Kadınlar Gününe Özel

Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz, (almak, vermek) bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona ahkar (en hakir) mahiyeti veren şeylerdir ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkartmalıdır..Bilmelidirler ki iki cins birbirleriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, ortak, hayat ortağı demektir.Bu hukuk müsavatı kadınlarımızın şuurunda yer ettikten sonra onların kuvvetli ve hakiki bir insan olmak için dimaği ve fikri sahada da yükselmek isteyecekleri tabiidir.Memleketimizin kadın ve erkeklerini, biri diğerini sürükleyen ve taşıyan değil, el ele ve aynı tempoda yürüyen iki mahluk olarak göreceğimiz günün uzak olmamasını dilerim. bu kadar efendim.

Sabahattin Ali – 1932

Öyle Günler Gördüm Ki

Öyle günler gördüm ki, aydın gökler kararıp
Bahtım bir bulut gibi üstüme çöker oldu,
Her gözümü yumunca tanıdık yüzler görüp,
Hayaller alev alev beynimi yakar oldu.
Ümitsizlik, gariplik dört tarafımı sarıp
Yüzüm sırıtsa bile, içim yaş döker oldu.

Her sabah ilk ışıklar gözlerimi oyardı,
Uyanan taş duvarlar iniltimi duyardı.

Öyle günler gördüm ki, duvarlar gelir dile,
Gözümde canlanırdı eşkıya masalları.
Varlığımı sarardı, hain bir isteyişle
Görmediğim yumuşak bir düşmanın elleri
Kafada çelik gibi fikirler dursa bile
Kalplerin eksik olmaz böyle zayıf halleri:

Bazen kendi kendimin elinden kurtulurdum,
Kalbimi bir çamurda çırpınırken bulurdum.

Öyle günler gördüm ki, dost dediğim insanlar
Ben yanına varınca dudağını kıvırdı.
Bir zamanlar yanımda ağız açmayanlar
Sırtımı sıvazladı, bana öğüt savurdu.
Silahsız gördüğüne saldıran kahramanlar
En alçak tekmelerle beni yere devirdi.

Ruhum bir heykel gibi düşüp parçalanırdı.
Bu sesleri duyanlar gülüyorum sanırdı.

Öyle günler gördüm ki, tabanca şakağımda
Tasarladım aydınlık dünyayı bırakmayı
Gönlüm acıklı buldu, en ateşli çağımda
Sönük bir yıldız gibi boşluklara akmayı
Tabancanın namlusu ısındı yanağımda,
Parmağım istemedi tetiğini çekmeyi

Bir sonbahar yağmuru gibi içim ağlardı
Bir şeyler fakat beni yaşamaya bağlardı.

Ey bir tane sevgilim, ben bugün yaşıyorsam
Sanma ki hayat tatlı, insanlar hoş olmuştur,
Dağ başında bir kaya gibiyim şöyle dursam
Etrafım eskisinden daha bomboş olmuştur
Yalnız sana borçluyum bugün dünyada varsam:
Seni her andığımda gözlerim yaş olmuştur

Yaşlar ki bir ırmaktır, dertleri sürür gider,
Gözyaşları içinde seneler yürür gider.

Yok olmak isteğiyle kalbim attığı zaman,
Bana: Yaşa der gibi gülen senin yüzündü.
Dizlerim bir batakta yorgun yattığı zaman
Bacaklarıma kuvvet veren senin hızındı.
Yaşaran gözlerimde, güneş battığı zaman
Sıcak bir yuva gibi tüten senin dizindi.

Sen aklıma gelince her şey gülümserdi.
Ağaçlar şarkı söyler, rüzgar tatlı eserdi.

Ey sevgilim, bilirsin benim ne çektiğimi:
Garip başımın derdi bir yürek taşıyorum.
Anlarsın niçin uzak yerlere baktığımı:
İçinde yaşanmaz bir dünyada yaşıyorum.
Görünce gülme sakın çırpınıp aktığımı:
Ilık ve aydınlık bir denize koşuyorum.

Sen benim sevgilimsin, sevsen de, sevmesen de,
Aradığım yerlere benzeyiş buldum sende.

Sabahattin Ali

Kuyucaklı Yusuf

20150323_123646[1]

Kuyucaklı Yusuf Sabahattin Ali’nin ilk romanı olma özelliğini taşıyor. Gerçi zaten fazla bir romanı yok. Romandan ziyade hikaye ve anlatımları etkileyici. Gerçi bu romanda da anlatım oldukça gerçekçi yansıtılmış.

Roman Kuyucak’ta anne ve babası eşkiyalar tarafından gözleri önünde öldürülen bir çocuğun evinde başlıyor. Olayı inceleyen kaymakam büyük bir sessizlikle duran Yusuf’a acıyıp onu evlatlık olarak alıyor. Genç ve cahil bir karısı olan kaymakamın bu hareketi hatunu iyice çileden çıkarıyor. Dır dırıyla kaymakamın kafasını ütüleyen kadın, Yusuf ve kaymakamdan başka birde küçük kızları evde yaşamaya başlıyorlar.

20150317_144934[1]
Yusuf okula gitmediği halde durumu sorguluyor

Sonradan tayını Edremit’e çıkıyor ve başlıyor olaylar gelişmeye. Kitap bir dönem yasaklanıyor içeriğindeki durumdan dolayı. Gerçi durum üvey kız kardeşinin Yusuf’a aşık olması falan. Hemen akıllara “ensest” kavramı gelse de öyle değil. Çünkü yetim olduğundan ve özellikle 1900’lü yılların kapalı köy toplum yapısından dolayı öyle beraber yaşamıyorlar hep yabancı yani bir nevi evde. Bu sebeple bu olay çok yadırganmıyor mesela köyde.

Romanda kuvvetli bir şekilde 1900’lü yılların köy yaşantısı anlatılmakta. Fakirlik başta olmak üzere yine sınıf farkını ve zengin/fakir insanların nasıl hukuk önünde adil olmadığının örneklerini yaşıyorsunuz.  Sabahattin Ali romanları veya hikayelerinde aslında kendisini de biraz kahramana işlemektedir. Bu genelde aradığını bulamayan ve dışarıya duvarlar örüp içine kapanmaya başlayan bir adamın romantik hikayesi şeklinde cereyan eder.

Ben küçükken (gerçi yine arada) annem bu eski türk filmlerini izlerdi. Sonra başlardı ağlamaya. Ben bu ağlama olayını anlayamazdım. Yahu insan madem ağlayacak ise neden türk filmi izliyordu? Sonra bende bir filme denk geldim. Erol Taş’ın kötü adam olduğu ismini hatırlamadığım filmlerden bir tanesi işte. İzlicek bir şey yok devam edeyim dedim. Yaw arkadaş insan bu kadar kötülük yapar mı kardeşim? Onu ona düşürüyor, bunu ona kırdırıyor kaçırıyor, tecavüz ediyor, öldürüyor, rüşvet veriyor ağa ya şerefsiz. Ben artık başladım gerilmeye, sinirlendim sinirlendim ağladım sonunda iyimi adama sinirimden. İşte o gün bu gündür izlemem o tür filmler.

20150320_165151[1]

Anlattığım türk filmleri de bu kitaplardan çıkmadır aslında. Yaşar Kemal, Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar ve işte Sabahattin Ali. Sabahattin Ali bu yazarlardan etkilenerek yazdığı romanda salt gerçek ve acımasızlığı kitabına yansıtmış. Açgözlülük ve kötülük, cehalet ve doğrunun yalnızlığını her yorumunda şiirinde olduğu gibi buraya da işlemiş.

Fakir halktan barış zamanı çalışıp vergi vermesi, zor şartlara katlanması, tanrıya dua etmesi vs. istenmiş. Savaşta ölmesi. Peki adalet? Namusu kadının bakireliğine koyan ve ahlak satan insanlar, temizlikçisinin 12 yaşındaki kızına tecavüzü eden ağalara ise sesini çıkartamamış, susmuş. Çünkü halk tanrıyı Allah, adaleti ise hakim/kaymakam ve jandarma bilmiş ama gerçekte tanrıda hakimde ağa olmuş yani zengin adam. Bilerek ses çıkartamayan dürüst yöneticiler ya susup içine kapanmış yada sürülmüş. İşte yine romanımız bozulan devlet sisteminin ve bozuk toplum ahlakının “köy” yaşantısında nasıl olduğunu yüzümüze vuruyor.

1.Dünya Savaşına Çağırılan Gençler Savaşa Giderken
1.Dünya Savaşına Çağırılan Gençler Savaşa Giderken

Romanda bir cümle geçiyor tecavüze uğrayan 12 yaşındaki küçük kız Yusuf’a söylüyor “Eee Yusuf ağa parası olanın ırzı da tamam namusu da!” diye..

Sadece bozuk devlet düzeni değil. Bunun değiştirmektense bundan nemalanmak yani ortama ayak uydurmak bu namuslu çevrede daha uygun görünmüş. Yani hileyle, kumarla, kaçakçılıkla, zorbalıkla kazanılan paraların nasıl kazanıldığı unutulmuş. Aileler kızlarını yine bu zengin kesime vermeye çalışmış hayatları kurtulsun diye. Bu hırsızlar halk nazarında söylenmese de başkan olmuş, yönetici olmuş, ağa olmuş. Gerçeği söyleyen yadırganmış, kovulmuş veya öldürülmüş. Dinde kader tersten anlatılmış hainlikler aşağılıkça yapılan kötülükler kısmet olmuş ne yazık ki. Bu sebeple gelişmemiş toplumlarda yöneticinin kötü olduğu ve yaptıkları kendi içlerinde söylenmiş fakat gidip yine aynı yöneticiler seçilmiş.

Eski türk filmleri bazılarımıza “bu kadar da olmaz” dedirtebilir. Fakat bu filmlerin bir amacı vardır mutlaka. Hala okuduğumuz ve cumhuriyetin ilk yıllarında filizlenen edebiyatçılarımızın anlattığı şeyler. Düzgün bir toplum yapısı, eşitçi ve feodaliteden kurtulmuş halk, adaletin işlemesi ve kadının yeri… Aşağılanan köylü ve işçi bir gün bu para tüccarlarına baş kaldıracak ama biz görürmüyüz bilmiyorum..

Saygılarla efendim…

Büyüksün Sabahattin

“Namuslu olmak, ne zor şeymiş meğer? Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi gün İngilizlere takla atan, daha ertesi gün de Amerika`ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da kendi cefakeş milletimizdir.

Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bugünün itibarlı kişileri gibi kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmadık, han apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik.

Bu ne affedilmez suçmuş meğer! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar: “Görüyor musun şu haini! İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor…”

Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?”

Sabahattin Ali

Ah Sabahattin Ah

Bu kitabın anısı bende gerçekten farklı sanırım. Hani okuyayım dersiniz de okuyamazsınız ya bazı kitapları. Lisede bir heves etmiştim ama çok yavan gelmişti bana bırakmıştım. Sonra üniversitede elime geçmişti final zamanı falan kenara atmış okuyamamıştım. Sonra işteyken artık okuyalım popüler kitap oldu deyip almıştım ama okuyamadan bir arkadaşım gelip elimden almıştı “sonra getiririm” diyerek.

En son bundan bir sene evvel İstanbul’dan aldım gezerkene. Yine bir arkadaşımla buluşmuştum onunda eşinin doğum günüymüş galiba bende eşine hediye götürsün diye vermiştim. İşte okuyamayacağız ya anasını satayım en sonunda yine bir arkadaşımın evindeyken gördüm izin ile aldım 4 günde de bitirdim kitabı…

Mantolu madonna hayatta beklediği şeyi bulamamış bir adamın hikayesini anlatıyor ki bu adam yazarın kendisi zaten. Raif efendi 25 yaşlarında bir şekilde gittiği Almanya’da resim sergisinde gördüğü portreye aşık oluyor. Sonra o kadınla tanışıyor ve olaylar olaylar işte.

Kitapta öyle maceralar falan yok. Daha çok Raif efendinin kendi iç dünyasında yaşadıkları ve belkide aşık olan insanların bazı noktalarda düşündüklerini yazıya dökmüş. Oldukça çekingen ve içine kapanık bir adam olan Raif efendi 25 yaşında tanıştığı kadın ile yaşamını durdurmuş ve hayatı oluruna bırakmış işte.

Sabahattin Ali

Ne yalan söyleyeyim ben fazla öyle aşk romanları sevmem. O bakımdan biraz odun sayılırım. Bu kitaplar bana zaman kaybı gibi geliyor. Ama öyle değil kelimelerde öyle söylesem de değil elbette. Kaldı ki bu tip kaliteli yazarların kitaplarının sadece aşk romanı olarak görülmesi doğru değil. İçerisinde toplumsal analizler ve durumları da çok güzel işlenmiş. Kelimelerindeki o nazik yapısı ve cümle biçimleri yazarın ancak bir beyefendi olabileceğini düşündürüyor insana.

Yine belki bilmezsiniz ama günümüz bestecilerinin söz yazarlığını yapmıştır şiirleriyle. Edip Akbayram’ın “Aldırma gönül“, Zülfü Livaneli’nin “Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz” ve “Leylim Ley“, efendim Ahmet Kaya’nın “Kara Yazı” veya Volkan Konağın “Göklerde Kartal Gibiyim” şarkılarının hepsi Sabahattin Ali’nin şiirleridir. İşte bu duygu bütünlüğüne ve mükemmel söz yazarlığına karşın aramızdan erken ayrılmış büyük sanatçı. Bu şarkıların sözlerini okuyun ne derin anlamları var göreceksiniz..

Kitaptan hariç Sabahattin Ali’nin hayat hikayesi de romanları gibi içe kapanık, kırılgan ve kaderci. Atatürk’e hakaretten tutuklanmasına ve yazdıkları hikaye ve romanlardan sonra ülkemizde yeni filizlenen faşist milliyetçi akımlara karşı cephe almasına kadar zor bir hayatı olmuş. Her özgür düşüncede olanın ve sorgulayanın “neden böyle acaba?” diyenin ülkemizde komünist, anarşist veya darbeci ilan edilmesinin geçmişteki kitap yapraklarından bir tanesi ne yazık ki. Hükümeti eleştirmekten hapis yatması, açtıkları dergilerin, gazetelerin basımlarının engellenmesi, işten siyaseten kovdurulmaları ve daha neler neler…

Türkiye’de iş bulamayıp bir çokta ırkçı tehditlerden sonra yurt dışına çıkmak istemiş lakin onda da “çıkamazsın” deyip pasaportunu vermemişler adamın. O da kaçak yollardan bir kamyon şöförüyle yurt dışına çıkarken yolda kamyon şöförü tarafından öldürülüp kenara atılmış. Daha sonra tutuklanan bu şahıs “milliyetçi duygularım ile alay etti, bende onu vatansever duygular ile öldürdüm” diyerek savunmasını yapmıştır. Yaklaşık 20 yıl hapis cezası alması gerekirken “milli hisleri tahrik” indiriminden yararlanan katilimiz 4 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Yetmemiş bir kaç hafta sonra aftan serbest kalmıştır.

Ailesi Sabahattin Ali’nin işkence gördüğünü ve devlet tarafından öldürüldüğünü iddia etmiştir ama ne fayda. Katil Ali Ertekin sonradan cinayet ile ilgili konuşsa da ne kadar doğru falan bilemiyorum. Sonuçta kendisi de sonradan devlet tarafından komunistleri takipte kullanıldığını söylemiştir. Allah belasını versin. Buradan ya devlet tarafından bir şekilde öldürülmesi için kullanıldığını veyahutta öldürdükten sonra “bu adam işimize yarar kullanalım” deyip serbest bırakıldığını görüyoruz.

Neyse ne ya çok önemli değil. O mu bumu bir şekilde öldürüldüğü için zaten kurcalasak bir şey olacağı yok ama görün diye yazıyorum bunları. Şu yakın 100 yıllık cumhuriyet tarihinde hangi yazar, hangi düşünür veya hangi şair sanatçı olsun toplumun sömürülmesini, demokrasiyi, insan haklarını ve özgürlüğü konseptinde kullanır ise ya sürülmüş, ya hapis yatmış yada öldürülmüştür. Hala aynı ise durup bazı şeylerin iyi düşünülmesi gerekmektedir.

Ölen yazarlar veya şairler ülkemizde medeni seviyelere çıkmamız için gereken süreyi düşürecek insanlardı. İşte size savaş çığırtkanlığı yapan, paraya tapan, insan emeği ve sömürüsü hakkında bir kelime bile yazmayan yavşak hükümet yalakası sanatçılar ile tam tersi edebi eserler ile olaylara eleştirel yaklaşan gerçek entellektüel sanat camiası. Birisi sürgünde veya mezardadır, diğeri ise akşam rezidansına doğru yol almaktadır. Bunu göreceğimiz zaman gerçek medeniyete ulaşacağız sanırım.

Ümidim çok değil bu ülke adına. En azından benim ömrüm boyunca görebileceğimizi sanmıyorum belki bir iç karışıklık veya iç savaş neticesinde tekrar silkilenebilirsek birşeyler yapabiliriz diye düşünüyorum. Çünkü ne gerçek sanatçılarımız burada artık ne özgür düşünce isteyen halk o kadar hevesli. Zaten ortaya çıkan edebi eser kalitesinin 1940’lı yıllardan daha kötü olmasında bunun bir göstergesi.

Dayımın edebiyat hocasının 30 yıl evvel Fransa’ya gitmesinin, dayımında bir şekilde ülkesinde öğretmenlik yapacakken Amerika’ya 20 yıl evvel kaçmasının sebebini düşünmesi lazım ya biraz insanların. Neden gider bir öğretmen, bir şair veya ressam ülkeden? “Gitsinler defolup gitsinler” demeyle ülkenin odun kafalı yöneticiler ile yönetildiğini ne zaman göreceğiz? Atıyorum günümüzde ateist Bedri Baykam ülkeden gitse, ermeni sevdalısı diye nitelendirilen Orhan Pamuk kovulsa veya Fazıl Say’ı sopayla döve döve Rusya’ya göndersek bizim ülkemiz kazanmış mı olacak? Ülkesinin doğru yanlış eleştiren bir şeyler ortaya koyan adamlarının olmaması bizi nereye götürecek? Nereye götürdüğünü geçmişte bunu yapan ülkelerin başlarına gelenlerden görüyoruz. Saygılarımla..