Olağanüstü Bir Gece – Stefan Zweig

Oldukça popüler olduktan sonra yazarın küçük kitaplarını da temin edip okumaya başladığımı söylemiştim. Satranç kitabından sonra diğer kitabı Olağanüstü Bir Gece eserini de yine bir çırpıda bitirdim.

Zweig’in ilk hikayesine nazaran daha zayıf bir kurgu üzerine inşa edilen yapıtın insan psikolojisinin derinliklerini yine sonuna kadar işlediğini söylemek gerekiyor.

Aristokrat diyebileceğimiz (soylu daha doğrusu) bir gencin rastlantı sonucu yaşadığı bir olaydan sonra kendi içinde bastırdığı özgür duyguların ortaya çıkma sürecini anlatıyor. Bir at yarışını izlerken çarpıştığı adama kibar davranmaması ve düşen pullardan bir tanesini saklayarak çalmasıyla hikaye başlıyor. Peşinden çaldığı pulun kazanmasıyla hırslanıp gidip parasını alıyor.

İşte bu anda ne yaptığını fark edip bu olayın utancını benliğinde yaşarken diğer yanda içinde bastırılan hırsı ve arzuyu keşfediyor. O günün gecesine kadar gelişen olaylarda bu çatışmayı ve hangi benliğin kazandığını okuyorsunuz.

Zamanınız var ise okunabilecek bir eser olup biyografilerine daha odaklanmanızı öneririm.

Hoşçakalın.

Satranç

Ünlü biyografi yazarı Stefan Zweig’in okumadığım kısa kitaplarını temin edip bitiriyorum. Satranç kitabı oldukça kısa ve en fazla iki günde bitirilebilecek bir eser. Yazar bir yolcu gemisinde seyehat eden dünya satranç şampiyonu ile neredeyse bu seviyede olan fakat kimsenin tanımadığı bir oyuncunun hikayesini anlatıyor.

Kendisi ikinci dünya savaşının karmaşasından ve ölümlerinden bunalıp gittiği deniz aşırı ülkelerde yaşamaya başlasa da girdiği bunalımdan çıkamamış sonunda eşiyle beraber intihar etmiştir. İşte elimizdeki eser de bunalım dönemlerinde yazılmış olup karakterlerinde kendi psikolojik dünyasının bazı yansımalarını gözlemleyebiliyoruz.

Anlattığı karakterleri kuvvetli psikojik tahlillerle ele alarak daha çok ruhsal ve kişisel sıkıntılarını, düşünce yapısını ve karakterini başarı ile size yansıtıyor.

Satranç kitabı bir solukta okuyacağınız tavsiye ettiğim eserlerden biri olma şerefine de nail oluyor.

Hoşçakalın.

Yalnız Gezenin Düşleri

wpid-20150305_174504.jpg

Rosseau artık nasıl okunuyorsa değişik bir adam. Cidden değişik bir bakış açısı ve düşünce yapısı var. 1700-1800 yılları arasında yaşayıp 1789 fransız devrimini göremeden ölmüş. Ölmüş ama düşünce ve fikirleri aydınlanma hareketine önayak olmuş. Bu kitabı daha çok kendi iç dünyasına yolculuk yapmasıyla ilgili. Artık yaşlanmış ve birazda fikirlerinden dolayı çok saldırıya uğradığından paranoyaklaşmış sanırım.

İlk denemesinde “doğal düzen” içindeki insanların topluluk olarak değil de yalnız yaşayan varlıklar olduğunu, ama mutlu, sağlıklı ve özgür olduklarım ileri sürmüştür. İnsanı kötüleştiren, topluluk olarak yaşamak zo­runda kalmasıydı. Komşuluk ilişkisi, insanın kendi durumunu başkalarınınkiyle karşılaştırmasına, bu da haset ve kıskançlığın, rekabetin ve zengin olma hırsının doğmasına yol açıyordu. Yozlaşmanın ikin­ci adımı olan mülkiyet, eşitsizliği daha da ileri götürüyordu.

Gelişmekte olan burjuva sınıfının, gerçekte halkın taleplerini karşılayamayacağını söylüyordu (dediği çıkmıştır). Bilimsel ilerleme ve zenginleşme ile halk tabakalarındaki eşitsizliğin azalmayıp tam tersine daha artacağını dile getirmişti. Yani gelişme ile beraber toplum daha çok kazanmak ve daha iyi bir mevkide olmak için mücadele edecek, kavga edecek, hırslanacak ve sonunda belki daha medeni bir toplum ama çok daha mutsuz bir toplum olacaktı.

Bu sebeple Rosseau bilimsel gelişime ve ilerlemeye karşıydı. “Seçebilseydim cahilliğin mutluluğu seçerdim” demiştir. İlginç tabi doğru söylediği yerler var ve elbette, düşünür yani. Bu kitabından önce savunduğu fikirler sebebiyle çok fazla tepki almış ve onlarla mücadelesinden sonra artık yorulmuş inzivaya çekilmiştir. İçine kapanarak mutluluğu aramayı seçmiş ve kitapta zaten yaptığı beyin fırtınalarını anlatmakta.

Jean Jacques Rousseau

Yani zamanınız az ise bunu okuyacağınıza eski kitaplarını okumanızı tavsiye ederim. Gerçi bu adamlar filozof olduğundan “neden okuyoruz?” demeyin. Her şey bir ilhamdır hayata bakış açısıdır. Okuduğunuz cümleler belki sizi değiştirir. Söylediği toplumsal hırsın ve kavganın uygar toplumlarda nasıl mutsuzluğa gittiğini görüyoruz. İş yerinde, okulda veya sporda amaçtan uzak rakibiyle sürekli mücadele eden ve kazanmanın başarı olarak görüldüğü bir toplum dünyası insana sadece “mutsuzluk” verecektir.

Bir iki cümle ile hoşçakal diyelim Rosseau’ya. Hayatın nasıl yaşanması gerektiği ile ilgili güzel sözler;

 “Gençlik, bilgeliği öğrenme, yaşlılık da uygula­ma zamanıdır. İtiraf ederim ki. tecrübe daima bir şey öğretir; fakat sadece bundan sonra ya­şayacağımız zamana faydası vardır. Ölme za­manı gelince, nasıl yaşamak gerektiğini anla­manın ne değeri var? Kaderim ve kaderimi belirleyen insanların tutkuları üzerine hem bu kadar geç hem de acı içinde edinilmiş bilgiler ne işe yarar?