Seküler Devlet ve Tarikat-Vakıf-Ticaret İlişkisi – VIII

Bir önceki yazıya buradan

Osmanlı devlet görevlileri rüşvetlerini aklamak için “Vakıf” adı altında kurumlar kurmaya ve kendi çıkarttıkları yasalar ile bu kurumlara özerk bir statü vermeyi başardılar. Böyle böyle Osmanlı Devleti içerisindeki “Vakıf” statüsü sistemi çürüttü ve çökertti. Peki ama ne dedim ben şimdi anlamadım diyorsunuzdur belki? İş ilişkilerini biraz açalım. Şöyle;

Rüşvet aldığı veya yolsuzluk yaptığı tespit edilen devlet adamının öldürülüp mallarına el konulduğunu söylemiştik. Bu rüşvetçi kişi parayı aklamak için kendisine bir vakıf kuruyor arkadaşlar. Atıyorum ben vezirim ve kuruyorum “Şeker Vakfı”. Bana rüşvet verenlere ya benim vakfa bağış yapmalarını veyahutta beraber çalıştığım tarikatlar aracılığı ile parayı aklamasını söylüyorum. Adam gidiyor diyor ki “Ben Şeker Vakfı’na şu madenlerimi bağışlıyorum. Bilmem ne tarikatı öğrencileri bu maden gelirleri ile din adamı yetiştirsin”. Bu hem benim hemde bağış yapanın toplumdaki statüsünü artıyor (bağış adı altında) hemde rüşveti mederes, camii, çeşme vb. yaparak aklayıp işin halledilmesini sağlıyor.

Çıkartılan bir çok yasa sayesinde bu vakıflar özerk demiştik. Örneğin vakıflardan neredeyse hiç vergi alınmıyor. Çünkü beraber çalıştıkları tarikatlar ile birlikte din adamı yetiştiriyorlar, cami yapıyorlar, kervansaray yapıyorlar, medrese açıyorlar vs.

Yine bu tarikata üye olanlar askere alınmıyor böylece savaşmak zorunda da değiller. Çocuklarını ve tanıdıklarını bu sayede savaşlara göndermeyip, savaşıp dönemeyen garibanların topraklarına da el koyuyorlar. Böylece Vakıf-Tarikatlar gittikçe kuvvetleniyor ve elbette ticarete atılıyor. Okullar, camiler, medreseler açıyor bir yandan kervansaraylar kuruyor satın alıyor, madenleri işliyor istihdam sağlıyor, gemilerle ticaret yapmaya başlıyor, toprakları çok ucuza kiralayıp yöre beyleriyle vergisiz ürünler kazanıyor vs. Toparlarsak dıştan hayrına çalışıyor içten ise amaç ticaret ile rüşveti aklamak başka birşey değil yani.

osmanli8217da-vakif-calismalari-1jpe.jpg

Peki benim zenginleştirdiğim “Şeker Vakfı” var ama bir şekilde rüşvet aldığım falan ortaya çıktı diyelim. Ne olacak? Beni de boğup öldürdüler. Mallar ne olacak?

İşte Vakıf ve Tarikatlar özerk statüde olduğundan bu mallara hazine el koyamıyor! Yani rüşvet ile zenginleşen Vakıflar-Tarikatlar zengin mal varlıklarıyla yoluna devam ediyor. Vakfın başkanı kim peki? Ya benim amcam ya oğlum ya ortağım ya damadım oluyor. Böylece rüşvet ile zenginleşen vakıf-tarikat ya peşi sıra rüşvetle istediği adamı kolayca başa geçiriyor yada yeni geleni rüşvet veya tehdit ile satın alıyor.

Uzun olarak anlattığımız bu Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgeni o kadar büyüyor o kadar yayılıyor ki devlet vergi alacağı mecraları elinden kaybetmeye başlıyor (Osmanlı İktisadi Tarihi’ni biraz yazıcam. Örnek vermek gerekirse 1820’li yıllarda ülke içinde dönen paranın sadece %3’ü devlet kasasına giriyor!). Bu tarikatlar kurulan vakıflar yardımı ile istedikleri adamları istedikleri noktalara atayarak devleti sömürmeye insanları kullanmaya başlıyor. Rüşvet ile çalışmaya alışılıyor. Ağalar kadıları satın alıyor ses çıkaranlar yine satın alınan tarikatlarca tehdit ediliyor. Toplum bilimsiz bir din bataklığında saçma sapan hurafelerle uyutuluyor ve bu yıllarca böyle gidiyor..

Bunların oluşumunu izleyen eski Ahiler olan Türk-Ahileri yani Anadolu Alevileri ise hengamede gittikçe şehirlerden uzaklaşmaya ve dağ bayır yaşamına geçmeye başlıyor. Yörükler böylece toplumdan kopuyor. Kendi pisliklerini, aşağılık yaşamlarını tarihi pırıl pırıl olan bu insanlara atarak tatmin olan şerefsiz sürüsü ile ahlakın ne olduğunu bilmeyen para babaları şehirleri ele geçiriyor. Gerçi her yeri ele geçiriyor.

image00112.jpg

Osmanlı tarihinde Celali İsyanları başta olmak üzere bu şekilde bozulan İktisadi Düzen neticesinde başta Anadolu Alevileri olmak üzere bir çok yerde bir çok zamanda büyük isyanlar patlak vermiştir. Osmanlı Devletinde bu rüşvet sistemi içerisinde bulunan vezirler başta askerler/beyler ve diğer tarikat adamlarının katliamına uğramışlardır. Canlı canlı yakılmış, gömülmüş ve yer yer toplu katliamlar yaşanmıştır.

Son yazımız ile beraber yazı serimizi genel bir değerlendirme ile bitireceğiz arkadaşlar.

Hoşçakalın.

Sonraki yazıya buradan

Lockheed Skandalı

Bizim bakanların “cari açığı kapatıyor birde adama iftira atıyorlar yahu” veya “gerekirse önüne yatarım kurban olurum” deyip plaketler verdiği, A Haberlerde ulusa seslendirilen ünlü 17 Aralık rüşvet operasyonlarında bakanlara gönderdiği ayakkabı kutularıyla gündeme gelen Rıza Zarrab 21 Mart 2016 tarihinde ABD topraklarında tutuklandı.

Rıza Zarrab hakkında ABD savcılığına göre ABD’yi dolandırmaktan beş yıl, ABD’nin İran yaptırımlarını ihlal etmekten 20 yıl, bankacılık sahtekarlığından 30 yıl ve kara para aklamaktan 20 yıl olmak üzere toplam 75’er yıl hapis cezası istenmiş durumdadır. Haliyle vatana ihanetten yargılanan Zarrab tutuklanmıştır.

Zarrab olayı vereceği ifadeler ile çok daha farklı noktalara uzanacak olup şimdilik onu bırakıp biraz yakın tarihimize doğru yol alalım. Hani “balık hafızalı” diyoruz ya yada “tarihinden ders çıkartmayan devletler yok olur” diye. Kısaca size Lockheed yolsuzluk davasından bahsedelim.

s-l1000.jpg

Nedir bu Lockheed skandalı diyorsunuz. Lockheed uçak üreten ve satan büyük bir şirket. ABD dahil yurt dışına uçak satışları yapıyor. 1976 yılında Lockheed şirketi yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ile yakalanıyor. Lockheed şirketi bakıyor ki iş baya geniş kapsamlı mecburen suçlamaları kabul ediyor. ABD mahkemelerinde “Şu ülkede, şu iş için, şu kişiye, şu kadar parayı, şurada teslim ettik” diyor. Yani “var mıydı aldı mıydı” falan diye bir şey yok. Adamlar suçunu isim ve adres vererek ile itiraf ediyorlar.

Uçak alımlarında ikinci el malların uçaklarda kullanılması, satılan uçakların gereğinden fazla fiyatla satışı vb. konularda değişik ülkelerdeki rüşvet ağları ortaya saçılıyor. Hollanda, Batı Almanya, İtalya, Suudi Arabistan ve “rüşvet yok” diye çok övünen Japonya’nın bile genel anlamda bakan, başbakan, asker ve vekiller aracılığıyla rüşvet aldığı ispatlanıyor.

İddiaları mecburen kabul eden bu kişiler ülkelerinde vatana ihanet ve yolsuzluk suçlamaları ile yargılanıp hapse atılıyorlar. Peki bize 1974-75 arasında satılan 40 adet askeri uçakta yapılan yolsuzluk dosyaları ile ilgili ne yapılıyor?

ABD’de bu şirketin yolsuzlukları ortaya çıkınca muhatap ülkeler yargı dosyalarını ABD adalet bakanlığından talep ederek hemen savcılarına teslim edip gerek rüşvet mekanizmasını çökertiyorlar. Türkiye ise sayın çok muhterem Süleyman Demirel önderliğinde uzun bir müddet sesini çıkartmıyor. Başta Uğur Mumcu olmak üzere bazı gazeteciler çok sıkıştırınca belgeler lütfen talep diliyor.

Ama ABD adalet bakanlığı belgeleri göndermiyor. Diyor ki “Sizin adalet sisteminiz bağımsız değil. Gönderdiğimiz belgeleri direk olarak savcıya intikal ettireceğinize dair bize söz verin”. Süleyman Demirel ıkınıyor sıkınıyor sonunda “tamam” diyor. Belgeler bize ulaşıyor ve savcılığa değil doğru başbakanlık binasına gidiyor.

Süleyman Demirel’e soruyorlar; “Sayın başbakan siz ABD’ye söz verdiniz. Savcılığa değil başbakanlığa getirdiniz bu belgeleri bu nasıl iş?” diye. Demirel’de “Bu olay devlet sırrıdır. Binaenaleyh gereken yapılacaktır” deyip kestirip atıyor.

riza-sarraf-fatura-671.jpg

Tahmin edeceğiniz üzere belgeleri 15-20 gün inceledikten sonra savcılığa gönderen Çoban Sülo ve milliyetçi cephe hükümeti bu yolsuzluğu örtüyor. İşte bildiğimiz geyik muhabbetleri mecliste karmaşalar “vay biz almadık CEHAPE zamanında alındı bu uçaklar” veya “arkadaşlar konumuz bu değil konumuz Ayasofya’nın cami yapılmasıdır lütfen” diyenler (ciddiyim bir yasa teklifi var o sırada) ile geçen aylar.

Sonraki iç karışıklık ile beraber bütün dünyada Lockheed yolsuzluğuna bulaşmışlar tutuklanırken bizim ülkemizde ki rüşvetçiler ne yazık ki tutuklanmıyor ve davanın üstü örtülüyor. Üstüne gidene “yahu her yerde insanlar ölüyor zaman birlik beraberlik zamanı” diyerek vatan haini damgasını yapıştırıveriyorlar. Tıpkı Almanya tarihinin en büyük dolandırılıcılık olayı olan Deniz Feneri davası gibi. Tıpkı “bize kumpas kurdular paraları polis koymuş” deyip sonra aklanarak paralarının faizini geri alan AKP hükümeti gibi.

1976 yılından günümüze gelelim. Yine ABD’de rüşvet ve para aklama suçundan tutuklanan sözde bir iş adamı var. Rıza Zarrab hayatı boyunca çıkamayacak şekilde orada yargılanacaktır. Fakat eğer ülkelerde yürüttüğü rüşvet ağlarını tek tek açıklar ise korumalı serbestlikle çıkabilir. ABD bunları iyi kullanan ve değerlendiren ülkelerden bir tanesidir. (muhtemelen bunu bilerek gittiğini düşünüyorum)

Önümüzdeki süreçte bakalım Rıza Zarrab’ın ülkemizde yürüttüğü rüşvet ağlarına takılan bakan, vekil ve askerlerin kimler olduğu ortaya çıkacak mı?

Ve bakalım ülkemiz yine bunlarla uğraşmak yerine Ayasofya’yı cami mi yaptırmaya çalışacak? Hep beraber göreceğiz.

IV.Murad – Tekrar Devleti Toparlıyor

Önceki yazıya buradan

IV.Murad’ı özetle bitirelim artık. Peşinden “tarikatların oluşması ve durumu” ile ilgili yazıyı mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.

11) Topal Recep paşa, sipahi zorbalarıyla buluşup “IV.Murad’ın kendilerini öldüreceğini, onu devirip başka padişahı getirelim” diye toplantı yapmıştı. Fakat yeniçeri ağası Köse Mehmed ağa destek çıkmayınca bu darbe girişimi başarılı olmadı.

12) 18 Mayıs 1632’de Topal Recep Paşayı mahiyetiyle beraber çağırdı padişah. Tabi zorbalar kapıda kalmıştı. Padişah veziri görünce “gel beru topal zorba başı!” diye ensesinden tutmuş. Topal vezir “vallahi kabahatim yoktur” demiş, padişahta “bre kafir abdest al” demiş {lafı sokuyor yani ahahah} birden vurun kellesini deyince, cellad orada olmadığından boğarak öldürüyorlar. Kapıda bekleyenlerin de önüne atıyorlar cesedi. Adamların kalbine korku düşüp dağılıyorlar. (yürü be IV.Murad)

13) Daha sonra uzatmadan anlatırsak yine, veziri azam Mehmed Paşa’ya bütün zorbaları temizlemesi emrediliyor. Tek tek temizleniyorlar. Bir dizi düzeltme hareketi derken toparlanıyor devlet. Toparlanma dediysek ele başları, çete liderleri, kabadayıları öldürtüyor. Kim asi, kim lider temizliyor anasını satayım. Yangın çıkıyor, devletin güvenlik önlemleri alamadığı falan tartışılınca kahvehaneleri yıktırıp kapattırıyor. Sigara, esrar, içki yasağı getiriyor. {aslında genel amaç bu kafa tutanları temizlemek, korkutucu bir şekilde halkı yönetmektir. Veriyor ayarı diyelim biz buna. IV.Murad’ın aslında büyük alemci olduğunu da belirtelim. Dediğimiz gibi olay “haydi gtün yiyor ise yapta görelim” demektir}

14) İran kuvvetleri sınırı geçerek Van dolaylarına gelmişti. Sultan Murad etrafını teşvik edip, sükut ile gitmek istiyordu. İznik kadısı hakkında şikayet gelince astırdı.(Yine bilgi verelim normalde bu tip ulema, dini görevli ve yetkililere dokunulmazdı. Elbette IV.Murad kimseyi dinlememiş önüne gelenin kelleyi almıştır) İstanbul’daki ulema bunu duyunca rahatsızlandı. Orduyu bırakıp hızla geri gelip geçmişte şehzadelere kefil olan ve hiç sevmediği şeyhülislamı bu bahaneyle öldürttü (Bu mesela çok büyük olaydır. Yani diyor ki padişah “arkadaş ben din görevlisiydi, peygamber soyuydu, vezirdi, ağaydı dinlemem alırım adamın kellesini”)

15) Revan seferine çıkan padişah zorba olarak kimi bulduysa kimden şikayet olunuyorsa, dolandırıcıları, rüşvetçileri, vezirleri vs. direkt fazla dinlemeden öldürttü. Tabi arada iftiraya uğayanlarda olmadı değil, fakat zaten devlet tepesinde çoğunluk rüşvet ve bir nevi soygunla oralarda olduğundan işte şimdiki gibi bunlar bir güzel temizlendi, herkes elini ayağını bunlardan uzak tutmaya başladı. Revan alınsa da daha dönüş yolunda İran’lılarca geri alındı 1636

16) IV.Murad yaşıtı iki kardeşini de öldürmeye karar verdi. Revan fetihi için düzenlenen bayramda iki kardeş boğuldu. Yine kalan iki kardeşinden Kasım Bağdat seferinden evvel 25 yaşında boğuldu 1638

17) Sonunda Bağdat seferine çıkılıyor. Yolda yine önüne geleni keserek ilerleyen padişah milleti iyice sindiriyor. Bazen bu hiddetinden acele kararlar verip çok değerli komutan ve vezirleri kaybettiği, sonradan pişman olduğu söylenebilir. Neyse Bağdat alınıyor, anlaşılıyor 1638

18) İstanbul’a dönüşten sonra nikristen muzdarip padişah hastalanıp yatağa düşüyor. İçkiyi, eti bırakınca toparlansada 29 yaşında ölüyor 1640

19) 4 erkek çocuğu olan IV.Murad’ın bütün çocukları küçük yaşlarda ölmüştür {sebebini bende bilmiyorum bir salgın olabilir} Tahtın canlı tek varisi abileri gibi yakında öldürülmeyi bekleyen İbrahim’dir.

Sonraki yazıya buradan

IV.Murad (Çekirge Sıçrıyor)

Önceki yazıya buradan

Osmanlı devleti satın alınan devlet erkanı ve rüşvetçi yeniçeri ağalarından sonra 60 yılda neredeyse başıbozuk bir devlet sistemine dönüşmüştü. Dürüst bir devlet adamı olan Kemankeş Ali Paşa vezir olunca içerideki bu düzensizliğe bir dur demek maksadıyla henüz yaşı çok küçük olan IV.Murad’ı padişahlığa getirtti. Devletin her kademesine yerleşen torpil ve rüşvet ağının ilacı olacak olan bu devlet adamı çok kısa bir sürede sistemi tekrar toparladı. Buyurun efendim devam edelim;

IV.Murad ve Safevilerle Savaş

1) Kemankeş Ali Paşa veziri azam olunca tehlikeyi görmüş, devlet erkanıyla konuşup IV.Murad’ın hükümdarlığına karar verilmiştir. Padişah Mustafa’ya “adın ne, kimin oğlusun, bugün günlerden nedir?” soruları sorulmuş. Sonrada IV.Murad padişah olmuştur 1623 (Mustafa’nın deli olduğunun ispatı olarak saymışlar elbette bu adamın devletin başında olması da ayrı bir tartışma konusudur)

IV.Murad

2) Bu sırada Erzurum’da Abaza Mehmed Paşa ayaklanmış, padişah Osman’ın ölümünü bahane ederek yeniçerileri öldürmüştür. Yine İran’da Bağdat ve dolaylarına dalıp ortalığa saldırmaktaydı. (Size arada bahsettiğim ayaklanma ve kendi krallığını kurmak isteyen beylerin davranışı son derece normaldir. Ümmetçi veyahut milli kökenci devlet düşüncesinin olamayacağının ispatıdır bu olaylar. Nasıl ki Osman bey Anadolu Selçuk’luların bir uç beyi iken devlet zayıflayınca bağımsızlığını ilan edip vergi göndermemiş ise, kurulan Osmanlı İmparatorluğunda da bu iç karışıklık ve bozulan devlet düzeni neticesinde bazı beyler ve elbette her zaman arap bölgesi isyan çıkartmış yerel osmanlı tebasına saldırmıştır. Bunun yorumlamasını kendi penceremizden isyan olarak görmemiz normal olmakla beraber diğer beyler için ise bir bağımsızlık mücadelesidir. Güç ve kendi krallığını kurma (hele ki farklı etnik köken veya mezhepteysen) birleştirici güç olarak düşündüğünüz ırk/mezhep veya dinin üzerinde bir güçtür. Yani kenardan “bunlarda müslüman neden ayaklanacaklar ki?” düşüncesi doğru bir düşünce tarzı değildir. Sizi bir arada tutan şey sistem ve ekonomik askeri güçtür. Gerisi işin teferruatlarıdır. Mesela süryani (hristiyan) türkler kendi dinimizden olan araplara nazaran neredeyse hiç sorun çıkartmamışlardır devlete.)

3) Uzatmadan anlatırsak Abaza Mehmed paşa affedilmiş, lakin yine ayaklanmış yine yenilip affedilmiş ve Bosna beyi yapılmıştır. İran’la ise mücadele devam ediliyor fakat Bağdat alınamıyor.

4) Ayrıntıya girmeden yazarsak yaşı küçük olan IV.Murad istekli ve hevesli bir çocuk olsa da annesi meşhhuuuur Kösem Sultan ülkeyi idare ediyordu. Sarayda Kösem sultanın adamı Hafız Ahmed (sultan Ahmedin kızı ayşe sultanla evlidir) ile Boşnak Recep ve Hüsrev paşa mensup iki zümre çekişiyordu. (Batsın çekişmeniz)

5) Bu adamlarda kendi çevrelerini kolluyordu tabi {bir nevi günümüz siyaset yapısına benzer kadrolaşma} Misal, Hüsrev paşa veziri azam ikin kapıkulu süvarilerini kollardı. Bu sebeple bazı yerlerde kapıkulu süvarileri coşarak zorbalık yapmaya başlamışlardı. Hüsrev paşa azledilince bunların işine gelmedi tabi. Doğudaki karmaşa bittiğinde İstanbul’a çağırıldılar. Bir diğer paşa Recep veziri azam olmak için bunlara rüşvet vererek isyana teşvik etti. (Tekrar devletin durumunu görüyorsunuz)

Kösem Sultan

6) Sıpahilere yeniçerilerinde katılmasıyla Atmeydanı’nda toplanıp 17 kişinin kellesini istediler. Veziri azama saraya gelmemesi söylense de Hafız paşa gelmiş tartaklanarak padişaha ancak ulaşmıştı. Hafız paşa “ölmekten gam çekmem” dese de IV.Murad gidip saklanmasını söyledi. Vezirde kılık değiştirip saraydan çıktı.

7) Askerler padişahla görüşmek isteyince sultan IV.Murad ayak divanına çıkmış ne istediklerini sormuş. Askerler “17 kişinin kellesini isteriz” deyince padişah kabul etmemiş. Tabi geçmişten gelen şeylerle beraber iyice şımaran askerler “elbette verirsin, yoksa başka türlü olur” diyerek tehdit etmişler. {askerler II.Osman’a yapılanları hatırlatıyor yani}. IV.Murad kızıp içeri girmiş. O sırada isyanı planlayan adam olan Topal Recep paşa (Topal Recep Paşa veziri azam olmak istiyor. Kendisi bu sebeple askere rüşvet verip ayaklandırarak dürüst bir vezir olan Hafız Ahmed paşayı öldürtmek istiyor), padişahın ayaklarına kapanmış “efendim hal iyi değildir, ne isterler verelim” demiştir. Durumun vahamiyetini anlayan padişah, veziri azamını saraya geri çağırttı çaresizlikle.

8) Geri çağırılan Hafız Ahmed paşa neticeyi anlamıştı. Abdest alıp padişaha “çocuklarına bakılmasını, defnedilmesini vs.” istedi. Divana tekrar çıkan padişaha topal Recep paşa “padişahım, isterseniz abdest alında öyle çıkın” demiştir {IV.Murad buralarda kıllanıyor zaten, fecide ayar oluyor tabi}. Konuşsa da sonuç alınamıyor, vezirde asi gurubun içine korkusuzca dalıyor. Üzerine çullanan sipahinin suratına yumruk vurup yere yuvarlıyor {bu aslında tokat olayı diyede söylenir. Efsanedir tabi de, bu attığı tokatta asker ölüyor. Osmanlı tokatıda buradan geliyor derler. Birde atları tokatlayanlar var, ona girmiyorum} Bir darbeyle başı yarılan veziri kılıçlayıp boğazını kesiyorlar. Sultan Murad bu görüntülere feci şekilde ağlmıştır. Murad’a da yine adaletli davranacağı üzerine yemin ettiriyorlar. {buradan da görüldüğü gibi asker artık çığırından çıkmaya başlıyor. Murad’ın 20’li yaşlarda bunları görmesi, geleceğini şekillendirecektir}

Hafız Ahmed Paşa Camii

9) Veziri azamlıkta aslında bu isyanı planlayan ve dürüst bir veziri parçalatan Topal Recep paşaya verildi. Padişah bunlara sebep olarak gördüğü Topal Recep ve Hüsrev paşayı temizleyecekti. Ama yavaştan tabi. İlk önce gizlice Hüsrev paşayı adam göndertip boğdurttu. Saraya Hüsrev Paşanın kelle gelince, vezir Topal Recep Paşa çok korkmuş ve hemen askeri tekrar ayaklandırmıştır.

10) İkinci ayaklanmada askerler “paşanın neden öldürüldüğünü, padişahın şehzadeleri öldürdüğünü onları göstermesini” istediler. Tabi iki üç tanede kelle istediler. Şehzadeler gösterilmiş, Topal Recep Paşa bunlara kefil olmuştu. Olaya iyice kıllanmıştı artık padişah. İsyancılar yine Topal Recebin sevmediği ve onun seçtiği üç ulemayı bulup öldürdü.

Sonraki yazıya buradan

XVI.y.y. sonu ve XVII.y.y. başı Padişahlara Kısa Bakış

Önceki yazıya buradan

III.Murad (1574-1595) – III.Mehmed (1595-1603) – I. Ahmed (1603-1617)

1) Pek anlatamadık bu kısımları karışık oldu buralar ama bu üç padişahta tarihte siliktir. III. Murad anlattık işte, saraydan çıkmayan bir adamdı. Alemler, karı kız peşinde yaşadı. Devlet idaresi ilk başlarda Sokulluyla ayakta dursa da onun ölümü ile ülke içerisinde zamanla kriz doğdu.

2) III. Mehmed babası kadar olmasada saray adamıydı. Nazik, vehemli ve sakin bir kişiydi. İran ve Celali isyanları dolayısıyla pekçok kez yemekten içmekten kesilirmiş. Yine büyük oğlu 16 yaşındaki şehzade Mahmud’un ölümü {ölümü dediysek oğlu gizlice kendi aleyhine mektuplaşırmış, onu hapse attırıp sonrada annesiyle beraber bazı kişileri boğduruyor ve denize attırıyor} onu çok üzmüştür. Oğlunu öldürdükten 7 ay sonra 38 yaşında da ölüyor

III.Murad

3) 14 yaşında hükümdar olan I.Ahmed, 14 sene hükümdar olduktan sonra 28 yaşında ölmüştür. Çocukken padişah olduğundan bütün hareketleri tesir altındaydı.

4) Gelelim 1600’lerin başından sonra yaşananlara arkadaşlar. II.Selim ile bozulmaya başlayan, III.Murad zamanında çözülen ve hızlanan düzensizliğe. Nelerdi mesela? Vezirlik makamı başarılı, sözü dinlenen kişilerden ziyade, sayıları artırılarak daha çok para ve rüşvet verenin olmaya başladı. Padişahlar ordunun başında sefere gitmemeye, saray içinde yaşamaya başlayarak halktan askerden koptu. Yönetimden, askeriyeye, tımardan, yargıya her şey rüşvetle döner oldu.

5)Bozulan bu sistem Celali isyanlarını da beraberinde getirdi. Candaroğlu Şemsi paşa, III.Murad’a 40 bin altın rüşveti kabul ettirdiği gibi yine bu padişah zamanında rüşvetle vezir ve vali atamaları yapılmaya başlandı. Mesela, Mısır valisi Hadım Hafız Paşa azlonulup, yerine hazineye her yıl 100 bin altın göndermek şartıyla Mir Alem ağa getirildi. Bu şekilde devlette otorite zayıflayınca, uç beylikler de kanunsuz hareket etmeye başladı.

6) Sarayda artık yüksek mevki elde eden devşirmeler, çıkarları doğrultusunda kendi oğullarını, tanıdıklarını yüksek mevkilere getirdiler. Devletin mali durumu Kanuni’nin son senelerinde bozulmaya başlasa da düzeltildi. 1565 yılında bir senelik gelir 183 milyon 88 bin akçe, masraf ise 189 milyon 657 akçe olan bütçedeki açık, Sokullu tarafından kapatıldı. Sonrası ise malum beyler. 100 yıla varmadan askerlerin maaşını bile veremeyen bir buhrana sürükleniyor Osmanlı devleti.

7) Buhranın sebeplerini Celali isyanlarında inceledik zaten. Noktasal bazı tespitler yapıcaz arada bir göresiniz diye. Saray harcamalarına bakalım mesela. Aslında T.C. ninde benzer yapıda incelenmesi gerekir ama yeri değil. Kanuni zamanında saray için bir yıllık masraf olarak 48 yük yani 5 milyon akçe harcanmıştır. II.Selim zamanında 63 yük (7 milyon akçe), III.Murad zamnında 200 yük (21 milyon akçe) masraf yapılmıştır.

8) Bu yazdıklarımda ülkemizin onda borcu varken “Elbette saray yapılacak, gelecek nesillere kalacak tabiii” diyen arkadaşlara gelsin.

Bu yazıyı okuduktan sonra tekrar okuyun. Osmanlı devletinin neden çöküşe sürüklendiğinin başlangıçlarıdır. Yetenekli ve başaralı olanın değil kendi yandaşının adamının idareye girmesi, rüşvetle dürüst çalışanın azledilerek yıllık rüşvetle vali olunmasının ilk notlarıdır. Osmanlı dönemindeki başarılarımız ile gurur duyduğum kadar, yapılan bu yolsuzluk ve hareketlere de aynı oranda küfür ediyorum. Çünkü günü kurtardığını zanneden ve müslüman olduğunu söyleyen insanların makam mevki peşinde rüşvetler kovalaması, insanların hakkını yemesi devleti soymasının açıklaması nedir? Nefis midir? Bilerek kendine yalan söyleyen ve hırsızlığına devam eden kişi başkasının hırsızlığını görüp ses çıkartmayan kişi niçin dindar olarak yaşadığını zannediyor?

Kuranda çok geçer “münafık” olarak adlandırılır. “Müslüman görünen ama aslında olmayan insan” demektir. Dikkat edin bu kişilere iyice inceleyin. Allah’a inanır hatta ayetler hadislerden bahseder. Ahlaktan, aileden bahseder bu kişiler. Cehennemden bahsederler arada ama fazla üzerinde durmazlar. Her inanan korkar elbette cehennemden. Ama bunların korkusu farklıdır. Nasıl olduklarını bildikleri için çok korkarlar ve cehenneme gideceklerini bilirler. Lakin vazgeçemezler. Yolsuzluğa, hırsızlığa, kötülüğe veya hak yemeye.

Dindar bir çevrede yaşıyorum dindar bir yaşantım olmasa da. En büyük yanlışları görünen haram ve günah ekseninde kişileri değerlendirip ona göre kendilerini rahatlatıyorlar. Yani kalpleri mutlaka korkuyla dolu olmalı bazılarının ben öyle düşünüyorum. Adamını bulursan zenginleşiyorsan mesela bunu fazla kafaya takmıyorlar. Fakat içki içiyorsan cumaya gidiyorsan öbür adamdan daha değersizleşiyorsun milletin gözünde.

Kişinin münafık olup olmadığını biz belirleyemeyiz ki bunlar benim kendi kişisel fikirlerim zaten. Ben kuranda ayetler dolusu bahsedilen bu olayın yani münafıklığın epey olduğunu düşünüyorum. Çünkü benim kriterim kalp genellikle şekil değil. Yine bu kişiler kendilerini rahatlatmak için yoksullara yardım etmekte, sadaka vermekte, çocuk okutmaktalar veya iş vermekteler çalışanlarına. Bunların öbür dünya terazisinde hangi ağırlıklarda olacağını bilemiyoruz fakat bildiğimiz bir şey var. Tarih boyunca devlet yönetiminde bir çok münafık şahsın olduğu görülmekte elbette bana göre. Çünkü bilerek kendi çıkarı doğrultusunda masum bir insanın yok edilmesine sesini çıkartan adam nefsine hakim olamadığından değil münafık olduğundan bunu yapmıştır. Allah korkusu sadece cehennemden yanacağını bilmenin korkusundan öteye gitmemiş, yaptığının kendi çıkar çevrelerinde kalacağını düşünerek “herkes böyle yapıyor bende yapıyorum” diyerek kendi kötülüklerine karşı bahane üretmişlerdir.

Madem o kadar bahsettik birde ayet yazayım bari, yalnız ben google’dan rastgele atmıyorum farklı var 🙂

“Sizden önceki (münafıklar ve kafirler) gibi. Onlar sizden kuvvet bakımından daha güçlü, mal ve çocuklar bakımından daha çoktular. Onlar kendi paylarıyla yararlanmaya baktılar; siz de, sizden öncekilerin kendi paylarıyla yararlanmaya kalkışmaları gibi, kendi paylarınızla yararlanmaya baktınız ve siz de (dünyaya ve zevke) dalanlar gibi daldınız. İşte onların dünyada ahirette bütün yapıp-ettikleri (amelleri) boşa çıkmıştır ve işte onlar kayba uğrayanlardır. (Tevbe Suresi, 69)”

Sonraki yazıya buradan

III.Murad

Önceki yazıya buradan

II. Selim Ve Oğlu III.Murad

1) II.Selim, sefahata düşkün olup pek devlet işleriyle ilgilenmemiştir. Veziri Sokullu Mehmed Paşa’ya işleri bırakmış, kendisi de alemlere dalmıştır. Ordusu başında hiç sefere katılmamıştır. Avdı, karı kızdı dolaşırken bir gün hamamda cariye kovalarken kayıp düşmüş sonrada ölmüştür {ciddiyim ulan ne adammış eheh hayat sana güzel Selim}{ha birde yeni çıktı padişahın aslında hamamda koşarken ölmediği falan resmi kayıtlarda vardır ekranlardaki şarlatanlara bir şey diyemeyeceğim. “Sultan Selim’in tevekkülü” falan anlatıyorlar ama arkadaş adamın tahta çıkmasından yaşantısına kadar karı kız hacı hangi birini hangisini “yok öyle bir şey” diyeceksiniz. Ama onun ile ilgili de bir yazı yazacağım söz en kısa sürede. Neden tarih tekrar yazılıyor? diye}(1574)

2) II.Selim 57 yaşında ölünce, büyük oğlu Murad’a haber salındı. Hızla gelen Murad gereğince kardeşleri Mustafa, Osman, Süleyman ve diğer iki küçük kardeşini bağdurtmuştur. Kardeşlerin öldürülmesi halkı üzmüştür, 29 yaşında başa geçmiştir.

II.Selim

3) Saraya ilk girdiğinde kardeşlerinden birisinin ondan önce geldiğini düşünen Murad, Sokullu’yu görünce elini öpmeye çalışır, fakat Sokullu ayaklarına kapanınca rahatlar. Lakin bu davranışından dolayı sonradan pişman olur. Devlet işlerine lüzumsuzca karışıp, olumsuz sonuçlara sebebiyet verir. Annesi Nurbanu sultan ile kardeşinin annesi Venedikli Bafa ailesinden Safiye Sultanın rekabeti ve tesirinde kaldığı söylenir. Yine alemi seven, her gece değişik kadınlarla beraber olan ve sekse düşkün bir padişahmış.

4) Fas ve dolaylarında Portekizlilerle mücadele ediliyordu. Fas kralı ilk önce babasını, sonrada kardeşlerini öldürmek istemişti. Kardeşleri Osmanlı’ya sığındı. Kralda kah Portekizlilerden, kah İspanyollardan destek alarak gücünü korumaya çalışıyordu. Bir miktar kuvvetle kardeşler Fas’a gönderilip buraları alındı. Portekizlilere sığınan kral, Portekiz kralıyla Fas’a saldırsa da öldürüldüler. Böylece Fas, Osmanlıya bağlandı. Portekiz ise, ilerde kanlı iç çatışmaların yaşanacağı bir döneme İspanyolların kontrolüne girdi, çünkü ölen kralın varisi yoktu. {şunuda dile getirelim, birincisi haritada gördüğümüz büyük topraklar bizde görünse de aslında bir kısmı yabancı dilde vassal dediğimiz durumda artık neyse tükrçesi boyunduruğumu deriz. Yani askerini kontrol ediyorsun, manda devlet gibi birşey. İkincisi daha önce bahsettiğimiz soy meselesi. Kralın çocuğu olmayınca devam etmiyor. Çünkü “seçilmiş” ve “asil” kana sahip değiller}

III.Murad

5) Gelelim ünlü veziri azam Sokullu Mehmed Paşa’ya. Kanuni’den beri işlerin içinde olan Sokullu, zamanla ki özellikle III.Murad’ın hükümdarlığında birçok sorunla uğraşmıştır. Çok başarılı bir vezir olduğundan, çekemeyenler sürekli ona ayak bağı oluyordu. İsimleri İstanbul’a yol olan bu kişilerin amacı tabi ki şerefsizlik, yükselme, para, hırs ve bilimum ibnelikti. Sarayda gittikçe nüfuzu azaltılan Sokullu’nun yinede işleri yürütmeye çalıştığını görüyoruz. Ölümüne yakın habersiz kararlar alınmış, atamalar yapılır olmuştu. Adamları öldürüldü veya azledildi. Örneğin Amcoğlu ki Budin beylerbeyi olan ve Fülek kalesini zapt eden başarılı komutan Mustafa Paşa, Budin sarayına ve barut mahzenine yıldırım düşünce suçlu bulunmuş (?) idam edilmiştir. {tabi bizim için bu olaylar çok saçma gelse de, o zamanlar bu tip olaylar bir ilahi sebebe bağlanıp masum insanların öldürülmesine vesile oluyordu. Hristiyan ve müslümanlarda da benzer şeyler görülmüştür. Ülkenin refah seviyesi yükseldikçe bu tip bağnazlıklar azalmıştır. Yine tarihsel süreçte görülen hristiyan batı toplumunda bağnazlık azalıp refah yükselirken, Osmanlı toplumunda ise bağnazlık artıp refah seviyesi düşmüştür. Çevrenizde eğitimli ve eğitimsiz bir çok örnek görebilirsiniz. Mesela bir arkadaşımdaydım, bulaşık makinasından çıkardığı bardağı durularken bardak çatlayınca “nazarda çatlamış oldu” dedi. Ben “sıcak, soğuk su” ikilemi yapma gereği duymadım mesela. Burada da, yıldırımın düşüşünü buna bağlamışlardır. Tabi buna bağlayanlar dinsel bağnazlıklarından değil, dini araç olarak kullanıp halkı oyalamak, kandırmak, mevki sahibi olmak için kullanıyorlar. Burada Sokullu’nun zayıf düşmesi bir amaçtır. Misal vebanın sebebi avrupada yıkanmanın papa tarafından bir dönem yasaklanması değil, tanrının işidir ve içlerindeki kızıl saçlı cadı kadınların suçudur. Orta çağda, şimdi götümüzle güldüğümüz bu bahanelerle yönetici kesimi kendi beceriksizliklerini örtmüş, halkı oyalamıştır. Günümüzde ise yine benzer, yine insanları kandırmaya yönelik girişimler devlet tarafından halka sunulmaktadır. Mesela ülkemizde çoktan unuttuğumuz tren kazasının sorumlusu, eski trenlerle hız artırımı yapan bunun sonuçlarını değerlendiremeyen, gerekli güvenlik önlemlerini almayan ulaştırma bakanı değil makinisttir. Mesela madenciler içeride göçükten ölürken suçlu orayı denetlemeyen devlet, iş güvenliğini almayan patron değildir, suçlu lambasıyla içeri giren işçidir. İşte bu bahanelere bir Fransız vatandaşı eminimki götüyle gülüyordur, bizde ise mantıklıdır ve yeterli görülür. Refah ve eğitim seviyesinin yükselmesiyle bunlar aşılacaktır. Eğitimi üniversite bitirmek, refahı da kısa yoldan köşeyi dönmek yada kendini kurtarmak olarak gördüğümüz sürecede daha çok yol almamız gerektiği görülüyor. Bu sebeple bazı tartışmalarda insanlar geçmişi veya günümüzü yorumlarken suçluyu “din, ırk, mezhep, atatürkçülük, laiklik vb.” eksenine oturtarak konuşuyor. Asıl suçlu bu söylenen yapıları kendi çıkarları için kullanan insanlardır. Yoksa temel anlamda hiç bir kuram bir diğerini çok fazla tehdit etmez. Kullanılan bu argümanlar kötü niyetli insanlar tarafından sürekli kullanılır ve bu değerlere de zarar verir}. Neyse Sokullu bir ikindi namazı sadaka vermek için eğildiğinde {her zaman sadaka verdiği adama} kalbinden bıçaklanır ve ölür. Ölümüyle devlet başsız kalmıştır, çöküş dönemine yaklaşılmıştır. Soyu iki koldan günümüze kadar gelmiştir Sokullunun

6) Pek bir sefer görmediğimiz bu yüzyılda İran’la didişiyoruz. Oradaki savaşlar falan ayrıntısına girmeyelim, fakat paşalar arasında “sen gitme, ben gideyim” şeklindeki saray oyunları oldukça fazla.

7) Batıda ise 1590 yılına kadar Avusturya sınırında sorun çıkmamıştır. Karşılıklı haydutluklar falan… taki Bosna valisi cengaver Hasan paşa ağır saldırılar yapana kadar. Padişah III.Murad, paşayı uyarsa da onu başka bir yere almamış, olayların büyümesine sebep olmuştur. Avusturya bu ağır saldırılara karşı vergi vermeyeceğini söyleyip, Erdal, Eflak, Boğdan beylerini de el altından isyana teşvik etmiştir. 1593’te Hasan paşa bir kaleye saldırırken birçok beyiyle beraber köprünün çökmesiyle ölmüştür.

8) Sadr-ı azam Sinan Paşa, rakibi Ferhat Paşa İran’da önemli işler yapınca çekemeyerek atılıp batı tarafına sefere çıkılmasını istedi. Fakat saraydan çıkmayan salak herif, Avusturya’nın diğer beylerle birleştiğini bilmiyordu! Ferhat paşaya geçirsinde ne olursa olsundu zaten şerefsiz pezevenk. Papa teşvikiyle Alman imparatoru ve diğer beyler hep beraber haçlılarla birlikte hareket ettiler 1595

9) Aslında haçlılara Osmanlıya bağlı beylerin kaçış sebebi çok ağır vergiler, bozulan devlet düzeni ve rüşvetti. Yine celali isyanlarında anlatıcam. Ölülerden bile vergi alınır olmuştu nerdeyse. Çevredeki müslüman ahali kesilirken III.Murad ölmüş, yerine oğlu III.Mehmed geçmişti. Ferhat paşa İran’da güzel işler yapınca veziri azam olmuş, fakat ona muhalif damat İbrahim paşa sayesinde beş gün sonra azledilip yerine Sinan Paşa veziri azam olmuştur. Nihayet saraydaki bu karmaşa bitince ancak yönler Avusturya taraflarına çevrilmiştir.Voyvoda Mihal üstüne yapılan akında başarılı olunmuş, lakin esir vergisi almak için bir an tedbirsizlik yapılınca baskın yenmiş, ordu gerisindeki akıncıların hemen hemen hepsi ölmüştür. Bundan sonrada akıncı birliği bir daha neredeyse hiç kurulamamış ve kapanmıştır 1595

Sonraki yazıya buradan