Propaganda IV

Önceki yazı için buradan

İTALYA

Devam edelim yazı dizkimize. İtalya’dayız beyler. Gabriele D’Annuzio 1900 lerde yaşamış şair ve milliyetçi modern propagandistdir. Propagandalarında eski şaşalı Roma devletinin kuruluşuna atıflarda bulunmuştur. Yapılan başlıca şeyler şunlar;

*Mussolini bu arkadaşı temel alarak konuşmalarını faşizm eksenli bir zemine oturtmuştur. Roma ve Venedik’te ünlü “balkon” konuşmaları yapmıştır. Eskiye yönelik yapılan Versailles anlaşmasının yoksulluk, kötülük, haksızlık getirdiğini dile getiriyor. Konuşmalarında şair kişiliğini sergileyip askeri üniformalar ile görünmeyi tercih ediyor.

*1919-1922 arasında silahlanan İtalyan faşistler ülkelerindeki faşistleri vahşice katletmiştir. Yönetimi iyice ele geçiren faşistler afişlerde eski şaşalı Roma ordusunun geri geleceğini, dünyayı yeniden yöneteceklerini vs. söylüyorlar.

*Roma gelenekleri tekrar canlandırılıyor. Eskiden yaşamış insanlara anma günleri düzenleniyor, kıyafetler tasarlanıyor ve roma selamları veriliyor.

*Roma geçit törenleri düzenleniyor. Amaç eski günleri kendi çıkarları için kullanmaktır. Yani “atlarımız, biz nerelere hükmetmişiz babam” diyerek kendi dönemlerinde yine bunlara dönüleceğini söylüyorlar. Kendilerini eleştirenler ise vatan haini ve ajan olarak nitelendiriliyor.

*İktidara gelir gelmez bir generalini eğitim bakanı yapıyor ve müfredatı değiştiriyor. Eski dönem ağırlıklı, tarihi kahramanlıklara dayanan bir eğitime geçiliyor. Okullara faşist gençlik marşı söylenerek giriliyor. 1926’da okullarda okutulan 37 tarih kitabından 100 tanesi yasaklanıyor.

Mussolini ve Hitler

Ayrıca eğitimde;

4-8 yaş aralığı Dişi Kurdun Okulları

8-14 yaş aralığı Balilla Okulları (üniformalı)

14-18 yaş aralığı Avantquartis Okullarında (silahlı) eğitim görüyorlardı.

Bu çocuklardan başarılı olanlar yönetici sınıfına alınır, burs verilir veya iş imkanlarında desteklenirdi. (bildiğimiz günümüzün cemaat yapısı gibi aslında)

*Mussolinin hasta olduğunu gazate ve haberlerden yazmak yasaktı. Kitle iletişim araçları kontrol edilir ve sansürlenirdi.

*Propaganda konusunda Komple bir Almanya başarısı olmasa da yinede geçer not almışlardır.

İletişim Araçları

a) Sinema;

Sinema millileştirilmeyip sadece sansür uygulanmıştır. Buda etkili bir propagandayı engellemiştir.

b) Radyo;

Bütün radyolar kontrol altında. Kendi kara bölgelerinden çıkamadıkları halde sürekli zafer kazandıklarını halka söylemişlerdir. Gerçek uzmanları programlardan çekerek aslında alanında çalışmayan insanları sanki o alanın uzmanıymış gibi lanse etmişlerdir.( şair olan ekonomist yorumcusu, edebiyatçı tarihçi, din bilimci ise siyaset uzmanı olmuş yani). Alanı olmayan bu insanlar kişilere yanlış bilgiler vererek istedikleri hedef doğrultusunda halkı yönlendirmişlerdir. (işte bizim Mustafa Armağan’a tarihçi/uzman derler mesela anlatır “beni Vatikan arşivlerine almadılar” der. “Ulan sen kimsin vatikan arşivlerinde ne işin var” diye sormazlar ama)

c) Afiş-Broşür;

Ülkede sadece 50 bin yahudi yaşadığı halde inanılmaz bir ırkçı nefret oluşmaya başlıyor. Halk sürekli çalışmaya teşvik ediliyor. “Tarihimiz çalışmayla kuruldu, sizde sıra” deniliyor. İngilizler hakkında okullarında fuhuş yaptırıldığı, kadınlarının çirkin olduğu, erkeklerin traşlı ve homoseksüel olduğu vs. anlatıldı. Yenilgiler arttıkça köşeye sıkışan Mussolini son olarak “Almanlar’a itimatlarının arttığından dolayı geri çekildiklerini” söylemişlerdir. Fakat halk 1943 yılında artık propagandayı anlamış ve Almanlar’dan nefret etmeye başlamıştı.

Öldürülüp Asılan Mussolini

Savaşı kaybeden İtalya’dan kaçan Mussolini daha sonra yakalanıp vurularak idam edilmiş ve halkın görmesi için baş aşağıya asılmıştır.

Japonya

1904 yılında küçük kiraz ağacı ülkesi olan Japonlar Rusya’yı yenmişti. Bundan dolayı müttefik devletlerin kankası konumundaydı. Elbette sadece bu savaş sebep değildi. 50 milyon nüfuslu Japonya batılı ülkeler için çok güzel bir pazar yeriydi. Ne güzel getirip mallarını satan batılılar bu yeni pazardan mutlu mesut geçinirken işler 20 yılda tersine dönmeye başladı. Japonlar kendi sanayi devrimlerini gerçekleştirip, kendi işçisini ucuza çalıştırıp bu sefer pazar yerini batıya taşıyıverdi!

Batılılar “ne oluyor anuna koyim ne güzel biz satıyorduk ulan” deseler de Japonların bu hamlesine sinirlenmekten başka bir şey yapamadılar. Hele 1930 yılında Amerika ve Avrupa’da patlayan ekonomik buhran üstüne gelen ucuz iş gücüyle üretilen Japon mallarına karşı iyice ayar olmuşlar ve Japonya’ya ambargo uygulamışlardı.

Japonlar eski toplumdu kafası çalışan, kültürüne ve geleneğine bağlı bir ülke olan bu adamlar mal değildi yani öyle. Sanayi devrimini hızla yaparak yerli malına ulaşılmıştı da bir sorun vardı dayı. Yerli sanayiyi besleyecek olan demir ve kömür kaynakları Çin’deydi. Çin’de politik ve ekonomik olarak batılıların elindeydi yani şimdiki gibiydi işte. Ha birde not ekleyelim Çin’in dünyanın en güçlü ulusu ilan eden arkadaşlara gelsin. Çin elbette bu nüfusu ve üretim gücüyle ciddiye alınması gereken bir ülkedir. Lakin, bu gücün kimin elinde olduğunun iyi belirlenmesi gerekiyor. Güç özgürce çalışan, vergi veren, üreten ve bu üretimi ile insan gibi yaşayıp diğer devletlere göz dağı veren Çin’li insanlarda mıdır yoksa bu nüfus ve üretim potansiyelini eline geçiren batılı yani yabancı şirketlerinin midir? Çin’liler gelecekleri için mi çalışıyor yoksa birilerinin kölesi midirler? Cevap net olarak ortadadır. 1900’lü yıllardan beri kendi özgürlüğünü eline alamamış olan Çin toplumu bana göre kendi yaşamı için başkaldırdığı zaman dünya ekonomisi çatırdayacak ve kapitalizm çökecektir. Neyse lan nereden nereye geldik.

Japon İmparatoru Hirohito

İşte batının elinde olan Çin ekonomisine Japonya’nın ihtiyacı vardı. Japonya bir şeyler yapmalıydı ama ne yapacaktı?

1931’de Makden’de Mançurya demir yolu havaya uçurulmuştu. Bu saldırının Çin’liler tarafından yapıldığını öne süren Japonya savaş ilan ederek saldırdı. Aslında yıllar sonra bu saldırıyı yapanın Japon ordusu olduğu ortaya çıkmıştır (kendi halkına, askerine, birlik veya binasına saldırmanın savaş çıkartmak veya bahane üretmek için hükümetler tarafından sıkça kullanıldığına tarihte tanık olunmuştur. Önemli olan bu tanıklıklardan ders çıkartmaktır)(en kısası bizim Hakan Fidanın ses kayıtlarında ortaya çıkan “Gerekirse Suriye’ye dört adam gönderirim. Türkiye’ye 8 füze attırıp savaş çıkartırım” cümleleridir yani dinleyene anlayana)

Müttefikler bir ordusu olmayan, küçük köylerde yaşayan radyosuz, eğitimsiz yani bildiğin mal gibi topluma propagandayı düzgün yapamadılar tabi. Afiş mafiş atıldı onuda okuyamıyor adam ne yapacak. Durum böyle olunca resim falan yapıldı saçma sapan. Neyse devam edelim Japonya’dan arkadaşlar. Toplum yapısı bizimkilere benziyor hafiften;

*Kutsal kökenleri olan yöneticiler ile dünya yönetimine talipti Japonya. Daha çok dinsel öğeler kullanılırdı. Halk bu dinsel öğelerin yarımıyla ve yeryüzünün ilk insan imparatorunun peşinden gelen çocuklarıyla yönetiliyordu. Arkada ise politik oyunlar ve siyaset vardı elbette.

*1930’larda bu yolu izleyen Japon Hükümeti silahlı kuvvetlerin bir organı haline gelmişti.

*1935’te general Sadao Haraki eğitim bakanı oldu. Haliyle eğitim vatanın kutsallığı, kahramanlıklar, imparatorun üstünlüğü, bireyin önemsizliği vs. anlatılan bir sisteme çevrildi.

*1939’a kadar üniversite görevlileri en etkili üniversiteler tarafından seçilirken artık General Sadao tarafından seçilmeye başlandı.

* Radyolarda sadakat, bağlılık ve itaat, “silahlı kuvvetlerimiz neden güçlü?”, “Tek Güç Japonya” vs. tarzı yayınlar ve programlar yapılıyordu.

* Çin’lilere asıl düşmanın batılılar olduğu propagandası yapılıyordu elbette.

* Japonlar yaptıkları bu şeyleri propaganda olarak kabul etmiyorlardı. Onlara göre bu düşünce savaşıydı. Batılılardan daha üstün bir ruha sahip olduklarına, kutsal topraklarda yaşadıklarına ve imparatorunda güneş tanrısının soyundan geldiğine inanıyorlardı. Bushido (şövalyelik) ve propaganda beraber yürümezdi (hassiktirin lan)

Japon Ordusu

* Japonlar toplumsal olarak demokrasiyi, hükümet kurmayı, birey haklarını, birey ve konuşma özgürlüğünü vs. hiç bir şeyden haberdar değildi. (bizde hala böyledir) Eski çağlardan beri uysal, söz dinleyen ve sorunsuz itaat eden bir halka sahiptiler. Bu sebeple oligarşik bir yönetime her zaman açıktılar.

a) Gazete;

Kağıt sıkıntısı bahane edilerek muhalefet gazeteler kapatılmış, sansür ekibi kurulmuştur (İtalya ve Almanyadaki gibi)

b) Miting;

Miting düzenlenmesi bu toplumda da haliyle etkili olmuştu. Batılılar dinsiz gösterilmiş ayrıca barbar, gangster, mafya, hırsız vb. şekilde oldukları anlatılmıştır.

c) Sinema;

Bu alanda çok başarısızlar. Bazı belgesel filmler çekiyorlar işte kahramanca ölen asker, sakat askere aşık olan kız tarzı.

d) Slogan;

Çok ünlü bir sloganları var; “Ortak Mutluluk Dünyasında Büyük Doğu Asya”. Yine broşürler atılmış işte alem yapan İngilizler falan..

e) Radyo;

Aynısı arkadaşlar. Zaferler abartılmış sürekli. Amerika donanmasının Pearl Harbor savaşında yokedildiğini söylediler. Elbette habire kazanırken 1942’de Tokyo bombalanınca şoke olmuşlar ehehe. Amerikalıların masum sivilleri öldürdüğü söylendi. Hmm başka ele geçirilemez dedikleri ABD ele geçirince “zaten çok önemli yerler değildi ya” tarzı yorumlar yaptılar. Her yol var yani bu işte

f) Broşür;

Aslında ABD ile mücadele edilmiştir daha çok. Broşür okunması yasaklanmıştır. ABD bunun üzerine bombalayacakları yerlerin listesini atmaya başladı. Halkta bombayı yememek için gizlice bunları okuyordu (vay mnkym).

Artık savaşın sonlarında her şey ortaya çıkmaya başladı. Son olarak ABD askerlerinin bütün kadınlara tecavüz edeceği, bütün erkekleri öldüreceği söylendi. Japon halkı yinede teslim olmuyordu. Teslim olmaktansa ölmeyi yeğliyorlardı. Japonya’da Hitler veya Mussolini tarzı bir lider yoktu. Bu sebeple Nazizm propagandası burada çok fazla etkili olmadı. Savaşı kaybetseler de teslim olmayı kabul etmeyen Japonya’ya atılan iki atom bombası direnci kırdı. Halk Japon İmparatoru’nun sesini radyoda duyunca savaşı bıraktı.

Atom Bombasından Sonra Nagasaki 500m Güney

İmparator Hirohito ayrıca kendisinin tanrısal özellikte olmadığını söyledi ve ülkeyi demokratik bir yapıya geçirmesi için ABD’ye teslim etti. ABD bu tarihten itibaren Japonya’nın garantörü olmuştur. Yani Japonya’nın ordusu yoktur arkadaşlar.

Ya geçen sahile bir abi geldi “Türkiye ve Japonya beraber 2023’te Rusya’ya savaş açacak” dedi. Anlatıyor da anlatıyor. En son orduları birleştirip Japonları doğudan sokunca “abi bir hususu kaçırmışsın yalnız” dedim. Heyecanla “nedir?” dedi. Bende “Japonya’nın ordusu yok ki” dedim. Bu afalladı tabi. “ya” dedi “bizde burada konuşuyoruz bir şeyler biliyorsunuz diye arkadaşım nasıl olmaz koskoca Japonya’nın ordusu yok olur mu yahu bak sakın bir yerde söyleme üniversite mezunusun cahil zannederler” dedi. Ne diyim geçende birisi Timur’a “İranlı aslında o” dedi ehehe

Neyse arkadaşlar bilmeyenler için söyleyelim; II.Dünya Savaşından sonra Almanya ve Japonya’nın ordu kurması yasaklandı. Almanya’nın garantörü Avrupa devletleri, Japonya’nın garantörü de ABD oldu. Yani savunmasını bu devletler sağlayacak. Boşuna yani “Japonlar saldırsa” veya “çinliler boş değil mnakoyarlar ABD’nin” geyiklerine girmeyin. Japonya ABD’nin artık arka bahçesidir. Çin’de sanayisidir. Görün artık şunları ya sinirlendirmeyin lan beni.. Devam edecek diğer ülkelerle efendim..

Sonraki yazı için buradan

Fatihin Son Fetihleri Ve Ölümü

Önceki yazıya buradan

Eflakın Vilayet Olması

1) Eflak hatırlarsanız Osmanlı hakimiyetini tanısa da haçlılara katılıp arkadan vurmuştur. 1456’da meşhur kazıklı Voyvoda oranın prensi olmuştur. Kazıklı, Osmanlı sarayında yetişmişti. Malum, kralların kardeşleri daha doğrusu varisleri ihtimale karşı alınırdı.

2) Fatih, karadeniz seferinden dönmüştü. Vlad ise Macarlarla beraber Bulgar taraflarına saldırıp milleti kazığa vurdurmuş, türlü işkenceler yaptırmıştır. Tarihe oldukça cani olarak geçen bu manyak prense Osmanlılar Kazıklı Voyvoda, hristiyanlar Vlad Çepeş (cellad Vlad), günümüzde de kont drakula denilirdi. Yaptığı işkenceler dönemin engizisyon mahkemelerine bile ilham verecek cinsten olan Vladın kazıklattığı adamların içinde yemek yeme, yemeğe çağırdığı fakirleri masayla beraber yaktırma, kadınların göğüslerini kesip çocukların kafalarını çaktırma, boğazlarını kesip ters çevrilen insanların kanıyla efendim ne anlatıyorum lan ben. Merak edenler araştırsın. Yine Osmanlılarda da çeşitli işkenceler vardır, lakin Kazıklı ve engizisyonun özgünlüğüne yaklaşamaz tabi ki. Onun ile ilgili bir kitap vardı eskiden okumuştum adı aklımda değil ona bakıverin. Fatih bu manyağın faaliyetlerine dayanamayıp kardeşi Radulu prens yaptı. Radul da Osmanlıda yetişmiş, Fatih tarafından sevilen bir kişiydi.

3) Fatih kazıklıyı İstanbul’a çağırttı. Silistre beyi Yunus bey ile Niğbolu beyi Hamza beye alıp getirmelerini istedi. Fakat kazıklı, bunu haber alıp bütün herkesi baskınla öldürttü. Askerlerin kol ve bacaklarını kestirip kazığa oturttu. Hamza beyide daha yüksek bir kazığa vurdurduktan sonra kellesini kesip Macar beyine yolladı yardım istedi. Niğbolu,Vidin dolaylarını yakıp kesti. 25 bin esirle eflaka döndü. Fatih padişah olduğu için bir şey söyleyemese de galiba onun ne dediğini hepimiz tahmin ediyoruz.

4) Fatih seferini Eflak’ı çekemeyen Bogdan prensi de teşvik etti. Fatih 150 bin kişiyle Eflak’a girdi. Geceleyin on bin kişiyle padişah çadırına saldıran Vlad sonuç alamayıp kaçtı. Kumandanları dağılan Vlad’ın askerleri de bin iki bin demeden öldürüldü. Macarlara kaçan Vlad “yardım et amcoğlu” dese de, Macar kralı “ama 150 bin kişi dayı” deyip üstüme gelirler diyerek Vlad’ı hapsettirdi. Radul bey yapılarak Eflak sorunu halloldu. 1462

5) Bogdan beyi muahedeyi bozup Eflak’a saldırınca sefere çıkıldı oralar alındı 1475

6) Macarlar fırsatı değerlendirip buraları alsa da Fatih kışın beklemedi devam edip geri aldı, yapılan kaleleri yıktı 1476

7) Bosna kralı vergisini ödemeyince sefer yapılıp orası da alındı 1463. Bosna kralı validesi ve üç oğluyla teslim olsa da Fatih bunlara kızmış, fetva isteyip aldıktan sonra onları öldürtmüştür.

8) Macarlar buralara yine saldırsa da tekrar gelip buraları aldı. Fatih, hayatı boyunca sefer yaptığından garipte bir adamdı. Hristiyanlığın Bogomil mezhebine ait olan Bosnalılar sonradan topluca müslüman oldular. Bu mezhep Hz. İsa’yı Allah’ın kulu olarak görüyordu. Bosnalılara sonradan Devşirmelerde öncelik tanınmıştır.

Osmanlı Akkoyunlu Mücadelesi

1) Karamanlıların durumu Fatihten evvel zaten belidir. Osmanlı devletini habire arkadan vuran bu devlet, haçlılardan papaya kadar her devlet ve dinden çıkarlar çerçevesinde ilişki kurmuş, ayaklandırmalara vesile olmuş veya kışkırtma yağma yapmıştır. Uzun uzadıya Karaman tarihini yazmaya gerek yoktur. Karaman beyinin ölümüyle her zamanki gibi taht kavgası çıkmıştır. Birisi Osmanlılardan, diğeri de o zaman artık çok kuvvetli bir doğu devleti olan Akkoyunlulara sığınmıştır. Karşılıklı saldırılar vs. den sonra Fatih artık “bir doğu seferine çıkalum” diyerek yola koyulmuştur.

2) Fatih Trabzon’u aldığında Akkoyunlu Uzun Hasan’ın kızdığını fakat bir şey yapmadığını anlatmıştık. Fakat artık 12 yıl geçmiş, Akkoyunlular almış yürümüştür. Artık Karamanlar ortadan kalkmış sayılır, en büyük rakipleri Karakoyunlar yenilip yok edilmiş (1467), Van, Azerbaycan, İran ve etrafı alınmış, Tirmuridlerde yenilmiş {yani Fatih batıda inanılmaz bir ilerleme kaydederken, doğuda da Akkoyunlular kimi gelse yenip ki Uzun Hasan zaten büyük bir imparatorluk kuruyor. Tabi geçmişte nasıl Timur, batıda Osmanlının büyüdüğünü ve ilerde kendisine tehlike oluşturduğunu görüp Yavuz’a savaş ilan etmişse, benzer bir şekilde Fatih’te, doğuda artık çok büyüyen ve ilerde kendisine çok büyük tehlike yaratacak olan Akkoyunlulara savaş ilan etmiştir. Sorun nedir? Habire etrafta bazen duyduğum “Efendim Timur’un hiçbir amacı yoktu, halbuki müslümandı Osmanlıya saldırdı buralarda da kalmayarak yağma yaparak çekip gitti”. Kardeşim, arkadaşım Timur batıda büyümeden bir tehlikeyi bertaraf etti bir kere. İkincisi, bu toprakları vergiye bağladı ve Anadolu beyliklerini yeniden kurdurdu ki tek birisi yine sivrilip tehlike yaratmasın. Ha ne oldu Fetret devriyle toparlandı Osmanlı vs. ama Timur’un ölümü olmasaydı görürdüm ben o toparlanmayı neyse, “amaçsız sefer” ne demektir? Amaçsız sefere gidilir mi kardeşim?}

3) Osmanlıdan kaçan Karaman ve Candar oğulları Uzun Hasan’ı tahrik etmiş ve bu savaşa vesile olmuşlardır. Tokat’a girip şehri yağmalamışlardır. Yine Venediklilerle anlaşıp denizden top, silah istemişlerdir. Fatih’te zaten sefere niyetli harekete geçmiştir.

4) Rumeli beylerbeyi emrindeki seçkin 10 bin asker savaş öncesi bir tuzağa düşmüş ve öldürülmüştür. İki ordu savaşa girişmiştir. (11 Ağustos 1473 Otlukbeli savaşı)

5) Savaşı kazanan Osmanlı kuvvetleri dağıtılmıştır. Kaçan Uzun Hasan’ın bir çok uleması yakalanıp İstanbul’a gönderildi. Doğu seferindeyken haçlılarda İzmir’i, Antalya’yı yağmalamıştır. Uzun Hasan’ın takip edilmemesini söyleyen baş vezir Mahmud Paşa {adam haklı nereye gideceksin mnkym çöle mi gireceksin} hakkında söylentiler çıktı. {işte rüşvet aldı, korktu, beceriksiz, hain vs} Dönüşte görevden alındı.

6) Bir yıl sonra yerine geçen vezir ölünce ve hemen ardından Fatih’in oğlu şehzade Mustafa’da ölünce şüpheleri üzerine çekti. Neden çekti peki kardeşim? Çünkü bir sefer sırasında şehzade Mustafa, Mahmud paşanın karısına tecavüz etti. Karısını bu yüzden vezir Mahmud boşadı, fakat Fatih baskı yapınca yeniden evlenmek zorunda kaldı. Neyse sonuçta şehzadenin şüpheli ölümüyle beraber Mahmud paşada tutuklandı ve öldürüldü (1474)

7) Savaş sonrası Uzun Hasan oğlu Uğurlu Mehmet babasıyla taht kavgasına girişti {aman ne sürpriz oldu hepimize}. Memlüklülere sığınmıştır. Memlüklüler bir birlikle ona gazı verseler de yenildi oda Fatih’e sığındı. Bunu kullanayım diyen Fatih onu kızıyla evlendirdi ve Sivas’a vali yaptı. Lakin, akkoyunlularca kandırılan Uğurlu öldürüldü (1477).

8) Uzun Hasan ölünce yerine hükümdar olan Halil ile barış yapıldı.

Fatihin Ölümü

1) Kefe limanı alındı (1475)

2) İtalya’nın güneyine saldırılar düzenlendi paşalarla. Rodos üç kez kuşatılmış fakat alınamamıştır. Aslında üçüncü kuşatmada kale içine girilmiş ve sancak dikilmiştir. Fakat paşa o sırada yağmaya izin vermeyeceğini açıklayınca askerle kaleyi almamıştır (1480)

3) Dulkadirlerle üçkez su sebebiyle savaşılmış sefer düzenlenmiştir. Fatih hasta olmuş, Gebzede veya dolaylarında ölmüştür (4 mayıs 1481)

4) Fatih İstanbulu almıştır. Balkanları dize getirmiş, Anadoludan hristiyanları atmış, karadenize sefer yapmıştır. Güçlü donanmalar kurdurmuş, adalara hakim olmuştur. Ki İtalya’ya ölümü sırasında seferde düzenlemiştir.

5) Fatihin bu ilerlemesi Avrupayı çok korkutmuştur. “Romayıda alır bu mnkym” diyen Papa, sürekli haçlılara gazı vermeye çalışsa da, kendi iç çatışmalar ve ekonomik sebepler yüzünden bunu gerçekleştirememiştir. Ölümüyle beraber Roma’da sanırım davullar zurnalar çalınmış, dinsiz ilan edilenler beklide bir iki gün ateşte yakılmamıştır kim bilir.

6) Sabırsız merhametsiz bir hükümdar olup, büyük bir diplomat ve askerdi. Bilime, sanata ve ilim adamına önem verir, dünyadaki sanatçıları, bilim adamlarını İstanbul’a getirtmiştir. Kanunname yazdırmış, devletin sistemini toptan değiştirmiştir. Bu sayede Osmanlı 400 yıl daha ayakta kalmıştır. Fakat bunların yanında padişah devlet işlerinden uzaklaşmış, vezirler yönetimde daha fazla söz sahibi olmuştur. Devlet zayıfladıkça bu büyük bir sorun teşkil etmiştir ilerde.

7) Ölümüyle beraber iki oğlu taht kavgasına girmiştir. Mustafa ölmüştü zaten iki şehzade Beyazıd ve Cem Sultan mücadeleye girmiştir.

8) Fatih, kitapları değişik dillere çevirmiş ve araştırmalar yaptırmıştır. Birçok dil bilir, özelikle İtalyan tarihine ve o bölgeye ilgi göstermiştir. İstanbul ortadokslarını desteklemiş, patriği kullanmıştır

9) İncili arapçaya çevirtip okumuş ve ilgi göstermiştir. Bu ilgisini Katolik kilisesi ve tabii Papa “tanrım Fatih hristiyan oldu yüce yarabbim” propagandasıyla karşılamışlardır. {günümüzde de hala bu şekilde seviyesiz siyasi atışmaları görmek ne kadar üzücü, ve sinir bozucu be kardeşim}. Bunu nereye bağlamışlardır. İstanbul aslında ele geçirilmemiştir. Çünkü “oda bizden, içimizden biri, halkın adamı” diye ne yapsınlar avunmaya çalışmışlardır. Hatta Fatihe bununla ilgili olarak mektup yazılmış, nasıl vaftiz edileceğini anlatmıştır.

10) Fatih camii yapılmış, Ayasofya alındıktan sonra camiye çevrilmiştir, kapalı çarşıyı bedesten yaptırmış. Çevreden birçok müslümanı İstanbul’a getirtmiş ve yine balkanlara göç ettirmiştir. Balkanlardaki güçlü hristiyan aileleri de İstanbul’a getirtmiştir. {isyan ve karışım için}

yoruldum devam edeceğiz….

sonraki yazıya buradan

Yıkılış

Roma imparatorluğunun gelişiminden sonra çöküşe giriş sebebi ve devlet yapısındaki bozulmayı gözler önüne seren bir küçük yazı yazayım. Bakın bakalım benzer mi devlet yönetimi ve yapısı. Yıl M.Ö.500 falan;

“Cumhuriyetin büyük başarılarının da bir bedelleri vardı. Romalılar, eski geleneklerine bağlı kalmayı, yeni şeyleri bile bir dini kültürel etkiyle yapmayı severlerdi. Bu değişmeyen yapı bazı kurumlar işlevini yitirdiğinde bile devam etti. İlk kuruldukları zamanlarda roma vatandaşlarının çoğu köylü ve birbirine denk insanlardan oluşmaktaydı. İmparatorluk büyüdükçe, zorunlu olarak askere giden erkekler evlerini geçindirememeye başladı. Uzun savaşlardan dönenler çok fakirleşti. Savaş sebebiyle zengin olan kişiler, bu insanların topraklarını satın aldı veya borçlandırarak çalıştırdı. Böylece, daha da fakirleşen köylü büyük şehirlere göç etmeye başladı. Zamanla, daha da fakirleşen bu kesim imparatorluğun sosyete kesimi için “proleter” adını verdikleri yapıya, yani devlete tek katkısı ucuza çalıştıracak iş gücü için çocuk yapmaktan ibaret bir topluluğa dönüştü. Bunun etkisi seçimlerde de kendini gösterdi. Çünkü, daha önce kendilerini gerçekten temsil edecek kişileri senatoya dahil eden halk, artık çok fakirleşip güçsüzleştiği için romada “oyları satın alınacak” ta bir grup olmuşlardı. Böylece, kendilerini gerçekten mecliste temsile edecekler değil, oylarını rüşvetlere, toprakla veya borçla satın alan insanlar yani kendilerini bu hale düşüren insanlar senatoya girmeye başladı.

Diğer etki ise, güçlenen bu yapıyla beraber orduda zorunlu askerlik kalktı. Artık paralı askerlik temeli atılarak lejyonlar oluşturuldu. Bu lejyonlardaki askerler artık daha çok birbirini tanıyan ve komutanlarına bağlı birlikler oldular. Zorunlu olarak halktan da asker alınmadığından toplumdan uzaklaşan bu askerlerin tepesindeki bazı komutanlar siyaseti etkisi altına aldı ve meclisi kontrol etti. Diktotörlerin etkisi M.Ö.1. y.y. itibaren arttı.
Aslında yaşantı olarak birşey değişmiyor gibi gözükse de, toplum devrimsel nitelikte değişiyordu. Halkı oyalamak için büyük gösteriler, “oyunlar” organize ediliyordu. Ve ne yazık ki roma bunlara ilerde dayanamayacaktı….
J.M.Roberts’ın cümleleri bunlar. Anlatıkları  o döneme aitmiş gibi görünse de, temelde günümüzde tarihe ışık tutan büyük imparatorlukların “nasıl yıkıldıkları” hakkında ipuçları vermekte.
Aslında bunun ile ilgili başka bir kitabı okuyup incelemek gerekiyor. Onu da başka zaman değerlendiririz zaten (Jared Diamond-Çöküş).
Anlatmak istediğim, ülkenin çöküşü değil bir yönetim tarzını ortaya koymak. Genel anlamda bizim toprak ağalığı dediğimiz olgu. Hani hep dillere destan olmuş “feodalitenin kırılması” ve toprak ağalığının sona erdirilmesi bu sebeple çok önemli. Ülke yönetimine aday olanların, yöneticilerinin yaptığı şeylerin başında da nüfusun artırılması geliyor zaten. Artan nüfus, ülke üretimine katkıda elbette bulunacaktır. Lakin, bu artışın çok planlı olması gelecekte ülke stratejisi için önem arz ediyor. Üretime dayalı, iş gücü yüksek bizim gibi ülkelerde bunun artıları ve eksileri iyi değerlendirilmeli. Yoksa işsizlik ve gelir seviyesinin azlığı gibi faktörler, sizin üretiminiz ve büyümenizin önüne geçiyor.
Kaldı ki, ülkesinin büyümesinin bu şekilde yapılmasının refah düzeyiyle paralel ilerlemeli. İlerlemeden artırılan nüfus hamlesinin amacı yukarıda ki gibidir. Artan nüfus, işsizlik ve çalışan iş gücünün ücretiminde azlık yaratır. Fakirleşen halk, eğer feodalite yenilmemişse ülkede toprak ağaların satın alınacak oylarına dönüşen kitleler olurlar. Bir şekilde satın alınan bu oylar ile meclise girip kendi işlerine gelen yasaları, kendi işlerine gelen kanunları çıkartırlar ve bu bir kısır döngü şeklinde devam eder. Ülkede büyüyen bu açgözlülük ve sömürgecilik bir yerde kırılır ve ülke çöküşe geçer.
Fakat bu sistem devam ediyor. Tarihte etmiş, şimdiyse adı değişik emperyalizm olmuş. Benim ve benzeri yaş gurubunun savaş ve kıtlık görmemesi bir rüyada gibi yaşamasının sonuçlarını belki yakın bir gelecekte biz veya çocuklarımız görecek kim bilebilir? Şu an, dünyanın toprak ağaları olan şirketler ve köleleri Çin’nin peşinden giden geri kalmış ülke insanlarıdır. Sistem kendini bir şekilde çevirse de, tarihten öğrendiğimiz şey bir süre sonra yıkılacağıdır.