğu gibi “Kaliteli Komutan” argümanını kaybettiğimizdir. Kaldı ki kalite eğer masalarda tatbikatlarda eğitimse haydi onu yapıyoruz diyelim. Bu ülkenin birebir operasyon yapan, pusu yiyen ve onlarca askerini çatışmalarda kaybeden tecrübeli komutan sınıfı bana göre bu tanıma daha çok uymakta. İtiraf etmeyi pek bilmiyoruz ama şöyle bir gerçek var arkadaşlar. Devlet adamlığının bitmesiyle orduda ki Komutan kavramı da çökmüş bulunmakta.

Bunu bir nöbetçi askerden çıkartmıyorum sakın yanılmayın. Zaten uzun süredir bunu dillendiriyorum. Önceden de askeriye verimli ve düzenli bir yer elbette değildi. Fakat bu ülkede operasyon tecrübesine sahip komuta kademesi gerçekten dünya standartlarında bulunmaktaydı. Artık ülkemiz bu standartların çok çok altında bulunmaktadır.

Lafı nereye getireceğim. Hazır ülke olarak ona buna çatıp operasyon gümbürtüsü yapıyorken bunu da göz önünde bulundurmanızı rica ediyorum. Allah toplumumuza savaş göstermez inşallah. Çünkü kahvehane köşelerinde futbol goy goyu yapmaktan çok daha fazla sonuçları olacağının ne yazık ki farkında değiliz. Elbette bunun sorumluları da yıllar sonra buna izin verenler veyahutta ülkemizi bu hale sokanlar olacaktır.

Yukarıda ki fotoğrafa tekrar bakın. Bırakalım şimdi terhis olanlar 20 yıl sonra tekrar buluşabilsin.

Yöneticinin iyisi savaşı kazanan değil, o savaşı yapmadan kazanandır.

Hoş çakalın.

Fausto Zonaro

Açıkçası bu yazıyı yayınlamayı unutmuşum kusura bakmayın. Gerçi bir çok yazıyı yayınlamak için bekletiyorum bazen. Sakarya’da yayınlanan bir edebiyat dergisi için yazdığım küçük yazıyı yine kendi bloğuma koymak istedim;

19.yy. başlarının ünlü İtalyan ressamlarından, II.Abdülhamid’in saray ressamı ve değerli bir sanatçı olan Fausto Zonaro yazımızın ana konusu olacak.

Zonaro 19.yy. başlarında aslında oldukça sıkıntılı geçen hayat mücadelesinden bunalıp İstanbul’a geliyor. Öyle ki İtalya’da yoğun bir sanatçı patlaması var efendim. Kısmet bir şekilde II.Abdülhamid ile tanışan ve ona bahsedeceğimiz ünlü “Hücum” adlı eseri yapan ressamımız bu sayede saray ressamı oluveriyor.

Peşi sıra ara ara verilen siparişler ile eserlerini sergileyen ve oldukça iyi bir geçim aylığı alan sanatçı ilerleyen dönemde ittihatçıların II.Abdülhamid’i devirmesiyle zor durumda kalıyor. Zaten kısa bir süre sonra işinden kovulup İtalya’ya ünlü bir ressam olarak geri dönüyor.

Zonaro dönem İstanbul’unda yaşamış ve gördüklerini hatıratına yazmıştır. Bu yazıları kitap olarak YKY tarafından basılmış bulunmakta. Merak edenler okuyabilirler.

fausto_zonaro_-_the_daughter_of_the_english_ambassador_riding_in_a_palanquin

Güzel birçok resmi olan Zonaro’nun yaptığı Hücum tablosu 1897 Osmanlı-Yunan savaşına aittir. Resimde atağa kalmış olan Osmanlı askerleri görülmekte olup önlerinde ölmüş olan Yunan askerleri yerde kanlar içinde yatmaktadır.

Cumhuriyet kurulduktan sonra Mustafa Kemal resmi 1927 yılında görme fırsatı bulmuş. Zaten eserlerini beğendiği bu resimdeki ölü Yunan askerlerinden üzüntü duyuyor.

Mustafa Kemal “Zonaro iyi bir ressam, fakat resme zarar vermeden şu yerde yatan yunan askerlerinin üstünü örtün” diyor. “Efendim isteseniz kaldıralım” denilince dönüp “Ben burada Yunan halkının ölü çocuklarıyla mı bir arada yaşayacağım?” diyor.

İşte Zonaro’nun bu eserinde ölen Yunan askerlerinin üzeri böylece örtülüyor…

Zonaro.jpg

Elbette savaş ve kan sanatı tekrar ele geçiriyor. 1975 yılında Kıbrıs savaşında Yunanistan ile tekrar savaşa tutuşmamız neticesinde üzeri örtülen bu Yunan askerlerindeki örtü tekrar alınıyor ve askerler yine kanlar içerisinde tablodaki yerlerini alıyorlar.

Hayatında okuduğum kadarıyla dünya vizyonu ve görüşü olarak bu denli öngörülü ve sanattan anlayan bir lider tarihte pek nadir bulunmaktadır arkadaşlar. Kimi liderler yaşadığı savaşlardan ders alıp yıllarca kendi vatanına saldıran tablodaki ölü Yunan askerlerinin bile üzerini örtmek isterken kimi liderlerde hayatlarında hiç görmedikleri savaş ortamının çığırtkanlığını yaparak henüz yaşamının baharında binlerce genci gözünü kırpmadan ölüme gönderebilmekte.

Barışta dostça kalalım arkadaşlar. Size kim savaştan, kandan ve öldürmekten bahsediyor ise ya temiz milliyetçilik duyguları ile oynanmış kandırılmış bir arkadaşımız yada bu savaştan maddi/siyasi çıkarı olan onursuz bir vatan hainidir.

Herkese sanatın ve bilimin takipçiliğinde barış dolu bir ömür yaşamasını diliyorum. Hoşçakalın.

Sineklerin Tanrısı

Sineklerin Tanrısı

Lisede okuduğum kitaplardan bir tanesi de bu kitaptı. Son zamanlarda okuduğum romanları tekrardan okuduğum için özleyip tekrar aldım ve bitirdim. Zaman var özetleyelim buraya da. Yazarımız William GOLDING olup kendisi bir öğretmen.

Kitap askeri öğrencileri taşıyan uçağın düşmesini konu alıyor. Kitapta bir çok ayrıntı olmasının yanında düşündüğünüz gibi çocuk kitabı değil ve öyle kolay bir kitapta olduğu söylenemez. Ama kurgu ve anlatımda sıkıntı var yani. Neyse onu konuşuruz. Düşen uçakla beraber sahile vuran kazazedelerin hepsi çocuk. En büyüğü 12 yaşlarında olan çoğu 6-10 yaş arası 20’ye yakın çocuğun kurtuluş mücadelesi ve toplu halde yaşama mücadeleleri anlatılıyor. İkide benzer filmi olmak ile beraber eski olanı kitabına sadıktır yenisini izlemeyin.

Kitapta modern dünyadaki değerler imgeleştirilerek çocuklar üzerinden yansıtılmış. Yani çocuklardan bazıları temsili karakterleri oynuyorlar aslında. Bu sebeple bunları bilip okumakta fayda var. Mesela çocuklardan dombili, gözlüklü, astımlı olanı modern dünyadaki entellektüel ve sanatsal düşünceyi temsil ediyor. Zeki bir çocuk olan dombili çocuk liderlik yapmaktan uzak, neredeyse fiziksel olarak hiç çalışmayan ve kendisini zorbalığa karşı koyamayan şeyi yani “bilim ve zeka” kombinesini temsil etmekte.

uP1I6SCQwA3iv0mPfksVVXQhH6a.jpg

İkinci önemli karakter onun yakın arkadaşı Ralph. Bu çocuk doğuştan lider karakterde olup iyi niyetli, demokratik ve özgürlükçü karakteri temsil ediyor. Yani modern toplumların olması gereken liderini. Ama o da zor anlarda ne yapması gerektiğini tam bilmiyor. Dombili gibi düşünemiyor ve bu sebeple ondan yardım istiyor sürekli. Yani modern toplum yönetimi ve devlet yapısının bilim ve sanata muhtaç olduğunu işlemiş yazar.

Üçüncü karakter ise Jack. Oda lider karaktere sahip olup demokrasiyi değil otokratik yapıyı temsil ediyor. Yani tek adam liderliğini, toplumu korku ile sindirmeyi, yönetimi elinde tutmak için her türlü şeyi yapan kişiyi anlatıyor.

Dördüncü karakter Simon. Simon karanlıktan korkmayan, saçma sapan şeylere inanmayan, herkese yardım etmeye çalışan saf iyiliği temsil etmekte. Belkide insan için gönderilen din veya peygamber olarak tasvir edilmekte.

İşte bu dörtlünün dışında bazı karakterler arada geçmekle beraber toplumun diğer parçaları. Yukarıdaki karakterler birbirleri ile ilişki halindeler sürekli. Doğal olarak temsil ettikleri şeylerin öncülüklerini yapıyorlar. Dombili eleman kendini koruyamadığı için ve otokratik yapıda yaşayamayacağını bildiği için Ralph’in başta kalmasını istiyor. Jack ise istediği düzeni sağlaması için en büyük düşmanının demokratik yapı isteyen Ralp olduğunu düşünmekle beraber kendisinden daha zeki olan ve toplumdaki diğer çocukları kandırmasını engelleyen dombili çocuktan nefret ediyor. Simon ise haliyle iyilik yapmaya çalışmak ile beraber ara konuşmalarında doğadaki en büyük canavarın “insan” olduğunu vurguluyor.

Karışık gelmesine bakmayın oldukça iyi bir işleniş tarzı var aslında. Sadece toplumun yönelimine odaklanılması için adada kadın veya küçük kız yok mesela. Çocuklar bu sebeple ondan etkilenmeden beraber yaşamaya çalışıyorlar. Yazar temelde; eğer belli hukuki, ahlaki veya dini kurallar olmadığında insanın aslında vahşileşeceğini hatta doğadaki en korkunç hayvan olacağını anlatmaya çalışıyor.

Çocuklar ilk başlarda demokratik yapılarını ve ahlaki değerlerini devam ettirerek yaşıyorlar. Seçim yapıyorlar, sırayla konuşup beraber çalışıyorlar. Fakat belli bir yerden sonra içlerinden en güçlülerinden birisi olan ve otoriter bir kişi olduğundan yani Jack’inde kışkırtmalarıyla çocuklar yavaş yavaş “güçlü” den yana olmaya başlıyorlar. Seçimleri, eşit paylaşmayı önemsemiyorlar. Ellerinde olmayan bir şeyi zorla saldırıp çalıyorlar ve hatta öldürüyorlar. Kendi korkularından dolayı adada bir canavar hayal edip bu korku ile yaşamaya başlıyorlar.

Yani savaşı Jack kazanıyor. Okuduğunuzda göreceksiniz ki, eğer toplumsal (hukuki, ahlaki veya dinsel) değerlerden uzaklaşırsanız güçlü olan savaşı mutlaka kazanacaktır. Ve burasıda önemli; ilginç bir şekilde otokratik yapıyı aslında istemeyen diğer çocukların “gücü” elinde bulunduranın yanına gittiğine şahit olacaksınız.

Toplumlar tiranlarını tasvir edildiği gibi aslında kendileri yaratıyorlar. Güçten ilk başlarda etkileniyorlar, sonra gücün yaptığı zulümleri görüyorlar. Daha sonra yapılan zulümlere içten içe karşı gelseler de eğer gücün yanında olmazlar ise kendilerininde zulme uğrayacağını düşünmeye başlıyorlar. Sonrasında kendilerinin yarattığı bu gücün zamanla tiranlaşmasına izin verip ileride kendilerine zulüm edilmeye başlandığında ise tepki veremiyorlar.

İşte yine tasvir edildiği gibi otokratik yapıların ilk düşmanı demokratik düzen isteyenler. İkinci düşmanı ise sanat ve bilim oluyor. Simon kitapta iyi niyetli elçiyi (belki insanlığın evrenselliğini, belki dini veya peygamberi simgeliyor) oynarken insanlara başlarına gelen kötülüklerin kaynağının aslında kendileri olduğunu anlatıyor. Bu sebeple otokratik yapı üçüncü bir düşman ediniyor haliyle Simon’u….

Ve aslında onun temsil ettiği şeylere değil (yani dine veya peygamberliğe) aslında onun insanları yönlendirdiği etik değere karşı düşmanlık besliyor. Bu sebeple Simon’un tasvir ettiği ve anlattıklarının yerine toplumun kendi yarattığı korkuları körükleyerek onları yönlendiriyor ve istediği şekilde bir toplum inşa etmeye çalışıyor.

Simon

Uzun ve karmaşık oldu birazcık ama özetlersek; kitapta aslında geçmiş yıllarda krallar veya tanrısal varlıklar olarak nitelendirilen yarı tanrı/beyler ile yönetilen toplum yapılarının oluşumunun temelini açıklamış diye düşünüyorum. Bu sayede binlerce yıldır toplumlar “peygamberler” veyahutta “bilim ve sanat” taraflarına yönelmektense, kendi tepesine oturttuğu babadan oğula geçen ve kendini kutsal eden krallara itibar etmiştir. Kendi istekleri ve çıkarları doğrultusunda yönlendirdikleri dinler zaman ile yıpranmış ve yok olmuştur elbette. Peki toplumlar bu dönüşümlerden dersler çıkaramadığında ne olmuştur? Bilim ve sanata yönelmedikleri için başka bir zalimin eline geçmişlerdir. Aynı kısır döngü en nihayetinde birileri tarafından kırıldığında bu günün modern toplumları ve liderlerin çıkarlarında istedikleri gibi şekillenen dinsel yönetimlerden ziyade “laik devlet yapısı” (yani dinsizlik diyenler siz sktirin gidin artık yeter okuduğunuz) ortaya çıkmıştır.

Bu dönüşümü sağlayamamış toplumlar ise geçmişin bataklığına düşmüş gibi otokratik liderlerin yönetimine özlem duymuşlar ve halada yönetilmektedirler. Bu sebeple “mezhep eşitliği” dediğinizde toplumu oluşturan çoğu kişi normal bir şekilde “evet onlarında yaşamaya hakkı var elbette” diye içinden düşünürken, uygulamada tepedeki otokratik yapıya karşı gelemediği için yaratılan iğrenç din, mezhep, ırk veya cinsiyet ayrımcılığına ses çıkaramamakta veyahutta kendi inandığı değerleri ortaya koyamamaktadır. Kendi değerleri bu otokratik yapının söylemleri ile çelişmekte ise yine otokratik yapı kendi yarattığı korkular ile topluma sesini kesmesini ve durumu kabul etmesini salık vermektedir.

Ek olarak kitap sadece geçmişte yaşayan dinsel vasıflar yüklenmiş krallara seslenmemiş, günümüz devlet yapısında ve ülkelerde benzer yapıların bulunduğunu bu sebeple belkide insanlığın en sonunda tekrar vahşileşeceğinin işaretini vermiştir. Belkide tek bir 3.dünya savaşı yeterli olacaktır kim bilir?

Bir alıntı yapalım sonlara doğru;

“Peki nedir bu Sineklerin Tanrısı denilen şey? İbranilerin eski bir Tanrısıyken Hristiyan inancında Lucifer ile birlikte Cehennemi yöneten Beelzebub denilen şeytani bir figürdür Sineklerin Tanrısı. Gözleri sinek gözü şeklindedir ve aynı zamanda böceklerin Tanrı’sıdır. Yani mitolojiye göre Şeytan diyebiliriz kısaca. Romandaki rolü ise çok derindir. Simon gerçeği aramak üzere Canavar’ın yolunu tutar. Fakat Canavar’a varmadan önce Jack ve kabilesinin Canavar’a sundukları mızrağa saplı domuz başına rastlar. Çürümeye yüz tutmuş, etrafında sineklerin uçuştuğu bir domuz başıdır bu. Simon, kendi iç dünyasında domuzla diyaloga girer. İşte burada domuzun görevi Sineklerin Tanrısı’nı, yani Şeytan’ı oynamaktır Golding’in dünyasında. Simon’u gerçekten uzak tutmak ister Sineklerin Tanrısı. Onu, hakikati aramaktan caydırmaya çalışır çünkü adadaki varolan bütün kötülüğün kaynağı aslında hiç var olmayan Canavar’dır. Canavar’ın avlanıp öldürülecek bir şey olmadığını söyler Simon’a. Aslında Şeytan içlerindedir, cahillikleridir, korkularıdır. Jack ve hayali Canavar bir nevi iş birliği içerisindedir. Jack’in tahtını koruyan çocukların Canavar’dan korunma istekleridir(Hitler, 1.Dünya Savaşı’nı kaybetmelerinin suçunu Yahudilere yüklemişti). Çocuklar hayali korkularının, Canavar’ın aslında bir hiçten ibaret olduklarını anlarlarsa, asıl Canavar olan Jack’in iktidarı sarsılacak, kötülük son bulacaktır. Gerçek bilinirse, Sineklerin Tanrısı yok olacaktır. Simon’un dediği gibi tek canavar kendileridir.”

Kendal Erincik

Yazdıklarımın ışığında kitabı okumanızı ve bu mücadeleyi yorumlamanızı isterim arkadaşlar. En önemlisi de tepede tek başına kurduğu iktidarda halkı kendi korkularıyla besleyip bilime ve sanata saldıranları görün lütfen. Hoşçakalın….

Allah kimseyi doğru yoldan ayırmasın..